290 Nolu Band (09-01-1960) 66 dk
…. Hasebiyle, mevzuu doğrudan doğruya insan mefhumu ile naib-i hak olan
mevcut ile alakadar. Binaenaleyh insan nedir?
Geçen hafta yaptığım tarifte,
insanın cismi var, hacmi var, ebadı var. Bu veçhesine bu cephesine bakılacak
olursa meadine[1] müşareketi[2] var. Diğer bir yüzene
bakıldığı vakitte neş ü Nema[3] bulur. Büyür, letafetleşir,
fersude[4]leşir, hüsn-ü an[5]a sahip olur. Birçok
çehreleri var. Bu yüzüyle de nebatat[6] ile müşareketi var. Diğer
bir veçhesini tetkik edersek; vurur, kırar, ezer, yakar, tepeler, gazap eder… Bunla
da da hayvan ile müşareketi var. Bir de insanın rikkati var, gönlü var, fuadı
var, merhameti var, meveddeti var, fazileti var, kerameti var, keremi var, içinde
sessiz sözsüz, bizsiz sizsiz konuşanı var. Bunun yüzüne de bakılacak olursa
Kudret’le hususi bir irtibatı var. İşte o sahası insan.
Ki bugün ki beşeriyette o saha solmuş. Bu saha solunca inlemek çok alır.
İtimat kalkar, merhamet, hürmet, muhabbet…
Bunlar kalktıktan sonra insanlık namına bir şey kalmaz ki. Diğer tarafta
saydığımız müşareketler kalır. İnsanlığın bu cephesi solmuş… Veçh-i dilara-i
iman ne vakit ki solar beşeriyette Hak feyzini keser. Açık tabirle. İnsanların
imanı solmuş. Anlatabiliyor muyum bir şey acaba? Mevzii değil bütün mevcudat
üzerinde konuşuyoruz. Beşer, biraz tenekecilikte ilerledi böyle, Kudret’le
azamet yarışına kalktı. İman da hiç istiskal[7]
kabul etmez, bu kadar nazlı bir şeydir. Soluverdi. Solunca Allah’da (cc)
insanlığına nihayet veriverdi. Dünya sekenesinde insan denilen sınıfta huzur
kalmadı. Masası olanın da yok, kasası olanın da yok, rütbesi olanın da yok, cah[8]ı
olanın da yok, fakirin de yok, zenginin de yok… Öyledir. Zavallılık çöktü bütün
dünya sekenesine. Amerika’nın reis-i cumhuru da öyle diyor ya; servet diyor,
bizatihi nimet değilmiş diyor. Biz, senelerden beri söylüyoruz bunu. İnsanlar
anlaşsınlar da diyor, beşer saadete kavuşsun. Başka türlü imkânı yok, diyor. Yoksa
paraylan servetlen şunlan bunlan… saadet değilmiş bunlar diyor. Daha bu hafta
içerisinde söyledi, yazdı gazeteler. Okumadın mı?
Evet! Servet bizatihi nimet değildir: Vasıta-i nimettir. Ona Allah (cc)
diyecek ki, “Git, filan yerde nimet ol!”
Bizatihi nimet değil. Bazen nikmet[9]
de olabilir. Bakarsın ki, bir adam züğürtken evliya zannedersin. Serveti
olduktan sonra eşkıya olur. Yaa. Keşke olmasaydı. Bakarsın ki züğürtken mülayim
mülayim konuşur, hafif hafif davranır, evliya zannedersin. -Çirkindir amma… Dedemizin
her sözü çirkini olmaz, bize çirkin gelir.- Hani biti kanlandı derler. Bunlar
hep tahlil edilmiş, büyük adam onlar. Hepsini yerli yerine koymuşlardır. Servet,
bizatihi nimet değil, vasıta-i nimet. Onun içün bak bizim şey ne kadar
muazzamdır, manamız. Onu biz böyle bir kitapta da okusak şöyle “hıh” der, geçeriz.
Geçme… Beşeriyetin Fahr-i Ebedisi Hazreti Muhammed (sav) der ki; bir kimse
malını hayra bağlamak isterse yani servetini kendisine bizatihi nimet yapmak
isterse, servetiyle düşmüşü kaldırmaya çalışsın. Bir şey anlatabiliyor muyum
acaba?
Bak ne esas va’z[10]
etmiş. Esasen bir defa servet bizatihi nimet değil. Bunu kafamıza koyalım.
Vasıta-i nimet . Allah Hazretleri “Ey servet, git filanca insanda sen nimet ol!”
derse olur. Ve illa olmaz. Bunun öyle olabilmesi
içün beşeriyetin Fahr-i Ebedisi diyor ki, bir kimse malını bağlamak isterse,
yani onu bizatihi nimet yapmak isterse ilk önce etrafını düşünsün. Düşeni
kaldırsın, diyor. Bununla havas ile avam muvazenesi[11]
yapılıyor. Niçün insanlık inliyor? Havas ile avamın muvazenesi olmadığından
dolayı inliyor. Vaziyeti müsait tabakada “Sen
çalış, ben yiyeyim!” kafası var. Yahut “Ben
yaşayayım, sen geber!” Vaziyeti müsait olmayan tabakada, “Fırsat senin eline geçmiş fakat günün
birinde ben sana gösteririm” diyor. Eee bu iki kafaylan cemiyet yürümüyor
dünyada işte.
Onun içün mana medeniyeti bizim manamızdadır. Fakat kullanmıyoruz. Allah
(cc) kullandırtsın. (Aminn) Kullanmıyoruz biz. Sen dedenin manasını ortaya
koyacak olursan sergi halinde, “Bak böyle
bir şey vardır. Beğenir misiniz?” derseniz, bütün kâinat üzerine düşer.
Fakat biz ne yapalım ki? Öyle dedi Beşeriyetin Fahri Ebedisi…
Âdem, mevcut ile doludur, mevcut. Sen zannetme ki, elini hayra atacak
olursan -insanlığa elini uzatacak olursan- bu elin kurur. Şeytandan gelir adama
o iş. Her insan niyet etse ki, ben iki insan yetiştireceğim, hiç olmazsa bir
tanesini yetiştirir. Vazife bununla mükelleftir. Bu âleme gelmekten gaye odur.
Öbürküler fer’idir.[12]
Rütbeler de fer’i, masalar da fer’i, kasalar da fer’i, cahlar da fer’i… İnsanı
Allah (cc) bu âleme getirmiştir. Hiç olmazsa iki adam yetiştir, olamazsa bir
tane. Bazısı bundan mağrurlanır, “Efendim
ben beş kişiyi okuttum, on kişiyi yazdırdım, şöyle ettim, Avrupa’ya gönderdim,
mükemmel geldi, işte ben…” O manaya demiyorum ben. Gönülde gül açtıracak.
On sayfa okumuş da, kas katı olmuş gelmiş. İnsanlığı inletiyor. Keşke okutmasaydın.
