Eni ü nale seher-hize ney nevası verir
Bükadan Arif i billaha mey safası gelir
Sühanverin eseri bir hayat ı sânidir
Giderse dâr ı fenâdan yine sedası gelir.




Saniye sonra Kapanacaktır

250. Kaset

250. Kaset  (04.06.1967) 76 dk. (297)

….. yapar çıkar, anlatıp anlayıp anlatamaz derler. Bu sahnede böyle çok insanlar vardır. Bunlar mazhar-ı kelam olan enbiyadaki sırr-ı idraktan aciz olan sınıftır. Allah’a münacat[1] edenlere gafil derler. Allah’ın kelamıyla iştigal edenlere, gafil derler. Bu sahne öyle bir sahne. Allah’a münacat edenlere gafil, onun kelamıyla meşgul olanlara cahil elfaz[2] ederler. Halbuki bilmezler ki, Allah’ın kelamı olmasaydı kelam-ı beşer olur muydu? Kim anlatabilir konuşmayı bana? Konuşma nedir? Hangi fen adamı anlatabilir? Konuşuruz da konuşmanın ne olduğunu bilebilir miyiz? Cenab-ı Hak, Hakk’ın kemal-i süphanisi olmasaydı, beşer konuşabilir miydi? Allah anlatmasaydı, Adem esmayı bilebilir miydi? İmkânı var mıydı? Cenab-ı Hak anlattı, buyurdu, onlar da buyurduklarını duyurmaya çalıştı. 

Amma çok mutemerridin[3] ile uğraştılar. Nemrutlarla, Firavunlarla, Ebu Cehillerle çok dövüştüler, insanlara salim bir vicdan yolunu gösterdiler. Amam oraya gider, ama buraya gider. İster tabi ol, ister ayrıl, sana ait. Ücretsiz, külfetsiz, minnetsiz, bu büyük ikramı beşeriyete yaptılar. Bir şey anlatabiliyor muyum acaba? Çoook mutemerridin ile uğraştılar. Üüüü. Nemrutlarla, firavunlarla, Ebu cehillerle daha birçok emsalle dövüştüler, insanlara saadet yolunu bıraktılar. Ama oraya gider, ama buraya gider. Büyük kitap öyle der. Allah’ın emri öyle: Tazyik[4] etmeyin kimseyi der. İsteyen beni beğensin bana gelsin, isteyen kendi nefsini beğensin ona tapsın. Bana gelecek, anlatabildim mi acaba? İsteyen beni beğensin bana gelsin, ben onu başka türlü karşılarım. İsteyen kendi nefsini beğensin ona tapsın. Hepsi bana gelecek. Ama ne oluyor? Beşeriyet çok acib[5] vaziyete düşüyor. Çok.

Mevzuumuzun başına dönelim. Ahlakın bahsettiği aşk, romanda okunan aşk manasına değil dedim. Evet. İnsana aslını bul emri verilmiştir. Biz buraya niye geldik? Kendimizi bulmaya… Eee bu ben değil miyim ya? Yook. Bu eğer sensen, niye çukura giriyorsun? Bu sesi çıkan değil. Belki çok söyledik, fakat tekrar etmek mecburiyeti var. Nasıl benim gömleğim dediğim vakitte bu gömlek ben değilsem, benim vücudum dendiği vakitte de bu vücut ben değilim. Bu gömlek beni örtmüştür. Bu kalıpta benim hüviyetimi örtmüştür. Bu kalıp beni hüviyet..edinmiştir. Hah, işte bu kalıba gizlenmiş olan vücudumu bulmaya geldim. Bu vücudu bulmanın zevkine aşk derler. Bir şey anlatamadık mı acaba? Ahlakın bahsettiği aşk bu. Bu vücudu bulmanın zevki olan aşk. (“O gerilerde yer var di mi? Şu kapıyı tıkamayın, dışarda insan gördüm mü ruhum sıkılıyor, kapıyı tıkamayın.”)  Bir ruh olmak üzere yaratılmışız biz. Nerdeee? Olmaz, olmaz.

Akla gelince, akıl da hissin galatlarını tashih eden bir kuvvedir. Meçhulden malumu çıkarır, medar-ı tekliftir, kendi kendine iyiliği kötülüğü bulamaz. Tarif edildikten sonra evet iyidir der, kötüdür der. Semavi cazibenin terbiyesinde kalırsa, insanlar için çok nâfi[6] bir kuvve-i nuraniyedir. Fakat bu semavi cazibeden mahrum olarak yaşayacak olursa insan içün en müz’ic[7] en muacciz[8] bir vasıta olur. Bugün beşeriyet neden inliyor? Acayip bir sır. Fakiri de inliyor, zengini de inliyor. Öyle mi? Zengini de inliyor mu? Ooo fakirinden fazla. İnlemek demek, gönül evinde kendi kendine oturamamak demektir. Halbuki, dünya kurulduğu andan itibaren acaba bugün ki kadar geniş servete malik olmuş muydu? Herşeye malik. Bu kadarda sefil olmuş mudur? Olmamıştır.

Vahşet devri denilen devrelere gidelim, devirlere gidelim. Kendi kendimize iptidayî[9] dediğimiz sahalara fikren seyahate çıkalım. Çıkalım. Elli sene, yüz sene, seksen sene, harpler olmuş. Kaç kişi ölmüş, harp sahnesinde? Şöyle bir tetkik yapalım. Ama bugün adam basıyor düğmeye, bir milyon adam, beş milyon adam, on milyon adam birden gidiyor, buna medeniyet mi denir? Buna vahşeti musanna’[10] denir. Musanna vahşet. Çalışması çılgıncasına… Yaa. Netice almaya bakmalı. Evet göz kamaştırıcı fenni var, fikirleri durdurucu felsefesi var, akıllara veleh[11] verici ilmi var. Ama netice. Ne neticesi var? Medeniyet bir tarafı tedavi ederken diğer tarafı yaralamaz kardeşim. Bu ölçüyü unutma. Hakiki medeniyet, bir tarafı tedavi ederken diğer tarafı yaralamaz.

Ahlak, annesi din. Ebediyete inanmayınca ahlak olmaz. Olur mu hiç bir insan... şurada, geçen konuşmada söylediğim gibi, yüz sene yaşayan ne kadar dakika yaşıyor? Elli iki milyon kusur dakika yaşıyor. Şunu.. Otuz kırk tanesini şurada sarfettik. Yüz sene yaşayan bir adamın hesabını yap elli iki milyon küsur dakika eder. Yirmi altı milyonu da uykuyla geçer, geriye kalır yirmi altı milyon dakikalık bir vaziyet de; birbirini yer mi adam? Amaaa ebedi hayatı kabul edince na-mütenahiye gidiyor, na-mütenahiye gittiği dakikadan itibaren, buna iman ettiği andan itibaren, yaşayış tarzı değişiyor. O vakit ahlak teessüs[12] eder. Yoksa kâinat tesadüfün neticesidir, insan da tekamül etmiş bir hayvandır, ne ebediyet var ne ebet var filan. Bu kadar… Nicün o itikatla yaşayan bir adam, ihtirasat-ı nefsaniyesi kabardığı vakitte milyonların canını yakmasın, milyarları imha etmesin, evler söndürmesin?  Bir yerlere mesul değil ki. Mesul değil. İnsanı, cebr-u tazyike[13] uğratmaksızın kanun-i itaati ne verir, ne? Cebretmeden, tazyik etmeden, kanuni itaati hangi şey verebilir? Aranılacak nokta budur.

