052
(05.07.1959) 80 dk. (295)
Ahlak mevzuu üzerinde devam etmektedir. Mevzuu başlıca iki esasa
ayrılmıştı. Birine vazifeden doğan ahlak, diğerine de aşktan doğan ahlak tesmi
etmiştik. Tabi buradaki aşk romanda okunan aşk değil. Ahlakın tarifindeki aşk…
İnsanın geliş ve gidişinde ihtiyarı yoktur. Her hafta tekrar ettiğim gibi, bu
imtihan sahnesi olan, ikbalinde hud’a, idbarında fecia gizlenen dirliği kısa,
bazen insana yüz gösterir gibi davranır fakat o yüz göstermesinde de hile vardır. Bazen de insandan kaçar gibi
şekil alır. Onda da hikmet vardır. Yani hülasa bu dar-ı iptilaya, dünya denilen
şu sahneye, bizi getirirlerken sormamışlardır. Beyefendi bir âlem-i şuhut var
teşrif eder misiniz? Hanımefendi bir âlem-i maad var
gider misiniz? Böyle şeyler sorulmadan bir geliş, gidiş var. Esasen insan burasını düşünecek olursa, bugünkü dünya sahnesinde görülen huzursuzluk… Malum ya huzur emr-i kalbidir, insanın elinde değil. Huda git filan yerde huzur yap derse o olur. Kisbi değil. Bu sahneyi şuhutda muazzam bir huzursuzluk var. Havas ile avamın muvazenesi bozulmuş. Fakir ile zenginin, yüksek tabaka ile aşağı tabakanın muvazenesinde ayrılık başlamış. Bunun sebebi de Kudret’in vermiş olduğu en büyük sermaye su-i istimal edilmiş. Allah‘ın (cc) bize bahşetmiş olduğu en büyük sermaye, merhamet, hürmet, muhabbet. Bu kalkmış. Acaba anlatabiliyor muyum? Yüksek tabakada merhamet yok, dûn[1] tabaka da o merhameti görmediğinden dolayı hürmet yok, bunun ikisi birleşip de bir yavru meydana getirecek, muhabbet. O orta yerden kalkınca, beşer böyle, zavallı bir vaziyette, yer içer yatar kalkar, nihayet inleye inleye, geçer gider. Hâlbuki hilkatten gaye bu değil. Buraya bir şey içün gönderilmişiz yahut getirilmişiz. Herkes vazifedâr. İnsan bu âlemden bir güvercin gibi gidip gelmeye razı olmaz. Kendisinde emanet-ı hak vardır. İşte geliş ve gidişindeki gayeyi, aslını, mebdeini, maadını, rabbisini, kendi hakikatini, ben kimim, nereden geldim, ne olacağım, nereye götürüleceğim, cümlelerinden, iç âleminden ebed sedasını duymanın adına aşk derler. Anlatabildim mi acaba? Ahlakın bahsettiği aşk bu. Bu ruhta hâsıl olan muhabbetle meydana gelir. Nefiste hâsıl olan muhabbetin adına şehvet, ruhta hasıl olan muhabbetin adına aşk denir. Şimdi, binaenaleyh bir insanın ya kalbinden doğru bir tecelliye mazhar olur da bir ahlaka malik olur veyahut aklının vermiş olduğu doğru yolda yürüyerek bir vazife meydana gelir ki, bir de oradan ahlak meydana gelir.
gider misiniz? Böyle şeyler sorulmadan bir geliş, gidiş var. Esasen insan burasını düşünecek olursa, bugünkü dünya sahnesinde görülen huzursuzluk… Malum ya huzur emr-i kalbidir, insanın elinde değil. Huda git filan yerde huzur yap derse o olur. Kisbi değil. Bu sahneyi şuhutda muazzam bir huzursuzluk var. Havas ile avamın muvazenesi bozulmuş. Fakir ile zenginin, yüksek tabaka ile aşağı tabakanın muvazenesinde ayrılık başlamış. Bunun sebebi de Kudret’in vermiş olduğu en büyük sermaye su-i istimal edilmiş. Allah‘ın (cc) bize bahşetmiş olduğu en büyük sermaye, merhamet, hürmet, muhabbet. Bu kalkmış. Acaba anlatabiliyor muyum? Yüksek tabakada merhamet yok, dûn[1] tabaka da o merhameti görmediğinden dolayı hürmet yok, bunun ikisi birleşip de bir yavru meydana getirecek, muhabbet. O orta yerden kalkınca, beşer böyle, zavallı bir vaziyette, yer içer yatar kalkar, nihayet inleye inleye, geçer gider. Hâlbuki hilkatten gaye bu değil. Buraya bir şey içün gönderilmişiz yahut getirilmişiz. Herkes vazifedâr. İnsan bu âlemden bir güvercin gibi gidip gelmeye razı olmaz. Kendisinde emanet-ı hak vardır. İşte geliş ve gidişindeki gayeyi, aslını, mebdeini, maadını, rabbisini, kendi hakikatini, ben kimim, nereden geldim, ne olacağım, nereye götürüleceğim, cümlelerinden, iç âleminden ebed sedasını duymanın adına aşk derler. Anlatabildim mi acaba? Ahlakın bahsettiği aşk bu. Bu ruhta hâsıl olan muhabbetle meydana gelir. Nefiste hâsıl olan muhabbetin adına şehvet, ruhta hasıl olan muhabbetin adına aşk denir. Şimdi, binaenaleyh bir insanın ya kalbinden doğru bir tecelliye mazhar olur da bir ahlaka malik olur veyahut aklının vermiş olduğu doğru yolda yürüyerek bir vazife meydana gelir ki, bir de oradan ahlak meydana gelir.