Geldi de, dedesini beğenmedi. Keşke okumasaydı. Geldi de, anasına geri kafalı
dedi. Keşke okumasaydı. Günah değil mi, göğsünü aylarca sana tak[13]
etti, kucağını köşk yaptı. Babasının evinde oturup da “Pencereyi buradan niye açtın?” diye küfretmeye benzer bu. Daha yeni
ev almadık biz. Yeni ev almadık. Onun aldığı evde oturuyorum. Onun parasını da
yiyorum. Daha yerin dibinden bir kuruş çıkarıp meydana getirmedim. Üç kıtada
hükümdar idi. “Otur!” derdi zalime oturturdu.
Allah (cc) bizi ism-i Azize mazhar kılmıştı, yerin üstünde gezdiriyordu.
Herkes sıkıntıdan yerin dibine atılmıştı. Senin o görmüş olduğun medeniyet filan,
nihayet seksen senelik, yüz senelik bir şeydir. Sen yüz senelik adam mısın? O
manada insan yetiştirmek değil. İnsana sarılacak insan. İnsan derdiyle yanacak
insan. Yoksa dedesini beğenmeyecek, vaziyet-i haricisi, çulu düzgün olmayana karşı
böyle bakacak, böyle değil. Böyle mana
değil.
Sabahleyin evinden çıkarken, “Yarabbi! Benimle kaç adamı güldürttüreceksin?”
niyetiyle çıkacak adam bulup yetiştirmek. Anlatabildim mi? Daha nasıl tarif
edeyim? Sabahleyin kapısından çıkarken, gönlü yanaraktan, “Yarabbi! Benimle kaç insanın gönlüne sürur ilka[14]
edeceksin?” Bu zevk ile bu aşk ile yanabilecek insan. Kötülük kötülüktür, cezası
var. “Kötü değil, iyi yapmak elinden
geliyor da yapmıyor”, yine aynı cezaya müstehak. Anlatabildim mi acaba? Çünkü ahlakta bana ne yok. Kötülük,
kötülük, bunun cezası var. Kötü değil kendi iyi. Fakat iyilik yapmak elinden
varda, müracaat ediliyor, aldırış etmiyor. Aynen kötüdür, diyor. Size buna dair
büyük kitaptan, manadan bir misal getireyim de daha takviye edilsin, daha iyi
anlaşılsın.
[15] لَا خَيْرَ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنْ نَجْوٰيهُمْ اِلَّا
مَنْ اَمَرَ بِصَدَقَةٍ اَوْ مَعْرُوفٍ اَوْ اِصْلَاحٍ بَيْنَ النَّاسِۜ وَمَنْ يَفْعَلْ
ذٰلِكَ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْرًا عَظ۪يمًا
Bu doğrudan
doğruya Allah’ın (cc) sözü. Âlimin, müçtehidin, profesörün bilmem şunun bunun
değil. Doğrudan doğruya Allah’ın sözü. Üzerinde kimsenin konuşma hakkı yok.
لَا
خَيْرَ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنْ نَجْوٰيهُمْ اِلَّا مَنْ اَمَرَ
بِصَدَقَةٍ اَوْ مَعْرُوفٍ اَوْ اِصْلَاحٍ بَيْنَ النَّاسِۜ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ
ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْرًا عَظ۪يمًا
Nedir o diyor
Allah (cc)? Birçoğunuz toplanmış, yalvarır yakarır dua eder, münacat[16]
eder, nedir o? Hiç birisinin hayrı yok! Hadi
defolun. Çok çok, bol bol münacat ile yalvarmak ile size bir hayır teneddüm[17]en
ederseniz, “Hayır! Benim adet-i ilahiyemde öyle bir şey yoktur, yok.” “Benim kapımı çalmaklık içün şartlar var”
der. Benden bir şey istedin mi ilk önce bu şartlara riayet et bakalım. اِلَّا
مَنْ اَمَرَ بِصَدَقَةٍ Evvela hayatında gücün yettiği kadar,
ilmen, aklen, fikren, serveten, kuvveten kime yardım ettin? İlminden mi
tasadduk ettin? Servetinden mi tasadduk ettin? Fikrinden mi yardım ettin?
Kuvvetinden mi verdin? Hiçbir şey yok. Niye elini açıyorsun bana? Bir şey anlatabiliyor muyum? Bana niye elini
açıyorsun? Di mi?
Hayatının
hangi anını kâinatta iyiliği yaymaklık üzerinde vakfettin. İyilik, iyilik
hususunda, iyiliği yaymak hususunda, cemiyette iyiliğin moda olması hususunda,
hangi tabirle söyleyeyim? Ne gibi saatlerini ayırdın. Nerelerde ne sarf ettin? Yok mu? Niye geldin, diyor ya. Ne açarsın
elini bana karşı.
Bitmedi. اَوْ
اِصْلَاحٍ بَيْنَ النَّاسِۜ Kaç kişinin arasını buldun? Nerede bir
sulh-u selamet içün fikir yordun, iki adım ayak attın? Nerede biz sulhu selamet…
Biz ara bozarız. Eşeler böyle. Yaptın mı böyle bir şey? Yok! Niye geldin? Niçün
geldin? Bitti mi bu?
Bitmedi daha.
وَمَنْ
يَفْعَلْ ذٰلِكَ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ Bu saydıklarımı
yaparsın, bunu yaptığın vakitte de içinden kendin çıkarsın. “Bunu ben yaptım” gibi bir hal sana
tecelli etmez, “Yaptırdın da, yaptım”
diyerekten boynunu bükersin… Hah, o vakit ben sana lazım geleni veririm. Sen
istemesini de bilmezsin. O istediğinin kıymeti yoktur. Senin hatırına gelmeyen,
hayaline gelmeyen, kalbine uğramayan Allahlık şanıma ne yakışırsa sana öyle
ikram ederim. Ama şartlar böyle sıralayacaksın.
Öyle diyor
Kudret; “Kaç mütevazı adamın ayağının
altında gezinmekten zevk aldın, hangi mütekebbirin başında gezindin?” Bir
şey anlatabiliyor muyum? Ben temenniyat-ı zelilane[18]
istemem, der Allah(cc), Teşebbüsat-ı merdane[19]
isterim. Sen mütevazı insanın beyninde gezindin, mütekebbirin ayağında uşak
oldun yaşadın. Tersine yapacaktın. Sen kaç tane mütevazı kimsenin ayağının
altında gezinmekten zevk aldın? Kaç mütekebbirin başında gezindin? “Ver bakayım
bir tane” diyor. Açayım sonra sana kapıyı.
Evet, yine
konuşmamızın başına dönelim. Mevzuu doğrudan doğruya insan mefhumu ile
alakadar. İnsan nedir? Bunu her konuşmada tekrar ediyorum ya, yayarsınız diyerekten.
