Eni ü nale seher-hize ney nevası verir
Bükadan Arif i billaha mey safası gelir
Sühanverin eseri bir hayat ı sânidir
Giderse dâr ı fenâdan yine sedası gelir.




Saniye sonra Kapanacaktır

285. Kaset


285 (07.12.1966) 65 dk. (285)

… vazifeden doğan ahlakın annesinin akıl olduğunu, aşktan doğan ahlakın mastarı, membaı kalp olduğunu söylemiştik. Gerek akıl, gerek aşk, vazife, kalp, bunlar mana-i insaniyeye ait birer vasıf olması hasebiyle, insan doğrudan doğruya mevzu, insan mefhumu ile alakadar. Acaba elli atmış kiloluk kan ve kemik torbasına taalluk[1] etmiş olan bu varlık nedir? İnsan denilen mefhum, bunun manası ne? İşte görüyorsun ya bu. Yok o değil.  İnsanın kendisini, hakikatini bildiren şey nedir? İnsanı hakkıyla kim tarif edebilir? Bunun üzerinde duruyoruz.


Bunun zahiri görünüşü nihayet iki metre uzunluğunda bir çukura istiab[2] edebilir. Fakat içinde sessiz sözsüz bizsiz sizsiz konuşan vücudu nereye istiab edebilir? Neresi onu alabilir? Hemen hemen iki üç konuşmada bir tekrar ettiğim gibi, daha iyi anlaşılsın diye bir misal veririz: Mesela şu gömlek benim tenimi kaplamış fakat bu gömlek benim tenim midir? Değil. -Çok öksürme oluyor, …... Orda hastalık bol- Nasıl bu gömlek benim tenimin aynı değilse, benim tenimde benim vücudumun gömleğidir, aynı değildir. Anlatamıyor muyuz acaba? Şu benim gömleğim dendiği vakitte tenim manası anlaşılmıyor di mi? Fakat tenimi örtmüş. Bu benim tenim de bizim zahirde madde namıyla kabul ettiğimiz şu varlık da benim hüviyetimin gömleğidir. Kendim değilim. Acaba kendim ne? İşte insanlık âlemi bununla meşgul olmadığından dolayı bugün inliyor.  Ne vakit bununla meşgul olmaya başlar, kendi kendine inlemesi kalkar. Semaya çıksa da inleyecek, yerin dibinde gezse de inleyecek, denizleri yarsa yürüse de inleyecek, çaresi yok. Neden? Hakikatini aramıyor. Hakikatini buluncaya kadar bocalayacak. Hakikatini bulduğu vakitte Hakk’ı bulur. Hakk’ı bulan kişi herhangi bir gaybını bulana benzemez. Anlatamadım mı acaba? Hakk’ı bulan insan herhangi gayb ettiği bir şeyi bulana benzemez. Hakk’ı bulmakta başka türlü bir tat vardır. Evet, bir şeyini kaybedersin bulursun ama bu öyle buluş değil. Hakk’ı bulmak -sırf bu cümleyi söylemek için çıktım- iyi dikkat edin. Hakk’ı bulmak herhangi gayb ettiği bir şeyi bulmaya benzemez. Biz onu bulmaklık zevkini, yani mevzii konuşmuyoruz, bütün dünya sekenesi üzerinde bir arr[3]ık geldi, o zevk kayboldu, evet. Kudret de fen sahasında ilerletiyor ama öbür zevki vermiyor nedense. Neden? Sermayesini kaybetti. Neydi sermayesi? -Bir seneden beri aynı mevzuyu konuşuyorum.- Muhabbetti. Bunu kaybetti. Bunu bulduğu gün… Her işi yapan Allah’tır. Sen, ben yaparım filan dersin. Hayır! Sana yaptırır. İstidadında görürse ki; rikkat, merhamet, şefkat, adalet, insan hakkına hizmet, büyüğe karşı bir tevkil[4], küçüğe karşı bir terhim[5], bunlar meydana geldi mi Huda derhal açar. Veren o.

[6] وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟  En mühim yer burasıdır. Bana sarılmadıkça, en iri kafanız toplansa,  en geniş zekâlarınız içtima etse, bütün dünya servet kesilse, dağlar gibi önünüze yığsanız, paranızı, kasanızı, masanızı, yine inleyeceksiniz. Musluğu o açacak. Hayır! Buyurun. Bundan daha ne istiyorsunuz, daha fazla? Maddi terakki ne olacak işte? Semavata kadar çıkılıyor. Ufak şeyler değil ki bunlar. Düğmeye basıyorsun milyonla adam ölüyor. Bunlar ufak iş mi? Burada bir şey yok. Ahlak öyle der. Ömrün afitab[7]ı can kuyusunda gurup[8] etmek üzeredir. Yarın deme, hayatında kaç defa yarın geçirdin? Yarın geçti, aldatma kendini. Ziraat günlerini geçirme. Nasıl ki ziraat ile meşgul olan adam, “şurada üç beş gün kaldı, ondan sonra eksende çıkmaz” der. Senin sayılı nefesinde ekeceğin şeyler vardır, Hak tohumları. Ne vakit ekeceğiz biz bunları? Ziraat mevsimi geçtikten sonra çıkmaz. Yarınla yaşama, bugün. Ne vakit ki bir camia “yarın” demeye alışır, daima aşağıya düşer. Tedenni[9] vardır terakki[10] yoktur. Yarını bırak, daima bugün. “Yarın çalışırım efendim.” Çalışmıyorsun hiç, bu laf, lakırdı.  

Sebeb-i hilkat marifettir. Sayılı nefes de hayatın sermayesidir. Ariyyet[11]tir alınır. Tabi biter tükenir, hesabı istenilir. Bu böyle aşikârdır. Çok konuşmak değil, çok iş yapmak. Sayılı nefes madamı ki hayatın sermayesi oluyor, emr-i ilahi öyledir: Ona göre, bu emirde az söyle, çok iş meydana göster der. İşini gösterir. Biz hiç işi gösteremiyoruz. Yok, boynuna konuş. İş hani ya. Yok, bir şey yok. 

Şerefül insan bil himemil aliye, la bil rememil baliye. Hükümet-i Maneviye-i Muhammediyyenin maarif nazırı öyle dedi -İmam-ı ali yani ya-: İnsanın şerefi kendi himmet-i âliyesindedir. Babasının çürümüş kemikleriyle övünmesin. Hoş biz babamızı da tenkit ederiz ya. İnsanın şerefi kendi himmet-i âliyesinde. Göster bana. Onun içün ihtiyarlığını olsun Hak yoluna bezlet[12]. Dirliğini Hak yoluna bezlet. O yolda sarf et hiç olmazsa. O da makbul bir şey değil ya. İşte, şöyle böyle derler ya hani koltukla değnekle filan sınıfı geçti. Ona benzer. Gençliğini bezletmeye benzemez ama bir emr-i ilahi varda insan, onun için onu söylüyor. Ben seni yakmaktan sıkıldım, sen benden utanmadın mı diyor.

Hülasa, وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟  Bana sarılmadıkça, gaye ben olmadıkça daha açıkçası ne kadar çalışsanız huzur vermeyeceğim. Ve vermiyor bütün dünyaya. Dimi? Bugün en yüksek masaya sahip olan insanı gözünün önüne getir. En büyük rütbelerde gezinmiş insanı getir. Uyumuyor yahu! Ne kadar acınacak hal, ne zavallı, ne kadar aciz? En geniş servete malik olan, en büyük kasanın sahibine malik olan insanları gözüne getir. Uyumuyor.  Huzuru yok. Belki vücudunun tahammülü ile alnının teri ile geçinmiş olan muhterem bir hamal huzur içinde yaşayıp uyuyor fakat o uyuyamıyor. Bitti işte bitti. “Azl oldun!” dedikten sonra çukurun içerisine. Hiç kimsede beraber girmez. Emri aldığın vakitte “Eyvah!” dersin ama iş işten geçer.

