Mevzu
başlıca iki esasa ayrılmıştı: Birine vazifeden doğan ahlak, diğerine aşktan
doğan ahlak tesmiye etmiştik. Vazifeden doğan ahlakın memba’ı akıl olduğunu,
aşktan doğan ahlakın da annesi kalp olduğunu her konuşmamızda tekrar ediyoruz.
Vazife,
vacib’ul icra olan şeye dendiğini anlatmıştık. Yani aklen, vicdanen, mürüvveten,
kalben, muhbabbeten, cemiyyeten yapılması zaruri olan şeyin adına vazife denir.
Binaenaleyh, ahlakiyattan doğar. Ahlakiyat kutsiyattan doğar, kutsiyat da zat-ı
bariye iman ile olur. Bunlar bir silsile. Ve biz bunu her zerrede müşahede
edebiliriz. Bugün bir canlı misal vereyim. Şimdiye kadar söylemediğim
misallerden, daha yakın ifade etsin sizin üzerinizde: -Bunu bir defa yakinen şöyle bir kavrayalım- arada
sırada tekrar ederim; bütün dünya sekenesi üzerinde, insanlar üzerinde, sık sık
tekrar edilen iki kelime vardır: Biri vazife, biri vicdan… Bunu bilen de
bilmeyen de konuşur. “Efendim, siz onu
vicdana havale edin. O iş vicdanen hal olunur.” Güzel ama, vicdan ne demek? Bir
de vazife… Daima söylenir, “Efendim vazife her şeyden mukaddestir.” Eee ne
demek bu? Bu çok kere su-i istimal olur. Onun içün tarifi tekrar edeyim: Vazife,
vacib’ül icra olan… Anlayamadım bu cümleyi… Anlayacak şekle sokalım. Akl-i
selim ile –bir de aklı sakim[1] vardır,
o değil- akl-i selimin emrettiği, mananın kabul ettiği, emrettiği, Kudret’in
bizden beklediği, gelmemizdeki gaye, ona bağlı olduğu mürüvvetin, vicdanın -biraz
sonra onu da belki tarif ederiz- hak ve hakikatin, hoşnut olacağı, mecbur
kıldığı, işin adına vazife denir. O halde mukaddestir. Madamı ki mukaddestir,
mukaddes olan şey ahlaktan doğar. O halde ahlaktır, çünkü ahlakın tarifi vardır:
Ahlak, vicdani tehalükle[2]
gölgesine sığınılacak olan ilahi ilmin adına derler. İnsan oraya sığınmadıkça,
henüz makam-ı insaniyete layıkıyla çıkamamış nazariyesiyle bakılır, mana-i
ahlakta. Değil mi ya?
İhtirasat-ı
nefsaniye kabarmış, hırs ejderha gibi istila eylemiş, sen onu bizatihi,
kendinle yapacağın zemin de hazırlanmış; öyle bir zemin ki, kanun içeriye
giremiyor. Hırs, ihtirasat-ı nefsaniye; bunlar hücum etmiş, istila etmiş,
pençesinin altına almış. Zebunu olmuşsun. Ne akıl kabul ediyor, ne mürüvvet
kabul ediyor, ne mana kabul ediyor, -eğer varsa- ne vicdan kabul ediyor. Hakiki
insandan teşekkül etmiş, bir varlık, bir camia varsa ne o kabul ediyor fakat
sen o hırsın o tamahın o ihtirasın pençe-i zebunu olmuşsun. Öyle de bir zemin
hazırlanmış ki, o zeminde seni men edecek kanun giremiyor oraya. Kanun insanın
nihayet, evinden içeri girer, cebini yoklar, odasını arar, döşemesini kaldırır,
duvarının arkasında bir şey var mıdır der, duvarı yıkar, nihayet binayı yıkar.
Fakat gelirde bu sadrının içerisinde gizli konuşan o cebinin içerisine, elini
sokabilir mi? Sokamaz. Buraya sokabilecek şeyin adına ne derler? Ahlak derler.
Anlatabildim mi? O halde o nereden doğması lazım? Allah’tan (cc). Ne oluyor o
vakit saye-i[3]
ilahi oluyor. Hakiki insan onun altına sığınıyor. Demek ki, böyle bir silsile takip ediyor.
Sen, geniş
bir servetin var; birisini tutmuşsun, keyfine hizmet ettiriyorsun. Keyfine
taalluk eden hizmetinde emirler vermişsin.
Fakat o emirler, yalnız senin nefsani keyfinden doğmuş, ona ait olan
emirler. Ne akıl kabul ediyor, ne vicdan kabul ediyor, ne mana kabul ediyor, ne
Hak razı oluyor, ne hakikat kapısının yanına sokabiliyor. Eee senin tutmuş
olduğun adam, “Ne yapalım biz orada vazifeliyiz; vazife de her şeyden
mukaddestir, dediğini yapacağız.” Bu vazife olur mu? Buna rezalet denir. Olmaz.
Geliş yeri bozuk. Vazife olabilmesi içün örfün, cemiyetin, muhabbetin, kalbin,
hakkın, hakikatin, mürüvvetin, meveddetin[4], mananın
kabul etmesi ve bunların heyet-i umumisi de Kudret’in, taht-ı hakimiyetinde
bulunması tabiidir. Ona bağlıdır. Ne oluyor? İman mefhumuna giriyor.
Demek ki,
hakiki vazifeyi kim yapabilir? Tam imanı olan yapabilir. Niçün? Tam imanı olan
adam... taze adamdır. Genç adamdır, dinç adamdır. İmanı çok kavi olan adam;
daima dinçtir, der ahlak. Anlatabildim mi? Genç adamı bu şekilde tarif eder.
Yirmi yaşındaymış, on beş yaşındaymış,
on sekiz yaşındaymış, hiiiç kıymet bile vermez. “Genç adam kime derler?”
diye sordunuz mu ahlaka; “imanı kavi olan adama derler”, der. Tarif böyle. Mana
ile ünsiyeti çok olan insan. Çünkü der, onun yüzü aşk ile yoğrulmuştur, aşk ile
yoğrulan yüz hakiki yüzdür, o yüz buruşmaz der. Buruşuk yüz, Hak’tan-hakikatten
uzaklaşmış olan yüzdür. Çirkin yüz asıl o yüzdür. Onun aynası camdan değildir,
hâktandır. Oraya baktığı vakitte; çirkinliğini görür ama ne vakit görür, bilmem
der. Anlatamıyoruz galiba. Tarifi böyle.
İnsan, muzır[5] olduğu
halde cemiyete kendini müfid[6] gibi
tanıtabilir. Kendi muzır bir adamdır, fakat sahte edası ile musanna vaziyeti
ile cemiyet içerisinde kendisini müfid, faydalı bir adammış gibi kabul
ettirebilir. Onun muzır olduğunu kanun tespit edemez. Zamirindedir onun
mazarratının[7]
hazinesi. Bünyesinin, manevi bünyesinin içindedir. Onu kim tespit eder? Ahlak.
Anlatamadık mı acaba? O dur o. O tespit eder.
Demek ki,
hilkat-i âlemde Kudret bütün zerrat-ı kâinatı, vazifeyle mükellef kılmış. Onun
içün der ki büyük kitap; mealini söyleyeyim getiremedim, elfazını: [8] قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا
كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ (Ben söylerken müdahele
etmeyin, muhafaza edemem. Onun ben mealini çıkarırım.) Yeryüzünü gezin, hilkate
nasıl başlanmıştır, her zerre nasıl vazife almıştır, görün ve kendinizin de
mevcudat içerisinde en efdali olduğunuzu anlayın, başıboş gezmeyin.
Vazifelisiniz alacağım hesap, der. Anlatamıyoruz di mi?
Bir misal
vereyim dedim size: Güneş, vazifesini yapmasa ne oluruz biz? Donarız yahu.