Dağılsın. Terbiye tezgâhları işliyor. Muazzam ne kitaplar yazılıyor, terbiye
tezgâhları. Tasarıgeler, inzibat teşkilatı
olanca kuvvetiyle çalışıyor. Elinden geleni yapıyor. Kanunlar şerh ediliyor,
maddeler va’z ediliyor… İnsanlığın manasında teali terakki yok. Neden? Her şey
insanın burasına kadar gelebilir. Buradan içeriye girmez ki. Gelir kanun senin
cebini arar; muzur bir şey var mı, yok mu der. Cebini arar her tarafına bakar,
kaldır ellerini yukarıya der. Öyle bir el lazım ki; şu sadırdan içeriye girsin.
Öyle bir el lazım ki, şuraya dokunduğu vakitte düşünceyi görsün. Dimi? Böyle
bir el. Asiyi korkutacak şey vahşettir, faydası yok. Arifi korkutacak şey
dehşettir, faydası var. Hayrettir, bunu tedarik etmenin çaresine bak. Neden
heybet? Müebbet istikbalden. Neden heybet? Abes yaratılmamışsın. Konuşan,
konuşturan bir gün benimle konuşacak. Onu düşünmeden hâsıl olan bir heybet.
Neden heybet? Asude kaldığı vakitte ömr-ü dünya bir dakika, ömr-ü adem bir
nefes. Boşuna gitti benim sermayem diyerekten, içerden gelecek olan bir şey
vardır. Kelimeleri yok onun ki lügatten alıp sana söyleyeyim. Halimden anla,
sende duyuyorsun ya.
Gel mevzua,
iman soldu. Soldu. Veçh-i dilara-i iman soluverdi. Solunca, Huda’da insanları
necz[20]
ediverdi. İnsanın bir cephesi yok iki
gözüm, iki cephesi var. Beşeriyet bunu yalnız bir cepheye indirmiş. Onun içün
çare bulamıyor. Yalnız bu mezahir[21]i
görüyor. Havası ile idrak edebildiği sahadan başka bir yer kabul etmiyor. Kan
ve kemik torbasının muhit olan sahasından başka bir yeri göremiyor. Göremediği
için inliyor. Firavununda Allah’ı (cc) gözü kördü, göremediğinden dolayı dokuz
yüz bin masumu imha etti. İblis de kördü, ona kör demekten maksadımız, bu gözü
görmüyor manasına değil ki, görüleceği görmeyen adama kör derler. O ne kadar
incedir o, büyük kitap da Yakup’un (as) gözleri, Yusuf’u (as) kaybettikten
sonra görmedi, kör oldu manasına değil ki o. Öyle değil o. Sordular kendisine, “Ben kâinata Yusuf’u (as) görmeye gelmiştim.
Gittikten sonra neyi göreceğim” dedi. “Benim
tecellim öyle. Ben o aşk ile yanıyordum” dedi. Ben yalnız o… Bana Kudret o
gözü onun için vermişti. Binaenaleyh görülecek orta yerden kalktıktan sonra
başka bir şey görmüyorum, dedi. Bizim bildiğimiz gibi böyle kafa gözü kapalı
görür yahut bir tuhaf görür… O manaya değil. Her insan da bu âleme bir şeyi
görmeye gelmiştir, göremediyse ona da kör derler. Sonra Kudret ne kadar
incelemiştir; hayatın, vaziyetin, şeklin, şemail[22]in,
maddesinin üzerinde de izleyecek olursak, nur-ı rü’yet[23]
simsiyah bir maddenin üzerine taalluk etmiştir. “Ben zulmetle neler yapıyorum” diyor. Anlatabildim mi?
Rü’yet
dediğin gözün beyazında değil, siyahında. Neyse o rü’yeti de kimse bilmez ya. “Bir dirhem yağ parçasına taalluk eden nur-u
rü’yet nedir” dediğimiz vakitte, fen durur. “İki gazın ictima[24]ından
su meydana gelir” doğrudur ama “üçüncü
istihale[25]
nasıl oldu” dersek cevap veremez kimya. Boynunu büker. Yaa. Bu kadar
meçhuller içerisinde yaratırım diye gez, insanlığı inlet. Ahlak, mana, ilimde, defterde,
kitap sayfalarında değildir. Aşktadır. Aşk da öyle bir şecere-i nuranidir ki,
kökleri ezelde ve ebette… Ne arşa İttikâ[26]sı
var feray[27]yaya.
Herkes
vazifeli. Hiç olmazsa her insan, bir insanı yetiştirmekle mükellef. Üç tane
olması lazım ya hiç olmazsa bir tane lazım…
Sorar. Kudret soracak. Ve o, o dert düşmedikçe de insanlara huzur
gelmeyecektir. Gelmez huzur insana. Semaya çıkacaklar da… çıkacaklar. Taa şimdi
ayda… Ne ayda? Üüü… Adede, hesaba girmeyen manzume var. Bunların hepsinde biz
yaşayıp görmeyiz başka. Biz bu elbiseyle görmeyiz de bir
diğeriyle görürüz. Anlatabildim mi? Ve elbiseyle mi? Evet ya. Doğdun bir defa. Her şeyi görecen. Ama bu
elbiseyle görmeyiz. Bu kalıptaki elbisemizle görmeyiz. Yine göreceğiz. Gezer
eder filan fakat huzur yok.
Bizim ayağımıza benlik dikeni batmıştır,
yol alamıyoruz. Anlatabildim mi? Dilimize yalan dikeni batmıştır, iyi
konuşamıyoruz, ayağımıza benlik dikeni batmıştır, teali[28]
terakki[29]
edemiyoruz. Birbirimizi aldatmayalım. Samimi bir şekilde kalplerimizi birleştirelim.
Birleştirdiğimiz dakikada yolu veren biz değilizdir, Allah (cc) verir. Nasıl
uyuduğun vakitte uykun elinde değil, uyanmaklığında… Hatt-ı zatında o uyandırır.
Uykuyu bilen var mı içinizde, kimse bilir mi uykuyu? Yüz bin defa söyledim.
Uzun boylu büyük, büyük derslere, büyük büyük şeylere ihtiyaç yok, Kudret’i
mütalaa içün. Hayatımızda va’z etmiş
Huda. Kim bilir uykunun ne olduğunu? Var mı içimizde bilen ilim adamı, felsefe
adamı, fen adamı “uyku nedir?” Bilmez, kimse bilmez.
Neden bilmez?
Her şeyi alıyor da ondan sonra geliyor, onun için bilmez. İlk önce havas[30]ı
alıyor, ilmi alıyor, şuuru alıyor, cehli alıyor, karıyı, kocayı çocuğu masayı
filan her şeyi hepsini alıyor. Bahr-u umman-ı ehadiyet[31]e
atar. Hem de karışmaz, ne benim cehlim sizin ilminize, ne sizin ilminiz
benim cehlime. Nüfus kâğıdı
kayboldu, iktidarın numarası kayboldu, bulun, arayalım
filan öyle şey yok. Karıştırmak yok. Karışmaz. Ne senin ki bana, ne benim ki
sana. Tekrar yakaza[32]
hali verir. Buyurun der, işte malın mülkün filan. Fakat bir gün bunu ben
vermem. Şunu, senden ben her gün alıyorum ya: Bir gün vermezsem ne yapabilirsin?