لَوْلَٓا اَخَّرْتَن۪ٓي اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۙ[13] tarif eder bunu büyük kitap. Hiç bir kimse var mıdır ki veyahut hiç bir haris var mıdır ki yahut hiç bir zalim var mıdır ki veya hiç bir inkâr eden var mıdır ki ben ona “Azl oldun!” emrini göreyim de o lisanı haliyle veyahut lisanı kâliyle, “Bir an müsaade et. Gördüm şimdi dediğinin tamamını yapacağım” bir lahza-i tahakkuk bir şey yap, bir an bir  parça…. “Yoook der Kudret, geçti o teklif sakıt[14] oldu artık.” Bunlar Kudret’in insanlar üzerinde muazzam birer cezası. Bunu kendim yapıyorum der; değil ceza o. Bir adamdan aşk sevgisi kalkarsa…. Aşksız adam hayatsız adam demektir. Ahlakın tarifine göre. Tarif böyle. Aşkı olmayan adama hayatı olmayan adam der. Yaşadığı halde onun hayatını kabul etmez Kudret. Kabul olmaz. Ama tabi anlıyorsunuz buradaki aşk romanda okunan aşk manasına değil. Romanda okunan aşk değil o. İnsan böyle asude kaldığı vakit… Size her konuşma tekrar ediyorum ya, sofranın ekmeği olduğu için yemek değişir de ekmek değişmez. Şöyle kendi kendine kaldığın zaman, iç âlemine girersin. Eğer…

İnsanda iki derya vardır iklim-i vücudunda. İnsanın derununda iki derya vardır. Birine deryayı can denir, ruha sefa verir. Kalbe hayat ve letafet getirir. Birine deryayı hareç[15] denir. Derune elem ve zahmet verir. Anlatabildim mi acaba? Sen şimdi ilk deryada yüzen bir kimse isen söylediğim yani bahr-i canda yüzen bir insansan o yüzerken kendi kendine sualler sorarsın, ben muhabbet âleminden mihnet âlemine getirilmişim. Dimi ya? Doğum demek, muhabbet âleminden mihnet âlemine gelmek demek. Başlangıcı da… muhabbet âleminden ne biliyorsun? Annen baban muhabbet etmeseydi gelmezdin. Kudret remzini kaçırdı. Anlatamıyor muyum? Remzini kaçırdı. Onun daha enfüs[16]üne geçecek olursan, düşersin tâkat kesilir. Bilenin ağzını Kudret dikmiş, söyleyemez ki. Sorarsın kendi kendine, şöyle bir düşünürsün: Geldim gidiyorum dersin, ortada ne var? Ne kazandım? Eee işte, milyon, milyar, debdebe, tantana… Ama fayda yok ki. Kireç kerpiç. Can âleminde ne kazandın? Anlatabildim mi? Yanlış anlaşılmasın, onlar olmasın manasına değil. Ahlak daima hem maddi hem manevi zenginliğe amirdir. Maddeten de çok zengin ol, manen de çok zengin ol der. Maddeten zenginliğinin zevkini bulamazsın. Çünkü hiçbir vakit ihtirasat-ı nefsaniye tatmin olmaz, manen zengin olmadıkça. İlk söylediğim cümledir, dikkat et: Manen zengin olmadıkça maddeten zenginliğinin zevkini bulamazsın. On bin yüz bin yine bir huzursuzluk, yüz bin milyon, yine bir huzursuzluk, nüvilyon yine bir huzursuzluk. Ama manevi zevk geldiği dakikadan itibaren o geminin denizi olur, geminin içinde oturan kalp de ayrı yerde bulunur. Kalıbınla kalbin vazifesi ayrılır. Birinde başka bir muhabbet olur, birinde bir başka muhabbet olur. 

Sorarsın kendi kendine, “Ben niye geldim?” Başlarsın bütün zerrat-ı kâinatı kendi iklim-i vücudunda bir pûte de eritmeye. Erittikçe safiyet meydana çıkar. Erittikçe safiyet meydana çıkar. Hiçbir zerrenin hikmetsiz olmadığı gözünün önüne gelirse, o halde “Bütün zerratın mecmuu[17] bende var, ben abes yaratılmamışım, benden ne bekleniyor?” dersin. Bunu düşündüğün dakikadan itibaren, zalimsen, derhal zulüm orta yerden kalkmaya başlar. Hainsen derhal merhamet gelmeye başlar. Anlatamıyoruz galiba. Küçülürsün, küçülürsün, küçülürsün, hilkatin karşısında sen küçüldükçe Hak seni iç tarafından büyültür, büyültür, büyültür, nihayet kendini verir. Ama sen küçüleceksin. O kadar küçüleceksin, o kadar küçüleceksin ki, -kendi kendinle oluyor o, ağzınla küçülmek para etmez.- Bazı adam vardır ki, mütevazidir. O tevazuun içerisinde gizli bir kibr-i nahvet[18] ki aşikare kibirden daha fenadır. Böyle ma’şuş[19], mütevazi gözükür fakat içerisinde gizlenmiş nefs-i emmare denilen bir düşman vardır. Yedi tane başı vardır. Belki çok kere söyledim bunu, yedi tane başı. Hepimiz bakmalıyız ona her gün: Sağ mı, duruyor mu? Gebermedi mi hala diyerekten. İhtiyarlamaz. İhtiyarladıkça… Ne bileyim tersinedir onun ihtiyarlığı. Ne kadar çok sene geçerse o kadar genç olur. Ne kadar geçerse… Misal vermek istersen; akşam karanlığında dilenci caddenin orta yerine çıkar. Aydınlıktayken filan daha duvarın dibinde durur, karanlık oldu mu artık bitiyor, paydos ediyorum işi diyerekten orta yere çıkar, herkesten istemeye başlar. Nefiste öyledir, anlatamıyor muyum acaba? Karanlık başladı mı dilenci caddenin orta yerine çıkmaya başlar. Kenardan atlar ortaya doğru. Nefis öyle. Nefis ihtiyarlamaz. İhtiyarladıkça belası çok olur. Cümleyi söyleyemedim zaten bozuk cümle. Ama siz anladınız ne demek istediğimi. Hem ihtiyarladıysa diyoruz, hem genç diyoruz. Yani nefsin senesi geçtikçe gençleşir. Hah, cümle şimdi sağlam. Başka şey öyle değil. Onu ancak aşk temizler, aşk. Ondan başka hiçbir şey temizlemez. Aşkı şimdi eskiden size bir tarifini yapmıştım. Yine yapayım: Aşk, öyle bir nurani şeceredir ki, dalları ezelde, kökleri ebedde, ne arşa dayanması var, ne sera[20]ya sâk[21]-ı ittisali[22] var. Anlatabildim mi acaba? Belki yanlış anlarsın da romanda okunan aşkı zannedersin, o başka. Hülasa insan içini, nefsi emarenin gıdasıyla doldurmaya başladı mı orası iblisin yuvası olur. Ruhun gıdasıyla doldurmaya başladı mı kalbini Hakkın me’va[23]sı olur. Hangisi işine gelirse onu yap. Serbest de bırakmıştır. Cenab-ı Huda öyle der: İsteyen inansın isteyen inanmasın, cebir yoktur der. Hangi tarafı kabul edersen o tarafa geç der. Yoruldunuz mu? Keselim mi? (Hayır)