Biz tarihin en eski efendisi olan, zulmü gördüğü yere adli, cehli
gördüğü yere ilmi, inkârı gördüğü yere imanı vaz eden dedelerin çocuklarıyız.
Bizim ecdadımız bu ahlakın hangi sınıfına mensuptu? Aşktan doğan ahlakla mı
yaşardı, vazifeden doğan ahlakla mı? Aşktan doğan ahlakın salikleriydi. Orada,
ikisinde ne fark var? Anlatayım size. Birisinde insanın hüviyeti henüz
mevcuttur, vazifeden doğan ahlakta. Ben bunu yaptım der. Ben ahlaken şuraya
kadar gittim der. Kendi hüviyeti mevcut. Aşktan doğan ahlakta kendi hüviyeti
mevcut değildir. Vazifeden doğan ahlakta evvela can sonra canan. Aşktan doğan
ahlakta evvela canan sonra can. Bilmem anlatabiliyor muyum? Zor ama. Buna ben size hemen hemen her konuşmamda,
konuşacağımız mevzuatın temeli olduğu için tekrar ederim. Bizde bu hal
cibillidir. Misal veririm. Mesela, Mehmetçik harp ederken saat bilmez. Frenk
harp ederken ben sekiz saat der yaptım vazifemi, sen yetiştireydin, der. Rap
durur. Hata bende değil der, ben vazifemi yaptım. Mehmetçikte öyle bir şey
yoktur. Sekiz saat, seksen saat, kırk sekiz saat, ekmeği verilmez Allah (cc) der doyar. Ayakkabısı yetişmez,
nasırından çarık yapar, dönersem imansız giderim der. Çünkü
aşkta saat, zaman, mekân yoktur ki. Anlatabiliyor muyum? Şimdi biz böyle bir
ecdadın çocukları olduğu halde, bizde de sarsıntı var. Mesela icra dairesine
gidersin, anne evladından nafaka ister. Hâlbuki biz değil annesine, hayvanata
dahi merhamet elini uzatan bir şecerenin çocuklarıyız. Seksen yaşında baba,
otuz yaşında yirmi yaşında çocuğundan ekmek parası bekler. Biz köpeklere
vakıflar yapmış, hayvanata, hayvanat-ı ehliyeye hayırlar
yapmış olan insanlarız, yavrusuyuz. Bize neden bu hal geldi? Dert bu.
Neden
birbirimize itimat etmiyoruz. Senin bana emniyetin yok, benim sana emniyetim yok.
İtimat olmadıkça teali terakki olur mu? Buna imkân var mıdır? Sende konuşanla
bende dinleyen veyahut bende dinleyenle sende konuşan, ikisinin mecmuuna insan
denir. Şöyle tasavvur et, bütün kâinatı sana verseler, malum ya herkesde bir
şey vardır, bir elemi var, bir emeli var. Şöyle bir düşün kendi kendine. Ya
emelin vardır, ya elemin vardır yahut her ikisi birden vardır. Hem elemin
vardır, hem emelin vardır, bunun haricinde insan o ayrı bir sınıf. İstifa
kanununa tabi olmuş, Allah’ın (cc) bir istifa kanunu vardır. O ne demek? Onu
münasip bir zamanda, geniş bir vakitte inşallah anlatırım. O sınıf ayrı. Bir
istisna var ama o istisna ile Allah’ın (cc) istifa kanunu ile ayrılmış olan
ufak bir zümre vardır, onlarda ne elem vardır, ne emel vardır. Ondan maada kendime
söyleyeyim, elem var emel var veyahut her ikisi birden var. Bunun ikisinin
arasında yoğrula yoğrula gider insan. Şimdi neden bu elemle emele bir merhem
bulamıyoruz. Vakit de gayet kısa. Hayat
denilen şey bir tarfet-ül ayndan[2]
ibaret bir halden ibarettir. Ömr-ü dünya bir dakika, ömr-ü âdem bir nefes...
Otuz yaşındasın ortaya bir şey koy bakalım. Yok. Elli; koy bir şey. Yüz, hiçbir
şey koyamazsın. Neden? Kudret’in kaza makası bütün hadisatı doğrar atar öbür
tarafa. İnsan zavallıdır, hayal avına çıkmıştır. Orta yerde bir şey var mı elli
yaşındaki efendi? Neyin var? Koysana orta yere bir şey. Yok. Geçti gitti. İşte onun içün ahlaka göre israf,
sayılı nefesini hak ve hakikatten uzak geçiren kimsedir. Kumaşı kestirmiş,
parçalanmış, yağ tenekesi devrilmiş dökülmüş, pirinç çuvalı delinmiş, akmış,
dikkat etmemiş, evet bunlar israf ama ahlakın bahsettiği israftan değil.
Nihayet bunlar maddedir, madde ile telafi edilebilir. Fakat ömür madde değil.
