Eni ü nale seher-hize ney nevası verir
Bükadan Arif i billaha mey safası gelir
Sühanverin eseri bir hayat ı sânidir
Giderse dâr ı fenâdan yine sedası gelir.




Saniye sonra Kapanacaktır

246. Kaset

246. Kaset (07.05.1967) 64 dk 296

Aklının kabul etmesine çalış. Fakat sen yalnız hadis sahasına bağlanmamışsın ki; bir yüzün de alem-i kudrete bağlı. Kudret hadis değil. Anlatamıyor muyum acaba? Biraz ince yeri burası. Burayı halletmedikçe, mevzuun zevki çıkmaz. Yani alem-i hilkatte akıl işe yarar.


Nispet dahilinde. Medarı tekliftir. Bizatihi hayrı şerri bilir mi? Hayır bilmez. Bildirildikten sonra bilir. Bilir efendim. O halde niye dövünüyorsun? Benim bu günkü aklım olsaydı bunu yapmazdım diyorsun ya. Hepimizin başından geçer. Öyle hadiseler olur ki, geçti artık deriz. Niye? Bugün ki aklım yoktu. Eğer benim bugün ki aklım olsaydı, bu işleri ben öyle mi kullanırdım? Ne malum bugün ki aklını şimdi dövünmeyeceğin? Onun içün erbab-ı irfan kendisini yalnız akıl sahasında, bir sahil-i ahadiyete çıkar diyerekten kabul etmez. Akıl medarı tekliftir. Meçhulden malumu çıkarır. Hissin galatlarını tashih eder. Bu kadar. Hissin galatlarını tashih eder. Mesela, biz güneşi şu kadar görürüz. Bu güneşin bulunduğumuz âlemden ne kadar büyük olduğunu akıl tashih eder, meydana getirir.

Onu ayırıyoruz. Her zerre hayattadır diyor.     وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ [1] Allah yarattığım zerrat içerisinde, bütün mevcudat, bildiğimiz, fennin idrak ettiği, edemediği, daha elif besinde bile değil ya; içerisinde beni tespih etmeyen bir şey yoktur, diyor Hüda. Herkes tespihtedir. Ama dal[2] ismine mazhar olmuştur, inkar ile tespih eder. Allah muhafaza etsin, acaba anlatamıyor muyum? İsmi dalle mazhar olmuş, inkar ile tespih eder. Kimi İsm-i Hüda’ya mazhar olmuş, tasdik ile tespih eder. Yani bu bildiğimiz, insanlar üzerinde tatbikimiz. Daha bütün zerrat, hepsi tespih de. Ee tespih edebilmesi içün bir varlığın, hayat sahibi olması lazım. Öyle değil mi? Hayat sahibi olmayınca olur mu tespih? Olmaz.

İmdi, gerek vazife, gerek akıl, vazifeyi çok defa tarif ettik. Ama epeyi arası açıldı. Bu konuşmalarda bulunmayan zevatı da görüyorum. Tekrar etmem lazım. Çok su-i istimal edilen bir kelimedir bu, insanlar arasında, vazife kelimesi. Vazife kelimesi çok su-i istimal edilir. Vazife mukaddestir deriz. Daima bu kelimeyi kullanırız. Neden mukaddestir?

Vazife mukaddestir. Mukaddes olan şey ahlakiyattan doğar. Ahlakiyat, kutsiyetten doğar. Kutsiyet, Zât-ı Bâri’ye[3]   İman ile olur. Zât-ı Bâri’ye iman, semavi cazibeye tutulmakla olur. Bir şey anlatamıyorum galiba. Vakitte geç, uyku başladı. Ne yapayım ben? İşte şimdi anca gelebildim. Dinleyenle konuşanın gönülleri birleşmedikçe, Allah feyz vermez. İmkân yoktur. Şimdi mesela, birçok kimse, milyonlarla okuyor mekteplerde. Fakat netice alıyor muyuz? Az mesai değil o. On sene, on iki sene, on sekiz sene. Şöyle beynelmilel bir kitap çıkarttık da, taklit ettiğimiz sahaya, biz sizi taklit ediyoruz ama bak bizde çalıştık, şöyle bir kitabımız var, alın da kürsünüzde okutun bakalım diyerekten kabul ettirdin mi? Bir sanata model verebildin mi? Bir ihtira’ın[4] var mı? Deden böyle değildi. Neden bizim kafa.. bizim kafalar kadar, güzel kafa, hiç bir kavime Allah vermemiş. Frenk bir şey icat ediyor, senin Mehmetçiğin eline veriyor. O kendisi onu üç saniyede kullanırsa, senin o hiç bir şey bilmeyen Mehmetçik onu bir dakikada. Yapan şaşıyor. Ben bunu üç dakikada kullanıyorum, bu bir dakikada kullanıyor. Ha, bize Allah öyle bir kafa vermiştir. Ama kullanmasını bilmiyoruz, şey oluyor. Neden olmuyor o?  Okuyan, okutana hürmeti yok. Bağlamış. Bunlar Allah’ın şeyine bağlıdır. Sünnetine bağlıdır. Öyle kurmuştur pazarı. Okutanla alay ediyor. Üç kelime bilmişse, onu onunla tenkide çalışıyor. Okutan da hadd-i zâtında, eğer inkâr sahasındaysa, mevcudatı inkâr eden bir kimse, bir kimseye ilim verebilir mi? O onun dizgilerini verir. Onun hakikatini verebilir mi? İşin hakikati sahibinde. Ondan alıp ona verebilmek içün onu kabul şarttır. Yok. Hem kendisini kabul etmesin, hem ondan ona versin. Öyle bir şey olmaz. Hamallığını yapar onun o. Olmaz. Hamallığını yapar.