Hayat kalmaz. Farz edelim ki vazifesini terk etti. Ne oluruz? Adi, herkesin
anlayabileceği kaba bir misal… Eee bütün varlık vazife ile mükellef olduğu
halde. O varlık ki, insan içün meydana gelmiş, kendisi mensi[9] ve
mühmel[10]
bırakılabilir mi? Bırakılamaz, tabi. Vicdanda böyledir, vazife gibi. Bulmak
manasına gelir. Vicdan, bunun Türkçesi bulmak. Neyi bulmak? Hak ve hakikati
bulmak… Demek ki, Hakk’ı bilende bile vicdan yok. Bulanda var. Eee kaçta kaçta
bulunabilir bu acaba? Buda zor bir mevzu. Dimi ya? O bir mana-i mübeccel[11]. Bazı insanlar der ki; “Efendim, bu adamın
vicdanını satın almışlar.” Madde mi bu satın alsınlar? Yok yok, neyi satın
alacaklar? O satılmaz, alınmaz. Yoktur o. Mana hiçbir vakit satılmaz. Satma
imkanı yok. Öyle bir pazar yok. Yoktur da, sen onu kendi kendine var zannettin.
Satın aldılar zannettin.
Buraya nereden
girdik? Ahlak iki kısma ayrılmıştır dedik. Biri, vazifeden doğan ahlak... Vazifeyi
bir parça zannederim tarif edebildim, dilim döndüğü kadar. Sen tatbik et; hayat-ı
içtimain[12]de,
hayat-ı suri[13]nde,
kendi halinde.
Biri de
aşktan doğan ahlak… Birinin annesi akıl, birinin ki kalp dedik. Kalp mevzuunu
bundan beş on konuşma evvel epeyce bir kaç konuşma yaptık. Onun içün tekrar
oraya girmeyeceğiz. Aşk da her konuşmada tekrar ettiğim gibi; romanda okunan
aşk manasına değil... İnsanda cibilli olarak bir araştırma zevki vardır.
Kendisinde, bir araştırma. Bir hakikatin hakikatini, bulayım zevki var. Nerede
arayacak onu? Kendisinde. En büyük varlık kendisi. Bunu ararken aslına doğru
gider. Evvela düşünür, “Kimim” der, “Nereden geldim” der, “Ne olacağım” der,
“Nereye götürüleceğim” der, “Gelmemde gitmemde ihtiyarım yok” der. Öyle değil
mi? Hiç birimize sormadılar. Sordular mı? “Beyefendi, bir âlem-i şuhud vardır,
bir dar-ı mihen[14]
vardır. Teşrif eder misiniz?” Sormadılar. “Hanımefendi, böyle bir yer var gider
misiniz?” Sormazlar. Ağlaya ağlaya gelir, ya güle güle gider, ya ağlaya ağlaya
gider. Gelirken ağlaya ağlaya gelir de, giderken; ya güle güle gider ya ağlaya
ağlaya gider. İki şıkkın biri…
Eski
konuşmalarımda söylediğim gibi; hayatın programını, büyüklerin büyüğü olan
Hazreti Ali gayet güzel tarif etmiştir, İki cümlenin içerisine sokmuştur. İnsan
onu program olarak hayatında tatbik etmiş olsa, tam insan olaraktan gider.
Gayet kolay, tarif… Uzun boylu kitap yazmaya konuşmaya da ihtiyaç yok.
Veledetke
ümmüke yebne adem bâkiyen.
Ve’l-nasu
havleke yedhakûne sürûrâ.
Feched
bi nesfike enteküne iza bekev.
Fî-yevmi
mevtike ve ente mesrûrâ.
Yadında mı doğduğun günler?
Ağlar idin sen gülerdi âlem;
Öyle bir ömür geçir ki olsun
Mevtin sana hande halka matem.[15]
Bozdum şeyi
nazmı ama işte aşağı yukarı meal bu. Yani daha Türkçeleştirirsek; ey âdemin
evladı, ey insan! Hatırlar mısın doğduğun anları? Hatırlamazsan hatırlatalım.
Her insan doğarken ağlaya ağlaya doğar, sen de öyle doğdun. Gelmek
istemiyordun, o anne karnından bu âleme gelmek istemiyordun, o rahm-ı mader[16]den
buraya çıkmak istemiyordun, şimdi ikinci anne karnındasın buradan da gitmek
istemezsin. Sen ağlıyordun etrafındakiler gülüyordu, “yavrumuz oldu” işte “evlat
meydana geldi” diyerekten herkes sevinç içindeydi, sende ağlamaktaydın. Fakat
gidişin, gelişin gibi olmasın. Giderken sen güle güle git, etrafındakiler “kaybettik”
diye ağlasınlar. Ohh kurtulduk
demesinler. Ne zalim adamdı, ne can yakmıştı, ne kadar ah almıştı. Hasud idi şöyleydi böyleydi dedirtme. “İnsan idi, can
idi, kalbinde bir şey vardı” dedirt, öyle git. O vakit son anında “hayattan
azloldun” emri gelir gelmez, açılacak olan ravzeneden[17], o
muazzam pencere-i maneviden, Kudret sana “bana geliyorsun” dedirtsin, bir
temaşa-i cemal, bir lika-i[18] visal yap, kâm al geç git. Güle güle.
Etrafındakiler de şey etsin. Yok, bunun akside olur. İşte hayatın programı bu.
Ahlakın da insana öğreteceği neticede vereceği düstur bundan ibaret…
Maalesef
bugün ki beşeriyet nefsin, şehvetin esaretinden kendini kurtaramadığından
dolayı, hür değildir. Onun içün hür olmadığından dolayı, bu zevki tadamaz.
Esirdir. Yaa. Kuvvetli köledir. Kimin
kölesi? Şunun bunun mu? O kolay canım. Yaa, kendi iklimi vücudün de çöreklenmiş
olan bir ejderha vardır kıpırdatmaz. Nefsinin, şehvetinin kölesidir. İman
insanı şehvetinden, nefsinin esaretinden kurtaran şeyin adına derler. Acaba
anlatabildim mi? İmanın tarifi bu. Kim ki Hak ve hakikatten uzaklaşır, şeytan
ona hem kâse hem sâye olur. İnsan bu âleme kafasını çorba kâsesi yapmak içün
gelmemiştir. Maalesef, beşeriyet o kadar düşmüştür ki, her hangi bir hak ve
hakikatten bahsetsen, “bunlar doğrudur amma ne yapalım ekmek parası var”.
Hazreti Muhammed (sav) dedi ki; huzurunda böyle şey konuşulduğu vakitte, “Yazık”
dedi, “Ben sizi insan yapmak içün geldim, ekmek kavgası köpeklerde olur,
insanlarda olmaz” dedi. Bu düşünce hepimizde vardır. Ne yapalım efendim,
ekmek kavgası. İyi ama bu haktır, hakikattir, ben bunu kabul edersem bu şu
şekilde aç kalırım. Kalacaksın. Hani bazı der ki; “Efendim sen yap da,
kalmazsın.” Yok. Öyle bir şey yok, Kalırsın. Teminat verme. Kocaman nazm-ı
celil var karşında. Niye teminat veriyorsun? O kadar kuvvetli imana sahip olsun
ki o açlığından zevk alsın. Kalmazsın, ne diyorsun? Teminat verme. Kalırsın. [19] أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن
يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ Resmen bağırıyor Allah
(cc).
Öyle mi
zanneder insan? Yalnız “ben iman ettim” demekle yakasını kurtarır mı zanneder?
Beladan belaya sokarım. Ve bu tecrübeleri kendine yapmadıkça da imanını kabul
etmem diyor. Aç bırakırım, türlü türlü belalara müptela kılarım, verdiğimdeki
şükrünü aldığımdaki sabrını kendisini kendisine anlatırım. Ondan sonra gel
bakalım derim. Bunlara uğramadan ben adama numara vermem diyor Allah (cc). Ben
adama vermem numara, diyor.
أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن
يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ Öyle mi, öylemi zannediyorlar? Öyle mi
zulmederler hayalleriyle. Böyle yalnız, biz de inanmışız bir ebediyet vardır,
biz de kabul etmişiz, bu sözü söylemeklikle ben yakalarını bırakıvereceğimi mi
zannediyorlar? Bu tasdikin imtihanı vardır, diyor. Fitneden fitneye sokarım
diyor. Sokacağım diyor. Mal noksanlığı veririm, kendi manada tekâmül eder,
evladını veririm başına musallat etmez. Aralarındaki muhabbet ölçüsüne bakarım.
