Eni ü nale seher-hize ney nevası verir
Bükadan Arif i billaha mey safası gelir
Sühanverin eseri bir hayat ı sânidir
Giderse dâr ı fenâdan yine sedası gelir.




Saniye sonra Kapanacaktır

270. Kaset


Mevzu başlıca iki esasa ayrılmıştı: Birine vazifeden doğan ahlak, diğerine aşktan doğan ahlak tesmiye etmiştik. Vazifeden doğan ahlakın memba’ı akıl olduğunu, aşktan doğan ahlakın da annesi kalp olduğunu her konuşmamızda tekrar ediyoruz.
Vazife, vacib’ul icra olan şeye dendiğini anlatmıştık. Yani aklen, vicdanen, mürüvveten, kalben, muhbabbeten, cemiyyeten yapılması zaruri olan şeyin adına vazife denir. Binaenaleyh, ahlakiyattan doğar. Ahlakiyat kutsiyattan doğar, kutsiyat da zat-ı bariye iman ile olur. Bunlar bir silsile. Ve biz bunu her zerrede müşahede edebiliriz. Bugün bir canlı misal vereyim. Şimdiye kadar söylemediğim misallerden, daha yakın ifade etsin sizin üzerinizde:  -Bunu bir defa yakinen şöyle bir kavrayalım- arada sırada tekrar ederim; bütün dünya sekenesi üzerinde, insanlar üzerinde, sık sık tekrar edilen iki kelime vardır: Biri vazife, biri vicdan… Bunu bilen de bilmeyen de konuşur.  “Efendim, siz onu vicdana havale edin. O iş vicdanen hal olunur.” Güzel ama, vicdan ne demek? Bir de vazife… Daima söylenir, “Efendim vazife her şeyden mukaddestir.” Eee ne demek bu? Bu çok kere su-i istimal olur. Onun içün tarifi tekrar edeyim: Vazife, vacib’ül icra olan… Anlayamadım bu cümleyi… Anlayacak şekle sokalım. Akl-i selim ile –bir de aklı sakim[1] vardır, o değil- akl-i selimin emrettiği, mananın kabul ettiği, emrettiği, Kudret’in bizden beklediği, gelmemizdeki gaye, ona bağlı olduğu mürüvvetin, vicdanın -biraz sonra onu da belki tarif ederiz- hak ve hakikatin, hoşnut olacağı, mecbur kıldığı, işin adına vazife denir. O halde mukaddestir. Madamı ki mukaddestir, mukaddes olan şey ahlaktan doğar. O halde ahlaktır, çünkü ahlakın tarifi vardır: Ahlak, vicdani tehalükle[2] gölgesine sığınılacak olan ilahi ilmin adına derler. İnsan oraya sığınmadıkça, henüz makam-ı insaniyete layıkıyla çıkamamış nazariyesiyle bakılır, mana-i ahlakta. Değil mi ya?

İhtirasat-ı nefsaniye kabarmış, hırs ejderha gibi istila eylemiş, sen onu bizatihi, kendinle yapacağın zemin de hazırlanmış; öyle bir zemin ki, kanun içeriye giremiyor. Hırs, ihtirasat-ı nefsaniye; bunlar hücum etmiş, istila etmiş, pençesinin altına almış. Zebunu olmuşsun. Ne akıl kabul ediyor, ne mürüvvet kabul ediyor, ne mana kabul ediyor, -eğer varsa- ne vicdan kabul ediyor. Hakiki insandan teşekkül etmiş, bir varlık, bir camia varsa ne o kabul ediyor fakat sen o hırsın o tamahın o ihtirasın pençe-i zebunu olmuşsun. Öyle de bir zemin hazırlanmış ki, o zeminde seni men edecek kanun giremiyor oraya. Kanun insanın nihayet, evinden içeri girer, cebini yoklar, odasını arar, döşemesini kaldırır, duvarının arkasında bir şey var mıdır der, duvarı yıkar, nihayet binayı yıkar. Fakat gelirde bu sadrının içerisinde gizli konuşan o cebinin içerisine, elini sokabilir mi? Sokamaz. Buraya sokabilecek şeyin adına ne derler? Ahlak derler. Anlatabildim mi? O halde o nereden doğması lazım? Allah’tan (cc). Ne oluyor o vakit saye-i[3] ilahi oluyor. Hakiki insan onun altına sığınıyor.  Demek ki, böyle bir silsile takip ediyor.

Sen, geniş bir servetin var; birisini tutmuşsun, keyfine hizmet ettiriyorsun. Keyfine taalluk eden hizmetinde emirler vermişsin.  Fakat o emirler, yalnız senin nefsani keyfinden doğmuş, ona ait olan emirler. Ne akıl kabul ediyor, ne vicdan kabul ediyor, ne mana kabul ediyor, ne Hak razı oluyor, ne hakikat kapısının yanına sokabiliyor. Eee senin tutmuş olduğun adam, “Ne yapalım biz orada vazifeliyiz; vazife de her şeyden mukaddestir, dediğini yapacağız.” Bu vazife olur mu? Buna rezalet denir. Olmaz. Geliş yeri bozuk. Vazife olabilmesi içün örfün, cemiyetin, muhabbetin, kalbin, hakkın, hakikatin, mürüvvetin, meveddetin[4], mananın kabul etmesi ve bunların heyet-i umumisi de Kudret’in, taht-ı hakimiyetinde bulunması tabiidir. Ona bağlıdır. Ne oluyor? İman mefhumuna giriyor.

Demek ki, hakiki vazifeyi kim yapabilir? Tam imanı olan yapabilir. Niçün? Tam imanı olan adam... taze adamdır. Genç adamdır, dinç adamdır. İmanı çok kavi olan adam; daima dinçtir, der ahlak. Anlatabildim mi? Genç adamı bu şekilde tarif eder. Yirmi yaşındaymış, on beş yaşındaymış,  on sekiz yaşındaymış, hiiiç kıymet bile vermez. “Genç adam kime derler?” diye sordunuz mu ahlaka; “imanı kavi olan adama derler”, der. Tarif böyle. Mana ile ünsiyeti çok olan insan. Çünkü der, onun yüzü aşk ile yoğrulmuştur, aşk ile yoğrulan yüz hakiki yüzdür, o yüz buruşmaz der. Buruşuk yüz, Hak’tan-hakikatten uzaklaşmış olan yüzdür. Çirkin yüz asıl o yüzdür. Onun aynası camdan değildir, hâktandır. Oraya baktığı vakitte; çirkinliğini görür ama ne vakit görür, bilmem der. Anlatamıyoruz galiba. Tarifi böyle.

İnsan, muzır[5] olduğu halde cemiyete kendini müfid[6] gibi tanıtabilir. Kendi muzır bir adamdır, fakat sahte edası ile musanna vaziyeti ile cemiyet içerisinde kendisini müfid, faydalı bir adammış gibi kabul ettirebilir. Onun muzır olduğunu kanun tespit edemez. Zamirindedir onun mazarratının[7] hazinesi. Bünyesinin, manevi bünyesinin içindedir. Onu kim tespit eder? Ahlak. Anlatamadık mı acaba? O dur o. O tespit eder.

Demek ki, hilkat-i âlemde Kudret bütün zerrat-ı kâinatı, vazifeyle mükellef kılmış. Onun içün der ki büyük kitap; mealini söyleyeyim getiremedim, elfazını:  [8] قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ  (Ben söylerken müdahele etmeyin, muhafaza edemem. Onun ben mealini çıkarırım.) Yeryüzünü gezin, hilkate nasıl başlanmıştır, her zerre nasıl vazife almıştır, görün ve kendinizin de mevcudat içerisinde en efdali olduğunuzu anlayın, başıboş gezmeyin. Vazifelisiniz alacağım hesap, der. Anlatamıyoruz di mi?