İnsan böyle asude kalınca sorar kendisine: Ben kimim, nerden geldim, ne olacağım, nereye götürüleceğim. Bu o kadar kolay geliyor ama insan şöyle bir düşündü mü, birden bire toplanır yahu. Nerede babam? Hani dedem? Hani üç kıtada hükümran olan ecdadının satveti, nerede o şevket? Bir böyle bakar, bir de kendi kendine bakar. Konuşamıyordum, kendimi bilmiyordum. Elimden tutmasalar, herhangi bir sahadan düştüğüm vakitte mahvolacaktım? Şimdi muvakkat bir zaman için ayakta durabiliyorum. Ayakta durmayı da hiçbir fen adamı anlatamaz. O kadar da acizsindir ha… Yaratırım diye gezersin, sert basarsın ama bana fennen ilmen böyle ayakta durmayı kimse anlatamaz. Hiç kimse anlatamaz. Hiç kimse anlatamaz, anlatamaz. Beni öyle tuttular. Acaba ben neyim demeye başladı mı, o yanarak ararsa, aslını arıyor demektir. Kendisinde bir dert başladı, o derdin adına Hak derdi derler. Allah (cc) hepimize versin. (Amin) O dert başladığı günden itibaren insan hürriyetini ilan etmeye başladı demektir. Artık hür oluyor.

Hür olanda makam-ı aman olur. Hür olan adam, adam ezen adam değildir. Ezilen adamı kurtaran adama hür adam denir. Anlatamadım mı acaba? Biz onu tersine biliriz. “Hürdür” der, vurur kırar. Yok azizim hayvandır o. Zalimdir kuvvete sarılan, mazlum kuvvete sarılmaz. Kuvvet onun içinden kaynar. Anlatamıyor muyum acaba? Kuvvet ondadır daha doğrusu. O kuvvette değildir, kuvvet ondadır. Madamı ki Hakk’ı tanımıştır, madamı ki hatt-ı zatında zulme divan dur… Zalimdir sıkıştığı vakitte kuvvete sarılan. Katiyen hakiki hür adam sarılmaz. Hür demek aman demektir. Ona sahip olmuştur, yetişiyor, can kurtarıyor. Hür çünkü o. Onun istidadında Huda ayrı bir muamele… İstifa kanununa tabi tutmuş. Kolay mı zannediyorsun? Zevkim var dinle. Yaa.

Yeni bir tarif yaptım size. Hürriyetini ilan etmiş... İnfialatına[24] , hissiyatına, nefsine kul olmamış, semadan inen bir cazibeye tutulan adama, hür adam denir. O cazibe çünkü onu çeker. Aşk derecesinde tutuldu mu,  felah muhakkaktır. Nefis o kadar belalı bir şeydir ki… Büyük kitap da Huda öyle emreder; [25] يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا عَلَيْكُمْ اَنْفُسَكُمْۚ    İla ahirihi. Mana vermek lazım gelirse; İnananlar, ey istikbal inananların olduğuna inanalar, olanı görenler. Kimdir inanan? Olanı görendir. Bak tarifler birbirine bağlı. Bir adam olanı göremezse, mümin olamaz, inanamaz. İnandım dese de, o ağzıyla söyledi, fayda yok. İki kere iki adam konuşur cubbadak düşünür. Olanı göreceksin ki, inanacaksın. Anlatamıyor muyum? Olanı görecen. Olanı gör. 

Kendinize gelin. Bir adam kendisine nasıl gelir? Ne vakit ki taatin sıcaklığını duyar, duyar, ma’siyyet[26]in soğukluğunu duymaya başlar, kendine geldi demektir. Hep ölçülü konuşuyorum. Tarifi ile beraber. Kendine gel! Ne demek kendine gel? İç âleminde herhangi bir güzel bir şey yaptığın vakitte sıcaklık, mukteza[27]yı beşeriyet herhangi çirkin bir şey yaptığın vakitte soğukluk hissediyor musun? Kendine geliyorsun demektir. Kendinize geliniz. Gelin ah almayınız, yapmayın. Benim meydana getirmiş olduğum mevcudatı da küçük görmeyin. Kimseyi incitmeyin. Benden ibret alın, diyor. “Ben Allah’ım (cc), ne kadar naziğim. Ne kadar isyan ettin de bir gün suratına vurmadım ya hu, diyor. Beğenmedin, idaremi beğenmedin, yaptığım işlere şey ettin, hal’en benim aleyhimde bulundun, kâl’en bulundun. Bir gün de kafana böyle dürtmedim senin.”

Öyledir, biz Hakk’ı hakkıyla sevemeyiz. Ya? O bizi çok sever. Onun için kurtuluruz. Öyle mi? Allah (cc) bizi çok sever. Bahaneyle afif[28] eder. Ama birde vardır ki çook kuvvetli anud[29]. Artık azamet yarışına kalkmış. Tabi tepelenir geçer gider. Bizi çok sever, çok. Settardır, af edicidir. Gaffardır. Tevvabdır.

Tevvab ne demek? Kabahat yaptıktan sonra kabahatin affolunma yolunu öğretip de affeden demektir. Yolunu da öğretir. Sebekat rahmeti ala gadabi[30] der. Benim rahmetim gadabımı sebk[31] etti. Kulumun suçu ile benim afüvv[32] sıfatım müsabakaya çıktı. Elbette ben geçtim, diyor. Anlatamadım mı acaba? Ben geçtim, diyor. Allah (cc) yalnız sıyrığ[33]ı sevmez. Hiç. Hayâsıza düşmandır, kestirmesi bu. Suçu yapıp utanmak başka, yaptıktan sonra iftihar etmek “adam sende” demek başka. Biri kabahattir. Öbürü cinayettir, affolunmaz. Fena şeyler. Nemmamı[34] sevmez. Nemime[35] yapar. Hiç sevmez. Dedikodu, kusurunu arar, onun şusu vardı, busu vardı, şöyleydi böyleydi. Sana ne faydası var kardeşim? Sen kendi hatanı tashih etmeye niyet etsen, acaba ömrün kifayet eder mi kendini düzeltmeye? Hazreti Fahr-i Âlem öyle dedi; tabi onun dediğidir: “Hiçbir kimse kendi hatasını tashih için hayatını vakfetse, layıkıyla tashih ederekten gitmez. Meğer ki Huda affede” der. Sen şöyle niyet et, bütün sayılı nefesimi, kendimi düzelteceğim, tamamen hakperest olarak yaşayıp gideceğim. Ömrün kâfi mi? Değil. Sen âlemlen ne uğraşırsın? Âlemlen ne hakkın var uğraşmaya?