İnsan şöyle bir düşünür kendisini ve derhal kararı verebilir. Uzun boylu tahsile, şuna buna ihtiyaç yok. Çünkü Allah der ki; oku bakayım;
     سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ  أَنَّهُ الْحَقُّ أَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ أَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ     [5] Hah. Bunun manası şudur. Ben mazeret kapısını kapadım. Meal bu çıkar. Kapalı o. Zemin müsaade etmedi, zaman müsaade etmedi, muhit müsaade etmedi, param vardı, param yoktu, rahatsızdım, hastaydım. Bu âyâtı. Yani âyât, beyyinat[6]. Mesela âlem diyoruz. Alem demekten maksat, Hakk’ı bildiren şey demektir. Ben bunlarla meşgul olmadım. Eh... Afakta ki kütüphaneyi okuyamadınsa, kendi iklim-i vücudunda da bir kütüphane yapmıştır. Kendini mütalaa edebilirdin. Daha yakındı sana. Daha kolay öğrenirdin. Kendini mütalaa etseydin, yine ben meydandaydım. Kendini mütalaa edebilirdin. Yaklaşmadın sen. Mütalaa edebilirdin diyor Allah. Şöyle bir düşünse; ben neticede bir gün unutulacak mıyım? Muhakkak unutulacaksın. Muhakkak unutulacaksın. Bir gün gelip unutulacaksın. Bir kenara atılacan, şöyle bir kenara atılacaksın. Unutulacaksın.  Kâfi değil mi insan için bu? Hesabını yaptın mı hiç? Yüz sene yaşayan bir adam, hani gözümüzde büyür. Yüz sene yaşamış yahu ne uzun ömrü varmış. Ne kadardır bilir misin o? Elli iki milyon küsur dakikadır. Dakikayı düşür bak, biz on beş yirmi dakikasını götürdük. Yüz senelik ömür, elli iki milyon küsur dakikadır. Bunun yirmi altı milyonu uykuyla geçer. İner yirmi altı milyona. Yirmi altı milyon dakikalık bir zamanda, oda yüz sene yaşarsa. Bir şey anlatamıyorum galiba?

Hesabı bunun meydanda. Yap hesabını. Yüz sene ömür elli iki milyon küsur dakika eder. Yarısı uykuyla gider. Yirmi altı milyon dakika. Neticede bir kenara atılacak. Bunu duyup da, bunu düşünüp de, vicdanında ebed, ebed, sedasını duyarak, neş’eti saniyeye[7] yani ikinci hayata, bir insan gönlünü vermedikçe, hiç huzura kavuşabilir mi? İnkârda huzur olur mu ya? Dakika meydanda. Kavuşabilir mi? İmkân var mı ona? Kavuşamaz ve katiyen neşveyab-ı beka[8] da bulamaz. Daima yeis içerisindedir. Mazlum zalimden hakkını ne vakit alacak. Nasıl teskin olacak. O sahayı bırak, civanmert bir evlat yetiştirmişsin. Yirmi yaşına gelmiş, yirmi beş yaşına gelmiş. Gözünün içerisine bakıyorsun. Kudret almış. Ona kavuşmak aşkı olmadıkça, nasıl huzur içerisinde yaşayabilirsin? Var mı bunun imkânı? Ama diyorsun ki; ben yarın yavrumu kucaklayacağım. Bu manayı sana kabul ettiren müessesenin aleyhinde  bulunmaktan, insan sıkılmaz mı acaba? Utanmaz mı yani ya? Bilmem ki ben. Düşün sen şimdi.

Semerey-i fuâdın[9], insanın. Fuâd, gönlünün içerisine denir. Gönlünün içersinden çıkmış olan yavrun; gözünün içine bakıyorsun, titriyorsun. Yirmi, yirmi beş yaşına gelmiş. Hikmet-i meskut[10]una, onların hepsinin hikmeti vardır. Kudret almış. Sen nasıl huzurla yaşayabilirsin. Zaten benim ömrüm, şu kadar milyon dakikaymış. Bu dakikadan sonra, ben kavuşacağım. Bu zevki nasıl kaldırtırsın? Ben yine bir şey anlatamıyorum. Haa ebediyet ve neş’et-i saniye yani ikinci hayat mevzuunda ilim fen felsefe tıkanır kalır. Kapısı kapalı oraya. Orda, oradan konuşursa, ne ilim olur, ne felsefe olur, ne fen olur. Olmaz. Sahası değil çünkü. O saha, hadis değil. O sahayı idrak edemez o. Aklı beşer duçar-ı hayret olur. Ya ne olacak. Hakikat kapıları kardeşim henüz kapalıdır. O istifa[11] (?) kanununa, istifa kanununa tabi edilmiş müstesnalar, onlar kaideye girmez. Ama ekseriyet üzerinde hakikat kapıları henüz kapalıdır. İstikbal yolları sayısızdır. İşte bu zulmeti, izale edebilecek tek bir kuvvet vardır. O kuvvetin adına nübüvvet kuvveti derler. Sen ister tasdik et, ister etme, yeis içinde yaşa. Bir şey anlatamadım galiba. Başka bir şey yok. Acayip, acayip şekiller teşekkül ediyor……