Anlattırırım ona. Üüüü namütenahi. İmtihan böyle. Nefsine bela veririm, cismine
bela veririm, zahirine bela veririm, batınına bela veririm, ruhuna bela
veririm, kalbine bela veririm, kalbindeki bela teraküm-ü[20]
şevktir. Nefsindeki bela, hattı zatında mihen[21]dir.
Mihen ile muhabbet tev’emdir[22]. Altının meydana
çıkması için ateşe ihtiyaç vardır. Safiyetini çıkarabilmek içün altın madeninin
o ateşte erimesi lazımdır. “Ben seni ateşte eritmeden insan diye kabul eder
miyim?” der. Anlatamıyoruz galiba? Ya hemen böyle hooop... öyle şey yok. Benim âdetim öyle değil, diyor.
Öyle bir şey yapmamış. Kalpte bela, terakümü şevk… Onun muhafazası lazım diyor;
hürmet ve heybet. Anlat bunların heyet-i
umumisini. On dakikada nasıl anlatayım? Halimde yok zaten.....
وَمَن جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ [23]لِنَفْسِهِ إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ
عَنِ الْعَالَمِينَ Bu hususta cihat istiyor
Allah (cc). Cihat yapar diyor, mücahede eder. Nefsiyle mücahede eder.
Manasına düşman olanla mücahede eder. Vicdanına düşman olanla mücahede eder.
Şeytan ile iblis ile mücahede eder, vesveseyi def eder. Malum ya insanı yıkan
bir şeyde vesvesedir. Bunların hiç birisine ben muhtaç değilim. Yapacağı
cihadın da neticesi kendisine aittir. Bunları yapar yapar ondan sonra maksuduna
nail olur der. Vusul ondan sonra olur, ondan evvel yok. Ondan evvel yok. Zevkin galip gelir, aşkın
galip gelir, maddi zaruret sana hiç gelir. Burasının teminatını ver, öbür şeyin
teminatını verme,….... kalır. Bu iptila âlemi bu. İnsan neşve[24]ya-ı
beka olabilmesi içün, bu âlemde belayı bal yapması şarttır. Belaya talip olmak
içün belaya ragıb[25] olması
esas diyor. Kaide-i külliye budur. Biraz bugün zevke taalluk eden bir konuşma
yaptım. Bilmem zevk alıyor musunuz? İsterseniz seyri değiştireyim. Maddeye
doğru geçeyim. Âlem-i iptila… Ekmek kavgası ne yapalım der. Kabul etmez. Öyle
dedi: Ben dedi sizi insan yaptım dedi, ekmek kavgası ne demek, köpeklerde olur
dedi. İnsanda ekmek kavgası olur mu?
Şöyle bir
misal vereyim de daha iyi anlaşılsın. Dedenin kabul ettiği mana... Senin deden
çok akıllı adam. Tarihin efendisi, biliyorsun ya. Denizlerde hâkim, karalarda
hakim. Ne vakit düştü? Arasında nifak çıktığı vakit düştü. Deden, ilimlere
mevzu veriyor, sanatlara model veriyor. Büyük büyük denizler, havuz gibi
elinde. Medeniyetini taklit ettiğin âlemin sahasında krallık edenlerin, krallığını
tastik etmeden krallık yapamıyor. Geniş kütüphanesi var. Muazzam varlığı var.
Tarihi çok büyük. O kadar geniş tarihe sahip insan yok. Sonra tarihte medeniyetler
gösterebilirsin. Senin dedenin kabul etmiş olduğu mananın maddi kuvvetinin
yapmış olduğu 25 senelik işi, Roma Medeniyeti sekiz asırda yapmıştır. O cebr
ile yapmıştır, zulm ile yapmıştır; öteki kılıcını kınına sokmuş, akılları
fethetmiştir. Mukayese de yapacak olursak, anlatabildim mi acaba? Biri sekiz
asırda muvaffak olmuş, fakat cebr ile kahr ile şu ile bu ile öteki yirmi beş
senede muvaffak olmuş, cebr ile kahr ile değil; Kilisesinde dua ettirerek,
Kudret’e yalvararak “Bu orduyu buradan çıkarma İlahi” dedirterek. Hiçbir
tarihte yoktur bu. Bulamazsın.
Bir yere
girsin de bir şey yesin, sahibi kendisinden çekinsin, bulunamasın. Ondan sonra
girdiği yere, kendi kendine vicdanıyla hesabını yapsın. Bu kaç para eder? Beş
kuruş eder. Acaba on kuruş ederse belki eder, ya on beş ederse. Azami fiyatını
koy hadi beş kuruşta bahşiş ver. Yirmi kuruş ağaca bağla da geç, sen efendisin!
diyen bir millet yok dünyada. Deden var. Bunu tarih böyle tespit etmiştir. Sen
o adamın çocuğusun. Sakın aleyhinde bulunma, kan boğar. Eğer manayı kabul
etmiyor, hars kabul ediyorsan, kan kabul ediyorsan, o gelir boğar. Nereden
alırdı bu feyzi? O gönül nereden olurdu? Nasıl kaynardı, ne biçim şeydi o?
Membaı neredendi? Binlerce kızlarla oynamasını eğlenmesini elbette bilir,
serveti daha müsait. Kuvveti senden şundan bundan herkesten daha fazla… Her
sahada kavi… Hangi şey tutuyordu onu. Anlatamıyor muyum acaba? Neydi o? Sonra
bu varlığın karşısında o tevazuu nereden almıştı? Bir de tevazuu var. Yüz mütevazi bir adam, bir sofraya muhabbetle
oturabilir fakat iki mütekebbiri oturtamazsın. Yüz tane mütevazi bir adam bir
sofranın içerisinde muhabbetle, birbirinin gönlünü birbirine vermekle oturur ve
yedikleri nar değil nur olabilir fakat iki tane mütekebbiri bir sofrada
oturtamazsın. Böyle otururdu. Bu nasıl olurdu?
Buraya
nereden girdim, bana hatırlatıverin... İyi tetkik ederseniz, nazar-ı iman ile
bakarsanız tarihe, tarih tetkik edilirse, nazarı iman ile bakılırsa; bir
camianın, bir varlığın, bir kavmin, bir milletin, zevalindeki ahvali
araştırırsanız, cemiyet-i beşeriye de cari olan bir kanuni kudret vardır. Bakın
bütün tarihi açın. Her kavmin mevcudiyetinden nasibi, her kavmin
mevcudiyetinden nasibi, vahdetinden olan nasibiyle mevsut[26]en
mütenasip gitmiştir. Gönüllerinin birleşmesindeki âdet… Gönüllerinin
birleşmesindeki… Nasıl anlatayım sana? İşte önceki söylediğim tam... çözüp
söyleyemedim. Gönüllerinin birleşmesindeki nasibe bağlıdır. Bir camianın, bir
kavmin, mevcudiyetindeki nasip, o birleşmesindeki nasibe bağlıdır. Şevket ve
azameti de hâkimiyete olan meylinin hissesine bağlı. Kudretin eli böyle devam
ettiriyor. Bütün tarih. Hangi tarihi açarsan aç. Bu birlik bu vahdet o hâkimiyete
olan meyli yıkabilecek kadar tefrika çıktı mı, yıkım başladı demektir.
Burayı
söylerken siz bir yerini bana hatırlattınız da bir yerini hatırlatmadınız. Yine
ben size hatırlatayım fakat o noktayı bulmazsanız oradan konuşmayacağım. Çünkü
dinlenmiyor hissi gelir, başka yere geçeceğim. Dinlenmiyor hissi niye gelir?
Söylediğimi anlatamıyorum kusurumu kendime bulurum, dönerim. Deden dedim o
kadar şey değildi, öyle bir manaya gönül vermişti ki, dedim. Bunu derken bir
cümle sarf ettim, o cümleyi isterim. Onu veremediniz mi değiştireceğim, konuşmayı
değiştireceğim. Efendim. (Feyz nereden gelir?) Yok kardeşim onlar nirengi
noktası değil, onlar. Onlar nirengi noktası değil. Orada bir cümle sarf ettim
ben. Onu ben biliyorum, söylemiyorum. Bekliyorum ki, verdiğimi alayım....