Anlatabiliyor muyum? O senin sayılı nefesin, para ile bilmem matah ile geçirmiş
olduğun ömrünün bir dakikasına bütün kâinatı sana verseler, geri gelsin desen
imkânı yok vermezler. Bitti o.
Şimdi dedim ki insanın ya emeli var ya elemi var. Emelini gözünün
önüne alalım. Şöyle bir hal tasavvur
edelim. Bütün mevcudat arşı ile seması ile arzı ile bütün varidatı ile nesi
varsa hepsiyle sana versinler, fakat bütün insanlığı da kaldırsınlar. Tek
başına, al sema da senin, yer de senin. Bütün ne kadar varidat, göz kamaştırıcı
envar-ı emlak varsa o da hepsi senin dediler fakat insanlık kalkacak. Yalnız başına
kalacaksın. Bir dakika yaşayamazsın. O halde neden birbirimizi yiyoruz. Bir şey
anlatabiliyor muyum? Ver bütün varidatı sana fakat insanlığı kaldıracağız de.
Emelin dimi senin? Ne olmak istiyorsan ol. Arş da senin sema da senin. Yer de
senin, emek çekmeden hazırca sana verdik fakat insanlık kalkacak. Yalnız sen
kalacaksın. Bir an duramazsın.
Gelelim mevzuun iptidasına. Demek oluyor ki insanın gelmede gitmede
ihtiyarı yok. Bunu her hafta, her konuşmada, hemen hemen seneler, uzun seneler
evveli ilk konuşmaya başladığım andan itibaren, her sözümde bunu zikrederim,
yayılsın diyerekten. İş burada. Şöyle bir düşünürsün, insan bir tecellide
gitmez. Kırk yaşına geldi mi acaba kaç devre atlattın. En son devren ne şekilde
bitecek, onu biliyor musun? Hal-i gadabındasın, mükemmel bir canavarsın yahut
son gel emrini verdiği vakitte öyle bir gadapla gidersen ikinci hayatta mükemmel
bir canavar olaraktan huzura çıkarsın. Evet bu elli atmış kiloluk kan ve kemik
torbasından ibaret bir vücuttur amma bunun içerisinde, o mananın taallukunda
kaç vücuda sahipsin? Bazen gayet rakik[3]
olursun. Meleksin işte. Bazen hem cemali hem celali cami bulunursun. Bir elin
yedi kudrete açılmış, bir elin yedi hikmete açılmış, Kudret’ten geleni hikmetle
sarf etmeye başlarsın, insanlık âlemi senden istifade eder, İşte hazreti insansın.
Bazen gözlerin kamaşır, bütün çirkinliklerle alude[4]
olursun, mahlûkatın içerisinde en sefili, en süflisisin. Hepimiz bu halleri
geçiriyoruz. Fakat en son geçirdiğimiz zamanda gel emrini alacağımız vakit,
hangi hayatla gideceğiz? Onun içün ahlak der ki muhasebe-i nefis ile yaşa.
Muhasebe-i nefis ne demek? Malum ya ticaret esnafının bir defteri vardır.
Veyahut ufak ticaret yapıyorsa o defter kafasındadır. Gözünü kapat, şu kadar
varidatım var bu kadar masarufatım var.
Onu daima ölçer o. Bunu ölçmeden ticaretine sahip olan insan pek teali
edemez. Olacak. Varidatla masarufu ayar edecek. Ölçecek yani. Hepimiz asude
kaldığımız vakitte, günlük hesabımızı yapmakla mükellefiz. Elin ne kadar iyilik
yaptı, ne kadar kötülük yaptı? Kalbin ne kadar rikkatle çarptı, ne kadar
şekavetle çarptı? Bilmem anlatabiliyor muyum? Bunu nispeten bir nispet tedarik
ederek, ölçülü…
Bütün insan kötülüklerini bir anda terk edemez. O bir nazarda
büyük adam olanlar yine istifa kanununa sahip olan kimse malik olan, o
tecelliye mazhar olanlardır. Yoksa mana ilminde bile öyle Cenab-ı Muhammed
Aleyhisselat-ı Vesselam hizmet-i nübüvvetini yirmi üç senede… Demek ki bir
insan layıkı ile tekâmül edebilmesi içün, yirmi üç seneye ihtiyacı var. Eee yirmi
üç senede de insan niyet etse dahi kötülüklerini atmaya, atamadan da gitse
niyet etmiştir der Allah (cc) yine
numara verir. Bilmem anlatabiliyor muyum? Onu sen bir anda sen şöyle sileyim
süpüreyim, eh o olur başka fakat niyet ilk önce şart ve aheste aheste çıkıklıklarımızı
atarak, bir birimizi severek, mahlûkat içerisinde pek nazdar, pek niyazdar, çok
nazenin özenerek, beğenilerek, seçilerek, Huda’nın ayırdığını ve kendisine
muhatap tuttuğunu binaenaleyh bir cemal-i mutlaka mazhar olarak, bir yerde
hesap vereceğini düşünerek, konuşan bilir, bilen düşünür, konuşturan bir gün
benimle konuşacak. Dimi? En mühim nokta bu. Hangimiz biliriz konuşmanın ne
olduğunu? Bana en büyük bir bilim adamı göster. En büyük bir filozof göster. En
son ihtirayı[5] yapan
bir mütefennin göster, konuşmayı anlatsın bana. Konuşulur da konuşmanın ne
olduğunu bilmeyiz. Ya. Nedir konuşmak? Nasıl birden bire konuştu? Birden bire
nasıl konuştu? Demek ki bunların hepsi ariyetmiş. O halde ariyet alınır,
müstear[6]
tabi biter, tükenir. İşte ariyet alınmadan, perde-i gaflet açılmadan, kudret
elden gitmeden, zamanı fırsat bilip kendisinde emanet olan o Hakk’ın en büyük
nimeti ki, neydi o emanet evvelki konuşmalarda söylemiştim, tekrar etmeyeyim.