Bazı kimselere hak ve hakikatten bahsedilmiş olsa, şöyle cevap alabilirsiniz. Onlar revaçtan[12] geçmiş, köhne efsanelerdir canım. Geçmiş o, mesela hak hakikat. Biraz evveli benim konuştuğum şeyleri söylesem, bazı insanlara, bazı kimselere. Onlar der, revaçtan düşmüştür der. Şöyle bir cevap verelim onlara: hakikat revaçtan düşer mi hiç? Birçok hakikatler vardır ki, eskiliklerine nazaran her dem tazedir. Adem’in oğlu annesi Havva olan Habil, nasıl anasının memesini emdiyse, bende anamın memesini emdim. Revaçtan düştü mü bu? Nasıl düştü bu? Hava, su, ekmek, çok eskidir. Bir an kendini kurtar bakayım. Bunlardan kendimizi müstağni tutabiliyor muyuz? Hal böyleyken ruhun gıdası olan şeyler, nasıl oluyor da revaçtan geçiyor? Bu kalıbının gıdası, modası geçmiyor, eskimiyor. Ruhunun gıdası mı eskiyor? Kalbi ihya edecek, ruhu evceh i’la-i marifete[13] yükseltecek, Hakayık-ı ezeliye[14]-i ilahiye-i, bildirecek şeyler, hiçbir vakit revaçtan düşmez kardeşim. Ona düştü diyenler, kendileri düşerler.

Buraya nereden girdik? Vazife dedik. Vazife, vacibu’l icra olan şeye denir. Biraz daha türkçeleştir: yapılması, ilmen, aklen, vicdanen, örfen, şer’an, makbul olan şeyin adına, vazife denir. Onun içün mukaddestir. Mukaddes olan şey, kutsiyetten doğar. Kutsiyet, ahlakiyattan doğar. Ahlak, Zât-ı Bâriye iman ile olur. Zât-ı Bâriye imanda, semavi cazibeye tutulmakla olur. Böyle geliyor. Silsile halinde.

Mevzunun içerisinde, alem-i hilkate, raptedilmiş olan yüzümüz dedik. Ona akıl rehber verildi dedik. Aklı şöyle bir nebze tarif ettik. İki şekilde. Daha çok tarifi var ya. Buraca en makbul olan tarifi, bu olduğu kanaatinde olduğumdan, bunu söyledim. Alem-i kudrete geçen cephesinde, iman ve aşk gelir. Aşkı da biraz evveli şu vasıta size anlattı. Onu tekrar etmeyelim. Şöyle ufak bir cümleyle yahut tekrar edelim. Biz bu âleme niye gelmişiz acaba? Niçün geldik? Bir şey içün geldik biz buraya. Niye geldik buraya? İnsan henüz nefsinin mahiyetini bilmezken, mahiyeti hakkında hiçbir şeyden haberi yokken, hayretli gözleriyle vacibu’l vücudu[15] aramıştır. Fıtridir. Allah’ı aramıştır yani. Çok devreler geriye git. Göreceksin orada. Cibilliyetinde var. Kudret, kendini aratmak… O kendisini aratmak zevkinin adına aşk derler. Bir şey anlatabildik mi? Ufak bir tarif, mini, mini. İnsan henüz nefsinin mahiyetini, hiçbir şeyi bilmezken, nefsinin mahiyeti hakkında bir malumatı yokken, hayretli gözleriyle vacibu’l vücudu, Allah’ı aramıştır. Bu cibilliyetinde var. Neden? Zira farkında değildir insan. İnsana hakiki hürriyet Allah’tan gelmiştir. O hürriyet, onu aramaklık zevkini vermiştir.

Hakiki hürriyet Allah’tan gelmiştir. Onun içün, çok kere tekrar etmiştim. Allah tanımayan, manaya, ahlaka kıymet vermeyen cemiyetlerde, insan hakkından bahsetmek sahtekarlıktır. Hırsızlıktır. İnsanı çalıyor. Vicdanını çalıyor. Çünkü bunların hakkı tam Allah’tan gelir. Onu inkâr eden, Allah, tanımayan, manaya, ahlaka kıymet vermeyen cemiyetlerde, çok söyleyeceğim, zevkim var. Hasta çıktım amma şimdi maşallah çok iyiyim. İyiyim ya. Bu hırsızlıktır. İnsan hakları demek, vicdan, vicdanlardan bile esirgenmeyen bazı vazifelere, müsaade etmek demek değildir. İnsan hakkı, mühim bir şey. Yani o müsaadeler, cesedi muhafaza edip de, ruhu mahkum eden şeylere insan hakkı denmez. Bugünkü cemiyetlerde insan hakları, cesede bazı muhafaza edilecek şeyler bahşediyor da, ruhu mahkum ediyor. Çarpılma, aldanma. Bir şey anlatamıyor muyum? Ya aldanma. Yani ruhu mahkum edilip de, cesedine biraz açıklık verilen kimseye, insan hakkı verilmiş zannedilmesin. Yok böyle bir şey değil. Ona sahip olan insan hukuk-u insanisi mahfuz bir adam nazarıyla bakılamaz. Fakat daima şöyle bir misal verelim:
eshab-ı nefis, yani nefs-i emmaresinin karanlığında kalmış, ona mahkum olmuş olan kimse, mahalle köpeklerinin garip insanlarına tecavüz ettiklerine benzer. Şimdi bir mahallede köpek çok olsun, oradan garip bir adam şöyle üstü biraz mütevazi bir şekilde gitsin, hepsi hücum eder. Enbiyaya, evliyaya, hakiki insana da, nefis-perestler öyle hücum eder. Öyle hücum eder. Onlarda bu hücum karşısında, cevap verirler. Gayet munis, mütebessimâne bir çehre ile yahu bizim için tasa çekmeyin. Nahak yere üzülüyorsunuz. Biz buralarda oturuculardan değiliz. Yolcuyuz biz derler. Anlatabildim mi acaba? Bizim içün tasa çekmeyin. Niye üzülüyorsunuz? Biz buralarda oturuculardan değiliz. Vatan-ı aslîye sefer edenlerdeniz. Yolcuyuz biz derler.