Bir misal vereyim dedim size: Güneş, vazifesini yapmasa ne oluruz biz? Donarız yahu. Hayat kalmaz. Farz edelim ki vazifesini terk etti. Ne oluruz? Adi, herkesin anlayabileceği kaba bir misal… Eee bütün varlık vazife ile mükellef olduğu halde. O varlık ki, insan içün meydana gelmiş, kendisi mensi[9] ve mühmel[10] bırakılabilir mi? Bırakılamaz, tabi. Vicdanda böyledir, vazife gibi. Bulmak manasına gelir. Vicdan, bunun Türkçesi bulmak. Neyi bulmak? Hak ve hakikati bulmak… Demek ki, Hakk’ı bilende bile vicdan yok. Bulanda var. Eee kaçta kaçta bulunabilir bu acaba? Buda zor bir mevzu. Dimi ya? O bir mana-i mübeccel[11].  Bazı insanlar der ki; “Efendim, bu adamın vicdanını satın almışlar.” Madde mi bu satın alsınlar? Yok yok, neyi satın alacaklar? O satılmaz, alınmaz. Yoktur o. Mana hiçbir vakit satılmaz. Satma imkanı yok. Öyle bir pazar yok. Yoktur da, sen onu kendi kendine var zannettin. Satın aldılar zannettin.

Buraya nereden girdik? Ahlak iki kısma ayrılmıştır dedik. Biri, vazifeden doğan ahlak... Vazifeyi bir parça zannederim tarif edebildim, dilim döndüğü kadar. Sen tatbik et; hayat-ı içtimain[12]de, hayat-ı suri[13]nde, kendi halinde.

Biri de aşktan doğan ahlak… Birinin annesi akıl, birinin ki kalp dedik. Kalp mevzuunu bundan beş on konuşma evvel epeyce bir kaç konuşma yaptık. Onun içün tekrar oraya girmeyeceğiz. Aşk da her konuşmada tekrar ettiğim gibi; romanda okunan aşk manasına değil... İnsanda cibilli olarak bir araştırma zevki vardır. Kendisinde, bir araştırma. Bir hakikatin hakikatini, bulayım zevki var. Nerede arayacak onu? Kendisinde. En büyük varlık kendisi. Bunu ararken aslına doğru gider. Evvela düşünür, “Kimim” der, “Nereden geldim” der, “Ne olacağım” der, “Nereye götürüleceğim” der, “Gelmemde gitmemde ihtiyarım yok” der. Öyle değil mi? Hiç birimize sormadılar. Sordular mı? “Beyefendi, bir âlem-i şuhud vardır, bir dar-ı mihen[14] vardır. Teşrif eder misiniz?” Sormadılar. “Hanımefendi, böyle bir yer var gider misiniz?” Sormazlar. Ağlaya ağlaya gelir, ya güle güle gider, ya ağlaya ağlaya gider. Gelirken ağlaya ağlaya gelir de, giderken; ya güle güle gider ya ağlaya ağlaya gider. İki şıkkın biri… 

Eski konuşmalarımda söylediğim gibi; hayatın programını, büyüklerin büyüğü olan Hazreti Ali gayet güzel tarif etmiştir, İki cümlenin içerisine sokmuştur. İnsan onu program olarak hayatında tatbik etmiş olsa, tam insan olaraktan gider. Gayet kolay, tarif… Uzun boylu kitap yazmaya konuşmaya da ihtiyaç yok.

Veledetke ümmüke yebne adem bâkiyen.
Ve’l-nasu havleke yedhakûne sürûrâ.
Feched bi nesfike enteküne iza bekev.
Fî-yevmi mevtike ve ente mesrûrâ.
Yadında mı doğduğun günler? 
Ağlar idin sen gülerdi âlem; 
Öyle bir ömür geçir ki olsun
Mevtin sana hande halka matem.[15]

Bozdum şeyi nazmı ama işte aşağı yukarı meal bu. Yani daha Türkçeleştirirsek; ey âdemin evladı, ey insan! Hatırlar mısın doğduğun anları? Hatırlamazsan hatırlatalım. Her insan doğarken ağlaya ağlaya doğar, sen de öyle doğdun. Gelmek istemiyordun, o anne karnından bu âleme gelmek istemiyordun, o rahm-ı mader[16]den buraya çıkmak istemiyordun, şimdi ikinci anne karnındasın buradan da gitmek istemezsin. Sen ağlıyordun etrafındakiler gülüyordu, “yavrumuz oldu” işte “evlat meydana geldi” diyerekten herkes sevinç içindeydi, sende ağlamaktaydın. Fakat gidişin, gelişin gibi olmasın. Giderken sen güle güle git, etrafındakiler “kaybettik” diye ağlasınlar.  Ohh kurtulduk demesinler. Ne zalim adamdı, ne can yakmıştı, ne kadar ah almıştı. Hasud idi şöyleydi böyleydi dedirtme. “İnsan idi, can idi, kalbinde bir şey vardı” dedirt, öyle git. O vakit son anında “hayattan azloldun” emri gelir gelmez, açılacak olan ravzeneden[17], o muazzam pencere-i maneviden, Kudret sana “bana geliyorsun” dedirtsin, bir temaşa-i cemal, bir lika-i[18] visal yap, kâm al geç git. Güle güle. Etrafındakiler de şey etsin. Yok, bunun akside olur. İşte hayatın programı bu. Ahlakın da insana öğreteceği neticede vereceği düstur bundan ibaret…

Maalesef bugün ki beşeriyet nefsin, şehvetin esaretinden kendini kurtaramadığından dolayı, hür değildir. Onun içün hür olmadığından dolayı, bu zevki tadamaz. Esirdir. Yaa. Kuvvetli köledir.  Kimin kölesi? Şunun bunun mu? O kolay canım. Yaa, kendi iklimi vücudün de çöreklenmiş olan bir ejderha vardır kıpırdatmaz. Nefsinin, şehvetinin kölesidir. İman insanı şehvetinden, nefsinin esaretinden kurtaran şeyin adına derler. Acaba anlatabildim mi? İmanın tarifi bu. Kim ki Hak ve hakikatten uzaklaşır, şeytan ona hem kâse hem sâye olur. İnsan bu âleme kafasını çorba kâsesi yapmak içün gelmemiştir. Maalesef, beşeriyet o kadar düşmüştür ki, her hangi bir hak ve hakikatten bahsetsen, “bunlar doğrudur amma ne yapalım ekmek parası var”. Hazreti Muhammed (sav) dedi ki; huzurunda böyle şey konuşulduğu vakitte, “Yazık” dedi, “Ben sizi insan yapmak içün geldim, ekmek kavgası köpeklerde olur, insanlarda olmaz” dedi. Bu düşünce hepimizde vardır. Ne yapalım efendim, ekmek kavgası. İyi ama bu haktır, hakikattir, ben bunu kabul edersem bu şu şekilde aç kalırım. Kalacaksın. Hani bazı der ki; “Efendim sen yap da, kalmazsın.” Yok. Öyle bir şey yok, Kalırsın. Teminat verme. Kocaman nazm-ı celil var karşında. Niye teminat veriyorsun? O kadar kuvvetli imana sahip olsun ki o açlığından zevk alsın. Kalmazsın, ne diyorsun? Teminat verme. Kalırsın. [19] أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ Resmen bağırıyor Allah (cc).

Öyle mi zanneder insan? Yalnız “ben iman ettim” demekle yakasını kurtarır mı zanneder? Beladan belaya sokarım. Ve bu tecrübeleri kendine yapmadıkça da imanını kabul etmem diyor. Aç bırakırım, türlü türlü belalara müptela kılarım, verdiğimdeki şükrünü aldığımdaki sabrını kendisini kendisine anlatırım. Ondan sonra gel bakalım derim. Bunlara uğramadan ben adama numara vermem diyor Allah (cc). Ben adama vermem numara, diyor.

 أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ Öyle mi, öylemi zannediyorlar? Öyle mi zulmederler hayalleriyle. Böyle yalnız, biz de inanmışız bir ebediyet vardır, biz de kabul etmişiz, bu sözü söylemeklikle ben yakalarını bırakıvereceğimi mi zannediyorlar? Bu tasdikin imtihanı vardır, diyor. Fitneden fitneye sokarım diyor. Sokacağım diyor. Mal noksanlığı veririm, kendi manada tekâmül eder, evladını veririm başına musallat etmez. Aralarındaki muhabbet ölçüsüne bakarım. Anlattırırım ona. Üüüü namütenahi. İmtihan böyle. Nefsine bela veririm, cismine bela veririm, zahirine bela veririm, batınına bela veririm, ruhuna bela veririm, kalbine bela veririm, kalbindeki bela teraküm-ü[20] şevktir. Nefsindeki bela, hattı zatında mihen[21]dir. Mihen ile muhabbet tev’emdir[22].  Altının meydana çıkması için ateşe ihtiyaç vardır. Safiyetini çıkarabilmek içün altın madeninin o ateşte erimesi lazımdır. “Ben seni ateşte eritmeden insan diye kabul eder miyim?” der. Anlatamıyoruz galiba? Ya hemen böyle hooop...  öyle şey yok. Benim âdetim öyle değil, diyor. Öyle bir şey yapmamış. Kalpte bela, terakümü şevk… Onun muhafazası lazım diyor; hürmet ve heybet. Anlat bunların heyet-i umumisini. On dakikada nasıl anlatayım? Halimde yok zaten.....

 وَمَن جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ [23]لِنَفْسِهِ إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ Bu hususta cihat istiyor  Allah (cc). Cihat yapar diyor, mücahede eder. Nefsiyle mücahede eder. Manasına düşman olanla mücahede eder. Vicdanına düşman olanla mücahede eder. Şeytan ile iblis ile mücahede eder, vesveseyi def eder. Malum ya insanı yıkan bir şeyde vesvesedir. Bunların hiç birisine ben muhtaç değilim. Yapacağı cihadın da neticesi kendisine aittir. Bunları yapar yapar ondan sonra maksuduna nail olur der. Vusul ondan sonra olur, ondan evvel yok.  Ondan evvel yok. Zevkin galip gelir, aşkın galip gelir, maddi zaruret sana hiç gelir. Burasının teminatını ver, öbür şeyin teminatını verme,….... kalır. Bu iptila âlemi bu. İnsan neşve[24]ya-ı beka olabilmesi içün, bu âlemde belayı bal yapması şarttır. Belaya talip olmak içün belaya ragıb[25] olması esas diyor. Kaide-i külliye budur. Biraz bugün zevke taalluk eden bir konuşma yaptım. Bilmem zevk alıyor musunuz? İsterseniz seyri değiştireyim. Maddeye doğru geçeyim. Âlem-i iptila… Ekmek kavgası ne yapalım der. Kabul etmez. Öyle dedi: Ben dedi sizi insan yaptım dedi, ekmek kavgası ne demek, köpeklerde olur dedi. İnsanda ekmek kavgası olur mu?

Şöyle bir misal vereyim de daha iyi anlaşılsın. Dedenin kabul ettiği mana... Senin deden çok akıllı adam. Tarihin efendisi, biliyorsun ya. Denizlerde hâkim, karalarda hakim. Ne vakit düştü? Arasında nifak çıktığı vakit düştü. Deden, ilimlere mevzu veriyor, sanatlara model veriyor. Büyük büyük denizler, havuz gibi elinde. Medeniyetini taklit ettiğin âlemin sahasında krallık edenlerin, krallığını tastik etmeden krallık yapamıyor. Geniş kütüphanesi var. Muazzam varlığı var. Tarihi çok büyük. O kadar geniş tarihe sahip insan yok. Sonra tarihte medeniyetler gösterebilirsin. Senin dedenin kabul etmiş olduğu mananın maddi kuvvetinin yapmış olduğu 25 senelik işi, Roma Medeniyeti sekiz asırda yapmıştır. O cebr ile yapmıştır, zulm ile yapmıştır; öteki kılıcını kınına sokmuş, akılları fethetmiştir. Mukayese de yapacak olursak, anlatabildim mi acaba? Biri sekiz asırda muvaffak olmuş, fakat cebr ile kahr ile şu ile bu ile öteki yirmi beş senede muvaffak olmuş, cebr ile kahr ile değil; Kilisesinde dua ettirerek, Kudret’e yalvararak “Bu orduyu buradan çıkarma İlahi” dedirterek. Hiçbir tarihte yoktur bu. Bulamazsın.

Bir yere girsin de bir şey yesin, sahibi kendisinden çekinsin, bulunamasın. Ondan sonra girdiği yere, kendi kendine vicdanıyla hesabını yapsın. Bu kaç para eder? Beş kuruş eder. Acaba on kuruş ederse belki eder, ya on beş ederse. Azami fiyatını koy hadi beş kuruşta bahşiş ver. Yirmi kuruş ağaca bağla da geç, sen efendisin! diyen bir millet yok dünyada. Deden var. Bunu tarih böyle tespit etmiştir. Sen o adamın çocuğusun. Sakın aleyhinde bulunma, kan boğar. Eğer manayı kabul etmiyor, hars kabul ediyorsan, kan kabul ediyorsan, o gelir boğar. Nereden alırdı bu feyzi? O gönül nereden olurdu? Nasıl kaynardı, ne biçim şeydi o? Membaı neredendi? Binlerce kızlarla oynamasını eğlenmesini elbette bilir, serveti daha müsait. Kuvveti senden şundan bundan herkesten daha fazla… Her sahada kavi… Hangi şey tutuyordu onu. Anlatamıyor muyum acaba? Neydi o? Sonra bu varlığın karşısında o tevazuu nereden almıştı? Bir de tevazuu var.  Yüz mütevazi bir adam, bir sofraya muhabbetle oturabilir fakat iki mütekebbiri oturtamazsın. Yüz tane mütevazi bir adam bir sofranın içerisinde muhabbetle, birbirinin gönlünü birbirine vermekle oturur ve yedikleri nar değil nur olabilir fakat iki tane mütekebbiri bir sofrada oturtamazsın. Böyle otururdu. Bu nasıl olurdu?

Buraya nereden girdim, bana hatırlatıverin...  İyi tetkik ederseniz, nazar-ı iman ile bakarsanız tarihe, tarih tetkik edilirse, nazarı iman ile bakılırsa; bir camianın, bir varlığın, bir kavmin, bir milletin, zevalindeki ahvali araştırırsanız, cemiyet-i beşeriye de cari olan bir kanuni kudret vardır. Bakın bütün tarihi açın. Her kavmin mevcudiyetinden nasibi, her kavmin mevcudiyetinden nasibi, vahdetinden olan nasibiyle mevsut[26]en mütenasip gitmiştir. Gönüllerinin birleşmesindeki âdet… Gönüllerinin birleşmesindeki… Nasıl anlatayım sana? İşte önceki söylediğim tam... çözüp söyleyemedim. Gönüllerinin birleşmesindeki nasibe bağlıdır. Bir camianın, bir kavmin, mevcudiyetindeki nasip, o birleşmesindeki nasibe bağlıdır. Şevket ve azameti de hâkimiyete olan meylinin hissesine bağlı. Kudretin eli böyle devam ettiriyor. Bütün tarih. Hangi tarihi açarsan aç. Bu birlik bu vahdet o hâkimiyete olan meyli yıkabilecek kadar tefrika çıktı mı, yıkım başladı demektir.

Burayı söylerken siz bir yerini bana hatırlattınız da bir yerini hatırlatmadınız. Yine ben size hatırlatayım fakat o noktayı bulmazsanız oradan konuşmayacağım. Çünkü dinlenmiyor hissi gelir, başka yere geçeceğim. Dinlenmiyor hissi niye gelir? Söylediğimi anlatamıyorum kusurumu kendime bulurum, dönerim. Deden dedim o kadar şey değildi, öyle bir manaya gönül vermişti ki, dedim. Bunu derken bir cümle sarf ettim, o cümleyi isterim. Onu veremediniz mi değiştireceğim, konuşmayı değiştireceğim. Efendim. (Feyz nereden gelir?) Yok kardeşim onlar nirengi noktası değil, onlar. Onlar nirengi noktası değil. Orada bir cümle sarf ettim ben. Onu ben biliyorum, söylemiyorum. Bekliyorum ki, verdiğimi alayım....