Bazı kurnaz insanlar vardır, ağzıyla söylemezde haliyle söyler. O daha fena. Dinleyen daha berbattır. Dinleyen olmasaydı, o melunluğunu yapmayacaktı. Ben söylemedim dinledim… Dinleyen de merak eder, nefisten geldiği içün daha bakar. Uykusu varken bir gıybete başla böyle gözleri açılır. Başla birisini çekiştirmeye derhal böyle açılır. Atalet vardı der, vücudum şöyle idi kırıktı mırıktı… Hele yap bir dedikodu, ilaçtır, ilaç. Fena ilaç ama. Manasını zehirliyor. Bir ilaç vardır, adamın maddesini zehirler o da manasını zehirliyor. Öyle ıhh diye inlerken başla, dirilir böyle durur. Hiçbir şeysi kalmadı. Men qefa mü’minen bima leyse fihi, hebesehullahu taala fi ragdetil hibar hatta ye’tiye bil mahreç. Bir kimse bir kimsenin aleyhinde bulunsa, bulunduğu şey de o kimsede olmasa. Olur a. Zannedersin, işittim de dersin… Bir kimse bir kimsenin aleyhinde bulunsa, bulunduğu şeyde o kimsede olmasa… Anlatamıyor muyum? Yarın divanda dosyası gelir, Huda’nın önüne. Filancanın aleyhinde bulunmuşsun, ispat et. Et ispat. Yok ki, neyi ispat edeceksin? Sen de dinlemişin, “Gel dinlemişsin.” Hakikati olmayan bir şeyi dinledin, sende dinlediğini ispat et bakalım. Varmış gibi dinledin sende. Hımmm diyordun böyle. Hadi azizim. İrin çamurunda ispat edinceye kadar… O tabi irin çamuru, kerahatin biçimini anlatmak içündür. İkinci âlemin azabından bu âlemde azap yoktur. Fakat beşer gönlüyle bir şey görmek gibi bir şey ister böyle umur-u hariciyede, umur-u hissiyeye ait bir şeyi bulmak ister, onu beyan içündür o. Yani tahammülü olmayacak bir şekil demektir o. İrin çamurunun içerisinde ben sizi hapis edeceğim. İspat eder, çıkarsınız. Ne lüzumu var âlem hesabına irin çamurunda? İspat olunmaz ki o. Namütenahi kalırsın işte. Namütenahi kalırsın. Ama sen dinlemeseydin, o söylemeyecekti? Hem kendini kurtaracaktın hem onu kurtaracaktın. Dinleme.

Sonra dikkat edin, -Daha buralarını fen bilmiyor. Belki ilerde bilir.- İnsan hayattan azl oldun emri geleceği vakitte, gözüyle görmüş olduğu, eliyle tutmuş olduğu bütün işler tamamıyla silinir, diyor.  Yalnız kulağıyla işittiği silinmez. Vızıldıyla gelir böyle ne işitmişse, ne kadar çirkinlik varsa… Hakk’la mı meşgul olup gideceksin? Âlemin kötülüğünü dinlemekle gelmiş olan şeylerinle kendini ayırıp temizleyip gitmek vaziyetiyle mi meşgul olacaksın? Azabı çok olur. Ne lüzumu var? “Bunlar hep Hak da gönlü meşgul olmayan insanlarda olur diyor Hazreti Muhammed (sav).” Hangi adamı Allah (cc) kovmuştur, gıybetle meşguldür. Ama alnı secdede çürüsün, bin defa hacca gitsin, kovulmuş. Anlatamadık mı acaba? Emri Muhammedi öyle… Hangi insanı diyor Huda kovmuştur; huzuru izzeti cemalinden, gıybetle şununla bununla, içi götürmez içi içi çekmez. Fena … Oluyor. Evveli bu iş kadınlarda olurdu, şimdi erkeklerde de oluyor. Onlarda yapıyor. Gıybet filan… Hade kadın… Neyse kadın diyelim. Allah (cc) yanında kadın yok ya. Hepsi bir. Dinlemez o. Hiç mazeret kabul etmez.  Allah (cc)’nün bir adı var, mazeret kabul etmez. Affeder başka, fakat bu gibileri de af etmez ya. Mazeret katiyen kabul etmez. Affetse  de emir gayet ağır: Gıybet eden kimse gıybet ettiği kimseyi bulsa, helallik alsa, helal ettim dese,-güzeeel- tövbe de etse, tövbesini de kabul ettirtmiş olsa; âlem-i ahirette en son dar-us selama girer. Şurada otobüs bekliyoruz da canımız sıkılıyor. Nihayet beş dakika, on dakika. Adi dünya hayatında. Sen ebediyet âleminde senesi, ayı, günü ne bileyim be n vakti namütenahi olan bir âlemde en son bir felaha kavuşmaklık ne ağır bir meseledir. Eğer bundan mahrum olarak gidecek olursa iptida âlemini aratır olur.  Hicran azabına deruhte olur.

Bunlar hep nereden ileri geliyor? Cehaletten ileri geliyor. Ahlaka göre de cahili tarif ettik dimi ya? Cehalet deyince şimdi ekserimiz, işte okumamış yazmamış. Yoo o, okumamış yazmamış insanlarda öyle âlim var ki… Üüüüüh, insan hayrette kalır, hayrette. Ahlaka göre cahil, doğru histen mahrum olan kimsedir. Doğru hisse sahip değil. E doğru histen mahrum olan kimse, ömrünü şuyla buyla vaktini geçirir, dimi ya ? O okumuş okumamış, o manada değil.

Bak bir misal vereyim de daha iyi anlayın. İki misal vereceğim size bunları verdim ya, mevzuu ile daha iyi anlaşılır diyerekten. Vaktiyle Be-nam[36] ilim adamlarından, kalburüstü gelen yine bir zat tefsir okutuyor. Yani Kur’an’ın manasından mana veriyor, tefsir demek bu demek. Orada bir nazm-ı kerimde bir ayeti celile de بِبَكَّة[37]  bekke kelimesi geçiyor, Bekke. Mana verirken ey Mekke diyor. Burada Bekke’den maksat Mekke’dir. Ve bütün tefsirlerde öyle yazar. Dersi bitiriyor. Bir zat, O da herkesçe tanınmış, okuması yok, yazması yok fakat mücessem-i[38] edeb-i vefa. Dab-ı Hak[39] derler hani, yok mu ya Allah (cc) vergisi, irfan. Onun mektebi de yok. İnsan bulacak, insan ona insanlığı öğretecek, istidadı da olacak. Kabiliyet meselesi. Adem olmak istersen; Adem ara, Ademi bul, Adem ile Adem ol. Neyse bu mevzuu uzun ya adamın okuması filan yok. Demiş “Efendi Hazretleri, bugün ki takrir-i alinizde              بِبَكَّةَ مُبَارَكًا nazm-ı celiline ey Mekke diyerekten mana verdiniz. Bu böyle midir? Evet efendim, demiş. Oda ….. “Öyle gördüm” Evet efendim değil. “Eserlerde öyle gördüm efendim.” “Üzerinde hiç durmadınız mı? Cenab-ı Hakk’ın Mekke diye dili dönerdi. Neden Bekke dedi?” Anlatabiliyor muyum acaba? Zevk alıyor musunuz? Devam edeyim mi, yoksa… Varlığından soyunarak, ilmi, Hakk’ın sıfatı olarak gören adam oldu mu, derhal boynunu keser. O bazı ass[40]ın adamları vardır;  üç beş diyor ya, “Burası benim dediğim gibi olur.” Onu iblis dedi ilk önce. [41] اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۚ Hak, sıfat olan insan, öyle demez. Anlamış ki burada bir iş var. İkram ediniz demiş. Evet, bu Mekke manasına ama benim anlayışıma göre Hakk’ın benim gönlüme verdiği varidata göre, mü’minin zahirde kıblesi Beyt-ül Muazzama, hakikatte kıblesi Hazreti Muhammed (sav), sırran kıblesi Allah-ü Azimüşan. Burada demiş ince bir sınıfa işaret var. Sırran o kıbleye mazhar olan kimseler Cemal-i Sübhaninin zevkinden bükâ[42] başlar. O huzurda dururken ağlarlar. Buradaki Bekke, o bükâdan müştaktır. Anlatabildim mi acaba inceliğini? Yaa. Bunun kitabi yok, iş başka…