Deden aptal mıydı senin? Üç kıtada hükümdardı. Hükümran idi. Bunları düşündü, semavi cazibeye tutuldu, büyük manalara büyük maddelere sahip oldu. Dünyanın efendilik iskemlesine oturdu. Ve o, iskemleden düştükten sonra, bende düştüm, dünyada düştü. Yanlış zannetme. Deden dünyanın efendisiyken, böyle kudretle harp eden bir itikat dünyada çıkmış mıydı? Şimdi beşeriyetin kısm-i küllisi, Kudret’le harp ediyor, fıtrata karşı geliyor. Fakiri zengine düşman yapıyor. Netice alınır mı? Alınmaz amma dünya da yanar ya. Yanar. Bunlar hep semavi cazibeden beşerin uzaklaşması dolayısıyla gelen Kudret’in gizli tokatlarıdır. Sen onu zahirde filan yaptı, filan yaptı, öyle zannetme onu. Tokadı vurduran yine Allah’tır. Sizin hakkınız budur diyor. Siz hürriyet namı altında esaretle yaşayacaksınız. 

Hürriyet, kayıttan azat olmak, azade olmak manasına değildir. Zira sırr-ı teklif vardır kâinatta kardeşim. Bunlar birbirine bağlı şeylerdir. Hürriyet demek, her kayıttan başıboş azade kalmak.. öyle bir şey olmaz. Yapmamış Kudret böyle bir şey. Böyle bir pazar açmamış. Sırr-ı Teklif vardır ve bu Sırr-ı Teklif bütün kainata… Nasıl, hangi kelimeyle söyleyeyim? Sari[14]dir. Bütün âlem ve bütün âlemdeki nizamı intizam ancak Sırr-ı Teklifin her şeye sereyanı[15] sayesinde bu sahada vücut bulmuştur. Sırrı teklif olmasaydı kâinat teşekkül eder miydi? Buna imkân var mı? Etmezdi. Adaletle kayıtlanmayan serbestliğe hürriyet denmez. O hürriyet insanın hayvani hürriyetidir ki, hayvanlarda da var o. Ona hürriyet denmez, ona mis gibi esaret denir. Mis gibi.

İşte deden, o tarihin en eski efendisi olan ecdadın, bunların membaını semavi cazibede bulmuş, ona kendisini tutturtmuş... ama biz şimdi tarihimizi bilmiyoruz. Tarihimizi bilmiyoruz. Veyahut biliyoruz, nankör davranıyoruz. Nadan oluyoruz. Bizim tarihimiz öyle elli senelik, yüz senelik, kırk senelik, öyle tarih değil bizim tarihimiz. Bizim tarihimiz asırlar boyu tarihtir. Türk’ün kültüründe en büyük unsur din gelir.  Buna berahin[16] şevahid[17] hüccet[18] isterseniz herkes nüfus kağıdını açsın, orda İslam kaydını görür. Deden o kayda sahip çıkmıştır, sen hayırsız evlat çıktın, nihayet bu hale geldin. Sen istediğin kadar yaratırım de, dünya kabul etmeli, dünya. Beynelminel ilme mevzu verdin mi? Kâinatın kabul edeceği bir şeyi ihtira[19] ettin mi? Ama dedenin kütüphanesi hala işliyor. Ve o kütüphanenin en büyük kitabı da dünyanın en büyük mütefenni[20] adamının göğsünde kalarak Ahiret’e gönderiyor. Okumuşundur; senin gazetelerinde yazdı. Edison, işte bu fenlerin babası. Bugün ki fennin nihayet dayandığı yer elektriktir. Bunun babası. Bu, vefâtı zamanında, şu kasayı açın diyor. Şu kasayı açın. Açıyorlar, giranbaha[21] bir çekmecenin içerisinde, onu da açın diyor. Onun içerisinde gayet giranbaha yapılmış bir cildin içerisinde, getirin onu bana diyor. İşte ahkamı eskimeyeceği tahakkuk eden, her zaman genç ve dinç bulunan, hasmını on dört asırdan beri muarazaya[22] davet edip, daima ilmen ve aklen tepeleyen, ilimlere mevzu sanatlara model veren, manası tamamiyle Hakk’ta istediği kadar beşeriyetin istifaza içün kapısı açık bulunan, el verir ki; onun sadrına mana kulağını koyup da içindekini duyabilen kimse içün mevcut olan o Kur’an-ı Kerim’i getirttiriyor, Sure-i Nuru açıyor.                          اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ [23] ayetine gözünü koyuyor. Budur yaptığım, buradan aldığım feyizdir diyor ve gidiyor. Bir şey anlatamadım mı?

Adam da hala soruyor; acaba Müslüman mı öldü, şey mi? Bırak senin, senin Müslümanlığın bırak. Ben ne söylüyorum, Müslüman mı öldü? Buradan aldım diyor gözünü kapıyor gidiyor. Üzerine kapanıp gidiyor. Müslümanmış, senin Müslümanın ne? Namaz kılarsın, seksen bin tane dedikodu yaparsın. Oruç tutarsın, ne bileyim ben elli kuruşa satılırsın. Müslümanlık kahramanlıktır. Kendime söylüyorum, yanlış anlamayın, kendime, hitap kendime.

Hiçbir şeyisini bilmesen bir yerine dikkat etsen, bütün tekamül, bütün terakki, bütün ne bileyim ben, nasıl anlatayım? İstikrar ancak oradadır. Bir yer bak bir yer. O kitapta iki rükün vardır. Heyecanlandım da, cümlelerde belki bozukluk vardır. Siz içinden çıkarın, cümleyi siz tanzim edin. İki tane rükün olur mu? Na-mütenahi, o rükünlerin içerisinden iki mühim rükün var. Burayı iyi anlatabilirsem benim için ne büyük şey.

Biri tevekkül, biri de azim. Tevekkül yok azim var, muvaffak olamazsın. Tevekkül var azim yok, yine  olamazsın. İmkânı yoktur. Bunlar olmadıkça insanlar içün istikrar imkânı yoktur. Yalnız başına azim veyahut yalnız başına tevekkül kâfi gelmez beşere. Dedenin, biraz evvel söylediğim ecdadının, tarihte efendi olmasında yegane sebep, bu iki rükünle amel ettiğinden dolayıdır. İşte onun nass-ı celili şu; فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ[24]  Kainat, na-mütenahi devam etsin. Bu esasın haricine çıktı mı, tutunamaz. Bunun manası ne biliyor musun? Evvela yapacağın işi, evvela yapacağın işi, netice alabilmesi içün bıkmamak şartı ile gönül vererek, o işe aşık olarak azmetmektir. O işin azmi kendisinde tahakkuk ettikten sonra, beşer bizatihi hiçbir kuvvetin sahibi değildir. Bugün ki insanların yanıldıkları nokta, Hakk’ı kuvvette tanıdıklarından dolayıdır. Halbuki Hak kuvvette değildir. Kuvvet Hak’tadır.  O işin tahakkuku içün, Allah’ın ihsan etmiş olduğu bütün nimetleri, tamamıyla meydana çıkarıp çalıştırmaya başladığı vakitte, Ya Rabbi, Kudret senden sana sığınıyorum. Buda tevekkülüdür. Anlatabildim mi acaba? Buda tevekkülüdür. Bunun en büyük... birçok faydaları var ya, zahirisini söyleyeyim. Evvela huzur-u kalp gelir. Evvela huzur-u kalp gelir. “Kuvvetli bir yere itimat ettim” Der. Yalnız tevekkülle ittikali birbirine karıştırmamalı. Tevekkül başkadır, ittikal başkadır. Bizde ittikal manasına tevekkülü kullanmışlardır. Tevekkül insanı hür yapar. Tevekkül insanın seciye-i[25] insanisini ayak altına aldırtmaz. Tevekkül zulme divan durdurtmaz. Tevekkül, ne bileyim, Hak ve hakikatin haricinde bulunan sahaya boyun eğdirtmez. Neden? Olmaz ki. Tanıdığı yer aslı. Öyle bir yeri tanımış, öyle bir yere kendisini nispet etmiş ki, aslı. Hakikati.