İnsanlar öldükleri içün gam yemesinler. Hayatlarını hak ve hakikatten uzak geçirtip de tükettikleri içün gam yesinler. Bu cümle hepimizi muhasebe-i nefse davet eder. Acaba sayılı nefesi nasıl geçiriyoruz? Nasıl geçiriyoruz sayılı nefesi? Dün bugün içün rüya, bugün de yarın içün rüya. Orta yerde bir şey yok. Bir varlık, bir mana koymamız icap eder.  Değil mi ya? Kaç yaşındasın? Yirmi beş. Koy ortaya bir şey. Öyle bir şey koy ki, seninle beraber gitsin.  Kaç insan yetiştirdin, kaç gönül yapabildin? Çünkü insanın tarifi... doğrudan doğruya insan gönülden ibarettir. İnsan dendiği vakitte (Üstad vücuduna pat pat vuruyor.) bundan ibaret değil.  Bu elbisesidir, kendisi gönüldür. Onun içün “Li-ma’allahi[27] vallahi gönüldür” denmiş.  Anlatabiliyor muyum? “Ah”ın ulu dergâhı billahi gönüldür diye tarif edilmiş. Demek oluyor ki insan bu, bu değil bu. Eski konuşmalarda çok tekrar ettiğim gibi; nasıl bu gömlek benim bu vücudumun elbisesi, bunun muhiti ise, benim de gönlümün elbisesi bu. Gönlüm bu değil. Manam benim bu değil. Demek ki, hakikati insaniye yalnız gönülden ibarettir. Böyle bir şey satın alabildin mi? Var mı hayatta böyle bir şey? Ömür geçip gidiyor.

Beşerin tarihi tetkik edilirse, neler gelmiş, neler gitmiş. Allah’ın(cc) beyanına göre [28] وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ  diyor. Benim mirasçı diyor ben. Hepsi bana kalacak. Sizi çalıştırırım çalıştırırım, inananını da inanmayanı da, tav’an[29] teslim olanı da kerhen teslim olanı da. Tezgâh benimdir, çalıştırır, çalıştırır ondan sonra haydi paydos, Karşı ki çukura doğru. Hepsinin mirasçısı ben… Bu arada bir şey almak lazım... Sana bana kalacak bir şey, alamadan gidiyoruz. Günah değil mi? Gölge avına çıkmışız. Avlamaya çıkmışız, kendimiz avlanıyoruz. Güya şöyle zekâdan böyle şundan bundan bahsediyoruz.

Bir ilim ki; -geçen konuşmamda dediğim gibi- gönüllere bir felah, bir refah temin etmez, ah sesini dindirmez, onun cehilden farkı nedir kardeşim? Beşer bugün nesiyle övünebilir, hangi kırık kalbi yapabilmiştir? Belki et parçasında bir yama yapabildi, belki bozuk bir burunu düzeltebildi, belki eğrilmiş bir bacağı düzgün bir bacak yapabildi fakat iç âleminde yıkılmış olan bir tek manaya bir ilaç bulabildi mi? Niye bu sahada çalışmaz?  Aya çıkacak, kevakibe[30] çıkacak. Onlar olacak, büyük kitap haber vermiş. Hepsi olacak. Karşıdan karşıya gitmek gibi olacak. Bu odadan o odaya gider gibi seyyarat[31] içerisinde gideceğiz. Biz gezmeyiz fakat bizden sonraki insanlar gezer. Bu olacak. Bu odadan şu odaya gitmek gibi... Nasıl bundan yüz sene evveli; Amerika da birisi konuşurken suratını göreceksin, sesini şurada oturur gibi dinleyeceksin dendiği vakitte; akl-i selime sahip olmayanlar, “Olmaz!” diye inkâr ederdi. Fakat âlem, âlem-i imkândır, “Olur.” derdi ehl-i ilim, bu da olacak. Fakat bunlar iş değil ki: Ne vakit gönül evinde gezilecek? Oraya seyahat ne vakit olacak?  Allah’ın(cc) tahtı orada. O seyyaratta değil, kırık kalpte. Hangi gün oraya seyri sefer olacak? Onlar olacak, onların kıymeti yok. Ve bugün ki olan kadar da olmuştur vaktiyle. Firavunun sema ile ittisali[32] var der.

İki üç konuşma evvel söylediğim gibi, Süleyman (as) Belkıs’ı getirdiği vakitte, Süleyman aleyhisselam Belkıs’ı getirttiği vakiti, o muazzam sarayından içeri girerken - bugün öyle bir şey yok- derhal eteklerini, bacaklarını sıvadı. Büyük bir derya gibi gözüküyor ve içerisinde deniz mahlûkunu görüyor. Hazreti Süleyman tebessüm etti, “deniz değildir” dedi. “O şekilde yapılmış billurdan ibarettir” dedi. Anlatabildim mi? Bugün yok. Beşeriyet bir türlü birleşemiyor, insanlık âlemi birleşemiyor. Hâlbuki zaman tefrika zamanı değildir, nifak zamanı değil. Vahdet zamanıdır. Esef[33] geçmişi geri getirmez.  

…….merdiven bulamazsın. Yüksel! Ne ile yükseleceksin? Ne parayla yükselirsin ne şununla ne bununla. Yükselmek demek, “düğmeye bas da bir milyon adam öldür” demek değildir ki. İmhaya mı geldik, ihyaya mı geldik? Teali terakki servet-i eslafa[34] serveti ahlafı[35] ilave etmekle olur. Yükselmek ancak doğruluk ve hüsnü niyetten başka bir merdivenle çıkılmaz yükselme denilen şeye. Korku, helaki tacilden[36] başka bir şey yapmaz. Bugün ki beşeriyet korku içerisinde, yeis içerisinde, emniyetsizlik içerisinde, muhabbetsizlik içerisinde… Nerede teali edecek? Nerede terakki edecek? İsterse semaya çıksın isterse yerin dibinin daha aşağısında bir âlem bulsun orada gezinsin. Mesele o değildir. Mesele gönülleri fethetmektir. Çünkü Hakk’ın nazargâhı olan yer gönüldür. Ne semadır ne arzdır ne şudur. “maa vesi`anii ardii ve laa semaii ve vesi`an galbi abdii el-mu’min eyyinel beyyin[37] “Beni ne arz alabilir ne sema denilen varlık alabilir, benim adresimi ararsan ben kırılmış olan kalpte bulunurum. Git oraya müracaat et” der. Yeis, himmetsizlikten başka bir şey meydana getirmez. Korku, helaki ta’cil eder. Keder, musibeti def etmez. Bunlar ahlakın kurduğu düsturlardır.

Bu âlem-i iptilada Cenab-ı Hak her insanı kendisini anlatmak içün, “Ben imtihana tabi tuttum” der. O hürüm diye yaşayanlar vardır ya, hür kimse yok canım. Hiç mi yok. O ayrı istisnalar kaideye girmez. Kendini nefsinin esaretinden kurtaran adama hür denir. O ayrı. Ondan maada değildir. Vardır o, ayrı bir sınıf var. Hak ile muamelesini iyi yapmış, çünkü insana hürriyet doğrudan doğruya Allah (cc)’den gelir. O verir adama. Oradan gelir. O adaletle takyid[38] eder. İnsan kendisinin bir kadir-i mutlakın eseri olduğunu idrak edemezse -tabirime dikkat et-  kendisinin şöyle asla doğru gidip de… Aşkı tarif ediyordum size.......
Aslını teharri[39] eder eder, “kimim” der, “nereden geldim”der, “ne olacağım” der. Netice itibariyle bakar ki, Hindistan cevizi kadar muhafazanın içerisindeki çevher-i akille bu iş hal olunmayacak, başlar gönlünden ebet sedasını duymaya, “inan” emrini almaya, o vakit kendi kendine boynunu büker, kendisinin bir kıymet olduğunu bilir ve Kudret ona “yabancı değilsin” der… “Ünsiyet peyda et” der. Enis[40]inin, munis[41]inin, yarinin, nigarının[42], nazenin[43]in kim olduğunu idrak eder, o vakit kendi aslını rü’yet[44]e başlar. O rüyette bir şevk gelir, o şevkte bir muhabbet hâsıl olur, o muhabbetin adına aşk denir. Onda daima artmak vardır, azalmak yoktur. Anlatamadık mı acaba? O ayrı o. O vakit ferşten[45] arşa[46] kadar olan saha, sivri sineğin kanadı kadar gelmez.  O aşk tecelli ettiği vakitte, bütün maanîdeki[47] esrar açılır. Madde âleminde yaşıyor, madde elinde oyuncak olur. Gönlünde seyir olarak kalmaz. Maddesiz olmaz tabiatıyla. Maddesi var ya, bunun gıdasını verir fakat manasının da gıdasını verir. Bu ceset içün ne lazımsa, manası içün de Allah(cc) lazım ya.  O vakit nasıl olur, o ekmek kavgası olur mu? Bak sana bir şey okuyayım da eski okumuştum ama burada şimdi daha ziyade açılır. Anlaşılır. Benliği, senliği kalkar. Ben sen.

Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler,
Yevme lâ yenfeu da kalb-i selîm isterler."[48]

Öyle değil mi? Neticede kaç sene yaşarız? Şimdi bir misal getirelim. Yüz sene yaşayalım, yüz elli sene yaşayalım. Herkesin zihninde bir muhayyel hesabi vardır. Kudret, o hayali verdirir adama. Olur, olmaz başka… Ama vardır o. Şurada hepinizin zihninde kendinizce bir hesap kurmuşunuzdur. O kendi kendinize dersiniz ki; ben iki sene yaşasam konuşurken falan, onlar laf. O Hazreti Mevt gelse de “Gel” dese, “Aman” dersin. “Efendim süs olmayanları da var, hani birçok intihar edenler var ya.” Onlar buraya girmez ki o. O buraya girmez. Niye? Onların bile şimdi artık ruh ilimleriyle -ruh ilmi değildir ya, neyse- Kudret bir ders kaçırıyor da manayı kabul ettirmeklik içün, yirminci asrın çocuğuna. Acıyor. Kim bilir kime acır? Çünkü Allah’ın(cc) azameti öyle acayiptir ki, zerratı kâinattan hiç kıymet verilmeyen bir zerreyi sever, onu kurtarmaklık içün birçok kanun yapar. Bir tek sevdiği insan olur, bakarsın ki inkâr sahasındadır, onu kurtarmaklık içün bakarsın ki bir ruh ilmi meydana getirir. O hakikaten şey.... O ayrı bir iş. Şimdi o sahayı bırak, fakat inkârı kapıyor. Cazibe kanununu alt üst etti. Bıraktığın an düşecek bu. Amerika da adam masanın üzerine biniyor beş kişi, rap altı metre yukarıya çıkıyor. Efendim sen hissen telkin yaptın şu ettin. Pekala diyor, şırrık diyor makineyle çekiyor, buna da yapmadın ya telkini, camah[49]tır. Nedir bu? Zaten bilinen şeyler nedir? Histen ibaret. Yaa.

....o kitapları okursanız, mananın verdiği habere inanmaz da biraz daha şöyle maddileşmiş şekillerden de anlayabilirsiniz ki, berbat. İntihar eden adam yakasını kurtarır mı zannedersin? Öyle şey yok. Hüner doğmayaydın. Doğdun mu, yakalandın.  Fayda yook. Doğdun yakalandın. Hangi madde seni Kudret’in vücuduna kundak sokmaya sevk etmişse, o maddenin cinsinden kat kat tazib[50] olunmak şekliyle namütenahi yaşarsın. Namütenahi yaşarsın. Yoktur ölmek. Şekil değiştirmek var. Ölümün tarifi bu. Yani ölüm, ademe[51] gitmek değil, yok olmak manasına değil. Ufacıcık okumuş olduğun ilim de bile var; kâinatta bir şey eksilmez, bir şey zail[52] olmaz diyerekten. Büyük kitaptan almıştır: [53] فَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلًا  Ondört asır evvel onu söylemiş Hazreti Muhammed(sav). O “bir şey eksilmez, bir şey artmaz” buradandır işte.  فَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلًا  Manası onun o. On dört asır evvel söylendi. Yeni bulunmuş bir şey değil. Neyse sen onu kabul etmişsin. E nasıl, hem onu kabul et de hem…

...ne kadar konuşuyorsun, dünyanın bir ucunda konuşuyorsun şeklinle beraber mahfuz[54] burada görüyorsun da nasıl ademe kail oluyorsun kardeşim? Kudret dersini kaçırmış. Demek ki bu kaza seni muhafaza ediyor, sen nasıl yok oluyorum diye yaşıyorsun? Hangi ilme istinat ederekten yok oluyorsun. Mahfuz her şeyin… Kapandı o kapılar. İnkâr kapısı kapanmıştır. Kapalı, kapılar kapalı.

Gelelim mevzumuza yüz sene farz et. Ellisinde tasarrufun alınarak yaşamışındır, geceleri çıkarırsan, dimi ya? Uyku hali gelince, senin senliğin yok. Uyudun mu bütün varlığın gidiyor. Uyku hâkim ile mahkûmu, zalim ile mazlumu, şah ile gedayı müsavi kılar. Bitti. Zalim bir yere sızmış, mazlum bir tarafa  büzülmüş. Amirin amirliğini, memurun memurluğunu, kavinin kaviliğini, zahitin zahitliğini almış, bişiy yok. Kadının kocasını, kocanın kadınını, evladını hepsini… İlmini, şuurunu hepsini alıyor. En büyük şeydir... Çok söylemişim bunları. Bahr-ı umman-ı ehadiyetine atar. En büyük ders… Ya, kaza hali verir, buyurun der sizin masanız, sizin evladınız, senin karın, senin kocan, senin çoluğun çocuğun. Bir gün alır vermezsem ne yaparsın? Sen “benim” diyerekten yaşıyorsun haa, benim. Yaa, uykunu kaldıramıyorsun orta yerden. Hap yutarım da bir gece iki gece dayanırım. Kendini yersin. Haplan huplan döner mi, o iş. Bünye-i insanini tahrip edersin. O muvakkat[55] şeyler işi değil o.

Yüz sene yaşanan bir ömür üzerinde konuşuyoruz: Elli senesi yok, bilmiyor kendisi, sahip değil. Kaldı mı elli sene. Bunun beş on senesi hal-i şebabet[56]i, sababet[57]i. İşte kendine gelir, şöyle on beşinde yirmisinde, kalıyor şu kadar yirmibeş, otuz sene. Şu kadarcık bir şey dimi o? Bitti. İnsan şöyle birden bire elli altmış filan oldu mu, gözünü kapayınca; yahu bitmiş diyor, bitmiş. Nasıl bitti? Haberim yokken bitti bu, diyor. Hep öyle biter o. Hep öyle bitirdiler bitirenler. Hep bitirenler öyle bitirdi. Hep öyle bitti o. Şimdi bu... Yüz sene tasavvur ettik -pek ender ya- kabul edelim olsun. Ellisi gitti, ellisinin de on beş, yirmisi kendisini bilmezken gitti. Geri kaldı yirmi otuz senelik şu kadarcık bir zaman. Bu zaman içün, şöyle çalışırız, böyle çalışırız, böyle istikbal olacak, şu olacak, bu olacak, efendim istikbal, saadet maadet… Saadet yok! Kendi hesabına çalıştıkça saadet yoktur. Çünkü neden? Malın sahibi Allah’dır (cc), O’nun hesabına çalışırsan saadet verir. Niçün beşeriyet saadete kavuşamıyor? Kendisi içün çalıştığı içün saadete kavuşamıyor. Anlatamadım mı acaba? “Benimdir” diyor. Onun hesabına çalış, yine sana saadeti verir. Ticaretini alırsın saadet ticaretini. Kendi hesabımıza çalıştığımızdan dolayı… Bugün namütenahi serveti olan da hayatından memnun değildir. En büyük masası olan da, en büyük kasası olan da, ufacık bir yerde büzülen de hep müsavidir onlar.  Belki onun daha fazladır. Emeli, elemi daha fazladır.