İnsanlar
öldükleri içün gam yemesinler. Hayatlarını hak ve hakikatten uzak geçirtip de tükettikleri içün gam yesinler. Bu
cümle hepimizi muhasebe-i nefse davet eder. Acaba sayılı nefesi nasıl
geçiriyoruz? Nasıl geçiriyoruz sayılı nefesi? Dün bugün içün rüya, bugün de
yarın içün rüya. Orta yerde bir şey yok. Bir varlık, bir mana koymamız icap
eder. Değil mi ya? Kaç yaşındasın? Yirmi
beş. Koy ortaya bir şey. Öyle bir şey koy ki, seninle beraber gitsin. Kaç insan yetiştirdin, kaç gönül yapabildin?
Çünkü insanın tarifi... doğrudan doğruya insan gönülden ibarettir. İnsan
dendiği vakitte (Üstad vücuduna pat pat vuruyor.) bundan ibaret değil. Bu elbisesidir, kendisi gönüldür. Onun içün “Li-ma’allahi[27] vallahi
gönüldür” denmiş. Anlatabiliyor muyum? “Ah”ın
ulu dergâhı billahi gönüldür diye tarif edilmiş. Demek oluyor ki insan bu, bu
değil bu. Eski konuşmalarda çok tekrar ettiğim gibi; nasıl bu gömlek benim bu
vücudumun elbisesi, bunun muhiti ise, benim de gönlümün elbisesi bu. Gönlüm bu
değil. Manam benim bu değil. Demek ki, hakikati insaniye yalnız gönülden
ibarettir. Böyle bir şey satın alabildin mi? Var mı hayatta böyle bir şey? Ömür
geçip gidiyor.
Beşerin
tarihi tetkik edilirse, neler gelmiş, neler gitmiş. Allah’ın(cc) beyanına göre [28] وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ diyor. Benim mirasçı diyor ben. Hepsi bana
kalacak. Sizi çalıştırırım çalıştırırım, inananını da inanmayanı da, tav’an[29] teslim
olanı da kerhen teslim olanı da. Tezgâh benimdir, çalıştırır, çalıştırır ondan
sonra haydi paydos, Karşı ki çukura doğru. Hepsinin mirasçısı ben… Bu arada bir
şey almak lazım... Sana bana kalacak bir şey, alamadan gidiyoruz. Günah değil
mi? Gölge avına çıkmışız. Avlamaya çıkmışız, kendimiz avlanıyoruz. Güya şöyle
zekâdan böyle şundan bundan bahsediyoruz.
Bir ilim ki;
-geçen konuşmamda dediğim gibi- gönüllere bir felah, bir refah temin etmez, ah
sesini dindirmez, onun cehilden farkı nedir kardeşim? Beşer bugün nesiyle
övünebilir, hangi kırık kalbi yapabilmiştir? Belki et parçasında bir yama
yapabildi, belki bozuk bir burunu düzeltebildi, belki eğrilmiş bir bacağı
düzgün bir bacak yapabildi fakat iç âleminde yıkılmış olan bir tek manaya bir
ilaç bulabildi mi? Niye bu sahada çalışmaz? Aya çıkacak, kevakibe[30]
çıkacak. Onlar olacak, büyük kitap haber vermiş. Hepsi olacak. Karşıdan karşıya
gitmek gibi olacak. Bu odadan o odaya gider gibi seyyarat[31]
içerisinde gideceğiz. Biz gezmeyiz fakat bizden sonraki insanlar gezer. Bu olacak.
Bu odadan şu odaya gitmek gibi... Nasıl bundan yüz sene evveli; Amerika da
birisi konuşurken suratını göreceksin, sesini şurada oturur gibi dinleyeceksin
dendiği vakitte; akl-i selime sahip olmayanlar, “Olmaz!” diye inkâr ederdi. Fakat
âlem, âlem-i imkândır, “Olur.” derdi ehl-i ilim, bu da olacak. Fakat bunlar iş
değil ki: Ne vakit gönül evinde gezilecek? Oraya seyahat ne vakit olacak? Allah’ın(cc) tahtı orada. O seyyaratta değil,
kırık kalpte. Hangi gün oraya seyri sefer olacak? Onlar olacak, onların kıymeti
yok. Ve bugün ki olan kadar da olmuştur vaktiyle. Firavunun sema ile ittisali[32] var
der.
İki üç
konuşma evvel söylediğim gibi, Süleyman (as) Belkıs’ı getirdiği vakitte,
Süleyman aleyhisselam Belkıs’ı getirttiği vakiti, o muazzam sarayından içeri girerken
- bugün öyle bir şey yok- derhal eteklerini, bacaklarını sıvadı. Büyük bir
derya gibi gözüküyor ve içerisinde deniz mahlûkunu görüyor. Hazreti Süleyman
tebessüm etti, “deniz değildir”
dedi. “O şekilde yapılmış billurdan ibarettir” dedi. Anlatabildim mi? Bugün
yok. Beşeriyet bir türlü birleşemiyor, insanlık âlemi birleşemiyor. Hâlbuki
zaman tefrika zamanı değildir, nifak zamanı değil. Vahdet zamanıdır. Esef[33]
geçmişi geri getirmez.
…….merdiven
bulamazsın. Yüksel! Ne ile yükseleceksin? Ne parayla yükselirsin ne şununla ne
bununla. Yükselmek demek, “düğmeye bas da bir milyon adam öldür” demek değildir
ki. İmhaya mı geldik, ihyaya mı geldik? Teali terakki servet-i eslafa[34] serveti
ahlafı[35] ilave
etmekle olur. Yükselmek ancak doğruluk ve hüsnü niyetten başka bir merdivenle
çıkılmaz yükselme denilen şeye. Korku, helaki tacilden[36] başka
bir şey yapmaz. Bugün ki beşeriyet korku içerisinde, yeis içerisinde,
emniyetsizlik içerisinde, muhabbetsizlik içerisinde… Nerede teali edecek?
Nerede terakki edecek? İsterse semaya çıksın isterse yerin dibinin daha
aşağısında bir âlem bulsun orada gezinsin. Mesele o değildir. Mesele gönülleri
fethetmektir. Çünkü Hakk’ın nazargâhı olan yer gönüldür. Ne semadır ne arzdır
ne şudur. “maa
vesi`anii ardii ve laa semaii ve vesi`an galbi abdii el-mu’min eyyinel beyyin”[37] “Beni ne arz alabilir ne
sema denilen varlık alabilir, benim adresimi ararsan ben kırılmış olan kalpte
bulunurum. Git oraya müracaat et” der. Yeis, himmetsizlikten başka bir şey
meydana getirmez. Korku, helaki ta’cil eder. Keder, musibeti def etmez. Bunlar
ahlakın kurduğu düsturlardır.
Bu âlem-i iptilada
Cenab-ı Hak her insanı kendisini anlatmak içün, “Ben imtihana tabi tuttum” der.
O hürüm diye yaşayanlar vardır ya, hür kimse yok canım. Hiç mi yok. O ayrı
istisnalar kaideye girmez. Kendini
nefsinin esaretinden kurtaran adama hür denir. O ayrı.
Ondan maada değildir. Vardır o, ayrı bir sınıf var. Hak ile muamelesini iyi
yapmış, çünkü insana hürriyet doğrudan doğruya Allah (cc)’den gelir. O verir
adama. Oradan gelir. O adaletle takyid[38] eder. İnsan kendisinin
bir kadir-i mutlakın eseri olduğunu idrak edemezse -tabirime dikkat et- kendisinin şöyle asla doğru gidip de… Aşkı
tarif ediyordum size.......
Aslını teharri[39] eder eder, “kimim” der,
“nereden geldim”der, “ne olacağım” der. Netice itibariyle bakar ki, Hindistan
cevizi kadar muhafazanın içerisindeki çevher-i akille bu iş hal olunmayacak,
başlar gönlünden ebet sedasını duymaya, “inan” emrini almaya, o vakit kendi
kendine boynunu büker, kendisinin bir kıymet olduğunu bilir ve Kudret ona “yabancı
değilsin” der… “Ünsiyet peyda et” der. Enis[40]inin, munis[41]inin, yarinin, nigarının[42], nazenin[43]in kim olduğunu idrak
eder, o vakit kendi aslını rü’yet[44]e başlar. O rüyette bir
şevk gelir, o şevkte bir muhabbet hâsıl olur, o muhabbetin adına aşk denir.