Hulasa ne demiştik? Deden yok mu deden? Hemen hemen her konuşmada tekrar ediyorum. Dünyanın yüzü bahr-i sefîd[26] havzasıdır. Dünyanın yüzü. Her zamanın kuvvetli camiası, milletleri, buraya göz dikmişlerdir. Bu bahr-i sefîd havzasına. Deden bunu sana havuz halinde aldı bıraktı. Aldı bıraktı. Yedin, sattın, içtin, yedin, yedin, yedin, yedin şimdi de tam yine güzel bir yeri senin elinde. Sen bu dedenin aleyhinde nasıl bulunursun yaa? Nasıl bulunabilirsin? Senden çok kuvvetliydi, senden çooook ziyade azameti vardı. Parası vardı. Sultan Ahmet meydanına, İstanbul fethedildiği vakitte beş bin senelik Bizans serveti Sultan Ahmet camii kadar yığıldı. Her nefere, beşibirlik genişliğinde yirmi beş bin altın verildi. Kolağaları arabalarla taksim edildi. Ganaim [27]böyle taksim olundu. O vakit, Ak Şemseddin denilen zat-ı âli, o büyük adam, hemen çıktı, gazilere bir hutbe irad[28] etti. Burasının dedi, ta kıyamete kadar İslam’ın elinde bulunmasını ister misiniz? Zahiri zaferin sarhoşluğuyla mest değil de, Hz Muhammed (sav)‘in orada iştiyakım vardır, orayı alan ordu ne güzel ordudur, orayı alan emir ne güzel emirdir, cümlesine masadak[29] olduk, biz ona mazhar olduk zevkinde müstağrak[30]. Bir şey anlatamıyoruz galiba? Onla mest. Hepsi ağlayarak evet dediler. O halde, aldığınız ganaimin dörtte üçünü hayra sarf edeceksiniz. Buraya ben mektep yaptıracağım, buraya ben çeşme yaptıracağım, buraya ben mabet yaptıracağım diye birbiriyle kavga eden insanlar olmuştur. Hüner o mektebi yaptırmak değil, mektep nihayet yüz metre, iki yüz metre, beş yüz metre, bin metrelik bir karede iki katlı üç katlı bir şey. O mektebi binlerce sene yaşatabilmeklik içün, onun varidatını vakfetmek. Maalesef biz onları da sattık, yedik. Niçün şimdi hiç birimiz bir şey vakfedemiyoruz? O mu hamiyetli, ben mi hamiyetliyim?

Vakfetmek niyetinde olan insanlar da, vakfetmez. Çekinir, Neden? Şimdi sen buraya bir hastane yaptırmışsın.  Bir mektep yaptırmışız. Ona ait kendi nefsinin hayrını ayağının altına almışsın. Zevki sefa edebilirdi. Garptan binlerce kız getirip eğlenebilirdi. Daha neler neler yapabilirdi. Gecesinde milyonlar sarf edecek kumarlar oynayabilirdi. Bunların hepsini yapmak kudretine malikti. Fakat ben ebedi yaşayacağım diyor. Ben yarın vukuu tahakkuk edecek olan âlem-i maadda[31] Hz Muhammed (sav)’in hamdinden yapılmış olan liva-i[32] hamdin altında, bütün âlemler sernigun[33] olmuş, bayraklar yıkılmış, hiç kimsenin benim kelimesini kullanamayacağı günde, ben o zat-ı âlânın, O Cenab-ı Ahmed’iyetin elini öpeceğim diyor. Bu zevk ile onları şey etmiş. Ee ben buraya hastane yaptıracağım, yahut mektep yaptırmışım, bunu yaptırdıktan sonra buna da milyonları sarf etmiş bırakmışım, ben gittikten sonra benim keyfim bunu istemiyor. Ne yapayım? Bunu yıkarım ben başka bir şey yaparım. Olur mu ya?

Maalesef bizde olmuyor. Ama Papa’nın Kilisesi milyarlarla, vakıfla doluyor. Emin o adam. Ben bunu vakfettim mi, o İsa’nın(as) namına sarf edilecek diyor. Hakiki müminde vakfettiğinin, bu Muhammed’in (sav) namına sarf edileceğine kanaati yok.

On gün olmadı zannederim, yine bizim gazeteler yazdı. Şu on gün içerisindedir. Saklayamadım unutmuşum. Beynelminel bir Frenk doktoru, o ruh profosörü, tımarhanelerde en güzel tedaviyi ibadetle önleyebiliyoruz diyor. Sen Allah diyenle eğleniyorsun. Niye garbı taklit ediyorsun da adamın sözünü taklit etmiyorsun. Herif netice veriyor sana. Netice veriyor diyor ki, evet diyor, bugün diyor tımarhanelerde tedavinin en iyi kısmını ibadette bulduk diyor. Deliyi ibadete alıştırdık mı diyor, derhal işin şekli değişiyor diyor. Yoruldunuz mu? (Hayır)

Ahlakın kuvve-i nazıması insana en sade hayat ve sade program tanzim eder. Neden acaba? Bu program maddesiyle beşeriyete vakarlı, temiz, sade bir tarzı hayat tavsiye eder. Ama bizde şimdi taklit... imkân mı var. Şöyle bir kelimeyle ifade edeyim. Ahlakta huzur ve refah hayatın derecesi âlâm ve ızdırabat-ı ruhiyye[34]nin derecesiyle ölçülür. Yine bir şey anlatamadım. Çünkü nazarlar değişik. İyi anlatamadık. Yani ahlak, az çalışmaya müsaade etmez. İhtirasat-ı nefsaniyeli çok çalışmaya da müsaade etmez. Bugün beşeriyet bundan yıkılıyor. Bir kısmı az çalışıyor, bir kısmı ihtirasat-ı nefsaniyeli çalışıyor, yıkılıyor. Anlatamadık mı acaba? Düşün bak. Hayat yıpranıyor.

Ahlak diyor ki; ben hayatı muhafazaya hadimim, vazifem odur. Bu feyzini nerden alıyor. Dinden alıyor. Niçün ihtiraslı çalışmaya müsaade etmez? Çünkü dağdağalı[35] mesaide kişinin kendi kazancı kendi ihtiyacına kâfi gelmez. Kendi kazancı kendi ihtiyacına kâfi gelmediğinden dolayı açılıyor, açıldıkça bunalıyor. Ömür de bitiyor. Ohhh’u kalmıyor. Anlatamadık galiba. Kalmıyor ohu. Ohh yok. Bu sefer diğer hayatların kazançlarından temin meydana getirmek icap ediliyor. İşte onun içün bir taraf tedavi olurken diğer taraf tahrip oluyor. Dedenin kabul etmiş olduğu manada, ahlakta buna yer yok. Bu bunun haricinde bulunduğu vakitte, artık tarihini aç oku bak. Ben ne diyeyim.

Çünkü hepimizde hırs vardır cibillidir bu. Var. Cibilli. İstisnalar kaideye girmez. Hüküm ekseredir. Bu hırs, bu hırs, ancak ne ile söndürülebilir? Kalpteki hırs, ancak nur-u imanla söndürülebilir. Başka bir şey söndüremez. Ondan mahrum olan bir kimseyi sana gösterseler; en halim insandır diye fakat o en halim diye imandan mahrum olan insan, kayda dikkat et; nur-u imandan mahrum olan bir kimseyi, efendim çok halimdir diye gösterseler, belki o dakika halimdir fakat icabında, kaplandan huriş[36], köpekten akur[37], aslandan müfteris[38], tilkiden hud’akar[39] hınzırdan daha büyük canavar olur.

Bir kimse gösterebilir misin ki, kendi arzusuna sahip olduğu vakit de, o gayeye varınca müsterih[40] olsun. Istırabı sükûnete  tebeddül[41] etsin. Bir zengin göster ki, servetine kani olsun. Bir büyük adam göster ki, büyüklüğüne, büyüklüğüne iktifa[42] etsin. Büyüklüğüyle iktifa etsin. Bunlar hep semavi cazibenin tesirinde halli hamur olur. Bundan kurtuldun mu işte, artık sen kendin kararını ver. Her ne olursa? Halbuki değmez.