Eee dünya sahnesinde şu kadarcık bir zaman içün, bu kadar geceli gündüzlü bir sarfiyat yaparız da; neden acaba bir müebbet istikbal içün bu sarfiyatımızın hiç olmazsa onda birini yapmayız. Yarısını değil, onda birini. Böyle bir muhasebe-i nefis yapabildik mi? Bir gün çıktık mı, kapıdan çıkarken -Kudret’in ismi Rezzak’tır- acaba benim elimle kimi merzuk[58] edecek niyetiyle ve ondan dolayı bir zevk, sevinç duyarak, kalpte bir sürur hâsıl olarak adım atabildik mi? Riyasız, sum’asız,[59] kimse görmeksizin, bilmeksizin. Ha. Belki bir gün oldu, belki beş gün oldu, belki on gün oldu. Bunların müddetinde insana… Emir öyledir, yorgunluk bitkinlik geldi mi, “ihlas yoktur diyor, kabul etmem” diyor. Madde âleminde yorgunluk olur, diyor; manada yorgunluk olmaz. Şevkte yorgunluk bulunmaz, diyor. Sen onu yaparken oradaki ihlas tam değildir, diyor. Bilmeden orada bir ihlas bozukluğu vardır. Evet, bugün şu iyiliği yaptın, yarın bu iyiliği yaptın. O gün zevk aldın, öbür gün zevk aldın. Beş gün, on gün, yirmi gün, bir ay, iki ay... günün birinde dedi ki: “Yahu başa çıkmıyor ki bu iş.” Hah, hepsi birden çürüdü. Kocaman bir.. En nefis besiyle beslenmiş bir inek sütünü tasavvur et; bir kazana sağıldı, bir damla gaz damladı. İçebilir misin? İçemezsin? Sütte su yok amma gaz damladı. Yapıldı ama ihlas olmadığı içün onun içine gaz damladı. Bir şey alamazsın. Anlatabiliyor muyum?
Zor. Tabi, zor olmasa der mi ki Kudret. Dedi ya..... Neyse, biraz evvel size söylemiştim. Elbette ve elbette imtihan edeceğim. Belalardan belalara sokacağım diyor. Öyledir benim âdetim diyor. Beladan belaya sokacağım, ben Allah’ım. Efendim şöyle olur. Yoook...... Girdikçe, beladan belaya. Ne kadar belan çok, Kudret’in yanında o kadar rağbetin çok. Hadi sana bir müjde. Konuşmayı kesiyorum. Ne kadar belan çok, ne kadar bunaldın, Kudret’in yanında da o kadar rağbetin çok.

Neye misal getiriyorduk? Şu otuz senelik bir hayat içün bu kadar… Fakat senesi yok, bidayet mutasevver[60] değil, nihayet mutasevver değil. Namütenahi hayat içün var mı böyle bir şey? Bir özendiğimiz bir hal var mı, bir tecelli[61] var mı? Yok. Var, Onlar adet halindedir iki gözüm, adet. Yoruldunuz mu, keseyim mi, yoksa bunu okuyayım mı?

Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler
“Yevme lâ-yenfa‘u”da kalb-i selîm isterler

Berzâh-ı havf ü recâdan geçe gör nâkâm ol
Dem-i âhırda ne ümmîd ü ne bîm isterler

Aç bunları, hepsini anlat. Yok vakit. Anladığın kadarı yeter. Bir şey anlarsın okuma tarzından da anlarsın. Mesela şunu anlayacan:

Unudup bildigini ‘ârif isen nâdân ol.

Vardır ya, insan şöyle iki satır bir şey öğrenir, öğrendikten sonra ben biliyorum diyerekten yaşar. Herkese nazar-ı hakaretle bakar. Konuşurken edası başka türlü olur. Yanındakine bakarken başka türlü bakar. Yarım döner. Beşeriyetin Fahri Ebedisi, mürebbi-i ukul, -daha ötesi var mı?- Cenab-ı Hak demiş ki;                                 [62]  وَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكَينَ

Kendisine ait vücudu olmaz, kendi kendine…......... Sıkılıyorsun. Bu sıkılmaklık sana bir vücut vermekliktir. Müşrikten mi olacaksın sen, diyor. Sen vücudunu kaldırdın, ben sende tahakkuk ettim. Nereden almışım bu manayı? Gayet güzel bir manadır. Zevk ile dinle. Anlatabiliyor muyum? Bak ne diyor Beşeriyetin Fahri Ebedisine (sav); “Sen diyor benim habibimsin, binaenaleyh kendine ait vücudun yok. Ben sende tahakkuk ettim, vermiş olduğum ömr-ü risalette, tebliğ ederken, filan oldu filan olmadı diyerekten bir hüzün gösteriyorsun, teessür gösteriyorsun. Senin şanına teessür yakışır mı? Sen sahib-i tesirsin. Madeni Kur’an’sın sen.  O vakit kendine ait bir vücut oluyor, وَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكَينَ kendine vücut verenlerden olma Resulüm. Anlatabildim mi?

Bu kadar Hakk’ın nazlısı olduğu halde, hiçbir kimseyle konuşurken -tespit etmişler- böyle konuşmamış. Hiç böyle konuşmamış. Ve dostlarına da tembih edermiş, “Hakk’ın gücüne gider, bu kibr-i nuhvet[63] alametidir. Veçhen minel vücûh[64] dönün konuşun. Hak vardır”. Tam böyle yüzünü döner konuşurlarmış. Böyle geldi mi, birisiyle konuşurken böyle konuşmuyor. Böyle dönüyor. Onun yüzünü kendi yüzüne ayna yapıyor, kendi yüzünü onun yüzüne ayna yaparaktan konuşuyor. Biz bir parça sivrildiğimiz vakitte adamı yanına almayız. Ondan dolayı Huda öyle dedi ya; [65] وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ Elbetteki bize görünür o vecheden…….

Hâlbuki o iktisab[66] ettiğimiz malumat, bilgiler, bizim bizatihi kendi madenimiz değildir. Kendi malımız değildir. Şundan baktın, bundan öğrendin, şu söyledi bu söyledi, teraküm[67] etmiş şunun bunun malı. Kendi malını versene bana. Kendi malını versene bana, kendi malını. Elin malıyla ne övünüyorsun? Nerede seninki yok mu? Yok. O halde... Bankadaki veznedarın, kasasının önündeki sıra ilen dizmiş olduğu para demetlerine benzer.  Sayarken şöyle, şöyle, şöyle, şöyle, şöyle, sayar o. İnsan acayiptir, cibillidir o; kendisinin gibi zanneder sayarken filan, şöyle, şöyle, şöyle,  sayar. Elinde de sivrilmiş bir kalem vardır. Şöyle çizer, böyle yapar, şöyle eder. Sonra demetin birisinden bir tane ellilik yahut yüzlük eksik çıktı mı, bir kızarır yüzü. Derhal o böyle bakış tarzı değişir. Başlar böyle tekrardan hafif hafife düzeldi mi, tekrar düzelir. Anlatamadım mı acaba? Tekrar düzelir. Öyle değil mi? Ariyet. İşte ona işaret ediyor. 

Unudup bildigini ‘ârif isen nâdân ol.
Buradaki nadan bizim Türkçede konuştuğumuz nadanlık manasına değil. Hani gönül kırmak manasına değil. Bilmiyormuş gibi ol. Unudup bildigini ‘ârif isen, eğer arif isen, o kadar ben varım diye yaşama.

Unudup bildigini ‘ârif isen nâdân ol.
Bezm-i vahdetde ne ‘ilm ü ne ‘alîm isterler. Anlatabildim mi acaba?

Âlem-i bi-meh-i hurşid ü felekte herkîs
Ne mühendis ne müneccim ne hekîm isterler

Âlem-i keşf-i meânîde çok esrâr açılır
Varamaz nefs-i gadûb anda hâlîm isterler

Harem-i maniye bigâneye yol vermezler
Âşina-yi ezelî yâr-i kadîm isterler

Sâkin-i dergeh-i teslim-i rızâ ol dâim
Ber-murad etmeğe hizmette mukîm isterler

Dergeh-i fakra varıp dirliğini arz etme
Anda her kîs ne sipahî ne zaîm isterler.

Cürmüne mu’terif ol tâ’ate mağrûr olma
Ki şifâhane-yi hikmet’te sakîm isterler

Aşık ol şerbet-i vasl ister işe kim-î uşşak
Çaresiz dert arayıp renci elim isterler.