Yine mevzuumuzun başına gelelim. Dağıttığımız yere. Ne dedik? Ahlakı ikiye ayırdık. Vazifeden doğan ahlak dedik. Aşktan doğan ahlak dedik. Annelerini, mastarlarını, membalarını söyledik. Her ne söylesek, gerek akıl, gerek vazife, gerek kalp, gerek aşk, bunlar mana-i insaniyenin birer vasfıdır. Şimdi bu mana-i insaninin vasfı olması dolayısıyla, insanı tarif güçtür. En zor olan yerde budur. Tarif güç, insanı. Nasıl tarif edebiliriz? Burada hepimiz başka şekilde düşünüyoruz. Öyle di mi? Gayet zor. O kadar zor ki, insan hareket-i nüzuliye-i gayete[16] vasıl olmak, ahkama kesretle müptela olmakla, alem-i vahdeti unutmuştur. Bela buradan çıkıyor. Bu gün niçün beşeriyet inliyor?

İnlememesi lazım. Göz kamaştırıcı fenni var. Akla veleh verici ilmi var. Fikirleri durdurucu felsefesi var. Semanın üstünde geziyor. Denizin dibinde geziyor. Ne bileyim, bütün eşya kendisine musahhar olmuş. Böyle olduğu halde, neden inliyor ha? İnlemesindeki illet, bugün insan hareket-i nüzuliye-i gayete vasıl olmak, ahkama kesretle müptela olmakla, alem-i vahdeti unutmuş oluyor. Hatta unutmuyor da, vahdetten tevahhuş[17] ediyor. Tevahhuş edince, birbirini yemeklik tecellisi oluyor. Aklı evvelden, kim o aklı evvel? Bir sene evvel tarifini yapmıştım. Aklı evvelden, yani bizim bir akıl üç kısımdır.

Aklı maaş, aklı maad, aklı kül, ona aklı evvel derler. Aklı evvelden yirmi sekiz menzil-i külliye geçiyor, o bud[18]’u mesafede vücut bulduktan sonra, kendisinden acâyibat zayi oluyor. Nereden nereye hitap. Biraz zor yere uğradım. Zor yere uğradım. Ama belki misallerle açılabilir.

Bu budiyyet, sınıf sınıfa ayırıyor insanı. Mesela; ekseri nas, bundan gafil. Halas bulamıyor.                 Yani ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً [19] davetine, o davetiyesini alıp da harekete geçemiyor. Allah hepimize bir davetiye göndermiştir. Biliyor musunuz? Bu davetiye ahbabının, komşunun düğün davetiyesi değil. Yook. Ona gitsen de olur, gitmesen de olur. Pek ufacık bir mazeret serdederim[20], olmazsa kırılır, ne yaparım dersin filan. Böyle değil. Davetiye. Hepimizde bir davetiye vardır. O davetiye icabınca hareket edilmiyor. Bununla bu davete icabet edenler bulunuyor. Onlar vatan-ı vahdete dönebiliyorlar. Şimdi ona, onu nasıl anlatacaksın. Geri tarafta kalıyor. Zorluk yolundan kimi birkaç merhale geçebiliyor, kimi bir vakfe[21] ediyor yolda kalıyor, kimi sıdk makamında yer alıyor, kimi inayet-i ilahiye dairesinde bulunuyor ve nihayet sermenzile[22] vasıl oluyor. Hülasa, zulmani, nurani, ruhani perdelerden geçip, keşfi hicap mertebesinde yer alıyor.

Bunlar hep insana ait. Biri orada, biri orda, biri orda, bunu yek vücut olaraktan insanın tarifi, beşeri takatın içerisine girmiyor. Yalnız bize lazım olan, davetiyeyi almışız, yerine getirelim. Onu yerine getirten müessesenin adına ahlak derler. Biraz dolaşık bir yer burası ama, belki ilerde açarız. Bunun keskin, tek bir cümleyle söylenecek olursa; tek bir cümleyle, İnsanda ömür Hakka vuslat içün verilmiştir. Kestirmesi bu. İnsanda ömür Hakka vuslat içün verilmiştir. Bunun çaresini bul,ne şekilde ise.. insanda ömür, insana ömür hakka vuslat içün verilmiştir. Nice boş yere nale[23] edenler vardır. Bu.. inkârda değil de, tasdikte bulunanlar için söylüyorum, şu cümleyi. Nice, eğer bu gayeyi duymamışsa,  bu davetiyenin zevkini alamamışsa, nasıl anlatayım, bilmem ki? Ne kadar boş yere senelerce çırpınmış, fakat Şemme[24]-i Muhammedi-i istişmam[25] edememiştir. O istişmamın kestirme yoluna, aşk derler. Bilmem bir şey anlatabildim mi? Onun içün bu iş ارْجِعِي إ[26] emrindeki, belki birçok kimseler bu ارْجِعِي ne demek anlamıyoruz der. Hakları da var tabiatıyla. Söyleyeyim bari;
فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي [27]   ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّة يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ  davetiye bu. [28] يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ Ey kendi hakikatini aramak zevkiyle, kendini bulan insan, sana sen gelmek içün az mı dolaştın, kaç bin puta taptın bu sanemgehte hesap et. Ne güzel söylemiş, koca adam;

Ey gönül! Sana sen gelmek için az mı dolaştın?
Kaç bin puta taptın bu sanemgehte hesap et.