Dedik ya ilim irfan mevzuu üzerinde. Bir misal daha vereceğim şimdi size: [43] حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ ف۪ي سَمِّ الْخِيَاطِۜ    Bir emir. Manası şöyle; deve iğnenin deliğinden geçerse diyor Huda, o kimse af olur diye… O mahrumdur, deve iğnenin deliğinden geçer mi? Şimdi iki tane ilim adamı almış bu Ayet-i Kerimeyi. Böyle ama murad-ı ilahi tahakkuk etse, deveyi iğnenin deliğinden geçirmeklik, acaba deveyi küçültür de mi iğnenin deliğinden geçirtir, iğneyi büyültür de mi deveyi geçirir? Konuşuyor. Dava büyümüş, deveyi küçültür, iğneyi büyültür, deveyi küçültür, iğnenin deliğini büyültür… O tabi kaideler kuruluyor, uzun boylu şeyler. Bir arif, ümmi bir adam geçiyor, durmuş böyle: “Hayret demiş, bunlar kaç hayvan yükü kitap okudular, yine hayvan.” Bunlar da muazzam adamlar, muazzam. “Niye hayretle bakıyorsun?” demişler ona. “Nasıl bakmayayım” demiş, “Acıdım size.” “Niye?” “Boş. Kıyl ü kalle vakit geçiriyorsunuz.” “E senin imanın nasıldır peki?” “Benim imanımı sorarsanız, siz o okuduklarınızın hepsini yakmanız lazım demiş. Sizin bu anlatışınıza göre onların hepsini… ömürde çürümüş.” “E anlat bakalım.” “Sen bu mevzuu ne üzerine konuşuyorsun? Hud’a[44] öyle mi? Benim imanım şöyledir demiş: Allah (cc) ne iğnenin deliğini büyütür, ne deveyi küçültür, “Geç!” der geçirir. Çünkü Allah’dır(cc).” Anlatamadık mı acaba? Ne iğnenin deliğini büyütür, ne deveyi küçültür. İğnenin deliğini büyütmeden, deveyi küçültmeden, “Geç!” der, geçirtir. Benim imanım öyle.
Bir adam kısas olununca nasıl günahı silinip süpürülürse, tig[45]-ı aşk ile tig-ı muhabbet ile vurulunca onun da vücut zenbi[46] silinip süpürülür. O vakit bu manalar tahsil olunmaya başlar. Esas bu. Benliği üzerinde durduğu müddetçe hiçbir şey olmaz. Ne vakit ki insan -tarihi açın bakın- Hak namına hizmet etmiştir, orada Hakk’ın eli olmuştur, onun yapmış olduğu zafer namütenahi kalmıştır. Görürsünüz, bir Musa (as) gelmiş, bir de karşısına muazzam bir firavun gelmiş. Firavun öyle ufak bir adam değil. Kuran’ın müteaddit yerlerinde Huda tenezzül edip de bahsediyor. Ama zemmen bahsediyor ama şöyle böyle bahsediyor. Zemmen de bahsetse, orada ismini zikrediyor. Demek ki bir kıymet ifade ediyor, anlatabildim mi? Şekavet[47]te bir kıymeti var. Kaç tane şakinin isminden bahsetmiştir Cenab-ı Huda. Pek mahdud[48]dur. O kadar mı şaki geldi kâinatta? Demek ki çok mümtazlarından bahsetmiş. Debdebesi var, tantanası var, üüüü, meşveret adamları var, şurası var, ne bileyim nesi var nesi var? Ama şimdi kimi var? Musa(as) lâl bir peygamber. Milyonla adam peşinde gider. Sen de iman ettiğin müddetçe...

- [49] لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ ferman-ı süphanisinde enbiya arasında fark yoktur- benim peygamberimdir dersin. Ebu Cehil de geldi öyle, ufak bir adam değil o. Beşeriyetin Fahri Ebedisi de geldi. Gününde Ebu Cehil’in o kadar muazzam etrafı muhiti vardı ki, fakat ne oldu? Kim var? İsminden adamın ruhuna kasvet gelir. Fakat Hazreti Muhammed (sav) dendiği vakitte ve günün birinde herkes onun etrafında toplanacak. Çare yok ki, muhakkak bakacak. Beşer oradan kafası yaralandı, buradan kafası yaralandı… Yahu insanı hakkı ile kurtaran adam kimdir? Bu âlem-i insaniyet kurulduğu günden bu güne kadar böyle bocalayıp duruyor. “Bunun bir hakiki kurtarıcısı kimdir?”, bunu arayıp bulacak, karşısında minnetsiz, külfetsiz yine o feyzi alaraktan âlem-i insaniyet dirilecek. Şimdi bugün insaniyet âlemi ölüdür. Ölü… Her konuşmamda dediğim gibi: Bir düğmeye basta bir milyon adamı öldür, o terakki değil ki o. Öyle terakki olmaz. Ölüdür. Ve o kazanda kaynıyor dünyanın,  o yemek pişmek üzere, kokusu çıkıyor onun. Gönül ister ki senden çıksın. Bilmem. Yoksa o çıkacak. Gönül ister ki senden çıksın. Deden nasıl meydana getirmişti kâinatı? Yine senden o satvet[50] çıksın. Çıkacak. 

İnkâr, hiçbir vakit ekseriyetin mezhebi olamamıştır. Daima dünyada gelmiş… Çünkü inkâr başladı mı ahlaksızlık başlıyor. Başlayınca tabiatıyla ya yıkıyor Huda, yenisini getiriyor yahut düzeltiyor. Beşeri yıkıyor, yeniden devre açıyor. -Yalvaralım da öyle bir şey yapmasın.- Ya böyle yıkıyor kökünden yeniden bir devre açıyor. Olmuyor, ekseriyetin mezhebi olamıyor hiçbir vakit. Aç bütün tarihi aç. Mazbut olan kısmına bak, gayrı mazbut olan kısmına bak, hiçbir vakit inkâr olmuyor. Çünkü …

Bugünün hayvanı umum halinde bugünün insanından çok üstün. Çok, kat kat. İki üç konuşma evveli dediğim gibi, al eline yavrusunu ağlar. Bağırır etrafına. Süt vermek, yavruya süt vermek içün çırpınmasını görsen hayret edersin. Çırpınmasını. Bir deri bir kemik kalmıştır, yine yavru geldiği vakitte böyle titreyerekten, bacakları titreyerekten çömelir. Bak, Kudret’i iyi anlamak içün her şeye iyi bakmak lazımdır.  وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةًۜ نُسْق۪يكُمْ [51] diye Huda başlar. Hiç bir şey okumadın, hiçbir şeye sahip olamadın, hiçbir şey öğrenmedin, hayatında bir sağılır hayvanda mı göremedin yahu!” diyor ayet-i kerime. Bir sağılır hayvana da mı bakmadın? O hiç kimsenin boğazında kalmayan en nihayet su dahi geçemeyip de sütten başka bir şey, halisen saigan[52]geçen… Sütten boğulan yoktur. Ben diyor onu kan ile gübre arasından çıkaran Allah’ım. Ne kan renginden bir renk, aksini getiririm mahsus, ne gübre kokusundan bir koku vermem, ben öyle Allah’ım. Sen beni bırak da, git zalime tap haaa! Taptığın hiç olmazsa böyle bir şey yapsaydı, yine bir şey demeyecekti. Sen beni bırak, git zalime tap. Yaratırsın de el pençe divan dur, öyle mi? Bak ben sana tarif edeyim Allah (cc) nasıl olur diyor kendisi. وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةًۜ نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ي بُطُونِه۪ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَٓائِغًا لِلشَّارِب۪ينَ Ben öyle bir Allah’ın ( cc) ki… Sen sağılır bir hayvan da mı görmedin? Gördün mü? O bütün böyle halis, hançereye[53] hiç zahmet vermeyen… En nihayet hiçbir şey almıyor mu, onu verirler adama. Böyle, böyle düz bir halde, sefalı bir halde geçerek, o senin ma-bihi-l-hayat[54] olan sütü ben kanla gübre arasından çıkarırım. Bu ilmi bilen varsa baksın. Kanla gübrenin arasından çıkarırım, ne kan renginden bir renk ne gübre kokusundan da bir koku vermem. Öyle Allah’ (cc). Kaç yerden misal getirir?