Kıble-yi mâ’nîyi fehmeylemeyen keçrevler
Sehv ile secde edip ecr-i azîm isterler

Hakikati anlamamış, manayı duymamış, gönül nedir idrak etmemiş, hangi kalpte ne vardır tartmamış, başını yere koymuş secde etmiş, elini kaldırmış ver diye bekliyor. Ona işaret ediyor.  Kıble-i maniyi fehm eylemeyen kecrev[68]ler.  Sehv ile secde edip ecri azim isterler

Ezber et kıssa-i esrâr-ı dili ey Rûhî
Hâzır ol bezm-i İlâhî'de nedîm isterler  (Bağdatlı Ruhi)

Bülbülün gülün karşısında kanadı var mı, yok mu farkında değildir. İnsanda hakikaten kâm almak isterse, sahte benliğinden soyunması esastır. Bülbülün gülün karşısında kanadı var mı, yok mu bilmez o. Bilmez. Daha doğrusu, hem bülbül de görülmeli, hem gül de görülmeli… Daha, daha, daha ziyade… Ama gönlünüze bir şey gelmesin. Ben nakilim haa. Ben sizden çok aşağı… Naklediyorum, plak. İçinizde olan olur, zevk eden olur, bende me’cur[69] olurum.

Bir handeyim, ezharu dilara da nihanım. Daha konuşmaya yeni başladım ama vakit geldi. Şimdi yavaş yavaş zevklendim, keseceğim ama. Vakit geç.

Bir handeyim, ezhar u dilara da nihanım.
Bir neş’eyim elvan-ı tecellide nihanım. Acaba anlatabiliyor muyum? Bilmem. (Çok güzel) Eh birisi güzel dedi ya, yeter bana.

Bir handeyim, ezhar u dilarada nihanım.
Bir neş’eyim elvan-ı tecellada nihanım.

Güllerde yanan şu’lede pünhanım ezelden.
Bülbülde cüş’an nale-i şeyda da nihanım.

Gül benden alır neşve, ben eksir-i neşatım.
Humhane-i can perver-i manada nihanım. 

Hem cezbe-i sevda ile mecnun da ayanım.
Hem cazibe-i hüsnü leylada nihanım

Tafsilim olan arz u semavata sığışmam.
Bir nokta gibi gerçi süveyda da nihanım.
Muhyi, ne bilir kadrimi sarrafı zamane.
Ben dürr-i yetimim gül-ü deryada nihanım.  (MUHYÎ, Fenârîzâde Muhyiddîn Çelebî  (d.?/?-ö.954/1548)

Muazzam söylemiş adam, gözümü vurdu bolluğu.

Muhyi, ne bilir kadrimi sarrafı zamane.
Ben dürr-i yetimim gül-ü deryada nihanım. Bir günde açarım size, tahlilini yaparım, manasını.

Ne dedik? Arif olan, manaya gönül veren, kafası çorba kâsesi olmaz. Şeytan onun hemsayesi[70] de olmaz. Öyle değil mi? Ona aitte bir şey okuyalım. Ondan sonra Kudret isterse yine konuşuruz.

Ben ol bir şahsı sultanım ki âli himmetim vardır.
Hakikat ehliyim her şahs ile ünsiyetim vardır.

Veli vâlayı pire nice yıllar hizmetim vardır.
Kitab ı aşkı tefsir eylemeklik kudretim vardır

Benim bin böyle suzişli müessir sohbetim vardır.
Anın için zümre i irfan içinde şöhretim vardır

Bu günden seyfi nazm-ı kuvvetiyle merd i meydanım.
Kemalatı sühande şehriyar ı yar-ı  bezm i irfanım .

Gedayım surete lakin gönül tahtında sultanım.  Anladın mı? Hani baş kafa çorba kâsesi değil. Ona misal olsun diye söylüyorum.

Gedayım surete lakin gönül tahtında sultanım.
Serir i lağvı hüsrev mülki mahviyyet de hakanım.

Ne zannettin efendim intihasız devletim vardır.
Fakirim rütbe i vâlâda şanım şevketim vardır.

Ben ol avare vech hayran hayran yüz sücu etmem .
Sözüm dad ı Hüdadır. Öz özümden yüz sücu etmem

Muhassal bir selatini zamana serfüru etmem.
Güzellikde seha şuh u cihanı arzu etmem.

Gönül bağında bir gülyüzlü nazik tıynetim vardır.
Sedaret bezmigâhında anın için rifatim vardır.
Çıkardım bu müesser nüshayı bir ism-i akdesden.
Müsahhar eyledim devrânı bir refd-i Muhammed’den.

Kemali fehmedenler eylesinler bu müseddedden
Bu feyzi almışım Emrah bir şeyh-i mukaddesden

Selamında fasihane fesahat rikkatim vardır.
Özünde hüsn ü himmet hem sözümde kuvvetim vardır.  (Erzurumlu Emrah)

Bugün ki konuşma bu kadar yeter.

Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler
“Yevme lâ-yenfa‘u”da kalb-i selîm isterler
Berzâh-ı havf ü recâdan geçegör nâkâm ol
Dem-i âhırda ne ümmîd ü ne bîm isterler
Unudup bildigini ‘ârif isen nâdân ol
Bezm-i vahdetde ne ‘ilm ü ne ‘alîm isterler
Âlem-i bî-meh ü hurşîd ü felekde hergiz
Ne mühendis ne müneccim ne hakîm isterler
Âlem-i keşf-i ma‘ânîde çok esrâr açılur
Varamaz nefs-i gazûb anda halîm isterler
Harem-i ma‘nâya bîgâneye yol virmezler
Âşinâ-yı ezelî yâr-i kadîm isterler
Sâkin-i dergeh-i teslîm-i rızâ ol dâ'im
Ber-murâd itmege hidmetde mukîm isterler
Dergeh-i fakre varup dirlügini arz itme
Anda hergiz ne sipâhî ne za‘îm isterler
Cürmüne mu‘terif ol tâ‘ata mağrûr olma
Ki şifâ-hâne-i hikmetde sakîm isterler
Âşık ol şerbet-i vasl ister isen kim ‘uşşâk
Çâresiz derd arayup renc-i elîm isterler 
   
Kıble-i maniyi fehm eylemeyen kec-revler
            Sehv ile secde edip ecri azim isterler                             -Bağdatlı Ruhi-