Bir cümleyi söylemeklik içün bir şey okuyacağım. O cümle için okuyorum. Fuzuli’nin, Rasulüllah (sav) hakkında bir şeyi var, onu tahmis etmişler. Evvela Fuzuli’ninkini okuyayım, tahmis edileni de beraberinde okuyayım. Dinlersin dimi?  (Buyurun efendim.) Ne bileyim ben? Ben ne bileyim? Fuzuli, çok kibar adam. Rasulullah(sav)’ı iyi anlamış, çok iyi anlamış. Ehli Beyt’i iyi anlamış. İdare edemeyeceğim, hafızamdan kaçmış. Fakat bir yeri duruyor. İmam-ı Hüseyin’in(as) kuyinde[43] can verirsem, mezarım üzerine taş dikmeyin. Onun şimdi kendisinin söylediği ifadeyi yapamadım, meali böyle. Meal bu. İmam-ı Hüseyin (as)’ın kuyinde hayatımı verirsem, kabrimin üzerine taş dikmeyin. Alt tarafı hafızamda.

(Mezârım üzre koyman mîl eger kûyunda can versem)[44]
Koyun bir sâye düşsün kabrime ol serv-kâmetden
  [45]  [i]

Belki, kelimelerinden bir şey anlatamadım amma, manasından ama halini anlatırken, anlıyacaksın. Yani diyor; benim mezarıma taş dikmeyin, sakın. Neden? Beni öyle bir yere gizleyin ki, o cananım olan o İmam-ı Hüseyin’in kubbesinden benim mezarıma gelecek gölgeye, o taş mani olur. Onu dikmeyin diyor. Koyun bir sâye düşsün kabrime ol serv-kâmetden. Hakikat bugün öyledir. O orda yatar. Akşam ve sabah gölgesi Hz Hüseyin’in(as) kubbeyi saadetinden ona akseder. Hani biz miraç, miraç, işte Peygamber’in (sav) miracı filan deriz de, nasıl anlamış:
Şeref-i aslına, ednây-i meratip Mîrac! [ii]
Ya Rasulallah(sav) diyor, Seni miraçla büyütmek mi istiyorlar? O senin aslının şerafetinin[46] en aşağıdaki merdivenidir.
Şeref-i aslına, ednây-i meratip Mîrac.
Cânımın cevheri ol lâ’l-i güher-bâra fidâ [iii]
Ömrümün hâsılı ol şive-i reftâra fidâ

Derd çekmiş başım ol hâl-i siyeh kurbânı  
Resul-u Ekremi (sav)
……….
Mushaf demek hatâdır ol safha-i cemâle [iv]
Bu bir kitâp sözüdür fehm eden ehl-i hâle
Ruhsâre nokta olmak resm-i hat olmasaydı
Düşmezdi menzil etmek ruhsârın üzre hâle

Şimdi bunun manası şu; eski yazı da ruhsar kelimesi hı (خ)  ile yazılır. Yani harfin üzerinde bir nokta vardır. Ama ne güzel anlamak ne zevktir canım. Ne insanlar yetiştirmiş bu kubbe. Bizim ne dedelerimiz varmış. Buluşa bak. Ya Rasulullah (sav) diyor; ruhsar yüz manasınadır, ruhsarın lügat manası yüz. Yazarken de o hı (خ)  var eski yazıda, hı derler yeni yazıda yok o. O nokta var onun üzerinde. Diyor ki, Ey Habib-i Ekrem, imla kaidesinde yüz manasına gelen ruhsar kelimesinin üzerine nokta koymak mecburiyeti neden hasıl olmuştur. Senin vech-i saadetinde, yüzünde ben var ya o nokta, o imla kaidesinde oraya o noktayı mecbur kılmıştır. Ama bunu nerden... bular, bunlar kafa mahsulü değil bunlar. Bunlar buranın mahsulü. İnsan bir kafasından konuşur akıl mahsulü olur, parlak olur bir defa dinlersin. İki defa ondan sonra onu ben biliyorum dersin. Kalpten çıkarsa yüz defa söylesin, her seferinde ayrı mana anlarsın. Bir şey anlatamadık mı acaba?

Derd çekmiş serim (başım) ol hâl-i siyeh kurbânı
Tâb görmüş tenim ol turra-i tarrâra fidâ

Gözlerimden dökülen katre-i eşkim güheri
Gözlerimden dökülen katre-i eşkim güheri
Leblerinden saçılan lü’lü’-i şeh-vâra fidâ

Çâk-i sinemde olan kanlı ciğer pâreleri
Mest-i çeşminde olan gamze-i hun-hârâ fidâ

Pâre pâre dil-i mecrûh-i perişanımdan
Şimdi her şeysini feda ediyor, ediyor da, tekrar kendisine edep teklif ediyor. Diyor ki; Sen demek ki kendinin, şu varmış bu varmış, canım varmış filan şunu bunu getirdin de diyor, o suret-i Hak, suret-i Rahman olan Zat-ı Âlâ’ya feda ettim diyerek bir küstahlıkta bulunuyorsun diyor. Nezakete bak. Hayır hayır.

Pâre pâre dil-i mecrûh-i perişanımdan.

Yaralı kalbimden gönlümden her birisi parça parça olsunda, size değil Ya Rasulullah (sav).

Ser-i kûyunda gezen her ite bir pâre fidâ
Cân ü dil kaydını çekdim özüm kurtardım
Cânı cânaneye ettim dil-i dil-dâra fidâ
Ey fuzûlî n’ola ger saklar isen cân-i azîz
Vakt olan kim ola bir şûh-i sitem-gâra fidâ

Şimdi bunu tahmis etmiş. Bu okuduğum şimdiye kadar Fuzuli’nin. Şimdi onun, tahmisi yapanınkini okuyoruz.

Bülbülün aşkı eder bülbülü gülizara feda
Nice pervaneleri zevke kılar nâra feda

Pervane. Sadi öyle der.
Ey mürg-i seher, aşk zi pervane biyâmûz.
Gân sûhterâ, cân şed ve âvâz niyâmûz

Ey seher kuşu yani bülbül, gülün karşısına geçmişsin neden bağırıp çağırırsın? Aşığım dersin di mi? Diyor. Sen git aşkı pervaneden öğren. Atar o şulenin içerisine kendisi yanar, vık demez. (Allah, Allah)

Bülbülün aşkı eder bülbülü gülüzara feda.

Nice pervaneleri zevke kılar nâra feda.
Kainat olsa seza Ahmed-i Muhtar’a feda.

Canımın cevheri ol lal-ı şekerpare feda.
Ömrümüm hasılı ol şive-i reftara feda

Tahmisi yapanın şimdi;
Kameri hüsnü nev’inin nice meh hayranı
İns ü cin arzu sema bir nice şeh nâlânı
Devr-i eflakı nücumun sebeb-i devranı
Derd çekmiş serim ol hâl-i siyeh kurbânı
Tâb görmüş tenim ol turra-i tarrâra fidâ

Aşıkın ömrü biter sanma biter derd-i seri
Her tüyün ağzı olup söylese bin dil beheri
Yine şerh eyleyemez derdinin yüz binde biri
Gözlerimden dökülen katre-i eşkim güheri
Leblerinden saçılan lü’lü’-i şeh-vâra fidâ

Aşıkın derdine merhemdir ezel yareleri
Yine dil yaresidir dertlerinin çareleri
Yıkadı gözyaşı gözle dökülen kâreleri
Çâk-i sinemde olan kanlı ciğer pâreleri
Mest-i çeşminde olan gamze-i hun-hârâ fidâ

Usanıp ömrüme sensiz utanıp canımdan
Cana ten oldu cehennem dil i suzanımdan
Giryeler doldu cihan dide i giryanımdan
Pâre pâre dil-i mecrûh-i perişanımdan
Ser-i kûyunda gezen her ite bir pâre fidâ

Başımı taşlara çaldım da yüzüm kurtardım
Hak-i payinde akıttım da gözüm kurtardım
Bunu söyleyen zatın iki gözü yoktur. Daha güzel ondan geliyor. Zahir gözleri yok.
Başıma taşlara çaldım da yüzüm kurtardım
Hak-i payinde akıttım da gözüm kurtardım
Söz verip dergah-ı pirinde sözüm kurtardım
Cân ü dil kaydını çekmekten özüm kurtardım
Cânı cânaneye ettim dil i dil-dâra fidâ

Ehli dünyanın azabına sebeb nan-ı aziz
Ehli irfana yeter kim tutar irfanı aziz
Ey Kemali tuta gör Hazreti Kur’an’ı aziz
Ey Fuzûlî n’ola ger saklar isem cân-i azîz

Neyse yoruldum. Şu cümleyi izah içün bunun hepsini okudum. Ne diyor. 