[55] اَفَلَا يَنْظُرُونَ اِلَى الْاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ۠ Bir deveye de mi bakmadılar, der. Bir deveye de mi bakmadınız? “Sahrada büyüdüm.” “Peki, bir devede mi görmedin yahu?” Hilkatine bir bakmadın mı diyor, nasıl halk olunmuştur, bir bakmadın mı? Onun şöyle “boynun niçün eğri” filan, bizde de konuşurlar. Hepsi bir hikmete bağlı… Bir defa ayakkabısı, ayağı güneşin mümtaz sıcağı vurmuş olan kumda, ateşten yapılmış bir döşek zannet, üzerinde yürüyebilecek vaziyette yapılmış. Şuursuz bir şey, böyle bir şey yapar mı? Bak ayağa bak ayağa. Güneş mümtaz sıcağını vurur, o kum çölü bir ateşten döşek olur. Onun üzerinde nasıl yürüyebilecekse o biçim bir ayak. Deve yükünü çökerek alır. Çöker, yüklenir. Kalkmaklık içün boynunu geriye çeker. Ön ayaklarını kurtaracak bir fizik hadisesi yapar, ayaklar kurtulur. Ön ayaklar kalkar. İkinci bir fizik hadisesiyle boynunu ileriye verir, arka ayaklarda kalkar. Yürür. Suyu az bulunan bir muhitte yetiştiği için içinde su kırbası vardır. Anlatamıyorum galiba. İçinde bir su kırbası var. Yediğini daima çıkarır, tekrar yiyerekten geviş getirir, o suyu içer, idare eder kullanır. Sırtında çirkin duran -sana göre, bana göre çirkin duran- bir hörgücü vardır. Ama o çirkin değildir, hikmeti vardır. O yağ tulumudur, eğer gıdayı bulamazsa onu eritmeye başlar. Oradan gıdasını alır. Artık o kırbada o su bitinceye kadar, o hörgüçdeki yağ bitinceye kadar da yenisini Kudret hazırlar.

Şimdi konuştuklarımızı biraz hülasa edelim. Evvela yarın deme. Birinci şart. Hem manen hem maddeten terakki teali etmek istiyorsan, bugünün işini öyle yarınla geçirme. Yarın deme. Çünkü düşün, kaç yarınlar geçirdin? Olmaz. Sonra bunu daha iyi anlamak içün… Niçün yarın diyoruz? Ziraat günleri var dimi ya?

Bir emri nebi vardı, bakayım aklıma gelirse okuyayım. Tahau Şeceretun min eşcar-ih cenneh, aksanuha mutedelliyatun fiddünya fe men ahazaha  bi husnin minha kadetun zalikel gusb ilel cenneh. Manası; her hangi bir şeyi, bir iyiliği yapacağın vakitte… Her iyilik bir cömertliktir. Anlatabildim mi? Sehadır. Her kötülüğü terk etmeklik bir cömertliktir. Cömertliğin çok manası var. Zaten en makbulü kötülüğü atmaklıkta. Kötü malını at, sana en birinci cömert derler. Ahlakında haset var, attın mı, ooo cömertlik sınıfına giriyorsun. Buhul[56] var attın mı? Bu sıfat diyor Allah’ın (cc) dar-üs selama ait olan ağaçlarının dallarından bir daldır. Kim ki ona yapışırsa muhakkak huzur-u ilahiye çıkar. Herkes çıkacak ama öyle değil. İkramlı kısmına, zaten bütün hayatta çektiğimiz şeyler bir ümit ile, değil mi? Son nefesteki karara. Sen öbürkilerini bırak. Allah (cc) öyle Allah’dır ki malını kimseye vermez kardeşim. Yook, vallahi vermez. Hiç kimseye vermez. 

Hem inananı da inanmayanı da kendisine çalıştırır. İnsan hayaliyle kendinin zanneder, kendime çalışıyorum der. Yoook. Yook, hiçbir şeyi vermez. [57] وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ diyor. Mirasçı biziz, diyor. Ben mirasçıyım diyor, bana kalacak. Çalıştırır çalıştırır kendi mülkünde, kendisine aittir. Ondan sonra hadi geç der; hepimiz geçer gideriz. Makul olanlar onun hesabına çalışırlarsa… 

Şimdi biz hayatı, niçün mesut olamıyoruz hayatta? Hayatı bizim zannediyoruz da onun için olamıyoruz. Hayat onundur, de çalış bak, ertesi günden itibaren rengin değişir. Derhal değişir. Herkes ona çalışır. Bilgiler, rütbeler, cahlar, maddeler, ne varsa. Hepsi o, hepsi O’nun hesabına çalışır. Bizim zannederiz. Bizimse ölme, kabrin kapısını kapa, ölümü öldür, beşerin ihtiyacını gider, uykuyu kaldır. Hap alırım da kaldırırım. Kendini kaldırıyorsun sen. Zehirliyorsun öyle, haplan maplan olur mu? Hani vardı ya birisi belki içinizden der; “Efendim hap alırım da bu akşam uyumam.” Kendinden bir parçayı kopardın. Kendinden bir parçayı kopardın. Haplan maplan olacak iş değil ki o. Olmaz.

Ne yapalım? Teslim olalım. Muhasebeyi nefis yapalım. Her gün ki varidatı, ufak bir esnafın gibi hesabını yapalım. Limoncu bir sandık limonu satar, sattıktan sonra şöyle ayırır. Onların hesapları benim hoşuma gider. Şöyle şöyle şöyle şöyle ayırır. Ondan sonra şöyle bir ufak parayı şöyle çeker, işte bu anaparam buda benim der, zevk alır. Çıkınını eline alıp, tıkış tıkış tıkış tıkış gider. En mesut adam. En bahtiyar adam. Eğer bir de temiz hak derse böyle tutar Allah (cc). Hesabını yaparsın, bugün gönlümden şu kadar çirkinlik geçti, şu kadar iyilik geçti, bu kadar şu. Şunun yarın bu kısmını kaldırayım dersin. Hepsini birden kaldıramazsın tabi. Tekâmül kaidesi var, her yerde öyle. Bir parçasını bugün kaldırırsın, bir parçasını… Niyetini gördü mü Huda seni kaldırmış gibi kabul eder, sen merak etme. “Bu kaldıracak!” der sana lazım gelen şeyi verir, ihsan eder. 

Men rea minkum münkeren fel yugayyirhu bi yedihi, fe in lem yesteti’ bi kudrertihi fel yugayyirhu bi lisanihi, fe in lem yesteti’ bi kudretihi fel yugayyirhu bi kalbihi, ve zalike ed’aful iman.  Vicdanın, ahlakın, Allah’ın (cc), aklın, ruhun, mananın, kabul etmediği bir çirkinliği gördüğünüz zaman, elinizle yıkın. Ona kudretiniz yetmezse sözünüzle yıkın. Buna da kudretiniz yetmezse kalbinizle yıkın. İstemeyin yalvarın. Yıkılsın değin çirkinlik. Yalnız kalbe de kalırsa inananların indi ilahide en zayıf sınıfında bulunursunuz. Ya çirkinliği güzel diye kabul ederse hangi sınıfında bulunur? Çirkinliği güzel diye kabul ederse. Batıla hak diye taparsa hangi sınıf da bulunur? Onun sınıfı yok. O mükellef değil. Serbeste dâhil o. O ne demek o? İnsan muamelesine tabi değil. Teklif yok çünkü. İnsan değil… (Bizim saat durdu galiba yürümez mi nedir? Kaçtır saat?)