Bundan daha büyük insanı irşat edebilecek bir şey var mıdır, iki gözüm? Bir
adamın semayı deler gibi (bakan)
gözünü, tokatlayacak bundan büyük tokat var mıdır? Eyyy diyor, zalimle
mazlumu bir yapıyorum. İşte odur o. İyi okusak Büyük kitabı anlarız:
[33] للّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ
الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ ‘in manası benim söylediğim bu hal işte.
Gecenin siyah çadırını çeker, zalim de bir tarafa sızmış, mazlum da bir tarafa
büzülmüş, hâkim de bir tarafta büzülmüş, mahkûm da bir tarafta büzülmüş,
uyumayan uyuklamayan ancak O. Buyurun diyor, hadi bakalım. Kabrin kapısını
kapa. Beşerden aczi gider. Bir an gelir evet, hastalıklar tedavi edilir. Tedavisini
de veren O dur. Tabibini de yapan O dur, ilacını da yapan O dur. Fakat bir de
tedavisizlik şekli vardır. Soğukluk yapacak ilacı verir doktor, sıcaklık yapar.
Sıcaklık yapacak ilacı verir doktor hatt-ı zatında, soğukluk yapar. Eşya
bizatihi müessir değil ki, müessir-i hakiki Allah (cc). Olanca kuvvetiyle verir,
“Yahu şuna biraz daha fazla korum de”,
yoook. O vermiş olduğu ilacı bir leğen suyun içerisine atsan damlasını buz
kesilecek, fakat sana verir ki rahatlasın, yok, tesiri yok. Onun içün Cenab-ı
Ali öyle der, Sure-i Tekasür’ün tefsirinde; bu bahsi uzun boylu söylerde, şimdi
vakit yok anlatırdım size ama… Ağlamamanın imkânı yoktur. Tabi o kendi tefsir
ediyor:
اَلْهٰيكُمُ التَّكَاثُرُحَتّٰى زُرْتُمُ
الْمَقَابِرَ[34] Allah’ın (cc) iftida[35]
muamelesi, “Teşrif etmez misiniz efendim?” diyor. Buyurmaz mısınız? İnletenler,
ah alanlar, benimle azamet yarışına kalkanlar, insanlığı ezenler, ihtirasat-ı
nefsaniyesi içün bir milleti bir camiayı bir tekmeyle yuvarlayanlar, kalplerden
manayı çalanlar, buyurmaz mısınız, teşrif etmez misiniz? Ondan sonra açar
Hazreti Ali: Bu söylediklerimin, hani o sıcaklık verirsin, soğukluk verir, soğukluk
verisin sıcaklık verir, o kendi lisanıyla bir beyan eder, insan böyle hüngüüüüür
hüngür ağlar.
Bu böyle olduğu halde yine biz
birbirimizi yakarız. Hileler düşünürüz, şöyle olursa böyle olacak, öyle olursa
böyle olacak. Ne olacak? Hiçbir şey
olacağı yok. Allah(cc) kullanır kullanır atar. Bugün kâinatın dörtte üçüne
hükmeden İskender de bir harabe içinde yatıyor. El verir ki; biz harabeye giderken,
manamız, Refik-i A’la[36]’ya
uruc[37]
etsin. Bunun çaresine bakmanın zamanı gelmiş, geçmiş, gidiyor. Biz öyle üredi,
türedi bir kavmin çocuğu da değiliz. Hepimiz şehit çocuklarıyızdır. Muhakkak ya
amcan vardır ya deden vardır ya baban vardır ya amcanın oğlu vardır ya dedenin
kardeşi vardır, şecereni tetkik ederken meydan-ı mücahede de ya orada can
vermiştir ya meydan-ı mücahede-i riyazatta nefsiyle harp ederekten insan-ı kâmil
olaraktan gelip geçmiştir. Kabih[38]
(veya kazib[39]) gibi insanların
yavruları değiliz biz. Öyle değil.
Merhametle, hürmetle,
muhabbetle yaşamış, aşk mahsulü olan insanlarız biz. Huda bize iltimas etmiş.
Evet, dünyaya son asırda bir manevi zehirli gaz sıkıldı, her tarafta bir… Her
güzelin üzerine bir toz geldi. Bazısı yüzde yüz kabul etti, bazısı yüzde elli
kabul etti, bazısı yüzde bir… Fakat silkelenirse altındaki nakış yine meydana
çıkar. Silkelendiğinde… Ayağa batan benlik dikenini çıkarmalı bir, atmalı. Dile
batan yalan dikenini de çıkarmalı… İkisi çıktı mı, üüüü yol açık. Çok açık yol.
İnsanın vakıa cesedi bir viranedir. Dimi ya? Bak ihtiyarlar fersudeleşir[40],
şöyle olur, böyle olur, kıymeti yok. O viranenin içerisinde bir hazine vardır.
İşte biz de o hazineyi kaybettik. Bütün insanlık o hazineyi kaybetti. Bunu
bulmanın çaresi… Kaldık dış tarafında… O da şöyle. Gönül boş. Şöyle beş kişi on
kişi bir araya geldiği vakitte, manasını düşünmek, insanlığı düşünmeklik zevki
kalmadı. Bu yok, olmayınca olmuyor. Hâlbuki o düşünecek. Canını feda edecek bir
yere. Bak size bir şey okuyayım da hoşunuza gitsin. Belki gönlünüz, ruhunuz
sıkıldı sözlerden. Acı ama böyle, hakikat böyle. İspat eden varsa çıksın. Acı,
hakikat böyle.
Bülbülün aşkı
eder bülbülü gülizara feda
Nice pervaneleri zevki kılar
nâra feda.
Anlatabildim mi?
Nice pervaneleri zevki kılar
nâra feda
Kainat olsa
seza Ahmed-i Muhtar’a feda.
Canımın
cevheri ol lal-ı şekerpare feda.
Ömrümüm hasılı ol şive-i
reftara feda
Acaba anlatabildim mi bir şey?
Bir daha okuyayım.
Bülbülün aşkı
eder bülbülü gülizara feda
Nice
pervaneleri zevki kılar nâra feda.
Kainat olsa
seza Ahmed-i Muhtar’a feda.
Canımın
cevheri ol lal-ı şekerpare feda.