[1] Sakim: Hasta, keyifsiz, sağlam olmayan. Yanlış.
[2] Tehalük :( Tehâlükât) (Helâk. dan) İstekle atılma. Tehlikeye aldırış etmeden, birbirini çiğneyecek gibi koşuşma. Can atış, can atma, atılma, çok arzu etme. Ahlaklanmak isteği. Vasfını giyinme
[3] Saye: Gölge. Mc: Himaye, sahip çıkma, koruma. Muavenet, yardım.
[4] Meveddet: Dostluk. Sevgi. Muhabbet. Muhabbet etmek. Sevmek
[5] Muzır: (Muzırra) Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.
[6] Müfîd: İfâde eden, meramı güzel anlatan. Mânalı, mânidâr. Faydalı, faydayı mucib olan. Mütâlâsından istifade olunan
[7] Mazarrat: Zararlar. Ziyanlar. Mazârr.
[8] Ankebut suresi 20. Ayet-i Kerime : قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ ثُمَّ اللَّهُ يُنشِئُ النَّشْأَةَ الْآخِرَةَ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Meali: De ki: «Yeryüzünde bir gezinin de bakın O'nun yaratma işini başlangıçta nasıl yaptığına; sonra da Allah, neş'e-i uhra'yı (son yapışı) inşa edecektir.» Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.
[9] Mensi:  (Mensiyye) (Nisyan. dan) Unutulmuş, hatırdan çıkmış.
[10]  Mühmel / مُهْمَلْ : İhmâl edilmiş. Bırakılmış. Kıymet verilmemiş. Bakılmamış.
[11] Mübeccel: Muhterem. Azizlenmiş. Yüceltilen, yükseltilen. Büyük saygı gösterilmiş.
[12] İçtimai hayat: Sosyal hayat
[13] Suri:  Surete ait, görünüşe ait ve müteallik. Hakiki, ciddi ve samimi olmayan. Zâhirî.
[14] Mihan: (Mihnet. C.) Mihnetler, sıkıntılar.
[15] Bu beyitler Sadi Şirazi’ye atfediliyor
[16] Mader: Anne. ana
[17] Revzene (C.: Revâzin) Pencere.
[18] Lika:        Kavuşmak. Rast gelip buluşmak. Görüşmek. Yalnız görüşmek. Yüz, sima, çehre.
[19] Ankebut suresi 2. Ayet-i Kerime: أَحَسِبَ النَّاسُ أَن يُتْرَكُوا أَن يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ
   Meali : İnsanlar: «İnandık! demeleriyle bırakılıp da imtihan edilmeyeceklerini mi sandılar?
[20] Teraküm Birikme, yığılma. Birbiri üzerine sıkışma.
[21] Mihen: Mihnetler, sıkıntılar.
[22] Tev'em: İkiz, çocuklar. Mc: Benzer, eş, mümasil.
[23] Ankebut Suresi 6. Ayet-i Kerime : وَمَن جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ
Meali : Cihad eden yalnızca kendi hesabına cihad eder; çünkü Allah, bütün alemlerden müstağnidir.
[24] Neşve : 1) Sevinç, keyif 2) rayiha 3)Mest ve sarhoş olmak 4) iyice duyup vakıf olmak
[25] Ragıb: İsteyen, rağbet eden.
[26] Mevsud : Ortada. Vasat olan.
[27] Li-ma’allah : Allah(cc) Bizimledir anlamında Arapça kelime
Tevbe Suresinin 40. Ayetinde geçen “لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا” (lâ tahzen inne Allâhe mea-nâ)Üzülme Allah bizimledir ayeti celilesine atıf yapılıyor.
[28] Hicr Uuresi 23. Ayet-i Kerime  وَإنَّا لَنَحْنُ نُحْيِي وَنُمِيتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ Meali: Her halde Biz, kesinlikle hem hayat verir, hem öldürürüz. Hepsine varis de Biziz.
[29] Tav'an:   İsteyerek. Zorlanmadan. Kendi isteğiyle.
[30] Kevakib yıldızlar, gezegenler
[31] Seyyarat: Seyyareler, gezegenler.
[32] İttisal:Ulaşmak. Bitişmek. Birbirine dokunmak. Yakınlık. Bağlılık. Kavuşmak.
[33] Esef:        Hüzün, gam, nedamet, pişmanlık. Daralmak. Elden çıkan bir şey için hâsıl olan üzüntü.
[34] Eslâf:       (Selef. C.) Selefler, evvelkiler, geçmişler.
[35] Ahlaf:Halefler. Sonra gelenler. Zürriyetler. Evvelkilerin yerine geçenler. Nesil. Evlâdın evlâdları. Nesl-i âti.
[36] Ta'cil:     Acele ettirme, hızlandırma.
[37] مَا وَسِعَنِى سَمَاۤئِى وَلاَاَرْضِى وَلٰكِنَّ وَسِعَنِى قَلْبُ عَبْدِىَ الْمُؤْمِنِ “Ben göklere ve yere sığmam, fakat mü’min kulumun kalbine sığarım.” El-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:165; İmam-ı Gazâlî, İhyâ-u Ulûmiddîn, 3:14. 
[38] Takyid: (Kayd.  Kayıt ve şarta bağlanma. Şart koşma. Bağlama. Deftere yazmak. Harfe nokta ve hareke koyma.
[39] Teharri:  Bir şeyi anlamak için araştırmak.
[40] Enis: Dost, arkadaş, ünsiyet edilmiş olan. Alışılmış, kendisi ile ülfet edilmiş olan. Sevgili.
[41] Munis: Alışılmış. Ehlileşmiş. Cana yakın. Sevimli. Ünsiyyet edilmiş.
[42] Nigar: 1)Güzel yüzlü sevgili  2)Put, Sanem 
[43] Nazenin: İnce, nazlı, zayıf, lâtif, hoş eda olan, nazlı yetişmiş, şımarık. Oynak. Nazik endamlı 
[44] Rü’yet : Görmek, bakmak. İdare etmek. Göz ile veya kalb gözü ile görmek.
[45] Ferş:Yer. Yeryüzü. Döşeme. Döşeyiş. Yaymak. Yayılmak. Döşenmiş şey. Küçük develer.
[46] Arş: Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allahın kudret ve saltanatının tecelli yeri. (Arş kâinatı kaplar. Allah'ın kudreti ve ilmi de herşeyi kaplar.)
Fevkiyyet, ulviyyet.
[47] Maanî:(Mâna. C.) Mânalar.
[48] "Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler,
Yevme lâ yenfeu da kalb-i selîm isterler."
Ruhi
"Zannetme ki yarın kıyamet gününde senden altın ve gümüş isteyecekler;
mal ve evladın fayda vermediği o günde senden arınmış bir kalp isteyecekler."
ŞUARÂ 88-89
O gün (kıyamette) mal da fayda vermez evlatlar da / Allah’a arınmış bir kalp ile gelen başka.
[49] Camah : Robot (kontrol sistemi)
[50] Tazib: Azap, eziyet verme.
[51] Adem: Yokluk, olmama bulunmama
[52] Zail: Zâil olmak: Yok olmak, ortadan kalkmak. (Arapça)
[53] Vakıa Suresi 43 Ayet-i Kerime سْتِكْبَارًا فِي الْأَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِ وَلَا يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلَّا بِأَهْلِهِ فَهَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا سُنَّتَ الْأَوَّلِينَ فَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلًا وَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَحْوِيلًا
Meali : Bu, yeryüzünde bir büyüklük taslamak ve suikast düzenlemek istediklerindendir. Oysa kötü tuzak, yalnızca sahibinin başına geçer. O halde öncekilerin kanunundan başka ne gözetirler?! Sen Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın, Allah'ın kanununda asla bir sapma da bulamazsın!
[54] Mahfuz: (Hıfz. dan) Hıfzolunmuş, saklanılmış. Ezberlenmiş. Hafızaya alınmış.Korunup gözetilmiş. Gizlenmiş, saklanmış.
[55] Muvakkat / موقت / مُوَقَّتْ : Vakitli. Geçici. Fâni. Devamlı olmayan.
[56] Şebabat: Gençlik
[57] Sabavet / sabâvet / صباوت : Çocukluk, sabilik.
[58] Merzuk: Rızıklanmış, ihtiyaçları verilmiş. Bahtiyar. Saadetli, mutlu.
[59] Sum'a: İhlâssızlıktan çıkan, işitilsin ve bilinsin için yapılan iş, gizli riyakârlık (tribünlere oynamak).
[60] Mutasavver: Tasavvur edilmiş. İlerde yapılması düşünülmüş. Tasvir edilen. Hatırdan geçen. Kabil, akıl kabul eder, akıl alır.
[62] Enam Suresi 14. Ayet-i Kerime: قُلْ أَغَيْرَ اللّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلاَ يُطْعَمُ قُلْ إِنِّيَ أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ وَلاَ تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكَينَ 
Meali : De ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah'tan başkasını mı dost edineceğim! De ki: Bana müslüman olanların ilki olmam emredildi ve sakın müşriklerden olma! (denildi).
[63] Nahvet / نخوت : Kibir, gurur. Kibirlenme, büyüklenme, böbürlenme.
[64] Vechen min-el vücuh : “Yüzyüze” anlamına gelen bir deyim, yüzünü muhatabına dönerek mukabelede bulunmak anlamında
[65] Kalem Suresi 4. Ayet-i Kerime وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ Meali Ve herhalde sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.
[66] İktisab: Kazanmak. Tahsil etmek. Elde etmek.
[67] Teraküm: Hesaplama. Birikme, yığılma. Birbiri üzerine sıkışma
[68] Kecrev: Tuttuğu yol sakat ve yanlış olan
[69] Me'cur: Karşılık almaya, mükâfata hak kazanmış kimse. Kiraya verilen.
[70] Hemsaye: Komşu, aynı gölgeden faydalanlar

0 yorum:

Yorum Gönder

 
Şemseddin Yeşil - Tüm Hakları Saklıdır..
Designed by CruelKeSh | 2017