Onda daima artmak vardır, azalmak yoktur. Anlatamadık mı acaba? O ayrı o. O
vakit ferşten[45]
arşa[46] kadar olan saha, sivri sineğin
kanadı kadar gelmez. O aşk tecelli
ettiği vakitte, bütün maanîdeki[47] esrar açılır. Madde
âleminde yaşıyor, madde elinde oyuncak olur. Gönlünde seyir olarak kalmaz.
Maddesiz olmaz tabiatıyla. Maddesi var ya, bunun gıdasını verir fakat manasının
da gıdasını verir. Bu ceset içün ne lazımsa, manası içün de Allah(cc) lazım ya.
O vakit nasıl olur, o ekmek kavgası olur
mu? Bak sana bir şey okuyayım da eski okumuştum ama burada şimdi daha ziyade
açılır. Anlaşılır. Benliği, senliği kalkar. Ben sen.
Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler,
Yevme lâ yenfeu da kalb-i selîm isterler."[48]
Öyle değil
mi? Neticede kaç sene yaşarız? Şimdi bir misal getirelim. Yüz sene yaşayalım,
yüz elli sene yaşayalım. Herkesin zihninde bir muhayyel hesabi vardır. Kudret,
o hayali verdirir adama. Olur, olmaz başka… Ama vardır o. Şurada hepinizin
zihninde kendinizce bir hesap kurmuşunuzdur. O kendi kendinize dersiniz ki; ben
iki sene yaşasam konuşurken falan, onlar laf. O Hazreti Mevt gelse de “Gel” dese,
“Aman” dersin. “Efendim süs olmayanları da var, hani birçok intihar edenler var
ya.” Onlar buraya girmez ki o. O buraya girmez. Niye? Onların bile şimdi artık
ruh ilimleriyle -ruh ilmi değildir ya, neyse- Kudret bir ders kaçırıyor da
manayı kabul ettirmeklik içün, yirminci asrın çocuğuna. Acıyor. Kim bilir kime
acır? Çünkü Allah’ın(cc) azameti öyle acayiptir ki, zerratı kâinattan hiç
kıymet verilmeyen bir zerreyi sever, onu kurtarmaklık içün birçok kanun yapar.
Bir tek sevdiği insan olur, bakarsın ki inkâr sahasındadır, onu kurtarmaklık
içün bakarsın ki bir ruh ilmi meydana getirir. O hakikaten şey.... O ayrı bir
iş. Şimdi o sahayı bırak, fakat inkârı kapıyor. Cazibe kanununu alt üst etti. Bıraktığın
an düşecek bu. Amerika da adam masanın üzerine biniyor beş kişi, rap altı metre
yukarıya çıkıyor. Efendim sen hissen telkin yaptın şu ettin. Pekala diyor, şırrık
diyor makineyle çekiyor, buna da yapmadın ya telkini, camah[49]tır.
Nedir bu? Zaten bilinen şeyler nedir? Histen ibaret. Yaa.
....o
kitapları okursanız, mananın verdiği habere inanmaz da biraz daha şöyle maddileşmiş şekillerden de anlayabilirsiniz ki, berbat. İntihar
eden adam yakasını kurtarır mı zannedersin? Öyle şey yok. Hüner doğmayaydın.
Doğdun mu, yakalandın. Fayda yook.
Doğdun yakalandın. Hangi madde seni Kudret’in vücuduna kundak sokmaya sevk
etmişse, o maddenin cinsinden kat kat tazib[50] olunmak
şekliyle namütenahi yaşarsın. Namütenahi yaşarsın. Yoktur ölmek. Şekil
değiştirmek var. Ölümün tarifi bu. Yani ölüm, ademe[51] gitmek
değil, yok olmak manasına değil. Ufacıcık okumuş olduğun ilim de bile var; kâinatta
bir şey eksilmez, bir şey zail[52] olmaz
diyerekten. Büyük kitaptan almıştır: [53] فَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ
تَبْدِيلًا Ondört asır evvel onu söylemiş
Hazreti Muhammed(sav). O “bir şey eksilmez, bir şey artmaz” buradandır
işte. فَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ
تَبْدِيلًا Manası onun o. On dört
asır evvel söylendi. Yeni bulunmuş bir şey değil. Neyse sen onu kabul etmişsin.
E nasıl, hem onu kabul et de hem…
...ne kadar konuşuyorsun,
dünyanın bir ucunda konuşuyorsun şeklinle beraber mahfuz[54] burada
görüyorsun da nasıl ademe kail oluyorsun kardeşim? Kudret dersini kaçırmış.
Demek ki bu kaza seni muhafaza ediyor, sen nasıl yok oluyorum diye yaşıyorsun?
Hangi ilme istinat ederekten yok oluyorsun. Mahfuz her şeyin… Kapandı o
kapılar. İnkâr kapısı kapanmıştır. Kapalı, kapılar kapalı.
Gelelim mevzumuza
yüz sene farz et. Ellisinde tasarrufun alınarak yaşamışındır, geceleri
çıkarırsan, dimi ya? Uyku hali gelince, senin senliğin yok. Uyudun mu bütün
varlığın gidiyor. Uyku hâkim ile mahkûmu, zalim ile mazlumu, şah ile gedayı
müsavi kılar. Bitti. Zalim bir yere sızmış, mazlum bir tarafa büzülmüş. Amirin amirliğini, memurun
memurluğunu, kavinin kaviliğini, zahitin zahitliğini almış, bişiy yok. Kadının
kocasını, kocanın kadınını, evladını hepsini… İlmini, şuurunu hepsini alıyor.
En büyük şeydir... Çok söylemişim bunları. Bahr-ı umman-ı
ehadiyetine atar. En büyük ders… Ya, kaza hali verir, buyurun der sizin
masanız, sizin evladınız, senin karın, senin kocan, senin çoluğun çocuğun. Bir
gün alır vermezsem ne yaparsın? Sen “benim” diyerekten yaşıyorsun haa, benim.
Yaa, uykunu kaldıramıyorsun orta yerden. Hap yutarım da bir gece iki gece
dayanırım. Kendini yersin. Haplan huplan döner mi, o iş. Bünye-i insanini
tahrip edersin. O muvakkat[55] şeyler
işi değil o.
Yüz sene
yaşanan bir ömür üzerinde konuşuyoruz: Elli senesi yok, bilmiyor kendisi, sahip
değil. Kaldı mı elli sene. Bunun beş on senesi hal-i şebabet[56]i, sababet[57]i. İşte
kendine gelir, şöyle on beşinde yirmisinde, kalıyor şu kadar yirmibeş, otuz
sene. Şu kadarcık bir şey dimi o? Bitti. İnsan şöyle birden bire elli altmış filan
oldu mu, gözünü kapayınca; yahu bitmiş diyor, bitmiş. Nasıl bitti? Haberim
yokken bitti bu, diyor. Hep öyle biter o. Hep öyle bitirdiler bitirenler. Hep
bitirenler öyle bitirdi. Hep öyle bitti o. Şimdi bu... Yüz sene tasavvur ettik -pek
ender ya- kabul edelim olsun. Ellisi gitti, ellisinin de on beş, yirmisi
kendisini bilmezken gitti. Geri kaldı yirmi otuz senelik şu kadarcık bir zaman.
Bu zaman içün, şöyle çalışırız, böyle çalışırız, böyle istikbal olacak, şu
olacak, bu olacak, efendim istikbal, saadet maadet… Saadet yok! Kendi hesabına
çalıştıkça saadet yoktur. Çünkü neden? Malın sahibi Allah’dır (cc), O’nun
hesabına çalışırsan saadet verir. Niçün beşeriyet saadete kavuşamıyor? Kendisi
içün çalıştığı içün saadete kavuşamıyor. Anlatamadım mı acaba? “Benimdir”
diyor. Onun hesabına çalış, yine sana saadeti verir. Ticaretini alırsın saadet
ticaretini. Kendi hesabımıza çalıştığımızdan dolayı… Bugün namütenahi serveti
olan da hayatından memnun değildir. En büyük masası olan da, en büyük kasası
olan da, ufacık bir yerde büzülen de hep müsavidir onlar. Belki onun daha fazladır. Emeli, elemi daha
fazladır.