İşte, dolaşıp dolaşıp da itminan[29] hasıl olup… Yani ben senden hoşnuttum, sen benden daha hoşnut değildin, dolaşa dolaşa benden hoşnut oldun değil mi? Davetiyeyi al bakalım. Ben senden razıydım, sen daha benden razı değildin, şimdi sende benden razı oldun, artık esbabı kaldırdın. Öyle mi? Davetiyeyi al, gel sevdiklerimin arasına gir. Davetiye bu. Onun içün bu ihlas, kalpte oluyor. Kalp kadehinin kıymetini bil. Varsa eğer. Çünkü eğer herkeste kalp olsa, Allah öyle konuşmazdı. Söylüyor, söylüyor da; لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ  [30] Bu söylediğim kimin kalbi varsa ona aittir diyor. Kimin kalbi varsa yahut et parçası olur mutga [31], o bela. Yoksa, al. Talip ol ve yüz.
Bir emri peygamberi vardır; O rüzgar daima esiyor, kendini tut der. Netice-i mahal budur. Uzun bir hadistir ama… Kalp kadehinin kıymetini bil, onun hiçbir an boş kalmaması içün yalvar. O kadar boşalır ki... yalvar. Şimdi bizim kalplerimiz neye benziyor? Ben kendiminkini söyleyeyim. Yanlış anlamayın. Dibi delik teneke. Büyük bir oluktan, büyük bir musluktan, dibi delik, böyle çok açık delikli  tenekeyi.. o, birden bire koydunuz mu, güldür güldür akan suda, bir anda dolar. Kaldırırsınız, şuraya dönünceye kadar içinde bir parça şey yok. Delmiş kalbi şeytan, iblis delmiş. Nefs-i emmare delmiş. Evet belki bir çok çeşmenin önüne götürüyoruz, dolduruyoruz ama böyle dönünceye kadar boşalıyor. Boşalıyor ya.
Riya ile boyanmış, zahitten uzak dur. Hani vardır öyle. Riya, ehli riya. Herkese kafir nazarıyla bakar. Benden başka kimse yok der. Uzaklaş, hiç. Uzaklaş. Uzak dur. Çünkü vakit keskin bir kılıçtır. Onunla uğraşmaya değmez ki. Vakti biliyor musunuz siz? Gayet keskin bir kılıç. Söyledik ya ömrün dakikalarını. Halbuki ömür Hakk’a vuslat içün verilmiştir. Bedava giderse çok fena.
İlim ve marifetsiz, fikr-i Hüda ile ülfetsiz, aşk-ı ilahi şarabını içmeksizin ömrünü zayi edene çok acımalı. Acı. Değmez çünkü. Kaç yaşındasın?  Otuz beş. Koy bakayım ortaya bir şey, bir şey koyamazsın. Bir şey koyamazsın. Hiçbir şey koyamazsın. Onun içün şerre mağlup olma. Şerri hayırla mağlub et. Tabirime dikkat et. Şerre mağlup olma, şerri hayırla mağlup etmeye çalış. Efendimin şanı odur diyorlar. Şerri hayırla. Biraz evveli söylediğim gibi. Kendini beğenenlerden bir şey öğrenmeye kalkma. Hiç, hamallığını yaparsın, bir şey öğrenemezsin ki. Sonra münkirde Allah(cc) zevki olmaz ki, o zevki başkasına tattırabilsin.
Eşyanın hakikati Allah yahu! Onu kabul etmezse, mevcudatın hakikati Haktır, Hak. O tabiat diyenler ismini değiştirenlerdir. Zatı bulamayanlardır. Bütün varlığın hakikati Haktır. Onu bulamayıp da, ne bileyim, nasıl anlatayım, anlatamıyorum ki. Eşyanın hakikati Haktır. Onun içün "Mâ arafnâke hakka mârifetike Ya Mâ'rûf"[32] diyor fahri Alem (sav). Sonra “Allahümme erinel eşyâe kemâ fihi”[33] diyor. Ya Rabbi, eşyanın hakikatini bana göster. Bu tabi bize talim içün. Fahri Alem(sav), bunlara giren kaidelere tabi değil. O göreceği görmüş, olacağı olmuş. O ayrı. Bize talim içün. Münkirde Allah zevki olmaz ki, o zevki başkasına tattırabilsin. Nakli elfaz[34] ile cümleleri söylemekle bir şey hasıl olmaz ki. Marifetullah zevki, ehli tecritte olur. Ehli tecrit de, Hak ve hakikatten maada şeyi terk eden adam demektir. Ben nerde… Terk ediyor.  Onu kendine haram kılıyor. Onlar da Allah muhabbeti, en has. O muhabbeti ispat içün, kudret onlara da bela verir. Yaa, öyle böyle püfür püfür değil o iş. Öyle değil. Bela verir. Sahneyi şuhudda, evet benim muhabbetimi taşıyan insandı, çünkü belayı verdim, öperek karşıladı der....
Bela verir. Velada[35] o belaya gizlenmiştir. Onun içün hakiki aşık, yani biraz evveli tarif etmiş olduğum o aşka giren kimse, hakiki aşık ona derler ki; belayı gizler. Belayı gizler. Çünkü, niçün gizliyor? Dostumun sırrıdır diyor. Biz şu kadarcık bir şeye giriftar olsak, üüü vaveyladır kopar şudur budur filan. O, onda olmuyor o. Bugünkü konuşma biraz zevke taal.., isterseniz maddileştireyim. Değişebilir bu. Biraz maddileştiririz. Değiştiririz. Tarifi var bu işlerin. Hakiki aşık ona derler ki belayı gizler. Çünkü, o dostumun sırrıdır diyor. Dostumun sırrı. Dostun sırrını da düşmandan gizlemek, aşığın şanındandır. İşte ahlakın bahsettiği incelikler, bu manalardır. Bu manalardır. Ayrılığı kaldırır. Bakayım bulabilirsem. Buldurabilirsem. Senin bağ-ı cemalin rengini gülşende görmüşler.
Senin bağ-ı cemalin rengini gülşende görmüşler.
Dehan-ı teng-i resmin seyredenler gonca-i nev-hande görmüşler
Benim suz-ı derunum seklini külhanda görmüşler
Senin envar-ı hüsnün seyredenler bende görmüşler
Benim esrar-ı aşkım isteyenler sende görmüşler
Seni bende beni sende bakıp bir tende görmüşler. [36] [i]
Bir şey anlatamıyor muyum ya?
Beni irfan eden lezzat-ı hüsnündür tarikette.
Beni irfan eden lezzat-ı hüsnündür tarikatte. Hani söylerler ya şeriat, tarikat, hakikat. Bunlardan biz ne kadar uzağız ya. Filan adam şöyle. Şeriat demek, ilim demektir. Nerde bizde ilim. Tarikat demek, amel demektir. Hayırla yağmak demektir. Merhametle böyle, ne bileyim, Kainatı istila etmek demektir. Nerde o?  İblis bizden kaçıyor. Takaüd[37] oldu. Allah’a istifa verdi. Arzuhal verdi. Bunlar öyle oldular ki, bana hacet yok dedi. Al beni emekliye ayır dedi. İblis şimdi emeklidir. Emekli, iblis emekli. Nerde o? Hakikat demek lika[38] demektir. Lika ne demek: Allah’a mülakî[39] olmuş. Hak.
 ………………………………………………surette.
Habibim ikilik olmaz, serayı bezm-i vahdette.
Bu esrara olup mahrem,  görüp çeşm-i basirette.
Seni bende beni sende, bakıp bir tende görmüşler.