Mevzuu uzamasın. Onu bozmadan, ruhsara el sundurmadan, zülfe toz kondurmadan,
veçh-i insanideki imza-ı ilahiyi bozdurmadan, seciye-i insaniyeyi ayak altına
salmadan, zalime uşak olmadan, ah almadan, aslına kavuşmak. Bunu adına aşk
derler, anlatabildik mi acaba?
En sakınılacak şey ahdır. Bazı günahlar vardır, kabahatler vardır,
göze çarpar, belli olur. Bazı suçlarda vardır ki göze çarpmaz, iç âleminde
kalır, onlar o göze çarpan suç gibi değildir. Onların cezası çok ağır olur. Göze
çarpan suçların cezası o kadar ağır olmaz. Size bir misal vereyim. Eski
konuşmalarımda vermiştim o misali. Bir insan-ı kâmil, bir arifin binasının
önüne. Arif neye derler? Arifin manası, bir şey olmadan evvel görene bilene
arif denir, ahlakın lisanında. Meydanda değilken bilir, bilmem anlatabiliyor
muyum? Arif. Bir sarhoş yıkılmış. Yukarı kattan bakmış, daire-i terbiyesinde
bulunan talebelerinden birisini çağırmış, daima hizmetinde bulunanı, şu kapının
önüne yıkılmış olan insanı bir hazreti insana ikram eder gibi içeriye alır gibi
alın. O kendinde değil ama. İçeriye almışlar. Çok ikram edin, güzel üç tane puf
böreği gibi yatak yapın, hazırlayın ve masanın üzerine de bir binlik rakı
koyun. Böyle şeyleri söylerken de biraz korkarım. Hani böyle mübalatsız bir
mana da değil. Cevaz verir şekilde bir şekilde anlamayın sakın ha. Misal
veriyorum, bunun içinde incelikler var da onu anlatacağım. Yoksa fen ile
Amerika’nın yapmış olduğu son tetkikte, yirmi dört saat zarfında, bir kalp
atışında üç yüz otuz defa fazlalık yapar der. Bu kadar bir şekil şişesi üç yüz otuz defa fazla bir kalbi atış,
attırıyor. Burada da der ki, birazda göğüsün kabarsın diyerekten söylüyorum.
Bir fabrikanın çarkını bir amele bedava döndürdüğünü patron görürse, fabrikatör
görürse, derhal yolsuz edermiş, işten çıkarır. İnsan ki Allah’a (cc) muhatap
olan bir can, onun merkez-i hükümet-i insaniyesi olan kalbinin, o büyük
fabrikanın çarkını, bedava döndürmesine elbette Huda razı olmaz. Bunu va’ziyi
kanunlar içerisinde ancak Hazreti Muhammed (sav) ilk önce şey etmiştir der. O
ayrı iş. Ha, bu böyle olmakla beraber, yani izlenmiş olan suçlar, aşikâra olan
suçlara misal getirirken buraya buraya uğradık. Hafızdan bir misal vereyim
sana. Der ki, "Ahh her haram olan şey rakı
gibi insanı sarhoş etseydi acaba yolda giderken kimi ayık görecektik."
Yetimin hakkını yedi sarhoşluğu yok meydanda değil, garibi soydu hattı zatında
suret-i Hakk’tan gözüktü şekli yok meydanda değil. Acaba anlatabiliyor muyum?
Öyle. Şimdi koyun demiş oraya, bir de binlik koymuş oraya, ayrılın demiş.
Sahahleyin adam kalkmış kendi kendine, yıpranmış olan vücudu kendine gelmiş, bu
ne büyük bir tembih demiş. O adamda iş var, binliği koyanda. Bir de ikrah
gelmiş kendisine, bir de hicap gelmiş. Şöyle usulcacık ben sır olayım demiş.