Ey Kemali tuta gör Hazret-i Kur’an-ı Aziz. 

Şimdi buraya söyleyeceğim cümle içün bunları buraya kadar okudum. Kardeşim, münkirler rayihayı Kur’an’dan, yani Kur’an’ın o manevi kokusundan ikrah ettiler. Tabakhanede çalışanlar gül suyundan bayılır. Bu mücerret tecrübe edilmiş. Köpek b..kundan da ayılır. Bir şey anlatamadık galiba.
Bugün insaniyet, bu manadan soyunduğundan dolayı, gayz[47] hislerini beslemek içün halk ettiği dehşetlerin esiri olmuştur. Hangi hürriyet. Lağv hayat az. Nerede hürriyet. Cümleyi tekrar edeyim.  Bu gün insaniyet gayz hislerini beslemek içün halk ettiği, kendi eliyle yaptığı dehşetlerin esiri olmuştur. O halde kim yaptırıyor? Allah. Ceza. Hiç İnsanlık âlemi, bu kadar, bugün ki kadar itimatsız bir hale gelmiş mi? Fakiri de zengini de hepsi bedbaht seyyanen müsavi olaraktan inlemek âlemine düşmüştür.

Akıl dedik buralara kadar girdik. Değil mi? Akıl meçhulden malumu çıkaran kuvvet, hissin galatlarını tashih eder. Ama âlem-i hilkatte yarar. Her konuşmada tekrar ederim ki; insan, bir yüzü âlem-i hilkate bağlanmıştır. Bir yüzü de âlem-i kudrete bağlanmıştır. Bir yüzü âlem-i hilkate, bir yüzü âlem-i kudrete raptedilmiştir. Alem-i hilkat dendiği vakit de işte, bildiğimiz bilmediğimiz ne kadar varlık varsa ona hilkat âlemi denir. Birde kudret âlemi dendiği vakit de onu yapana denir. Bir yüzü oraya bağlanmıştır, bir yüzü.. Şimdi hilkat âlemindeki yüzüne, rehberlik yapabilir. Fakat kudret âlemine gelince ki; o, na-mütenahiye giriyor, orada akıla dur derler. Sahası değil. Orada iman ve aşk geçer. Şimdi bu aklın efdali  var ednası[48] var. Aklın en faziletlisi marifet-i insandır. Aklın efdali marifet-i insan. Marifet-i insan olsak biz böyle mi olurduk?  Dimi ya? 
Birkaç konuşmadır tekrar ediyorum, Allah bizi bize şöyle tekrim[49] ediyor. وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ [50] Ben Adem’in evladını mükerrem[51] kıldım. Tekrim[52] ettim diyor. Allah’ın beyan ettiği, tekrim olunan bizler, niye birbirimiz yiyoruz? Yani biz; “Aklımız hakimdir.” diye yaşayanlar vardır ya, “Aklım benim hakimimdir, vicdanım da amirim.” Yok kardeşim! Senin aklın da yok. Niçün? Eğer aklın olsa, insanın hakikatine arif olacaksın. Bir şey anlatamadık galiba? Hikmetin efdali de marifet-i kurb-i yezdandır. Allah’a yaklaştıran şey. Yezdan Allah. Kurb de yakınlık. Ne yapalım? Acaip bir şey.

Gönül Hak ve hakikatten, hakikatin haricindeki şeyi boşaltmadıkça, kendi köşesinde oturup Hak ve hakikate bağlanmadıkça, netice alamaz. Bunsuz tesbih çekenler de boştur. Kur’an okuyanlar da boştur. İbadet yapanlar da boştur. Anlatamıyor muyum acaba?  Gönül Hak ve hakikati boşaltmadıkça, o boşaldığı vakit de kendisinde bir fakr-ı hal olur, dilencilik değil. Dilenciliği zannetme o fakr-ı hal. Hakk’ın karşınızda, gönülde başka bir âlem olur, ona fakr derler. Anlatabiliyor muyum? İşte onunla Peygamber (sav) iftihar ederim dedi. Ene Eftehırü bi fagrî. Dilencilik manasına değil o. Tatmak mesele. O köşesinde oturup bütün, kelimelerini bulamıyorum ki. Manasını toplamadıkça, ne tesbihi para eder ne Kur’an’ı okumuş sayılır ama her gün bir hatim indiriyormuş.

Bir canlı misalini vereyim size: Belki tuhaf gider, bu cümleler acayip. Bugün zevkim var da buralara kadar girdim. Ya zevkim var, her vakit olmaz o. Şimdi biz Kur’an-ı Mübin’i imanımız, aşkımız, zevkimiz dolayısıyla, öperiz, başımıza koruz ve tâ’zim ederiz, onu yüksek bir yerde okumak isteriz. Zaruret olmadıkça. Eee bunun kâğıdı İzmit fabrikasından yahut Avrupa’nın bir yerinden geldi. Mürekkebi de Almanya’dan geldi. Belki mürettibi[53] de ekalliyetten[54] birisidir. Haa. Sen bunun nesini öpüyorsun? Kâğıdını mı öpüyorsun? Mürekkebini mi öpüyorsun? Mürettibin eli değdi diyerekten onun için mi öpüyorsun. Nesini öpüyorsun sen bunun? Azizim o kitap bütün mevcudatı beyan etmiyor mu? Sen ondan bir ayet değil misin? Kâğıdını öptün de, sen bir Allah’ın ayeti olduğun halde, neden yedin birbirini? Başka bir şey mi bahseder o? Bütün mevcudat onun ayetidir. Onun içerisine de en efdal ayet olarak seni beni göstermiştir. Ben niye seni yerim, sen niye beni yersin? Sonra da öp kâğıdını kaldır. Ama gönlün köşesinde, bu iş tahakkuk ettikten sonra, o vakit Kur’an okumuş olursun. Anlatamadık galiba dimi? Misal bu.

Burada bir ince bahis daha var amma bilmem ki. (buyurun efendim, buyurun, efendim). Onu anlatamazsam kendim mesul olurum. Zor bir yer o. Çok zor bir yer. O çok zor bir yer. Türlü türlü itikatlar vardır. Türlü, türlü. “Çekin bakayım prizden onları”...........

….Olmazsa görmek kabil olur mu? Akıl üzerinde dolaşıyor. Gözün nuru olmazsa görebilir misin? Zaten görmenin ne olduğunu da kimse tarif edemez ya; o efendim ziyanın inkazı[55] bir takım fizik hadiseleri, onu söylemiyorum canım. Sen gözü tarif ediyorsun bana. Tin[56]-i rü’yet[57] nedir? Ayrı o. Allah’ın El Basir isminde fani olursun, o ismin tecellisi sende tahakkuk eder, o vakit bu işin hakikatine âgâh olabilirsin. Çıldırır adam çıldırır. Bir dirhem yağ parçasına taalluk eden nur-i rüyet nedir? Bu insanı durdurur, durdurur. Kabil olmaz. Yani gözde nur olmazsa görme imkânı yok. Kalpte böyledir kardeşim. Kalpte böyledir. Aynen böyledir. Kalpte basiret olmazsa, gönülde nur olmazsa, oda bir şeyi idrak edemez. Nasıl kafa gözünde nur-u rüyet olmazsa, görmek kabil olmaz. Kalpte de nur-u basiret olmazsa, bir şey idrak edemez. Kalpde bir şeyi idrak edemedi mi, o insan çok zavallı gelir, gider. Onun içün zamanı fırsat bilmeli, tedavi ettirmeli. Göze perde geldiği vakitte alıyorlar, açıyorlar dimi ya? Kalbe de perde gelir, aldır. Aldır, hem o çabuk alınır. Acır öteki, berikinde zevk ile alınır. Acımadan. Uyuşturma var bunda. Onda uyuşturma yok. Zevk var. 