Serapa mest-ü hayran gezdiren sensin beni her su.
Niçün insaf edip  bir gün demezsin tende candır bu.

Hep kendine hitap ediyor biliyor musunuz? Kendi kendisine, aslını bulmuşta, oradan çıksana meydana diyor. Hariçte bir insan zannetme ha. Kendisine hitap ediyor. Kendisine, baksana.  Serapa mest-ü hayran gezdiren sensin beni her su; yani sen bana gizlendin, bir türlü böyle kenarından gösteriyon, cık yaa diyor.  Serapa mest-ü hayran gezdiren sensin beni her su.  Niçün insaf edip bir gün demezsin tende candır bu.  Du takladın, iki tak yani, du tak demek, böyle, hani şöyle, anlıyor musunuz sözümden? Bükülmek, bükülmek. Hani insan ihtiyarlayınca böyle bükülmez mi? Boyu bükülür. Nasıl derler ona? (iki büklüm) Hah iyi aferin tam karşılığı oldu. Du takladım, tamam, tamam. Çok yaşa.

Du takladın büküp aşkınla kadim ey keman ebru
Senin vaslın hayalindir gözüm gönlüm kılan memnu

Sana ben dimedim mi ya sen ayru ben ayru
Seni bende beni sende bakıp bir tende görmüşler.