Bunun derununda iki derya olduğunu söyledik. Yarına bırakma dedik. Semadan inen bir cazibeye ihtiyacı vardır, o cazibeye tutulan kimse için felah vardır dedik. Bu kadar yeter dimi? (Hayır,hayır)
Muazzam bir emr-i peygamberiyi söyledik. Men rea minkum münkeren  Hayatında bunu program ittihaz et. Bunu ittihaz ettiğin gün çirkinliği dinlemezsin, görmek istemezsin. Emir böyle. Herhangi bir çirkinlik, insanlığa zararı var. Gücün yetmezse o zararı kaldırmaya kalbinle buğz ediyorsun, dinler misin? Yakanı kurtardın. Ufak bir şey işte. Ufacık bir şeyle yakanı kurtarırsın. Rıza-i ilahi baha ile değil bahane iledir. Anlatabildim mi? Baha ile değil. Baha ile şey edemezsin. Alnın çürür secdede de gene bir şey koklayamazsın, bazen. Öbür tarafta bakarsın ki ufak bir şey… Küçük görmeyeceksin hiçbir mevcudatı, küçük görmeyeceksin. Kaide-i külliye. Bunu unutma. Küçük görmemeklük içün günde beş defa felaha davet edilir. Niçün mesela İslam ananesinde beş defa felaha davet eder. Biz geri kalırız, gene ona kabahat buluruz. Yahu beş defa felaha koşun diyor, daha ne yapsın sana, resmen? Öyle değil mi? Koşturur, huzura girersin, böyle tutarsın .  Senden başka yok dersin. Daima hatırlatıyor. Neden? Günde insana beş defa tefahur[58] gelirmiş. Onu biliyor, erbabı biliyor, mütehassısı biliyor. Bir adama günde beş defa hiss-i tefahur uğrarmış. Hayalinden uğrar, manasından uğrar, hafa[59]sından uğrar, artık sınıfına göre. Tefahur tekebbüre götürür. Kibir zulme ayak attırır. Adamda zalim olursa mahvolur gider. Bunu düşünüyor musun?  Bu mezahir[60]i yıkmak içün Huda şekiller vermiştir. Koy başını makam-ı zillete der, türab-ı zillete koy. Ama sen korsun, farkında değil. Şuursuz koymuşsun, onun da bir faydası yok. Korsun da yine zalim olursun. Koymamıştır. Ondan alacağı zevkler var. Hadi şurayı da söyleyeyim de öyle keseyim. Biraz zor yerine girdik. Söyleyeyim mi? Ahlak kaidelerine, ahlakta en büyük esas tevazu olduğu içün -dini bir misal getiriyorum- Tevazu. Bir nazmı kerimde der ki Allah (cc); sarhoş olduğunuz zaman huzuruma çıkmayın. 

[61]لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْتُمْ سُكَارٰى حَتّٰى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ Okuduğunuzu bilesiniz. E ne olacak tabi bu böyle. Yoo. Sarhoşluk iki kısımdır, hatta üç kısımdır. En makbulü nedir? En makbulü üzüm yaratılmazdan evvel sarhoş olanlar. Onlar şarab-ı aşkı içenler işte. Üzüm yaratılmadan önce sarhoş, mest olmuş. Kalp kadehiyle içiyor. Püüüüfff. Bambaşka bir şey. Başka kadeh onu taşıyamıyor. Onu koydu mu böyle böyle böyle bardağın içerisine puf çat, patlar. Zerresi de gözükmüyor. Başka bir şey o. Ancak kalp kadehi tahammül ediyor. Neyse onu buraya karıştırmayalım. O ayrı bir iş. Onu buraya ne karıştırıyoruz? Biz de karıştırdık. 

O öyle bir aşk ki, öyle bir aşk ki o, ne fazilette ne ilimde, ne defterde ne kitap sayfalarında yazılabilir, bulunabilir. Öbürküne gelelim. Birine şarab-ı gaflet derler. Gaflet sarhoşu. Ancak ölürken uyanır. Benim sarhoş olduğum gibi. Ölürken uyanır. Evvel uyansak iyi ya… Biri de işte o madde ile sarhoş olur. Şu gibreyler, mibreyler filan. O da işte istidadı nispetinde. En nihayet yirmi dört saatte ayılır. Anlatabildim mi? O gaflet şarabı o ölürken uyanır. Şimdi nazm-ı kerimde zahirdeki mana tahsil edildikten sonra okuduğunuzu bilmedikçe sarhoş olduğunuz halde kılmayın, diyor. Gaflet şarabının içerisine buz gibi giriliyor. Hayır, efendim girilmez. Pekâlâ, güzel, inşallah öyle olsun. Ama pek azdır o. Farz edelim ki ehli salat o ibadeti zevk edinmiş kılıyor bir adama soralım; ramazanın on üçüncü günü yatsı namazının farzının ikinci rekâtında ne ayeti okudunuz du? Üüü ne bileyim ben. On beş sene evveli sizi bir dostunuz iftara çağırmıştı yemek zevkinde kalmıştınız, ne idi o? “Bilmem ne yemeği” diyerekten anlatır. Allah (cc) der ki; benim sofradan yediğin ondan da mı aşağıydı ya hu? Ondan da mı aşağı idi? Bir şey anlatamadım mı acaba? Bugün ki konuşma bu kadar yeter.







[1] Taalluk: İlgisi bulunma, ilgisi olma, bağıntı, ilinti, ilgi.
[2] İstiab: İçine almak. Kaplamak. Toplamak. Tamam etmek. Tutulmak. Zapt eylemek.
[3] Arr: Uyuz hastalığı (Burada kelimeyi anlayamadık.)
[4] Tevkil: Kendine birisini vekil etmek. Vekil tâyin etmek.
[5] Terhim: Yumuşatmak, âsân  etmek, kolaylaştırmak
[6] Âl-i İmran Suresi 101’nci Ayeti Kerime: وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ وَف۪يكُمْ رَسُولُهُۜ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟
Meali: Size Allah'ın âyetleri okunup dururken ve Allah'ın elçisi de aranızda iken nasıl inkâra saparsınız? Kim Allah'a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle doğru yola iletilmiştir