Eee dünya
sahnesinde şu kadarcık bir zaman içün, bu kadar geceli gündüzlü bir sarfiyat
yaparız da; neden acaba bir müebbet istikbal içün bu sarfiyatımızın hiç olmazsa
onda birini yapmayız. Yarısını değil, onda birini. Böyle bir muhasebe-i nefis
yapabildik mi? Bir gün çıktık mı, kapıdan çıkarken -Kudret’in ismi Rezzak’tır- acaba
benim elimle kimi merzuk[58] edecek
niyetiyle ve ondan dolayı bir zevk, sevinç duyarak, kalpte bir sürur hâsıl
olarak adım atabildik mi? Riyasız, sum’asız,[59] kimse
görmeksizin, bilmeksizin. Ha. Belki bir gün oldu, belki beş gün oldu, belki on
gün oldu. Bunların müddetinde insana… Emir öyledir, yorgunluk bitkinlik geldi
mi, “ihlas yoktur diyor, kabul etmem” diyor. Madde âleminde yorgunluk olur,
diyor; manada yorgunluk olmaz. Şevkte yorgunluk bulunmaz, diyor. Sen onu
yaparken oradaki ihlas tam değildir, diyor. Bilmeden orada bir ihlas bozukluğu
vardır. Evet, bugün şu iyiliği yaptın, yarın bu iyiliği yaptın. O gün zevk
aldın, öbür gün zevk aldın. Beş gün, on gün, yirmi gün, bir ay, iki ay... günün
birinde dedi ki: “Yahu başa çıkmıyor ki bu iş.” Hah, hepsi birden çürüdü. Kocaman
bir.. En nefis besiyle beslenmiş bir inek sütünü tasavvur et; bir kazana sağıldı,
bir damla gaz damladı. İçebilir misin? İçemezsin? Sütte su yok amma gaz
damladı. Yapıldı ama ihlas olmadığı içün onun içine gaz damladı. Bir şey
alamazsın. Anlatabiliyor muyum?
Zor. Tabi,
zor olmasa der mi ki Kudret. Dedi ya..... Neyse, biraz evvel size söylemiştim.
Elbette ve elbette imtihan edeceğim. Belalardan belalara sokacağım diyor.
Öyledir benim âdetim diyor. Beladan belaya sokacağım, ben
Allah’ım. Efendim şöyle olur. Yoook...... Girdikçe, beladan belaya. Ne
kadar belan çok, Kudret’in yanında o kadar rağbetin çok. Hadi sana bir müjde.
Konuşmayı kesiyorum. Ne kadar belan çok, ne kadar bunaldın, Kudret’in yanında
da o kadar rağbetin çok.
Neye misal
getiriyorduk? Şu otuz senelik bir hayat içün bu kadar… Fakat senesi yok,
bidayet mutasevver[60] değil,
nihayet mutasevver değil. Namütenahi hayat içün var mı böyle bir şey? Bir özendiğimiz
bir hal var mı, bir tecelli[61] var mı?
Yok. Var, Onlar adet halindedir iki gözüm, adet. Yoruldunuz mu, keseyim mi,
yoksa bunu okuyayım mı?
Sanma
ey hâce ki senden zer ü sîm isterler
“Yevme lâ-yenfa‘u”da kalb-i selîm isterler
Berzâh-ı havf ü recâdan geçe gör nâkâm ol
Dem-i âhırda ne ümmîd ü ne bîm isterler
Aç bunları,
hepsini anlat. Yok vakit. Anladığın kadarı yeter. Bir şey anlarsın okuma
tarzından da anlarsın. Mesela şunu anlayacan:
Unudup
bildigini ‘ârif isen nâdân ol.
Vardır ya,
insan şöyle iki satır bir şey öğrenir, öğrendikten sonra ben biliyorum diyerekten
yaşar. Herkese nazar-ı hakaretle bakar. Konuşurken edası başka türlü olur.
Yanındakine bakarken başka türlü bakar. Yarım döner. Beşeriyetin Fahri Ebedisi,
mürebbi-i ukul, -daha ötesi var mı?- Cenab-ı Hak demiş ki; [62] وَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكَينَ
Kendisine
ait vücudu olmaz, kendi kendine…......... Sıkılıyorsun.
Bu sıkılmaklık sana bir vücut vermekliktir. Müşrikten mi olacaksın sen, diyor.
Sen vücudunu kaldırdın, ben sende tahakkuk ettim. Nereden almışım bu manayı?
Gayet güzel bir manadır. Zevk ile dinle. Anlatabiliyor muyum? Bak ne diyor
Beşeriyetin Fahri Ebedisine (sav); “Sen diyor benim habibimsin, binaenaleyh
kendine ait vücudun yok. Ben sende tahakkuk ettim, vermiş olduğum ömr-ü
risalette, tebliğ ederken, filan oldu filan olmadı diyerekten bir hüzün gösteriyorsun,
teessür gösteriyorsun. Senin şanına teessür yakışır mı? Sen sahib-i tesirsin.
Madeni Kur’an’sın sen. O vakit kendine
ait bir vücut oluyor, وَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكَينَ kendine vücut
verenlerden olma Resulüm. Anlatabildim mi?
Bu kadar
Hakk’ın nazlısı olduğu halde, hiçbir kimseyle konuşurken -tespit etmişler-
böyle konuşmamış. Hiç böyle konuşmamış. Ve dostlarına da tembih edermiş,
“Hakk’ın gücüne gider, bu kibr-i nuhvet[63]
alametidir. Veçhen minel vücûh[64] dönün
konuşun. Hak vardır”. Tam böyle yüzünü döner konuşurlarmış. Böyle geldi mi,
birisiyle konuşurken böyle konuşmuyor. Böyle dönüyor. Onun yüzünü kendi yüzüne
ayna yapıyor, kendi yüzünü onun yüzüne ayna yaparaktan konuşuyor. Biz bir parça
sivrildiğimiz vakitte adamı yanına almayız. Ondan dolayı Huda öyle dedi ya; [65] وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ Elbetteki bize görünür o vecheden…….
Hâlbuki o
iktisab[66]
ettiğimiz malumat, bilgiler, bizim bizatihi kendi madenimiz değildir. Kendi
malımız değildir. Şundan baktın, bundan öğrendin, şu söyledi bu söyledi,
teraküm[67] etmiş
şunun bunun malı. Kendi malını versene bana. Kendi malını versene bana, kendi
malını. Elin malıyla ne övünüyorsun? Nerede seninki yok mu? Yok. O halde... Bankadaki
veznedarın, kasasının önündeki sıra ilen dizmiş olduğu para demetlerine
benzer. Sayarken şöyle, şöyle, şöyle,
şöyle, şöyle, sayar o. İnsan acayiptir, cibillidir o; kendisinin gibi zanneder
sayarken filan, şöyle, şöyle, şöyle,
sayar. Elinde de sivrilmiş bir kalem vardır. Şöyle çizer, böyle yapar,
şöyle eder. Sonra demetin birisinden bir tane ellilik yahut yüzlük eksik çıktı
mı, bir kızarır yüzü. Derhal o böyle bakış tarzı değişir. Başlar böyle
tekrardan hafif hafife düzeldi mi, tekrar düzelir. Anlatamadım mı acaba? Tekrar
düzelir. Öyle değil mi? Ariyet. İşte ona işaret ediyor.
Unudup
bildigini ‘ârif isen nâdân ol.
Buradaki
nadan bizim Türkçede konuştuğumuz nadanlık manasına değil. Hani gönül kırmak
manasına değil. Bilmiyormuş gibi ol. Unudup bildigini ‘ârif isen, eğer arif
isen, o kadar ben varım diye yaşama.
Unudup bildigini ‘ârif isen nâdân ol.
Bezm-i vahdetde ne ‘ilm ü ne ‘alîm isterler. Anlatabildim mi acaba?
Âlem-i bi-meh-i hurşid ü felekte herkîs
Ne mühendis ne müneccim ne hekîm isterler
Âlem-i keşf-i meânîde çok esrâr açılır
Varamaz nefs-i gadûb anda hâlîm isterler
Harem-i maniye bigâneye yol vermezler
Âşina-yi ezelî yâr-i kadîm isterler
Sâkin-i dergeh-i teslim-i rızâ ol dâim
Ber-murad etmeğe hizmette mukîm isterler
Dergeh-i fakra varıp dirliğini arz etme
Anda her kîs ne sipahî ne zaîm isterler.