Ömrümüm hasılı ol şive-i
reftara feda
Kameri hüsnü
nev’inin nice meh hayranı
İns ü cin
arzu sema bir nice şeh nâlânı
Devr-i eflakı
nücumun sebeb-i devranı
Derd çekmiş
serim ol hâl-i siyeh kurbânı
Tâb görmüş tenim ol turra-i
tarrâra feda
Cân ü dil
kaydını çekmekten özüm kurtardım
Cânı cânaneye ettim dil i
dil-dâra feda
Bu hal gelinceye kadar
çalışmak lazım. Evvela canan sonra can diye yaşıyoruz. Netice alamıyoruz.
Yoruldunuz mu? (Hayır.)
Bezm-i
uşşaka duhule aşk ile suzan gerek
biraz yan
Gamm
beyaban[41]ında
gamsız gezmeye aslan gerek
Arifin
her bir sözü bin bir rumuzun metnidir.
Fehmi
idraki gönülde adem-i irfan gerek… Yanlış okudum bir daha okuyayım.
Bezm-i uşşaka duhule aşk ile
suzan gerek.
Gamm beyabanında gamsız
gezmeye aslan gerek
Arifin her bir sözü bin bir rumuzun metnidir.
Fehmi
idrake gönülde adem-i irfan gerek
Seksen
hayvan yükü kitap okur da yine irfanı olmaz. İrfan başka iş. Arif kime derler?
Bir şeyi olmadan evvel bilene derler. Bu millet tamamıyla böyle irfana sahip
idi. Çok kuvvetli irfanı var. Kuvvetli irfanı olmasa… Vakfiyelerine baksanıza
vakfiyelere. Kaç defa söyledim size, vakfiyelere bakacak olursanız… Garp,
medeniyetini taklit ettiğimiz şimdiki saha, delileri cin çarpmış diye
yakıyorlardı. Delirdi mi bir adam, cin
çarpmış diye yakıyor, cayır cayır. Dedende, ruhun bu vücut üzerindeki bir
değişikliğinin tesirinden ileri gelmiştir cinnet, ruhun gıdası da musikidir,
musiki ile tedavi olmak imkanları vardır. Hiç olmazsa yarısını kurtarırız
diyerek, tımarhanelere musiki heyetleri va’z etmişlerdir. Vakfiyeye bak vakfiyeye.
Sarf.
Bu irfanla olur bu. Sarf. Nerdeee, şimdi
annesinin nafakasını vermiyor. Öyle değil mi? Baba evladından nafaka davası
açar mı ya? Kediye köpeğe bakan milletin çocuğu, babasına nasıl bakmaz oldu?
Kim, ne geldi de, nesini çaldı? Yaaa, işte insanların kalbi, Allah’ın (cc) iki parmağı
arasında. Görüyor musun bir kediye köpeğe bakan dedenin çocuğu anasının
nafakasını vermez. Komşunun büyük insanından yüzü kızaran çocuk, babası cebine
para koyduğu halde haydut gibi suratına bakar.
Sizi
inanmış zannıyla konuşuyorum. İnkâr sahasında bulunanla da Kudret’in izniyle
konuşmak kabiliyetim var; fakat sizin hepinizi inanmış zannıyla konuşuyorum.
Eğer ebediyete inanmışsanız, biliniz ki, Allah (cc) “İlk önce ben kendi hakkımı soracağım” diyor. Hani bazıları der ki, “Efendim, kul hakkı olmasın.” O ne neymiş,
ne alaka soktun araya? Yani Allah kendi hakkı… “Yoo, ben kendi hakkımı soracağım ilk önce”.
[42] اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ
مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ Ben seni cevher-i insani
denilen bir cevherden, şuurdan, temyizden[43],
ihatadan, fehmden[44]
aciz olan bir damla meniden meydana getirdim. Sonra kendi özelimle seni tesviye[45]
ettim, ruh-u menfuhuyla seni tekrim[46]
ettim. Sen bana karşı ilk önce düşman oldun. فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ ilk muhasım-u aşikar[47]
sen oldun bana, diyor. Kabahat mi ettim seni insan yaptım da? Ne kötülük ettim
ben sana insan ettim, insan oldun. İnsan yaptım da sana ne kötülüğüm oldu,
diyor. Soracağım. İlk önce kendi hakkımı sorarım. Kendi hakkını sorduğu vakitte
ne olacak, ne çıkıyor biliyor musun, kendi hakkını sorduğu vakit? Allah (cc)
elle tutulmaz, havas ile idrak edilmez. Akıl mahlûktur, yalnız bilebilmeklik
için bir kabiliyettir. Akılla da tasavvurat hadisattan da münezzehtir.
Soruyor
ebediyette, “Yahu, diyor hastalandım da
bir defa gelmedin bana.” Yebne Âdem! meridtü felem te'udni. Bak ne kadar şumullu bir manaya sahibiz biz. Kâle
Ya Rabbi, keyfe e'udek ve ente rabbül alemin. İlahi, sen âlemlerin Rabbisisin,
biz seni nasıl yâd edebilirdik? Sen Allah’sın. Fema alimte
enne abdihi fülanen kad maride. Biliyorsun diyor, arka sokakta garip
bir kimse hastalanmıştı, bir abd-ı mattı[48].
Gitseydin beni onun yanında bulmayacak mıydın? Ama onun masası yoktu, kasası
yoktu, rütbesi yoktu, zayıftı, penceresi kırıktı, ışığı yoktu, rüzgâr vurur dedin, bir şeysi bulaşır dedin,
alakadar bile olmadın, di mi? Eee ne istiyorsun o zaman? Kime tapıyorsanız
oraya gidin. Senin yokladığın kimseleri ben biliyorum; beni inkâr edenler vardı,
insanlığa düşman olanlar vardı, insanlığı inletenler vardı. Fakat sen onu gayet
güzel gittin ziyaret ettin, hatırını sordun. Buyurun o filan yerdedir, işinizi
halledin. Bir şey anlatabiliyorum dimi? Benden ne istiyorsun sen? Ben yakın
adresimi bildirmiştim sana. Sen gelmedin, tenezzül etmedin. Kime gönlünü
bağlamışsan buyurun.
Olur ya zevk edinmiş gitmiş. Her gün böyle
başını koymuş, sabahtan akşama kadar kaldırmamış, alnı secdede çürümüş. Güzel.
Hilal kadar incelmiş, hilal kadar, ip ince. Her gün oruç tutmuş. Kendi kendine
diyor ki, “eh ben lazım
gelen şöyle şöyle hallerim var.” Fakat babası ve anası memnun değil. Kendi hakkımı
sorduktan sonra hani la teşbih dünyada da vardır ya insana bir yere girmek için
imtihan yaparlar da, ilk önce şu derslerden olacak, sonlar onlardan. Onlardan olmadı
mı, “Öbürküler… Canım bize lazım gelen bu.
Bunu bilmedin” derler. Öbür derslere sokmazlar adamı. Anlatamadım mı acaba?