Niyet etmiş kapıdan çıkıp da şöyle hemen çekileyim gideyim. Onu yaparken
yukardan arif-i hak olan zat, hizmetini gören
insana demiş ki git aşağıdaki misafire sakın hiçbir renk verme, hürmette kusur
etme, o gitmek üzere, ona de ki, efendi sizi görmek istiyor, benim yanıma
çıkarın demiş. Çıkarmışlar, hiç halinden bahsetmiyor, güzel bir hoş ahmedi,
işte nasılsınız, iyi misiniz şöyle böyle, nerelisiniz, nesiniz? Adam cevap
veriyor ama biraz da ferahlamış. Temiz bir huzura geldim ben. Nereye gidersiniz
demiş. Uzatacak işte… Hiçbir vasıtanız yok. Gideceğiniz yer, pek yaya gidilecek
bir yer değil, aşağıdan demiş giriniz bizim hayvanat dairesine, sevdiğin bir
hayvanı al, benim sana hediyem olsun, ben sizden çok memnun kaldım. Böyle bir
sima görmek isterdim. Bana yine uğrarsınız bir hukuk tedarik ederiz. Sizinle
bir hukukum olsun benim. Pek kusura bakmayın demiş, şöyle bir kese de o günün
parası altın, vermiş, adam inmiş, almış hayvanı gidiyor. Fakat hizmetini gören adam, içinden tabi bir
şey demiyor ama herife bak demiş, bize hizmetini gördürdü, yedi içti atın en
cinsini aldı, keseyi de aldı, biz şurada on üç senedir hizmet ederiz bize otuz
para vermedi bu adam. On üç senedir de hizmet ederiz. Yine hizmet görüyor ama
bunu da daima artık zikrediyor. Kafasında böyle film çevriliyor. Üçüncü günü
çağırmış, gel buraya demiş, Misafir gittiği andan itibaren işte şöyle idi, işte
böyle idi, şunu aldı, bunu aldı, biz bu kadar yaparız, bize bir şey vermedi
filan… Halt etme demiş. O adam bana onun bir çıkıklığı vardı, hayatta bir defa
yalan söylememiştir o adam. Kalbi rikkatle çarpar. Yanında Hak zikredildiği
vakitte gözü yaşla dolar, gönlünde muhabbet kaynağı kaynar, fakat mukteza-ı
beşeriyet bir çıkıklığı vardı, o da o içtiği şeydi. Şimdi ona kâinatı versen
istemez ya demiş, o da geçti. Ben onu bir ufak kese altınla bir ata aldım ya hu.
Bana daha pahalıya satsaydı daha neler veririm. Senin ben hangi şeyini
düzelteyim demiş. Bugün hasedini kaldırırım yarın buğzun çıkar, buğzunu izale
ederim şehvetin meydana gelir, onu kaldırırım riyan meydana gelir. Başa
çıkamadım ki seninle demiş. Hastalık bir tane değil ki. İstila etmiş, büyük bir derd-i maneviye sahip. Bir şey anlatabildim
mi acaba? An yeri bu.
Gelmede gitmede ihtiyarımız yok dedik. Bunun üzerinde konuşuyoruz.
Yok. Kâinatın serir-i saltanatına sahip olsa, istikamet karşı ki çukura marş
marş. Hepimiz koşuyoruz. Şimdi çukura girmeyecek kimse yok. Yalnız ahlak der ki; taaffün[7]
edecek olan bu vesika, ceset denilen bu hilkat, o çukura hubut[8]
ederken mana refik-i alaya uruç ediyor. Aradığımız dert bu. Yoksa burada tam
bir huzur ararsan dünya sahnesinde, yoktur kardeşim. Hiç yok. Tam istirahat
musalla taşındadır. İnsanın oh nefesi son nefesidir. Ohh der gider. Ondan evvel
yok. Kendi kulaçlarınla bu derya-ı kesrette yüzerim dersen boğulursun. Doğumlar
dalgasız denizden dalgalı denize düşmek demektir. Doğdun mu tutuldun. Daha
kurtulmak yok, o halde tav’an[9]
teslim ol. Tav’an teslim ol. Hatta insan çok tekâmül edecek olursa, bu bir
şöyle sizin kalbinizde açık bir varidat olarak dursun. Bizim içün caiz değil.
Bazı kaideler vardır ki, mesela en yüksek bir adamı bir adam tamamıyla böyle
onu onun gibi olayım. Olamazsın. Neye benzer? Yelkenli kayıkla Amerika’ya
gitmeye benzer. Boğulur denizde, onun gemisi ayrı. Hani bak görüyorsun ki evliyaullahtan
bir zat mesela, şu fiilin faili, bende… Ama oraya kadar çık ondan sonra.
Birinci sınıfta, ilk mektebin üçüncü sınıfındayken, en yüksek tahsilin son
sınıfındaki diplomayı adama vermezler ki, anlatabildim mi? Umur-u adiyede bile
bir insan parlak kafası olursa on sekiz senede bir eline bir şey veriyorlar. On
altı sene, on dört sene, on sekiz sene… Öyle, tam olmuş mu olmamış mı o da yine
ayrı. Yalnız o kâğıdını alır. Mana ilminde böyle birinci sınıfta iken en son
sınıfı ben alayım dersen yıkılırsın. Mesela, ilk mektebin ikinci sınıfındaki
bir talebeye cebir muadelesi[10]
yaptırmaya, kimya muadelesi yaptırmaya başlanırsa, maarif müfettişi gelir
gelince bakar der ki, sen müfredat programında var mı? Bu çocuğu gabi[11]
edeceksin der. Bu onun sahası mıdır? Bu müfredat programın da. Efendim işte yüksek
ilimle. Yok derece, derece. Bir şey anlatabiliyor muyum acaba?
Bir misal verecektim hafızamdan çekildi, onun içün bunu söyleyecektim
ama misal kaçtı. Vereyim misali yine.
Son bir sahaya geldiği vakitte tedbir de mezmum[12]
olur. Hani derler ki tedbirde kusur etme takdire, tedbirde kusur edip de
takdire bühtan[13] etme.