Cürmüne mu’terif ol tâ’ate mağrûr olma
Ki şifâhane-yi hikmet’te sakîm isterler
Aşık ol şerbet-i vasl ister işe kim-î uşşak
Çaresiz dert arayıp renci elim isterler.
Kıble-yi mâ’nîyi fehmeylemeyen keçrevler
Sehv ile secde edip ecr-i azîm isterler
Hakikati anlamamış, manayı duymamış, gönül
nedir idrak etmemiş, hangi kalpte ne vardır tartmamış, başını yere koymuş secde
etmiş, elini kaldırmış ver diye bekliyor. Ona işaret ediyor. Kıble-i maniyi fehm eylemeyen kecrev[68]ler. Sehv ile secde edip ecri azim isterler
Ezber et kıssa-i esrâr-ı dili ey Rûhî
Hâzır ol bezm-i İlâhî'de nedîm isterler (Bağdatlı Ruhi)
Bülbülün
gülün karşısında kanadı var mı, yok mu farkında değildir. İnsanda hakikaten kâm
almak isterse, sahte benliğinden soyunması esastır. Bülbülün gülün karşısında
kanadı var mı, yok mu bilmez o. Bilmez. Daha doğrusu, hem bülbül de görülmeli,
hem gül de görülmeli… Daha, daha, daha ziyade… Ama gönlünüze bir şey gelmesin.
Ben nakilim haa. Ben sizden çok aşağı… Naklediyorum, plak. İçinizde olan olur,
zevk eden olur, bende me’cur[69] olurum.
Bir
handeyim, ezharu dilara da nihanım.
Daha konuşmaya yeni başladım ama vakit geldi. Şimdi yavaş yavaş zevklendim,
keseceğim ama. Vakit geç.
Bir handeyim, ezhar u dilara da nihanım.
Bir neş’eyim elvan-ı tecellide nihanım. Acaba anlatabiliyor muyum? Bilmem. (Çok
güzel) Eh birisi güzel dedi ya, yeter bana.
Bir handeyim, ezhar u dilarada nihanım.
Bir neş’eyim elvan-ı tecellada nihanım.
Güllerde yanan şu’lede pünhanım ezelden.
Bülbülde cüş’an nale-i şeyda da nihanım.
Gül benden alır neşve, ben eksir-i neşatım.
Humhane-i can perver-i manada nihanım.
Hem cezbe-i sevda ile mecnun da ayanım.
Hem cazibe-i hüsnü leylada nihanım
Tafsilim olan arz u semavata sığışmam.
Bir nokta gibi gerçi süveyda da nihanım.
Muhyi, ne bilir kadrimi sarrafı zamane.
Ben dürr-i yetimim gül-ü deryada nihanım. (MUHYÎ, Fenârîzâde Muhyiddîn Çelebî (d.?/?-ö.954/1548)
Muazzam söylemiş adam, gözümü vurdu bolluğu.
Muhyi, ne bilir kadrimi sarrafı zamane.
Ben dürr-i yetimim gül-ü deryada nihanım. Bir günde
açarım size, tahlilini yaparım, manasını.
Ne dedik? Arif olan, manaya gönül veren, kafası çorba
kâsesi olmaz. Şeytan onun hemsayesi[70]
de olmaz. Öyle değil mi? Ona aitte bir şey okuyalım. Ondan sonra Kudret isterse
yine konuşuruz.
Ben ol bir şahsı sultanım ki âli himmetim
vardır.
Hakikat ehliyim her şahs ile ünsiyetim vardır.
Veli vâlayı pire nice yıllar hizmetim vardır.
Kitab ı aşkı tefsir eylemeklik kudretim vardır
Benim bin böyle suzişli müessir sohbetim
vardır.
Anın için zümre i irfan içinde şöhretim vardır
Bu günden seyfi nazm-ı kuvvetiyle merd i
meydanım.
Kemalatı sühande şehriyar ı yar-ı bezm i irfanım .
Gedayım surete lakin gönül tahtında sultanım. Anladın
mı? Hani baş kafa çorba kâsesi değil. Ona misal olsun diye söylüyorum.
Gedayım surete lakin gönül tahtında sultanım.
Serir i lağvı hüsrev mülki mahviyyet de hakanım.
Ne zannettin efendim intihasız devletim
vardır.
Fakirim rütbe i vâlâda şanım şevketim vardır.
Ben ol avare vech hayran hayran yüz sücu etmem
.
Sözüm dad ı Hüdadır. Öz özümden yüz sücu etmem
Muhassal bir selatini zamana serfüru etmem.
Güzellikde seha şuh u cihanı arzu etmem.
Gönül bağında bir gülyüzlü nazik tıynetim
vardır.
Sedaret bezmigâhında anın için rifatim vardır.
Çıkardım bu müesser nüshayı bir ism-i
akdesden.
Müsahhar eyledim devrânı bir refd-i
Muhammed’den.
Kemali fehmedenler eylesinler bu müseddedden
Bu feyzi almışım Emrah bir şeyh-i mukaddesden
Selamında fasihane fesahat rikkatim vardır.
Özünde hüsn ü himmet hem sözümde kuvvetim
vardır. (Erzurumlu Emrah)
Bugün ki
konuşma bu kadar yeter.
Sanma ey hâce ki senden
zer ü sîm isterler
“Yevme lâ-yenfa‘u”da
kalb-i selîm isterler
Berzâh-ı
havf ü recâdan geçegör nâkâm ol
Dem-i
âhırda ne ümmîd ü ne bîm isterler
Unudup bildigini ‘ârif
isen nâdân ol
Bezm-i vahdetde ne ‘ilm
ü ne ‘alîm isterler
Âlem-i
bî-meh ü hurşîd ü felekde hergiz
Ne
mühendis ne müneccim ne hakîm isterler
Âlem-i keşf-i ma‘ânîde
çok esrâr açılur
Varamaz nefs-i gazûb
anda halîm isterler
Harem-i
ma‘nâya bîgâneye yol virmezler
Âşinâ-yı
ezelî yâr-i kadîm isterler
Sâkin-i dergeh-i
teslîm-i rızâ ol dâ'im
Ber-murâd itmege
hidmetde mukîm isterler
Dergeh-i
fakre varup dirlügini arz itme
Anda
hergiz ne sipâhî ne za‘îm isterler
Cürmüne mu‘terif ol
tâ‘ata mağrûr olma
Ki şifâ-hâne-i hikmetde
sakîm isterler
Âşık
ol şerbet-i vasl ister isen kim ‘uşşâk
Çâresiz
derd arayup renc-i elîm isterler
Kıble-i maniyi fehm
eylemeyen kec-revler
Sehv ile secde edip ecri
azim isterler
-Bağdatlı Ruhi-
[1]
Sakim: Hasta, keyifsiz, sağlam olmayan. Yanlış.
[2]
Tehalük :( Tehâlükât) (Helâk. dan) İstekle atılma. Tehlikeye aldırış etmeden,
birbirini çiğneyecek gibi koşuşma. Can atış, can atma, atılma, çok arzu
etme. Ahlaklanmak isteği. Vasfını giyinme
[3]
Saye: Gölge. Mc: Himaye, sahip çıkma, koruma. Muavenet, yardım.
[4]
Meveddet: Dostluk. Sevgi. Muhabbet. Muhabbet etmek. Sevmek
[5]
Muzır: (Muzırra) Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.
[6]
Müfîd: İfâde eden, meramı güzel anlatan. Mânalı, mânidâr. Faydalı, faydayı
mucib olan. Mütâlâsından istifade olunan
[7]
Mazarrat: Zararlar. Ziyanlar. Mazârr.
[8]
Ankebut suresi 20. Ayet-i Kerime : قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ
فَانظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللَّهُ يُنشِئُ النَّشْأَةَ الْآخِرَةَ
إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Meali: De
ki: «Yeryüzünde bir gezinin de bakın O'nun yaratma işini başlangıçta nasıl
yaptığına; sonra da Allah, neş'e-i uhra'yı (son yapışı) inşa edecektir.»
Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.