Mesela bir yere girilecekte sekiz dersten imtihan olacak fakat başta riyaziyi
verirse diyor ondan sonra öbür imtihanlara girecek. Bir de ondan muvaffakat… “Efendim, onları çok iyi biliyorum.” “Lazım değil” derler. Allah’da (cc) öyle diyor:
“Benim hakkımı ver, ananın babanın hakkını da hesabını ver. Ondan sonra
öbürkülere bakarız.” Orada düşmüş, “hepsi birden Ya
Allah geçti gitti. Hepsi birden. Meğer ki annen şaki ola, meğer ki baban şaki
ola. Meğer ki annenin teklifi Hakk’a uygun olmaya, babanın teklifi Hakk’a uygun
olmaya. Anlatabildim mi? Kaide bu.
Çünkü
لا طاعة لمخلوق لا طاعة المخلوق عند معصية الخالق İbareyi iyi okuyamadım.
لا طاعة المخلوق عند معصية الخالق
Mahlûka itaat
edilmez o itaatten Allah (cc)’ye isyan çıkarsa. Allah (cc)’nün emrine uymadı mı
annen de olsa babanda olsa yok dersin. Uymadı bu. Uymadı der bırakırsın. O
ayrı. Fakat Halık’a isyan çıkmıyor, Halık’a isyan çıkmıyor. Fakat sen yeni
yetişmişsin, baban biraz daha eski devri idrak etmiş… Ben bunlara hep tesadüf
ettim de onun için söylüyorum. Ve yahut annen… Cibaba bir
cemiyete gideceksin, “Beni de götür”
diyor. “Otur sen.” Yandın, seksen
senelik ibadetin hepsi geçti gitti. Gönlünden geçse de gitti. Yaaa, aslan gerek
dedik ya, onun için okudum size ilk önce. Şimdi tahlilini yapıyorum.
Anlatabildim mi? Onu siz belki şöyle böyle bir dinlediniz, ben şimdi bu şeyin
tahlilini yapıyorum.
Bezm-i uşşaka duhule aşk ile
suzan gerek.
Gam
beyabanında gamsız gezmeye aslan gerek
Biçimi
onuruna dokunuyor, konuşması onuruna
dokunuyor, şekli onuruna dokunuyor. Anlatabiliyor muyum acaba? Onlar dokunuyor,
mahalli tepkindir, orada büyüttü seni Allah
(cc). Ne onuruna dokunuyor? Bir vakit babanın zahr[49]ındaydın.
Her şeyden aciz, ondan sonra annenin rahminde, ondan sonra çık, beğenme. Ne
hakkın var? Annenin babanın hatırı, iki paralık frengin taklidinden de mi
aşağı? Ey Türk çocuğu, ondan da mı aşağı? Bunların hepsinin filmini Kudret
çekiyor. Böyle hazır…
[50] اِقْرَأْ كِتَابَكَۜ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ
عَلَيْكَ حَس۪يبًاۜ Hepsi hazır. Buyurun diyor. Aç sayfanın numarasını. “Numarayı kendin ver” der Huda. Zaten
hesabı o, kendine yaptırttıracak. Herkes kendisi yapacak kendi hesabını. Sonra
neticede… İşte haciz tahakkuk eder, nihayet boynunun aldığı kadar bir çukura. Bir
tahtanın üzerinde, eğer inanmışsan, kabul ederlerse… Orası zaten insana en
büyük ibrettir. O ellerinin ikisini yan yana getirirler, yeleğin burasına
takılan el böyle yana gelmiş. Ve buraya takılmıştı böyle, böyle duruyordu bu
öyle. Ceket böyle geniş yapılmış, şöyle atılmış, buraya takılmış, böyle
konuşuyordun. Kâinatı küçük görerekten. Niye buraya takıp tutuyorsun daima
öyle. O dimdik sert bakan kafa. Ondan sonra tekrar bu tarafa. Ya, hayatta iken
öyle olsa da Kudret onu idare etse, bambaşka bir şey olur dimi ya? O kâfidir
insana. O hali temaşa kâfi. En büyük bir zevk.
Zalim
karşına gelirse, nispet de. Bizim manamız o kadar zalimlik üzerinde durmuştur
ki… Çok durur. Hep bunun üzerinde durur. Fakat biz asırlarca bunun üzerinde
durmadık, zavallı olduk. Çok durmuştur. Biraz evveli iyilik dedim ya. Hayır
yapmak, tasadduk. Biz tasadduk deyince ne anlıyoruz biliyor musunuz? Birisi
geldi bir kuruş çıkar ver. Onlar, onlar, değil tasadduk. O elbisem kirlenmesin,
fazla beni meşgul etmesin, kapının zili bozulmasın diyerekten verilen bir şey.
Hani gelir de birisiyle konuşurken konuşmaya mani olmasın… Aslında o tasadduk
değil, onlar yazılmaz. Taaffüf[51]
kelimesiyle onu kitap zikreder. Öyle
insanlar vardır diyor ki Huda, cemiyet onu zengin zanneder, eshab-ı be’sa[52]dan
zanneder. Hiçbir şeye ihtiyacı bildirmemiştir.
Söylemez
ehli dil derdini Hazreti Allah’a (cc) bile.
Onu
bulacaksın. Hah onun eline düşen şey, benim elime düşmeden ona düşmez . O benim
elime düştü de, ondan sonra onun eline düştü diyor. Bir şey anlatabiliyor muyum
acaba? Ya..
Bir
yere getirecektim mevzuu hatırlatır mısınız? Nirengi noktası o. Zalime nispet. Ne muazzam bir manamız var, dedim. Beşeriyetin
Fahr-i Ebedisi, bu iyilik mevzuunu, hayır mevzuunu ve bunun karşısında büyük
mükâfatı bahsederken dostlarının bir kısmı garipdi ve fakirdi. E mükâfat-ı
ilahi bahsediliyor, kendilerinde hiçbir şey yok. Geldiler dediler ki; biz bu
ecirden, Kudretin bu büyük ihsanından mahrum mu kalacağız? “Bizim yok mu şimdi” dediler. “Siz de tasadduk edebilirsiniz” dedi. “Bizim bir şeyimiz yok.” “Gidin zalime nispet verin. Ona karşı kibirli
olun.” El-kibrü ale'l-mütekebbiri sadakatün. İnsanlığa düşman olan kimselere karşı,
mevcudata hakaretle bakan, semayı deler gibi yaşayan insanlara karşı kıymet
vermezseniz en büyük sadakadır. O çünkü size karşı ehadiyetini
yapacak, sizde kıymet vermediniz de burnu kendi kendine kırılacak.
Anlatabiliyor muyum acaba? Burun kendi kendine kırılacak. El-kibrü
ale'l-mütekebbiri sadakatün. Maalesef bizler bunu
yapamayız. Onun içün her vakit söylerim ya zalimi yetiştiren mazlumdur.