Bu bir kaide. Fakat insan son bir, bir mana-ı zevkiye terfi eder, teali eder,
orada tedbir de bir suç olur. Mesela Yusuf Aleyhisselam’ı kardeşleri bizimle
beraber yaz mevsimidir, işte şöyle çıksın oynasın, biz de ona sahip oluruz,
hafız oluruz, muhafaza ederiz, hıyanet ederiz diye şekil vererek, ihanet
hazırladıkları halde, babası dikkat edin bunu kurt yemesin filan etmesin, filan
diyerekten söylediğinden dolayı bu bela başına geldi diyor Hazreti Muhammed
(sav). O tedbirleri zikrettiğinden dolayı, tamamıyla tecviz-i[14]
teslim olsaydı öyle bir şey olmayacaktı. Bir şey anlatabili… Ama bizde değil o.
Sen tedbirini de yapacaksın, şimdi o sahaya biz çıkmadık, onun sahası ayrı.
Hani çok dikkat ettiğin böyle üzerinde böyle titrediğin bir dostun olur da
ufacık cümlesinin içerisinde bir koku duyarsın, derhal sende bir sarsıntı olur
fakat dostlukta seninle o mertebede değil, öyle konuştuğun bir adam, ne kadar
kabalık yaparsa yapsın gülersin, geçer gidersin. Anlatabiliyor muyum? İnsanların
da böyle Hak yanında rütbeleri vardır.
Allah (cc) gayurdur. Musa’ın (as) bir tek kelimesine tahammül etmedi.
Niye Hazreti Musa (as)’ın elindeki mucize ejderha oldu. Ejderha olmasında bir
hikmet vardır
حَيَّةٌ تَسْعَى [15].
Başka bir şekilde tecelli edebilirdi. Musa’ (as) çok seviyordu. Musa (as) kerimullah
rütbesine çıkmaklık tecellisine mazhar olmuştu. İstifa kanununa girmişti yani
ya. Sordu ona bir gün, nübüvvetin ilk geldiği gün işte, ne yaparsın sen dedi.
Sözü tek cümle ile bitirmiyor. Öyle bir cümle ki, cihetsiz, sessiz, sedasız,
bizsiz, sizsiz bir konuşma. Zevk kesilmesin diyerekten, cümleleri birbiri arkasına
serd etmeye başladı. Şunu yaparım, bunu yaparım, elimdeki değnekle yaprak
düşürürüm, koyunlarımı otlatırım, yorulduğum vakitte, dayanırım. Hah, bu
dayanırım kelimesi Allah (cc)’nün gücüne gitti. At bakayım elindekini dedi. Attı
bir حَيَّةٌ
تَسْعَى oldu. İnce bir dersle. Senin
benden başka ne dayandığın varsa böyle yılandır. Acaba anlatabiliyor muyum? Sen
benden başka neye dayanırsan heyet-i umumisi böyle حَيَّةٌ تَسْعَى dır. Fakat rücu et,
bir daha böyle… Hâlbuki onu böyle bir kast-ı mahsus ile söylememiştir. Ama işte
Huda, adamına göre tecellisi var. Sen desen dayanırım sana bir şey demez,
zavallı der, dayandığına bak bunun der, dayansın bakalım der. Sende hoş görür,
fakat onda görmez. Makamlar ayrı. Evet bazı kitapda görürsünüz mesela İbrahim Hakkı
ile veyahut diğer büyük evliyaullahın asarında bazı şeyler söylerler, onların
hepsi haktır. Fakat kendi mertebeni bul, ona göre amel etmeye çalış. Olmadan
olmaz. Üzüm korukken ekşidir. Fakat aslı maddesi birdir. Üzüm olmak başkadır,
koruk kalmak başkadır. Acaba anlatabiliyor muyum? Sen koruktan üzüm diye sofraya
korsan kimse yemez fakat beklersen olur üzüm olduktan sonra herkes yer. Üzüm
niyetine. Anlatabildim mi acaba? İnsanların da koruk hali vardır, üzüm hali
vardır. Biz o tedbiri terk ettiğimiz gün sarsıntı başlar. Dayanamazsın sonra..
O hale, gördüğün vakit tedbiri terk eden adam, müşahedesinde daima Hak vardır.
O zevk onu hiçbir şeyden şeye koymaz, bir kedere sevk etmez. Kendi yoktur ki
keder olsun. Anlatabildim mi acaba? Evet söylemişler mesela:
Tedbirini
terk eyle takdir Hüda’nındır!
Sen yoksun o benlikler vehm ü gümanındır[i]
Bu güzeldir fakat o sınıfa ait bir cümledir. O makama çıktıktan sonra,
perde açıldıktan sonra hakikatte kimin dediğinin olduğunu anlarsın, ondan sonra
boynunu kesersin fakat sen benlik yolunda
dolaştığın müddetçe elindeki mevzuat ile hareket etmek mecburiyetindesin. Hadi
buna gayet tatlı bir misal söyleyeyim. Evliyaullahtan bir zat, ismi hafızamdan
şimdi çıkmış, gelirse söylerim. Bir yere gitmek istiyor. Dostları diyorlar ki gitmeyiniz
oraya. Gideceğim diyor. Ama gittiğiniz yerde hayatınız tehlikelidir.