Ah, Allah’ın ismidir. Karışmam ha. Ah dedin mi bela gelir. Dayanabilir misin? Avam-ı nasta Hakk’ın ismi Allah, sadikinde “eyvah”, aşıkinde “ah”. Onun için İbrahim (As)’a Kur’an’da evvah[40]indendir der Allah. Avam-ı nasta Hakk’ın ismi Allah, aşikinde “eyvah”, sadikinde “ah”. Onun içün eskiden büyüklerimiz birisi böyle ah dedi mi (şşş…)derler. Neden? Bunu ilan edince: “Ben her belayı bekliyorum.” Ya Rabbi demek istiyor. Ne varsa ver bana. Yoruldunuz di mi? Bilmem öyle gibi geliyor.
İskender’e bile bir içim su vermezler. Bu alem öyle bir alemdir, iki gözüm. Biraz evveli söylediğim dakikalar bitmek üzeredir. Derlenmek, toplanmak lazımdır. İskender’e bile bir içim… Ab-ı hayat[41] kuvvetle altınla alınmaz. Buradaki su dediğim benim çeşme suyu değil. Sen gözünün önüne onu getirdin. Biliyorum, çeşme suyu değil. Ebediyet aleminin hayatı olan su. Hakiki doğum olan, geçtikten sonra ki su ya.. Vermezler. O ne altınla alınır, ne kuvvetle alınır. Kırık kalple alınır. Al, günü gelmeden al.
Bugün ki insanlık, Allah’ın azamet-i kibriyasını takdis edemiyor. Edemeyecek kadar mağlup olmuş. Nam-ı pakını, asar-ı kudretini, hatıra-i mukaddesesini, sayife-i kalbinden insanlar sildi. Ve daima dalale düştü. Dalalete düştü mü, onu hiçbir tedbir kurtaramaz. Faide vermez. Asırların geçmesi, çehre-i dilara-i imanı soldurdu. Çok yazık oldu. Şimdi biz bakıyoruz. Bak misal vereyim. Halimize. Kabul edenlere, etmeyenlerle alakam yok. Ne güzel cami diyor. Ne çinileri var diyor. Mabedi arıyor da, mabudu bulmaya bakmıyor. Bir şey anlatamıyor muyum ya? Mabedin güzelliğinden bahsediyor, mabuttan hiçbir şey söylediği yok. Ne kadar düşmüşüz. Yalnız mabudu görmeyip, mabede karşı ısrar-ı hayretle vakit geçirenler felah bulamazlar. Bu böyle. Sonra kendi kendimize, bir sahte kazancımız vardır. Avladık deriz. Şu olur, bu olur işte, bugünde bu işi avladık. Avladık. Biz av talebindeyiz fakat kendimiz av olmuşuz. Melek-ül mevt[42] bizi avlıyor kardeşim. Sen kimi avladın? Mükemmel bir avız biz. Öyle bir av ki; kıpırdanmadan yani ya, mükemmel. Avcılık hırsı, o hırs bizim av olduğumuzun farkında olmamızı kaldırmıştır. Hırs kaldırıyor.
Gecen hafta konuştuğum şey, bahiste ondan şey diyor. Başkası der ki aptal adam der. Bunları biliyor. Çünkü ben diyor.... Neydi o bahis? Hayır, hayır o değil. Hazreti… Söylüyorum durun bana müsaade edin. Ne dediniz bakayım? ….Atını mı?.... Yok yok o mevzuu başka, onu isimle geçti. Mevzuun ana yükünü unutmuşsunuz demek ki. Tekrar edelim. He. (kuş mevzuu) Değil kardeşim. Kuş mevzuunu anlattık ama onları anlatmaklığımıza sebep olan şeyi söylemediniz siz. Evet, talak mevzuunu, kuş mevzuunu, bunları söyledik ama asıl neydi o? (……..) Oda o mevzuun yerine getirilmesi için söylenmiş. On üç yaşında müçtehit olduğu... Asıl şey neydi? Yine ben söyleyeyim, merak etmeyin söyleyeceğim. Biraz dinleneyim. Koca insan, Mekke-i Mükerreme’de vicdansuz[43] bir şekilde, zaruret içerisinde. Yani her vicdanı olan bir adamın vicdanını yakacak bir şekilde, sıkıntı içinde. Bunalırken, bugünkü tabiri kullanalım;  Bir lord, çok zengin, halet-i ihtizarında[44], ahirete giderken, benim servetimin, bu beldeye mücavir olan, yani burada hayatını geçirmek, komşu, mücavir olan, ittikadan[45] mütteki[46] olan kimseye, eshab-ı ittikadan olan kimseye, vereceksiniz diye vasiyet etmiş. Hayrete gitmiş. Biliyorlar İmamı Şafi’nin kuvvetli, acıklı bir sıkıntısı vardır. İnsanlar kaç devre geçirir. Götürmüşler; Efendim, kabul buyurmaz mısınız? Vaziyete mugayir[47] olur ben onun ehli değilim. Niçün? Bunu eshab-ı ittikadan olan kimseye vereceksiniz dediler. Ben eshab-ı ittikadan değilim diyor. Bir şey anlatamıyor muyum acaba? Ben eshab-ı ittikadan değilim diyor.İşte bunları incelemiş o.
Bir emir peygamberi vardır ama o emir-i peygamberi-e göre çok kimseler yakasını kurtaramaz. Öyle ölüler vardır ki, kendi kabirlerini üzerlerinde taşırlar diyor. Öyle ölüler vardır ki, kendi kabirlerini üzerlerinde taşırlar. Bir şey anlaşılmadı. Misal verelim. Bir mezarlıkta geziyoruz, bir kabristanda geziyoruz. O kabristandan bir taş düşse bize, mesela bir ölünün böyle bir kimlik taşı düşse, dava eder miyiz o taşı? Onun içün bir edepsizden, bir münkirden, bir şakiden de, bir şey sana uğrarsa, uğraşma  onunla. O kabrini üzerinde gezdiren adamdır. Ölü demektir. Ondan düşmüştür. Nasıl mezarlık taşından bir şey düşerse… Bir şey anlatamadık mı acaba?  Kalbi olanlarla konuşun der.
Zahirde subh-u sadık[48] gibi saç, sakal ağarır. Batında ruh, kalp ne haldedir? Bunların hepsinde de birer incelik vardır. Eğer zahirde, saç sakal böyle ağardığı halde, batında ruh ve kalp; zulmet, şirk, nifak, dalalette kalırsa o kimsenin hali nasıl olur. Bir arif, sakalı ağarmış bir insana soruyor; Sen mi ihtiyarsın, sakalın mı ihtiyar? Arif bu ya sorar. Cevap veriyor ben sakalımdan evvel doğdum, sakalsız bu canda çok gezdim. Arif diyor ki; sakalın subh-u sadık gibi ağardı, bembeyaz oldu. Batının ne halde, iç alemin nasıl? Sakal senden sonra doğdu fakat seni geçmiş. Bugünkü konuşma bu kadar yeter.