O yetiştirir. Ve onun de içinde Kudret onu ziyadesiyle inletir. Zalimi
yetiştirdin sen der. Zulüm bahsinde, zalim bahsinde bizim manamız çok üzerinde
durmuştur, çok. Hatta bunu size daha bir açık, daha bir iyi anlaşılması için
manadan bir misal vereyim yine. Bakın şimdi ne kadar insanı düşünceye sahip,
zevk eder.
لَا
تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ يُوَٓادُّونَ مَنْ حَٓادَّ
اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ اَوْ اَبْنَٓاءَهُمْ اَوْ اِخْوَانَهُمْ
اَوْ عَش۪يرَتَهُمْ[53]
Yine
Allah’ın (cc) resmen kendi lisanı, kendi fermanı لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ Hiçbir camia, hiçbir kavim, hiçbir insan
bulunmaz ki, hem bana iman etse –mazhar-ı aşk beyan
edilir- يُؤْمِنُونَ
بِاللّٰهِ Allah. وَالْيَوْمِ
الْاٰخِرِ Ebediyete, ikinci bir hayatta bana geleceğine inansın. Sonra da
benim sevdiğime düşman olsun. Yanlış söyledim. Hiçbir kavim, hiçbir kimse,
bulunmaz ki nasıl olur diyor, yok. Kabul etmiyorum. Böyle bir şey olmaz, yoktur.
Bana inansın, bana geleceğine inansın, sonra benim sevdiğime düşman olana, dost
olsun. Anlatabildim mi acaba? “Öyle iman
ben kabul etmem” diyor Allah (cc). وَلَوْ كَانُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ İsterse babası olsun. Ver şimdi nerde o
yazı? Bunun tefsiri bu.
Bezm-i uşşaka
duhule aşk ile suzan gerek.
Gam
beyabanında gamsız gezmeye aslan gerek
İnsan
aslanı. اَوْ
اَبْنَٓاءَهُمْ Babası olsun, isterse çocukları olsun. اَوْ اِخْوَانَهُمْ İsterse kardeşi olsun. İsterse kanından
olsun, kavmiyetinden olsun. Ben böyle bir iman kabul etmem, böyle bir şey
bulunmaz, yoktur. Demek ki, insanda nesep Allah’a (cc) gidiyor. [54] فَاِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ فَلَٓا اَنْسَابَ
بَيْنَهُمْ ben
bir kumanda vereceğim nesepler mülga[55]. Kimin
nesebi bana bağlanırsa ona vereceğim hakkı diyor. Anlatabildim mi acaba? Benim
öyle bir günüm var, ben öyle bir günde bir kumanda vereceğim, bana filanca
derlerdi, benim soyadım buydu, öteli filan yok, hepsi mülga diyor. Silinsin! Bana
gelenleri ayırın bakalım diyor, bana gelenleri, nesebi bana dayananı. Hakperest
miydi, nefis-perest miydi? Hakperest olanların nesebi bana gelir. Benden
gayrısına tapanların ki zaten silinecek, gidecek, haydi.
Şöyle
bir hülasa yapayım, konuşmayı keseyim. Bugünkü konuşmanın hülâsası. Bir netice
almak lazım dimi ya? Bu kadar konuştuk. Dinledik de. Evvela kendi kendimizi
aldatmayalım. Sahte benliği atalım. Dedemizin satvet[56]ini
meydana getirmeklük içün düştüğümüz zamanlar var, kalktığımız zamanlar var,
durduğumuz zamanlar var, teali ettiğimiz anlar var. Uzun boylu fikir edinmeye
lüzum yok, açalım sayfa sayfa, an ve an takip edelim. Bir defa mana cihetinden
gerilemişiz, manada gerileyince merhamet, hürmet, muhabbet kalkar. İlk önce
evlerde geçinme kalkar. O geçinme kalktıktan sonra zaten insanın teali terakki
içün düşüncesi olmaz. Anlatabiliyor muyum acaba? (çok güzel) Yok Geçinme, ne teali, ne terakki edecek.
Çocuk
isyan etmiş sözü dinlemiyor. Sen hattı zatında sahte benliğine mağrur olmuşsun,
gelmişsin evini inletiyorsun. Kasvet başladı mı evin içerisine teali terakki
yok. O imkân yok. Musluk Allah’da (cc), akıtmaz. Evlerden. Niyet edin hiç
olmazsa üç kişi kafanız, fikriniz, kalbiniz bir olaraktan iyilik sahasında
çalışmaklık için söz verin. Ama böyle adet halinde değil, yanarak. Nesebin ne olacak biliyor musun? Ekmek parasına
muhtaçsın, acıkmışsın, her sahada hiçbir şeyin kalmamış. Diyorlar ki, filan
yerde, git saat bir de yetişirsen sana oraya lazım gelecek para veya ihtiyaç,
iş var. Nasıl saatinden evvel koşarsan, bu iş için de öyle hazırlanıp koşmak
lazım. Yapalım bakalım. Görüşmeli bakalım. Fena olmaz bakalım. Hiçbir şey
olmaz. Yerinde durur böyle. Birbirimizi tanıyalım bir defa.
Bizim
en büyük kabahatimiz; birbirimizi tanımıyoruz. Tanıdıktan sonra sevelim. Sevgi
insanın her şeysini yener. Sevmedikçe olmaz. Anlatabiliyor muyum? Sevgi, sevgi
yok mu ya? Aşk. Orada bütün vücud-u mecazi, bütün kötülükler, bütün şunlar
bunlar, hepsi erir gider. Sevecek ki olsun.
Onun içün Beşeriyetin Fahri Ebedisi öyle diyor; “İman etmedikçe dar-üs selama giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de
sakın iman etmiş zannetmeyin”, diyor. Sen namaz kılmanla oruç tutmanla şunu
yapmanla iman ettim zannedersen, aldanırsın. Emir açık. İman etmedikçe dar-üs
selama giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de katiyen iman etmiş
sayılmazsınız. Var mı sevdiğin hakikaten, yahut seni seven var mı böyle; ivazsız
garazsız, masana tapmadan, kasana tapmadan, güzelliğine bakmadan, senden bir
şey ummadan, Allah (cc) namına sevmiş bir Adem’in var mı? Yok. O halde henüz
daha iman yok. Zor dimi? Gam bayabanında
gezmeye aslan gerek. Bunlar gayet kolaydır. Aramadık ki. Bir karanlık
hanın beş numaralı elektrikle aydınlanan koridorunda kara borsa diye aranan bir
mal kadar, bir dost aradın mı hayatta? Vallahi aramadın. Dört tane kahve
içeceğim diyerekten bir buçuk saat bir sıraya dizilip de o kahveyi alacağın
durduğun kadar, bir insan hürriyeti hakkında bir durman var mı hayat-ı ömründe?
Vallahi yok. Neyi verecek Allah (cc) sana? Bu gün ki konuşma bu kadar yeter.
[1] Meadin: Madenler.
[2] Müşareket: Birbirine
ortak olmak, ortaklık. Beraber olup bir iş yapmak. Gr: İkili tarafın da
isteğini bildiren fiil.