Gitmekliğim icap ediyor. Hayatınız tehlikede. İşte gideceğim. Tedbir yok mu
efendim diyorlar? Tedbir alsanıza. Başlamış ağlamaya. Yahu demiş, beni demiş
temiz bir müslüman bir mümin tanımıyorsunuz,
ben hala mı kafirim? Huda’nın takdiri karşısında, onun yaptığına karşı ben de
bir şey yapmaklığa mı kalkayım? Bir şey anlatabiliyor muyum acaba? Ama o, O’na
aittir ha. O ayrı. O hiçbir vakit huzurdan gafil değil. O O’nda o. O O’nun zevki.
O O’nun şeyi.
Bir misal daha vereyim size. Bugün mevzuu oraya uğradı. Zevk alıyor
musunuz, değiştireyim mi? Marifetullah zevkine sahip olmuş, insaniyetin insana
emanet olduğunu duymuş, bir zat-ı âli hükümdara, zamanında, bazı incelikler
anlatmak istiyor. İnsaniyete hizmet etmek içün. Çünkü yani bir caha sahip
olayım, benim ilmi irfanımı görür de bana bir rütbe verir. Çünkü rütbe, cah,
mansıp, bunların hepsi hakikat-i insanisinden mahrum edebilecek, yani insana
lazım geldiği şekilde hürriyetini verebilecek saha değildir. İnsanı kaydırır, kayıt altına
alır. Anlatabildim mi acaba? O zahirde
benden yüksek kimse yok, ben hürüm hükmederim der. Hayır, hayalinin kölesidir
zavallı, daima mukayyet[16].
Ama perde-i gaflet insanı perdeler, insana bir sahte varlık gelir, eğer ilm-i
marifetle, Hak’la kendisini çerçevelemezse yıkılır da gider. O benlik kadar
dünyada fena bir şey yoktur ki. Yer adamı yer. Kibr-i nuhvetle[17]
kabaran göğüs, sadr, toprağın üzerinde ezilir. Öyle değil mi? Yer adamı yer.
Neler gelmiş, neler gitmiş? Yalnız iftihar olunacak bir bahis de vardır ki
orayı da söyleyeyim size, eski konuşmalarda da söylemiştim.
سَبْعَةٌ يُظِلُّهُمُ اللَّهُ في ظِلِّهِ
يَوْمَ لا ظِلَّ إلاَّ ظِلُّهُ : إِمامٌ عادِلٌ ، وشابٌّ نَشَأَ في عِبَادَةِ
اللَّه تَعالى . وَرَجُلٌ قَلْبُهُ مُعَلَّق بالمَسَاجِدِ . وَرَجُلانِ تَحَابَّا
في اللَّه . اجتَمَعا عَلَيهِ . وتَفَرَّقَا عَلَيهِ ،[18] .
İla ahiri. Allah
u Teala öyle diyor, yedi sınıf insanı, yedi sınıf halkı gölgesi olmayan günde
bizatihi kendi gölgemle gölgelendireceğim. E Allah (cc) cisim mi ki gölgesi
olsun? Haşa. Allah’ın (cc) Allah’ça
gölgesi. Biz öyle iman ederiz. Anlatabildim mi? Hadisat ve tasavvurattan
münezzeh, bizim bilmediğimiz şekilde, kendi bildiği şekilde gölgesi. Malum ya
hepimiz gideceğiz. Tabi benim bu konuştuklarım, ben sizi inanmış zümre
olaraktan karşımda görüyorum. Gelmesindeki gitmesindeki gayeyi duymuş,
insanlığı kabul etmiş, maddenin kesafetinde boğulmamış. Hepimiz beşeriz, birçok
çıkıklıklarımız olabilir. Fakat itirafımız var dimi ya. O itiraf bizi kurtarır.
İtirafımız var bizim. Hakkı kabul etmişiz. Yoksa maddenin kesafetinde kalmış,
ona ait değil bu sözler. Onun sözü ayrı, onunla da konuşmasını biliriz fakat
şimdi lüzumu yok. İnanmış bir zümre, gönlünde bir muhabbet, içindeki keduratı[19]
atabilecek cümleler bekleyen bir sınıf diyerekten konuşuyoruz. Öyle diyor Huda,
ben cüz-ü tasarrufları kaldıracağım. Ne demek cüz-ü tasarruf? Bu âlemde bizim cüz-ü
tasarrufumuz vardır. Türkçesi şöyle daha iyi anlayalım. Benim mendilim, benim
bardağım, benim evim. İzafet yapıyorum, tasarruf ediyorum. Fakat hakikatte
benim mi, hayır. Benimse ihtiyarlama, seninse uyuma. Çok uzağa gitmeyelim. Uyudun
mu hepsi gitti di mi. Kadın da gitti, koca da gitti, evlat da gitti, iş sanat,
hükümdarlık, hamallık ne mesleğin varsa hepsini elinden aldı. Şuur filan akıl ilim
hiç birisi yok. Hepsini alıyor. Verme seninse. Ve sonra da diyor ki bir gün
vermezsem ne yaparsın. Her gün alıp veriyorum. Niye elini gere gere etrafına
açarsın, semayı deler gibi bakarsın, ne uzanabilirsin, yeri ezer gibi, yaracak
gibi basarsın, yaramazsın, dibine giremezsin. [20] وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ Mirasçı benim diyor Allah (cc). Bana,
hepsi bana. Vermez ki. Allah’ın (cc) verdiği şey yalnız imandır. Ondan madasını
adama vermez. Ne verdiyse alır. Koyarlar adamı, o semayı deler gibi bakan neler
gördü bu kâinat.