[1] İsra Suresi 44. Ayetin Tamamı : تُسَبِّحُ لَهُ السَّمَاوَاتُ السَّبْعُ وَالأَرْضُ وَمَن فِيهِنَّ وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ وَلَكِن لاَّ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا
Meali:Onu yedi Semâ ile Arz ve bütün bunlardaki zevil'ukul tesbih eder ve hattâ hiç bir şey yoktur ki onu hamdiyle tesbih etmesin ve lâkin siz onların tesbihlerini iyi anlamazsınız, o, cidden halîm gafur bulunuyor. (H. Yazır)
[2] Dal: Kuran ve iman yolundan sapan. Dalalete giden. Azan. Azdırıcı. Sapkın. Şaşkın.
[3] Zât-ı Bâri: Her şeye bir kalıp ve şekil veren ve güzelce yaratan Zât, Allah.
[4] İhtira: Evvelce keşfolunmamış, bilinmeyen bir şeyi keşfetmek. İcad etmek.
[5] Fussilet Suresi 53. Ayet meali:  İleride biz onlara hem âfakta hem nefislerinde âyetlerimizi öyle göstereceğiz ki, nihayet onun hak olduğu kendilerine tebeyyün edecek, kâfî değil mi? bu ki Rabb’in her şey'e şâhid. (H.Yazır)
[6] Beyyinat: Beyyineler. Burhanlar.
[7] Neş’et-i saniye: Yeniden vücuda gelme.
[8] Neşveya-ı beka: Ebedilik neşesi.
[9] Semere-i Fuâd: Gönül meyvası. Evlâd, çocuk
[10] Meskut: Söylenmemiş. Sükut edilmiş. Hakkında bir şey söylenmemiş.
[11] İstifa : 1) Alacağını tam olarak tahsil etmek 2) Kabz-ı ruh etmek
[12] Revac: Sürüm. Kıymet, değer, geçerlik, makbubiyet.
[13] Evceh i’la-i marifete : Marifette en yüksek mertebeye çıkmak
[14] Hakayık-ı ezeliye : ezeli, ebedi hakikatler
[15] Vacibu’l Vücud: Vücudu mutlak var olan, Yokluğu mümkün olmayan.
[16] Gayet: Çok, pek çok. Nihayet. Gaye. Encam
[17] Tevahhuş : 1) Korkmak. Ürkmek. Kaçmak 2) Hâli, tenhâ ve ıssız olmak.
[18] Bu’d : 1) (frs) Varlık 2) Uzaklık Baid olma.
[19] Fecr 28 ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً
   Meali: Sen dön o rabbına hem râdıye olarak hem merdıyye de
[20] Serdetmek: Tertipli ve güzel bir şekilde konuşmak.
[21] Vakfe : Durak, durulacak yer.
[22] Sermenzil : durak yeri
[23] Nale: Feryad, inilti.
[24] Şemme : 1) Koklamak 2) çok az
[25] İstişmam: 1) Koklamak. Kokusunu almak 2) Hisetmek, sezmek. Dolayısı ile anlamak. 3) Uzaktan haber almak.
[26] Fecr 28 ارْجِعِي dön emri
[27] Fecr Suresi 27-30.ayetler فَادْخُلِي فِي عِبَادِي وَادْخُلِي جَنَّتِي    ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّة يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ
 Meali:  Ey mutmain olan nefs; dön o rabbına hem râdıye olarak hem merdıyye de. Gir kullarım içine. Gir Cennetime.
[28]   27. Dipnot ile aynı.
[29] İtminan: Emniyet içinde olmak. İnanmak. Mutlak olarak bilmek. Kararlılık
[30] Kaf 37: اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَذِكْرٰى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ اَوْ اَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَه۪يدٌ
Meali: Şübhesiz ki bu söylenende kalbi olan yâhud şuhud halinde kulak tutan kimse için uyandıracak bir ıhtar vardır
[31] Mutga: Et parçası, bir çiğdem et.
[32] Hadis : Seni hakkıyla tanıyıp ibadet edemedim.
[33] Hadis : Yarabi, eşyanın hakikatini bana göster.
[34] Lafızlar. Sözler. Lügatlar.
[35] Vela: Yakınlık. Sahiplik. *Sevme, muhabbbet.
[36] Erzurumlu emrah.
[37] Takaüd: 1) Emeklilik 2) Karşılıklı oturmak.
[38] Lika: Kavuşmak. Rast gelip buluşmak. Görüşmek, yalnız görüşmek. * Yüz, sima, çehre.
[39] Mülakî: Buluşan. Yüz yüze gelen. Görüşen. Kavuşan.
[40] Evvah : 1) Kusurunu bilerek, ah, vâh ederek yalvarmak.2)erhametli. Sağlam imanlı. Yakin ilim sahibi. Dinde çok âlim olan. Hz. İbrahim Aleyhisselâmın bir vasfı. 3) Çok âh edip duâ eden
[41] Ab-ı Hayat: Kan. Ebedi hayata sebep olan hayat suyu.
[42] Melek-ül mevt: İnsanların ruhlarını kabzeden Azrâil.(as)
[43] Vicdan-suz: Acı ve keder veren, kalp yakan, vicdanen çok ızdırab verici.
[44] Halet-i ihtizar: Can çekişme hali.  Sakınılacak hal.
[45] İttika: Sakınmak. Çekinmek. Günahlardan ve bütün kötülüklerden kendini çekmek. Takva ile amel etmek
    Haz. Ali r.a. ittika kelimesini kullandığı bir cümlede, “Savaş kızıştığı zaman Rasulullah s.a.’i önümüze geçirerek    korunurduk” diyor.
[46] Mütteki (müttaki) Ehl_i takva.
[47] Mugayir: aykırı. Uymaz. Zıd. Başka türlü.
[48] Subh-u sâdık : Tan yerinin ağarması.





Şiirin bulabildiğimiz kısmı;

Erzurumlu emrah

Senin bâğ-ı cemâlin rengini gülşende görmüşler
Dehân-ı teng-i resmin gonca-i nev-hande görmüşler
Benim sûz-ı derûnum şeklini külhanda görmüşler
Senin envâr-ı hüsnün seyr edenler bende görmüşler
Benim esrâr-ı aşkım isteyenler sende görmüşler
Seni bende beni sende bakıp bir tende görmüşler

Senin hüsnün ziyâsıdır benim haymemdeki binâ
Benim aşkım cilâsıdır senin hüsnündeki zîbâ
Senin cân-ı hayâtındır benim cismimdeki ihyâ
Benim rûh-ı revânımdır senin dilindeki gûyâ
Bu ma’nâya olanlar âşinâ ey serv-i müstesnâ
Seni bende beni sende bakıp bir tende görmüşler

1 yorum:

Akıl medarı tekliftir. Meçhulden malumu çıkarır. Hissin galatlarını tashih eder. Bu kadar. Hissin galatlarını tashih eder. Mesela, biz güneşi şu kadar görürüz. Bu güneşin bulunduğumuz âlemden ne kadar büyük olduğunu akıl tashih eder, meydana getirir.

Yorum Gönder

 
Şemseddin Yeşil - Tüm Hakları Saklıdır..
Designed by CruelKeSh | 2017