[7] Afitab: Güneş
[8] Gurub: Batma, batış. Batıda görünmez olma. Gözden kaybolmak.
[9] Tedenni Aşağı düşme. Aşağı inme. Daha kötü bir derekeye düşme. Tenezzül etme. Maddi ve mânevi gerileme. Terakkinin zıddı.
[10] Terakki: İlerleme. Yukarı çıkma, yükselme.
[11] Ariyyet : Ödünç verip almak.
[12] Bezl    Bol. Bol bol verme. Esirgemeden vermek
[13] Münafikun Suresi 10’ncü Ayet-i Kerime وَاَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ فَيَقُولَ رَبِّ لَوْلَٓا اَخَّرْتَن۪ٓي اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۙ فَاَصَّدَّقَ وَاَكُنْ مِنَ الصَّالِح۪ينَ Meali: Birinize ölüm gelip de: "Rabbim, beni yakın bir süreye kadar erteleseydin de sadaka verip iyilerden olsaydım!" demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan (Allah) için harcayın.
[14] Sakıt: üşen, düşük. Kıymetsiz, sukut eden. Ölü olarak düşmüş çocuk.
[15] Herç:   Karışıklık, gürültü. Nizamsızlık.
[16] Enfüs: Nefsler, ruhlar, canlar. Yaşayanlar.
[17] Mecmuu: Tamamı, hepsi.
[18] Nahvet: Kibir, gurur
[19] Ma'şuş: Zayıf ve cılız adam.
[20] Sera: 1) Malı çok olmak. Zengin olmak. 2) Yer, toprak, arz
[21] Sak: Kök, Bir şeyin aslı.
[22] İttisal: Ulaşmak. Bitişmek.
[23] Me’va : Mekân. Varılacak, sığınılacak yer. Mesken.
[24] İnfialat               : (İnfial. C.) İnfialler. Gücenmeler. Aksi te'sirler. Teessürler. Hareketlenmeler. Teessür ve hareketler.
[25] Maide Suresi, 105’nci Ayet-i Kerime
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا عَلَيْكُمْ اَنْفُسَكُمْۚ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Meali: Ey inananlar, kendinize dikkat edin. Siz doğru yolda olduğunuz takdirde doğru yoldan sapanlar size zarar veremezler. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Yaptıklarınızı size O haber verecektir.
[26] Ma’siyyet: İtaatsizlik, günah, isyan.
[27] Mukteza: Lâzım getirilmiş. Lüzumuna binaen istenmiş. İcab eden. Lâzım gelen. 
[28] Afif: emiz. Güzel. Nezih. İffetli ve namuslu olan. Haramdan sakınan.
[29] Anud: Çok inatçı.
[30] Buhârî, Tevhid 22, 28, 55; Müslim
[31] Sebk: İleri geçme, ilerleme. Öne göçme.
[32] Afüvv: Affeden, merhametli.
[33] Sıyrık: Utanmaz, yüzsüz, bilgisiz kimse. 2.Başıboş dolaşan, dağınık, kötü giyimli kimse, serseri.
[34] Nemmam (Nemmas): Koğuculuk ve nemimecilik eden. Dedikoducu.
[35] Nemime: Söz götürme. Lâf taşıma. Bir kimse aleyhindeki sözleri ifsad maksadıyla kendisine eriştirme
[36] Be-nam Meşhur. Namlı. Mütemayiz. Seçkin. Mâlum bir isimle tesmiye edilen.
[37]  Al-i İmran Suresi 96’ncı Ayeti kerime اِنَّ اَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذ۪ي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِلْعَالَم۪ينَۚ
[38] Mücessem(e)              Cismi olan. Dış duygularımızla bilinip varlığından haberdar olduğumuz şey. Varlığı görünen. Cisimlenmiş olan. Bir şekli gösteren. Uzunluğu, genişliği ve kalınlığı olan cisim. Şekillenmiş.
[39] Dab-ı Hak: Allah vergisi
[40] Ass: Her nesnenin aslı, her şeyin esası.
[41] Araf Suresi 12’ni Ayet-i Kerime الَ مَا مَنَعَكَ اَلَّا تَسْجُدَ اِذْ اَمَرْتُكَۜ قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُۚ خَلَقْتَن۪ي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ ط۪ينٍ
Meali: (Allah) buyurdu: "Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten alıkoyan nedir?" (İblis): " Dedi, Ben, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın."
[42] Bükâ: Ağlama.
[43] Araf suresi 40’ncı Ayet-i Kerime اِنَّ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ ف۪ي سَمِّ الْخِيَاطِۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِم۪ينَ
Meali: Bizim âyetlerimizi yalanlayan ve onlara inanmaya tenezzül etmeyenler var ya, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve (veya halat) iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir. İşte suçluları böyle cezalandırırız.
[44] Hud'a: Hile, oyun. Aldatma. Düzen. Mekir. Bir kere aldanmak.
[45] Tig: Kılıç, seyf.
[46] Zenb: Suç, günah, kabahat.
[47] Şekavet:  Her çeşit kötülük içinde olmak. Belâ ve zillete düşmek. Sıkıntıda kalmak. Haydutluk, eşkıyalık.
[48] Mahdud: Sınırlanmış, çevrilmiş. Az sayılı. Hududlanmış.
[49] Bakara Suresi 285’nci Ayet-i Kerime اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَۜ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ۜ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ
Meali: Peygamber, Rabbi'nden kendisine ne indirildiyse ona iman etti. Müminlerin de hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. "Biz Allah'ın peygamberleri arasında ayırım yapmayız, duyduk ve itaat ettik. Ey Rabbimiz, bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır." dediler.
[50] Satvet: Ezici kuvvet. Hışım ve şiddetle kavrayıp almak. Birisinin üzerine şiddetle sıçramak ve hamle etmek.
[51] Nahl Suresi 66’ncı Ayet-i Kerime: وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةًۜ نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ي بُطُونِه۪ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَٓائِغًا لِلشَّارِب۪ينَ
Meali: Gerçekten süt veren hayvanlarda da size bir ibret vardır. Size işkembelerindeki yem artıklarıyla kandan meydana gelen, içenlere içimi kolay halis bir süt içirmekteyiz.
[52] Saigan: Boğazdan kolayca geçerek
[53] Hançere: Gırtlak, boğaz.
[54] Ma-bihi-l-hayat[54] Yaşamaya sebep olan, hayata vesile olan.
[55] Gâşiye Suresi 17’nci Ayet-i Kerime اَفَلَا يَنْظُرُونَ اِلَى الْاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ۠                                                                     Meali: Bakmıyorlar mı o develere, nasıl yaratılmış?
[56] Buhul: Tamahkârlık, cimrilik.
[57] Hicr Suresi 23’ncü Ayet-i Kerime  وَاِنَّا لَنَحْنُ نُحْي۪ وَنُم۪يتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ
Meali: Elbette biz diriltiriz ve biz öldürürüz! Ve hepsinin varisleri de biziz.
[58] Tefahur: . İftihar etmek. Kendini iyi görüp, kusurdan gaflet etmek.
[59] Hafa: Gizlilik. Gizli olmak. Saklılık.
[60] Mezahir: Mazharlar. Eşyanın göründüğü yerler. Eşyanın görünen tarafları. Zâhir ve meşhud olanlar.
[61] Nisa Suresi 43’ncü Ayet-i Kerime يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْتُمْ سُكَارٰى حَتّٰى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلَا جُنُبًا اِلَّا عَابِر۪ي سَب۪يلٍ حَتّٰى تَغْتَسِلُواۜ وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰٓى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ اَوْ جَٓاءَ اَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَٓائِطِ اَوْ لٰمَسْتُمُ النِّسَٓاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً فَتَيَمَّمُوا صَع۪يدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَاَيْد۪يكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَفُوًّا غَفُورًا
Meali: Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın. Cünüb iken de yolcu olanlar müstesna gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta olur, veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz abdest bozmaktan gelince veya cinsî münasebette bulunup, su da bulamazsanız o zaman tertemiz bir toprak ile teyemmüm edin. Niyetle yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz ki Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

2 yorum:

kasetini indrime yada dinleme linki var mıdır?
Okumak güzel ancak vurgulaması gereken yerleri çok güzel vurguluyor. O yüzden soruyorum.

Hazırlayanlardan Allah(C.C.) razı olsun. Kasetler www.yesilhoca.com sitesinde bulunuyor.

Yorum Gönder

 
Şemseddin Yeşil - Tüm Hakları Saklıdır..
Designed by CruelKeSh | 2017