Gözle görülecek şeyler olduğu gibi, akılla bilinecek, aşk işe yakına vasıl olacak şeyler vardır. Anlatabildim mi acaba? Gözle görülecek, onun işi ayrı. Yani aklın bildiğini göz göremez. Gözün âlemi başka, aklın âlemi başka. Akılla bilinecek şeylerde kalpte düşünecek, o iman-ı nazar edilecek. Nasıl anlatayım? Karanlıkta göz nasıl görmezse, cehalet içinde kalan gönülde, bu cehalet dediğim vakitte, okumamış yazmamış manasına anlarsınız. Yok. Mesela insanlar acayip. Efendim sekiz tane lisan biliyor. Eee ne yapalım? Üzülmek lazım. Hem sevinmek bir kıymet, hem de ahh ben düşmüşüm, benim lisanımla bir Frenk konuşmuyor, mecbur oldum, ben onu öğrenmeye. Sevinme, sevin biliyorum diye ama içinden de geçsin, bu hissi duy duy. Sen muhtaç oldun onu öğrendin, evet lazımdır, öğrenmen icap eder. Fakat sen niçün dünyanın efendisiyken onu mecbur edip de kendini öğretemedin. Bunun içün yan. Bir şey anlatamıyoruz galiba? Ters anlatmadık ya? (hayır) Korkarım çünkü, tersten anlıyorlar, dışarı çıkıyor ben başka bir şey söylemişim, o kendi havasında uydurmuş, başka üüü böyle demiş hiç. Vech-i şebehi[58] yok.

Buradaki cehalet; doğru histen mahrum olana ahlak cahil der. Okumuş yazmış ona demez bir şey. Karışmaz. Doğru histen. Bakarsın ki adam yirmi hayvan yükü kitap okumuştur. Fakat doğru hisse malik değil. Cahildir. Anadan doğma kalmıştır, doğru hisse maliktir. Ahlak ona âlim der. Anlatamadık mı acaba? Ama öyleyiz. İşte cehalet içinde kalan gönül de hakikatleri idrak edemez. İdrakin selb[59] olması bir nevi körlüktür. Bu daha işlenmek lazım bu bahis ama sağ kalır çıkarsak işleriz.

Bunların şubeleri var. Mesela tefekkür; gönülde olan marifeti hazırlar. Bizde öyle bir şey var mı? Biz taklitle geçiriyoruz. Biz mukallit. Tefekkür gönülde olan marifeti hazırlar. Kalbi, gaflet denizine dalmaktan kurtarır. Tefekkür gönül âlemini temizler, tasfiye eder, tasfiye eder. Tefekkür, tefekkür mebde-i [60]murakaba-i[61] zülcelaldır[62].  Bir şey anlatamıyor muyum?

O herhangi bir saz aletini başlar çalmaya, şarkı söylemeye filan, musiki yapar. Eee kimse yok. Kaç vücudumuz var ya hu? İnsan şöyle bir düşünse… Bu ağzınla konuşturur, bu kulağınla dinlettirir, zevk verdirir. Kaç vücut var bizde? Onun içün en son vücuda bakmak lazım gelir. Biz kaç vücuda geçeriz günde üüüü. Bakarsın ki bir hali gadap. İnsanlıktan çıktı, başka bir vücut geldi. Uzun. O halde ölürse Allah muhafaza etsin. Yaa. Son nefes dedikleri son hal demektir. İnsan kaç türlü vücuda girer?

Şimdi fuzulinin bunu okuyunca ben size okumuştum amma o;

Koyun bir sâye düşsün kabrime ol serv-kâmetden  dedi ya. Ona ait bir şey okuyacağım.
Eni ü nale[63] seher-hize[64] ney nevası verir. Enin ü nale seher-hize ney nevası verir.
Bukadan Arif i billaha mey safası gelir.

Onların içkileri gözyaşlarıdır. Onunla sarhoş olurlar. Evliyaullahtan birisi, yetiştirdiği bir kimseye demiş ki, “Yetişemedin.” demiş. Halbuki o çok olgunca bişii….. Gönlüm isterdi ki, gözyaşıyla bir abdest alasın da öyle namaz kılasın. Pınar kuru demiş. Bir şey anlatamıyor muyum acaba? Bizde çok ağlarız ama kendimize hiç ağlamadık haa. Bir kere kendin içün ağlasan sema ayağına iner. Ya kimin içün ağlıyoruz? Düşünde bak kimin içün ağladığını bulursun. Bir kere kendin içün ağla vallahi sema ayağının altına iner. Sana kasemle, emir öyle. Onun müşterisi Allah. Ona hiçbir lordun, hiçbir hükümdarın, hiçbir ne bileyim işte sen gözünün önüne getir en çok varidatlı, padişah mı dersin, hükümdar mı dersin, lort mu dersin, banker mi dersin, ne dersin? Milyarder mi?  Nümilyoner mi dersin? Hiç kimse alamaz, yetişmez.  Onu ancak ben alırım diyor Allah.

Eni ü nale seher-hize ney nevası verir .
Bükadan Arif i billaha mey safası gelir

Sühanver[65]in eseri bir hayat ı sânidir
Giderse dâr ı fenâdan yine sedası gelir.

Geliyor ya işte bunu bırakmış gitmiş. Fena âleminden sedası geliyor.

Benim vücudum olur na-bedid[66] o dem yoksa.
Cihan bu halde kalmaz kadirşinası gelir.

Abes, tabib arama derd i dil ara yahu
Ki Dert-mend olanın gayrıdan devası gelir.

Kederden özge garib i diyarı kim yoklar Kederden özge garib i diyarı kim yoklar
Mariz[67] ıyâdetine[68] gelse aşinası gelir.

Sitemkeranı Hüda naşinas hakkından
Efendi tecrübe ettim seher duası gelir.

Allah tanımayan zalimin hakkından, Efendi tecrübe ettim seher duası gelir. Diyor. Şurayı okumak için burayı okudum. Geldi.

Azab ı kabri şataretle atlatır feyzi
O dem ki başucuna Âli Mustafa’sı gelir. Demiş, gözünü kapamış. Bugünkü konuşma bu kadar yeter.