[9]
Mensi: (Mensiyye) (Nisyan. dan) Unutulmuş, hatırdan çıkmış.
[11]
Mübeccel: Muhterem. Azizlenmiş. Yüceltilen, yükseltilen. Büyük saygı
gösterilmiş.
[12]
İçtimai hayat: Sosyal hayat
[13]
Suri: Surete ait, görünüşe ait ve müteallik. Hakiki, ciddi ve samimi
olmayan. Zâhirî.
[14]
Mihan: (Mihnet. C.) Mihnetler, sıkıntılar.
[15]
Bu beyitler Sadi Şirazi’ye atfediliyor
[16]
Mader: Anne. ana
[17]
Revzene (C.: Revâzin) Pencere.
[18]
Lika: Kavuşmak. Rast gelip
buluşmak. Görüşmek. Yalnız görüşmek. Yüz, sima, çehre.
[19]
Ankebut suresi 2. Ayet-i Kerime: أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن
يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ
Meali : İnsanlar: «İnandık! demeleriyle bırakılıp da imtihan
edilmeyeceklerini mi sandılar?
[20]
Teraküm Birikme, yığılma. Birbiri üzerine sıkışma.
[21]
Mihen: Mihnetler, sıkıntılar.
[22]
Tev'em: İkiz, çocuklar. Mc: Benzer, eş, mümasil.
[23]
Ankebut Suresi 6. Ayet-i Kerime : وَمَن جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ
إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ
Meali : Cihad eden yalnızca kendi
hesabına cihad eder; çünkü Allah, bütün alemlerden müstağnidir.
[24]
Neşve : 1) Sevinç, keyif 2) rayiha 3)Mest ve sarhoş olmak 4) iyice duyup vakıf
olmak
[25]
Ragıb: İsteyen, rağbet eden.
[26]
Mevsud : Ortada. Vasat olan.
[27]
Li-ma’allah : Allah(cc) Bizimledir anlamında Arapça kelime
Tevbe
Suresinin 40. Ayetinde geçen “لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا” (lâ tahzen inne Allâhe mea-nâ)Üzülme Allah bizimledir
ayeti celilesine atıf yapılıyor.
[28]
Hicr Uuresi 23. Ayet-i Kerime وَإنَّا لَنَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ Meali: Her
halde Biz, kesinlikle hem hayat verir, hem öldürürüz. Hepsine
varis de Biziz.
[29]
Tav'an: İsteyerek. Zorlanmadan. Kendi
isteğiyle.
[30]
Kevakib yıldızlar, gezegenler
[31]
Seyyarat: Seyyareler, gezegenler.
[32]
İttisal:Ulaşmak. Bitişmek. Birbirine dokunmak. Yakınlık. Bağlılık. Kavuşmak.
[33]
Esef: Hüzün, gam, nedamet,
pişmanlık. Daralmak. Elden çıkan bir şey için hâsıl olan üzüntü.
[34]
Eslâf: (Selef. C.) Selefler,
evvelkiler, geçmişler.
[35]
Ahlaf:Halefler. Sonra gelenler. Zürriyetler. Evvelkilerin yerine geçenler.
Nesil. Evlâdın evlâdları. Nesl-i âti.
[36]
Ta'cil: Acele ettirme, hızlandırma.
[37]
مَا وَسِعَنِى سَمَاۤئِى وَلاَاَرْضِى
وَلٰكِنَّ وَسِعَنِى قَلْبُ عَبْدِىَ الْمُؤْمِنِ “Ben göklere ve yere sığmam, fakat mü’min kulumun kalbine
sığarım.” El-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:165; İmam-ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûmiddîn,
3:14.
[38]
Takyid: (Kayd. Kayıt ve şarta bağlanma.
Şart koşma. Bağlama. Deftere yazmak. Harfe nokta ve hareke koyma.
[39]
Teharri: Bir şeyi anlamak için araştırmak.
[40]
Enis: Dost, arkadaş, ünsiyet edilmiş olan. Alışılmış, kendisi ile ülfet edilmiş
olan. Sevgili.
[41]
Munis: Alışılmış. Ehlileşmiş. Cana yakın. Sevimli. Ünsiyyet edilmiş.
[42]
Nigar: 1)Güzel yüzlü sevgili 2)Put,
Sanem
[43]
Nazenin: İnce, nazlı, zayıf, lâtif, hoş eda olan, nazlı yetişmiş, şımarık.
Oynak. Nazik endamlı
[44]
Rü’yet : Görmek, bakmak. İdare etmek. Göz ile veya kalb gözü ile görmek.
[45]
Ferş:Yer. Yeryüzü. Döşeme. Döşeyiş. Yaymak. Yayılmak. Döşenmiş şey. Küçük
develer.
[46]
Arş: Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allahın kudret ve saltanatının
tecelli yeri. (Arş kâinatı kaplar. Allah'ın kudreti ve ilmi de herşeyi kaplar.)
Fevkiyyet, ulviyyet.
[47]
Maanî:(Mâna. C.) Mânalar.
[48]
"Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler,
Yevme lâ yenfeu da kalb-i selîm
isterler."
Ruhi
"Zannetme ki yarın kıyamet
gününde senden altın ve gümüş isteyecekler;
mal ve evladın fayda vermediği o günde
senden arınmış bir kalp isteyecekler."
ŞUARÂ 88-89
O gün (kıyamette) mal da fayda vermez
evlatlar da / Allah’a arınmış bir kalp ile gelen başka.
[49]
Camah : Robot (kontrol sistemi)
[50]
Tazib: Azap, eziyet verme.
[51]
Adem: Yokluk, olmama bulunmama
[52]
Zail: Zâil olmak: Yok olmak, ortadan kalkmak. (Arapça)
[53]
Vakıa Suresi 43 Ayet-i Kerime سْتِكْبَارًا فِي الْأَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِ وَلَا يَحِيقُ
الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلَّا بِأَهْلِهِ فَهَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا سُنَّتَ الْأَوَّلِينَ فَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلًا
وَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَحْوِيلًا
Meali : Bu, yeryüzünde bir büyüklük
taslamak ve suikast düzenlemek istediklerindendir. Oysa kötü tuzak, yalnızca
sahibinin başına geçer. O halde öncekilerin kanunundan başka ne gözetirler?! Sen Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın,
Allah'ın kanununda asla bir sapma da bulamazsın!
[54]
Mahfuz: (Hıfz. dan) Hıfzolunmuş, saklanılmış. Ezberlenmiş. Hafızaya
alınmış.Korunup gözetilmiş. Gizlenmiş, saklanmış.
[56]
Şebabat: Gençlik
[58]
Merzuk: Rızıklanmış, ihtiyaçları verilmiş. Bahtiyar. Saadetli, mutlu.
[59]
Sum'a: İhlâssızlıktan çıkan, işitilsin ve bilinsin için yapılan iş, gizli
riyakârlık (tribünlere oynamak).
[60]
Mutasavver: Tasavvur edilmiş. İlerde yapılması düşünülmüş. Tasvir edilen.
Hatırdan geçen. Kabil, akıl kabul eder, akıl alır.
[62]
Enam Suresi 14. Ayet-i Kerime: قُلْ أَغَيْرَ اللّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا
فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلاَ يُطْعَمُ قُلْ إِنِّيَ
أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ وَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكَينَ
Meali : De ki: Gökleri ve yeri yoktan
var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah'tan başkasını mı dost edineceğim!
De ki: Bana müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma! (denildi).
[64]
Vechen min-el vücuh : “Yüzyüze” anlamına gelen bir deyim, yüzünü muhatabına
dönerek mukabelede bulunmak anlamında
[65]
Kalem Suresi 4. Ayet-i Kerime وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ Meali Ve herhalde sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.
[66]
İktisab: Kazanmak. Tahsil etmek. Elde etmek.
[67]
Teraküm: Hesaplama. Birikme, yığılma. Birbiri üzerine sıkışma
[68]
Kecrev: Tuttuğu yol sakat ve yanlış olan
[69]
Me'cur: Karşılık almaya, mükâfata hak kazanmış kimse. Kiraya verilen.
[70]
Hemsaye: Komşu, aynı gölgeden faydalanlar
0 yorum:
Yorum Gönder