Karşılıklı
anlaşma, birbirini anlama.
[3] Neşv ü nema /
neşv ü nemâ: Serpilme, gelişme, büyüme.
[4] Fersude: (Frs) Solmuş,
yıpranmış.
[5] Hüsn-ü an: Serpilme, gelişme, büyüme.
[6] Nebatat: (Nebât. C.) Nebâtlar, bitkiler.
[7] İstiskal: Ağır bulup hoşlanmadığını anlatmak. Soğuk
muamele ederek sevmediğini bildirmek.
[8] Cah: (Câhe) f. Makam, mansıb. Kadr, itibar.
[9] Nikmet: Şiddetli ceza. Hoş olmayan muamelelerle
olan mücâzat.
[10] Va’z: Dinî mes'eleler üzerinde konuşup nasihat
etmek. Kalbi yumuşatacak sözlerle insanı iyiliğe sevke çalışma.
[11] Muvazene(t): 1) Denge,
denklik, uygunluk 2) Ölçmek. Denk olup
olmadığını bilmek için tartmak, ölçmek. 3)Düşünmek.
[12] Fer'î (Fer'iyye) Esasa âit olmayan. Kollara ve
şu'belere âit ve müteallik.
[13] Tak: Çardak. Kubbe. Kavisli bina. Eyvan. Bina
kemeri. Yarım daire şeklinde kapı ve pencere üstü.
[14] İlka: Koymak, bırakmak. Terk etmek. Öne atmak.
[15] Nisa Suresi 114’ncü
Ayet-i kerime لَا خَيْرَ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنْ نَجْوٰيهُمْ اِلَّا مَنْ اَمَرَ بِصَدَقَةٍ اَوْ مَعْرُوفٍ اَوْ
اِصْلَاحٍ بَيْنَ النَّاسِۜ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ
فَسَوْفَ نُؤْت۪يهِ اَجْرًا عَظ۪يمًا
Meali: Onların gizli görüşmelerinin çoğunda hayır yoktur; sadakayı, iyiliği veya halkın arasını düzeltmeyi
savunmaları başka. Kim ALLAH'ın rızasını arayarak bunları yaparsa ona büyük bir
ödül vereceğiz.
[18]
Temenniyat-ı zelilane: Ezik, alçalmış, hor hakir, zillet içinde bir yalvarış
[20] Necz: Bitip tükenmek. İhtiyaç bitirmek. Vâdeyi
yerine getirmek.
[21]
Mezahir: Şereflenmeler. Mazharlar. Eşyanın göründüğü yerler. Eşyanın görünen
tarafları. Zâhir ve meşhud olanlar.
[23] Rü’yet: Görmek, bakmak. İdare etmek. Göz ile veya kalb gözü ile görmek.
Nur’u Rüyet: Görme nuru
Nur’u Rüyet: Görme nuru
[29] Terakki: İlerleme.
Yukarı çıkma, yükselme. Bilgi ve uygarlıkça yükseliş
[30] Havas:
1) Duyular, hisler 2) Seçkinler, şerefliler.
[31] Ehadiyet: Allah'ın bütün
esması ile her bir varlıkta isimlerinin yansıması. Allahın isimlerinin ve
birliğinin, herbir şeyde, o şeyi de benzersiz kılarak görünmesi.
[33] Bakara Suresi 255 ’nci
Ayet-i Kerime: اَللّٰهُ لَٓا
اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ مَنْ ذَا
الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ
وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا يُح۪يطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ
وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ
وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ
Meali: Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir
(hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O'nu ne gaflet basar,
ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan
huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne
varsa hepsini bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiç
bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır.
Onların her ikisini de görüp gözetmek O'na bir ağırlık vermez. O çok yücedir,
çok büyüktür.
[34] Tekasür Suresi 1 ve
2’nci Ayet-i Kerimeler. اَلْهٰيكُمُ التَّكَاثُرُحَتّٰى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ[34]
Meali:
Çoklukla övünmek, sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı.
[39] Kazib:
Yalancı yalan söyleyen.
[40] Fersude Eskimiş,
yıpranmış. Eski, yırtık.
[42] Yasin suresi
77’nci Ayet-i Kerime. اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا
هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ
Meali:
İnsan, kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi de, şimdi apaçık bir
hasım kesildi?
[46] Tekrim: Hürmet ve tazim
göstermek ve görmek. Saygı göstermek, lütuf ve kerem icrasında bulunmak.
[47] Muhasım: Düşmanlık eden.
Düşman olan taraflardan biri. Hasım olan. Birbirini dâva edenlerden her biri.
Karşı tarafı tutan.
Muhasım-ı Aşikar: Apaçık düşman.
Muhasım-ı Aşikar: Apaçık düşman.
[48] Matte:
Vesile, sebep
[50] İsra Suresi 14. Ayet-i
Kerime اِقْرَأْ كِتَابَكَۜ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ
عَلَيْكَ حَس۪يبًاۜ
Meali: "Kitabını oku! Bugün hesap görücü
olarak sana nefsin yeter!" deriz.
[51] Taaffüf:
İffetli olmaktan zevk almak. Ar-hayası-mahcubiyeti, her
sıkıntının fevkinde olma isteği
[53] Mücadele Suresi 22.
Ayet-i Kerime لَا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ
وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ يُوَٓادُّونَ مَنْ حَٓادَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ
كَانُٓوا اٰبَٓاءَهُمْ اَوْ اَبْنَٓاءَهُمْ اَوْ اِخْوَانَهُمْ اَوْ
عَش۪يرَتَهُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ كَتَبَ ف۪ي
قُلُوبِهِمُ الْا۪يمَانَ وَاَيَّدَهُمْ بِرُوحٍ مِنْهُۜ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ
تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ
وَرَضُوا عَنْهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ حِزْبُ اللّٰهِۜ اَلَٓا اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ
الْمُفْلِحُونَ
Meali:
Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin,
babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Resulüne
düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsiniz. Onlar o kimselerdir ki
Allah kalblerine iman yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir.
Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî
kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır.
İşte onlar Allah'ın hizbi (dininin yardımcıları)dir. İyi bil ki, kurtuluşa
ulaşacak olanlar, Allah'ın hizbidir.
[54] Mü’minûn Suresi 101.
Ayet-i Kerime فَاِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ فَلَٓا اَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَٓاءَلُونَ
Meali:
Sûr'a üflendiği zaman aralarında artık ne soysop
(çekişmesi) vardır, ne de birbirlerini soruşturacaklardır.
[55] Mülga: İlga edilmiş. Kaldırılmış. Metruk ve lağvedilmiş şey. Terkedilmiş.
[56] Satvet:
Ezici kuvvet. Hışım ve şiddetle kavrayıp almak. Birisinin
üzerine şiddetle sıçramak ve hamle etmek
0 yorum:
Yorum Gönder