[1] Münacat : Allah'a yalvarmak. Duâ. Allah'tan necat için dua.
[2] Elfaz: Lafızlar, sözler
[3] Mutemerrid: Direnen, Yanlışında İnad eden, Yaşadığı halde ölü gibi değişemeyen
[4] Tazyik: 1.Sıkıştırma, daraltma. 2.Basınç yapma, bastırma. 3.Baskı.
[5] Acib: Şaşılan ve hayret uyandıran şey. Benzeri görülmeyen. Garib. Taaccüb olunan şey
[6] Nâfi: Faydalı, şifalı
[7] Müz'ic  İz'ac edici. Usandıran, rahatsız eden, bunaltan
[8] Muacciz   Sıkıcı. Bıktırıcı. Usandırıcı. Taciz edici. Rahatsız eden. Yapışkan. Sırnaşık.
[9] İptidaî:  Basit, ilkel; ilköğretim seviyesi
[10] musanna'  1.Sonradan yapılmış. Endüstri-Sanayi ürünü. Sanatla ve düzgün yapılmış olan. Sanatkârane yapılmış olan. Usta elinden     çıkmış olan. 2.Uydurulmuş, yapmacık
[11] Veleh:  1.Hayret, şaşkınlık. 2.Fazla hüzünden akıl gidip tembel olmak.
[12] Teessüs:   Temelleşmek. Yerleşmek. Kurulmak. Teşekkül
[13] Tazyik:  1.Daraltmak, sıkıştırmak. 2.İcbar etmek. 3.Sıkıntı ve ızdırab vermek. 4.Zorlama, baskı.
[14] Sârî:  Bulaşan, bulaşıcı.
[15] Sereyan:  1.Yayılma, dağılma. 2.Geçme, sirayet
[16] Berâhin:  Bürhanlar, kuvvetli deliller
[17] Şevâhid:  Şahitler.
[18] Hüccet: delil
[19] ihtira':  1.Evvelce keşfolunmamış, bilinmeyen bir şeyi keşfetmek. İcad etmek. Ademe öğretilmiş esrar-ı esmanın hakikatını  hatırlatmak/hatırlamak  2.Edb: Hiç kimse tarafından kullanılmamış tabirler ve mazmunlar kullanma.
[20] Mütefenni: Fen bilimleri ile uğraşan, teknik ile uğraşan.
[21] Giranbaha: Çok kıymetli, pahalı.
[22] Muaraza:  Birbirine karşı gelmek. Sözle karşılıklı mücadele. Söz mücadelesi.
[23] Nur 35 : اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِن شَجَرَةٍ مُّبَارَكَةٍ زَيْتُونِةٍ لَّا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُّورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَن يَشَاء وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Meali:
Allah göklerin ve yerin nurudur. O'nun nuru içinde bir kandil bulunan bir oyma hücre misalidir. Kandil, bir sırça içindedir. Bu sırça sanki inciden bir yıldızdır; ne doğuya, ne de batıya nisbet edilen mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulur. Onun yağı hemen hemen ateş dokunmasa bile ışık verir; nur üstüne nur! Allah, dilediğini kendi nuruna yöneltir ve insanlara birçok misaller verir. Allah, herşeyi bilendir.
[24] Ali imran 159 : َبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّواْ مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ
Meali: Deme ki, mahza Allah’dan bir rahmet iledir ki sen onlara yumuşak bulundun, eğer katı yürekli bir nobran olsa idin elbette etrafından dağılmış gitmişlerdi, o halde kusurlarını afvet de günahlarına istiğfar ediver ve emirde reylerini al,
sonra da azmettin mi artık Allah’a mütevekkil ol, çünkü Allah mütevekkil olanları sever.
[25] Seciye: karakter
[26] Bahr-i sefid: Akdeniz
[27] Ganaim: ganimetler
[28] Îrâd: Söyleme, dile getirme
[29] Masadak:   Bir sözü veya hükmü tasdik eden husus. "Söylendiği gibi, denildiği şekilde, doğru, sâdık, olduğu gibi, muvâfıktır, mutâbıktır, tıpkısı" gibi mânâlara gelir. Mânânın fertlerine de mâsadak denilebilir.
[30] Müstağrak  مُسْتَغْرَقْ  1) Ma'nevi halle kendinden geçen. 2) Dalmış, batmış. 3) Gark olmuş
[31] Maad:  1.Dönüp gidilecek yer. 2.Ahiret. 3.Dönüş, geri gidiş
[32] liva  1.Bayrak. Sancak. 2.Eskiden kazadan büyük, vilâyetten küçük yerleşme merkezlerine denirdi. Tugay. 3.Hz. Peygambere (A.S.M.) âit sancak
[33] Sernigûn: 1.Baş aşağı olmuş. 2.Tersine dönmüş. 3.Bahtsız.
[34] Izdırabat-ı ruhiye : Ruhi acılar, sıkıntılar, acılar.
[35] Dağdağa :Gürültü. Iztırab. Boş yere telâş ve zorluklar.
[36] Huriş: Yırtıçı,parçalayarak yiyen
[37] Akur:  1.Yaralıyan, ısıran köpek. Kuduz, azgın köpek. 2.Çok şerir, kötü kimse.
[38] müfteris :  Yırtıcı. Parçalayıcı. İftiras eden. Zorla yere yıkıp parçalayan
[39] Hud'akâr :  Oyuncu, düzenbaz, hilekâr
[40] Müsterih :  (Rahat. dan) İstirahat eden, rahat bulan
[41] Tebeddül:  1.Başkalaşmak. Değişmek. 2.Yeni hey'ete, başka kıyâfete girmek
[42] İktifa:  Fazla istemeyiş. Yeter bulmak. Kâfi görmek. Var olanı yeter saymak
[43] Kûy: كوی  1.Köy. 2.Sokak. 3.Sevgilinin evinin bulunduğu yer
[44] Şemseddin Yeşil Efendi’nin hatırlayamadığı bölüm.
[45]  Meali: Eğer sevgilinin diyarında can verirsem mezarımın üzerine mil (kabir taşı) koymayın. Bırakın kabrime o servi boyludan bir gölge düşsün.
[46] Şerafet:  Şeriflik, şereflilik. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) torunu Hz. Hüseyin'in (R.A.) sülâlesinden ve onun izinden giden temiz müslümanlık hâleti
[47] Gayz: öfke, hiddet, kin
[48] Edna:  1.Pek aşağı, en alçak. Pek az, pek cüz'i. 2.Çok yakın.
[49] Tekrim: Hürmet ve tazim göstermek ve görmek. Saygı göstermek, lütuf ve kerem icrasında bulunmak.
[50] İsra 70  وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِي آدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُم مِّنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِّمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً Meali: Şanım hakkı için biz benî ademi tekrîm ettik karada ve denizde binidlere yükledik ve hoş hoş ni'metlerden besledik, yarattıklarımızdan çoğunun üzerine geçirdik
[51] Mükerrem:  Hürmet ve tâzim edilen. İkram olunmuş. Muhterem. Kerim olan
[52] Tekrim: Hürmet ve tazim göstermek ve görmek. Saygı göstermek, lütuf ve kerem icrasında bulunmak.
[53] Mürettib:  1.(Retb. den) Tertib eden, nizâma, sıraya koyan. 2.Matbaada harfleri ve yazıyı yerine dizen.
[54] Ekalliyet:  (Akalliyet) Bir hükümetin tebaiyyeti altında yaşayan, yabancı din ve milliyete mensub olup, ekseriyeti teşkil etmeyen halk. Azlık. Azınlık
[55] İnkazı: Kırılma, bozulma
[56] Tin : 1) Mühürlemek 2) Zeytin
[57] Rüyet : 1)Görmek, bakmak. İdare etmek. Göz ile veya kalb gözü ile görmek.2) Akıl ile müşahede derecesinde bilmek, idrak etmek, tefekkür etmek, düşünmek.
[58] vech-i şebeh:  Edb: Bir şeyin başka bir şeye neden benzediğini anlatan söz
[59] Selb: Ortadan kalma
[60] Mebde':1.Baş taraf. Başlangıç. Başlama. 2.Kaynak. Kök. Temel. Esas
[61] Murakabe:  1.Kontrol etmek. İnceleyip vaziyeti anlamak. Teftiş etmek. 2.Kendini kontrol etmek. İç âlemine bakmak. Gözetmek. 3.Hıfz etmek.
[62] Zülcelâl:  Sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah
[63] Eni nü nale : Ah edip inleyenler.
[64] Seherhize : Seherle gelen. Erkenci. Seher vakti kalkıp teheccüd kılan.
[65] Sühanver : Farsça bilenin.
[66] Na-bedid (Na-Berca) : Belirsiz, görünmez olan.
[67] Mariz : Marazlı, hasta
[68] Iyadet : Hastayı ziyaret edip hatırını sormak, gidip görmek.




[i] Fuzuli 212. Gazel

Ucaldın kabrim ey bî-derdler seng-i melâmetten
Ki ma’lum ola derd ehline kabrim ol alâmetten
Ey aşkın ne olduğunu bilmeyenler, kabrimin üzerine melamet taşını yağdırın, kabrim yükselsin
Ve derd ehli benim kabrimi o alametten bilsin.
Mezârım üzre koyman mîl eger kûyunda can versem
Koyun bir sâye düşsün kabrime ol serv-kâmetden
Eğer sevgilinin diyarında can verirsem mezarımın üzerine mil (kabir taşı) koymayın. Bırakın kabrime o servi boyludan bir gölge düşsün.
Görem sâ’atte ol kamette kıyâmın kıymadım câna
Kıyâmet hem gele kurtulmayam ben bu nedâmetten
O boylu poslu sevgilinin ayağa kalktığı saatta niçin cana kıymadım. Kıyamete kadar o pişmanlıktan kurtulmayayım.
Kıyâmete hisâbı olmayanlardandır ol gâfil
Ki fark eyler firâkın şâmını subh-i kıyâmetten
Ayrılık gecesini kıyamet sabahına ayırt eden o gafil, kıyamette hesap sorulmayanlardandır.
Tarîk-i sabr ü tedbir-i selâmet lezzetin bilmen
Bana aşk ü melâmet yeğ gelir sabr ü selâmetten
Sabır ve selamete erişmek için bir tedbir almak… Bunlar lezzetli şeylerdir. Lakin bunların lezzetini ben bilmem. Aşk ve o uğurda melamete katlanmak. Bana sabır ve selametten daha üstün gelir.
Tabi’at inhirâfın gör hevâ-yi aşktan tende
İlac et düşmeden sâkî mizâcım istikâmetten
Tenimde aşk hevasında sıhhatimin bozulduğunu gör. Saki sıhhatim bozulmadan bana ilaç ver. Beni tedavi et.
Fuzûlî geç selâmet kûçesinden sabr kûyundan
Ferâgat olmayan yerde sefer yeğdir ikametten
Ey Fuzuli, selamet mahallesinden sabır kuyusundan vazgeç. Huzur ve rahat olmayan yerde oturmaktansa sefere çıkmak, oradan ayrılmak, daha iyidir.

[ii] Fuzuli
Ey gubar-ı kademin arş-ı berin bâşına tâc!
Şeref-i zâtına, ednây-i meratip Mîrac!
Ey ayak tozu yüce arşın başına bile taç olan Peygamber-i Zîşan! Senin yüce zâtına lâyık mertebelerin en küçüğü mîrac.

[iii] Fuzuli 15. Gazel
Cânımın cevheri ol lâ’l-i güher-bâra fidâ
Ömrümün hâsılı ol şive-i reftâra fidâ
Canımın cevheri o inciler yağdıran o lal renkli dudağa feda olsun. Ömrümün mahsulü yani bütün elde ettiğim her ne varsa, o yürüyüş tarzına edasına feda olsun.
Derd çekmiş başım ol hâl-i siyeh kurbânı
Tâb görmüş tenim ol turra-i tarrâra fidâ
Dert çekmiş başım o siyah bene kurban olsun. Istırab görmüş  olan tenimde o yankesici, insanı aldatan o kâküle feda olsun.
Gözlerimden dökülen katre-i eşkim güheri
Leblerinden saçılan lü’lü’-i şeh-vâra fidâ
Gözlerimden dökülen damla damla yaşların incisi, dudaklarından dökülen çok değerli inciye feda olsun.
Çâk-i sinemde olan kanlı ciğer pâreleri
Mest çeşminde olan gamze-i hun-hârâ fidâ
Sinemin yarıklarından fışkıran kanlı ciğer parçaları sarhoş gözünde olan kan içici yan bakışa feda olsun
Pâre pâre dil-i mecrûh-i perişânımdan
Ser-i kûyunda gezen her ite bir pâre fidâ
Parça parça yaralı ve perişan gönlümden kopan her parça, senin mahallende gezen her köpeğe  feda olsun
Cân ü dil kaydını çekmekten özüm kurtardım
Cânı cânaneye ettim dili dil-dâra fidâ
Can ve gönül derdini “bağlantısını” çekmekten kendimi kurtardım. Canı cananeye, dili de dildâreye feda ettim.
Ey fuzûlî n’ola ger saklar isem cân-i azîz
Vakt olan kim ola bir şûh-i sitem-gâra fidâ
Ey Fuzuli canı büyük ve değerli bir varlık olarak muhafaza edersem ne çıkar, buna hayret etme. Belki bir zaman gelir onu cefa eden bir güzele feda ederim.

[iv]  Fuzuli 244. Gazel
Mushaf demek hatâdır ol safha-i cemâle 
Bu bir kitâp sözüdür fehm eden ehl-i hâle
O güzellik sahifesine Mushaf demek hatadır. O anlayan hal ehline bir kitap sözüdür.
Ruhsâre nokta olmak resm-i hat olmasaydı 
Düşmezdi menzil etmek ruhsârın üzre hâle
Ruhsara “yanağa” nokta koymak bir yazı icabı ruhsarın üzerine yerleşmek bene düşmezdi.
Hayrân-i mâh-i ruyun hur-şîde mihr salmaz 
Müştâk-i tâk-i ebrin eksik bakar hilâle
Senin ay yüzüne hayran olan güneşe sevgi beslemez. Kaşının tâkına karşı hararetli aşk duyan hilali noksan bulur.
Kondurdu gerd hattın âyine-i murada 
Kufl urdu akd-i zülfün gencîne-i visâle
Hattın murad aynasına toz kondurdu. Zülfünün düğümü visâl hazinesine kilit vurdu.

Devrân bana kalem tek sevdâ kapısın açtı 
Tâ kaddimi gamından dönderdi za’f nâle
Felek bana kalem gibi sevda kapısını açtı. Senin aşk gamından zayıflık benim boyumu kamış kalem içindeki saza benzetti.
Rem-i vefa Fuzûlî senden kemâle yetmiş 
Hoş kâmil-i zamansın ahsent bu kemâle
Vefa adet ve usulü, ey Fuzuli senin yüzünden “senin tarafından” kemale eriştirilmiştir. Zamanın güzel kâmil bir insanısın. Bu kemale tahsinler olsun.

·         Fuzuli’nin gazellerinin açıklamaları Ali Nihat Tarlan’ın Fuzuli Divanı Şerhi kitabından alıntıdır.

5 yorum:

İnsan bir kafasından konuşur akıl mahsulü olur, parlak olur bir defa dinlersin. İki defa ondan sonra onu ben biliyorum dersin. Kalpten çıkarsa yüz defa söylesin, her seferinde ayrı mana anlarsın. Bir şey anlatamadık mı acaba?

Medeniyet bir tarafı tedavi ederken diğer tarafı yaralamaz kardeşim. Bu ölçüyü unutma. Hakiki medeniyet, bir tarafı tedavi ederken diğer tarafı yaralamaz.

Nasıl benim gömleğim dediğim vakitte bu gömlek ben değilsem, benim vücudum dendiği vakitte de bu vücut ben değilim. Bu gömlek beni örtmüştür. Bu kalıpta benim hüviyetimi örtmüştür. Bu kalıp beni hüviyet..edinmiştir. Hah, işte bu kalıba gizlenmiş olan vücudumu bulmaya geldim. Bu vücudu bulmanın zevkine aşk derler. Bir şey anlatamadık mı acaba? Ahlakın bahsettiği aşk bu. Bu vücudu bulmanın zevki olan aşk.

Müslümanmış, senin Müslümanın ne? Namaz kılarsın, seksen bin tane dedikodu yaparsın. Oruç tutarsın, ne bileyim ben elli kuruşa satılırsın. Müslümanlık kahramanlıktır. Kendime söylüyorum, yanlış anlamayın, kendime, hitap kendime.

Onların içkileri gözyaşlarıdır. Onunla sarhoş olurlar. Evliyaullahtan birisi, yetiştirdiği bir kimseye demiş ki, “Yetişemedin.” demiş. Halbuki o çok olgunca bişii….. Gönlüm isterdi ki, gözyaşıyla bir abdest alasın da öyle namaz kılasın. Pınar kuru demiş. Bir şey anlatamıyor muyum acaba?

Yorum Gönder

 
Şemseddin Yeşil - Tüm Hakları Saklıdır..
Designed by CruelKeSh | 2017