Biz ne Rüstemler, ne Sâm u
Güstehemler görmüşüz
Sâgarından ayrılıp göçmüş ne
Cemler görmüşüz
Eşkimiz mey, nâle ney, âhımız şem’i
münîr
Var ol ey hicran şebi, senden
keremler görmüşüz
Bir etibba i müdavattan satemler görmüşüz
Herbiri kefen olmuş eshâbının
izlâline
Bu âlemde ser-nigûn
olmuş âlemler görmüşüz.
Bir şey yok orta yerde. Şurası çok güzeldir.
Eşkimiz mey… Biz öyle bir içki
içeriz ki göz yaşımızı içeriz. Nale ney, öyle bir musiki dinleriz ki, kendi
kendimize kaldığımız vakitte ah deriz oradaki terennumatı[21]
dinleriz. Var ol ey hicran şebi, senden çok keremler görmüşüz. Aklımda kalan yerleri
bunlar, daha uzuncadır ya, bir gün hepsini okuyayım size. Bu böyle.
Cüz-ü
tasarrufların alındığı gün. Yani hiç kimse benim kelimesini kullanamıyor. Onu
biz bu âlemde de görürüz ama pek farkında olmayız. Farkında ol. Hayattan azl
oldun emri gelir, o yeleğinin şurasına parmağını takarak, insana tenezzül edip
de yüzünü çevirip konuşmaklık dahi göstermeyen, dinlerken adamı, bakmıyor
yüzüne böyle yandan duruyor şöyle yahut geriliyor filan. O dimdik kafa, bir an-ı
gayrı münkasimde çöker böyle. Etrafından bir şey bekler ama anlayan olmaz.
Doktor gelir sıcaklık verecek morfini vurur buz kesilir. Soğukluk verecek
iğneyi vurur ateş kesilir. Eşya bizatihi müessir değil benim müessirim der
Allah (cc). Ben vereceğim ki emir olsun tesirat bizatihi değildir, müesir-i
hakiki benim. Etrafındakiler
birbirlerine bakarlar, herkes boynunu büker buraya kadar der, nihayet adamı
kendi kendine bırakırlar. O kasıp kavuran kişi bakarsın ki bir tahtanın
üzerinde kafa tırık, tırık. Ne o ne ibret var?
Sonra o ne biçim şeydir bilir misiniz? Onu insan düşünecek olursa acaba bir
kimseye zulmedebilir mi, buna imkân var mı? Sen düşün, bütün malikâneler
elinden alınmış, bütün muhit kendisinden alakasını kesmiş, bir an evvel nasıl
gidecek diye herkes hem acıyor, hem de yerine götürelim de bir çukura tıkalım
diye bekliyor. Bundan daha büyük ibret alınacak hal var mıdır ya? Hepsi gitmiş,
ümit yok bir şey yok. Böyle nihayet boyunun alacağı kadar bir çukur, kapaklar kapattıktan sonra hiç bir
şey yok orta yerde. Biraz ağlar mağlar üç gün sonra hepsi gelir geçer gider...
Eğer bir aruz-u[22]
hak da birkaç gönül kazanmışsa ne ala. Bir de ohh kurtulduk diyorsa vay haline.
Bir de o vardır ya aman kurtulduk… Onun içün İmam-ı Ali (k.v) öyle der.
Veledetke
ümmüke yebne adem bâkiyen.
Ve’l-nasu
havleke yedhakûne mesrûrâ.
Feched bi
nesfike enteküne iza bekev.
Fî-yevmi
mevtike ve ente mesrûrâ.
Sizin
uyuklayarak dinlemeniz… Anlatabildim mi sebebi odur. Sebep. Dinleyenle
söyleyenin kalbi birleşmedikçe Allah (cc) feyz vermez. Kaide bu. Ama vakit de
geç yorgunluk … hakkın da var senin, ben de iyi anlatamadım, sana uyku geldi.
Yine suç bende. Bunu kabul etmeli. Manası, Ey ademoğlu, yadın da mı doğduğun
günler, ağlar idin sen gülerdi alem, öyle bir ömür geçir ki olsun mevtin sana
hande halka matem. Biraz daha açalım, insan doğarken ağlaya ağlaya doğar.
Ağlar. Neden? İstemez, geldiği âlemden memnundur. Buradan da gitmek istemez,
burada da gitmeyeceğim diye ağlar. Ama geldikten sonra insana git annenin
rahmine dense yoo der istemem der. Burası da bir ana rahmidir, doğduğumuz
vakitte hadi dünya âlemine deseler, namütenahi kâinatı verseler istemeyiz. Bir
şey anlatabiliyor muyum? Kudret bunların dersini bize kaçıraraktan yaşatır. İtiraz
etmeyelim diye. Yadın da mı ey ademoğlu, ağlar… Etrafındakiler de yavrumuz oldu
diye sevinir. Şimdi diyor ki dikkat et diyor, gelişin gidişin gibi olmasın.
Gidişin gelişin gibi olmasın, ters söyledim. Gelirken sen ağladın
etrafındakiler güldü. O kadar çok çalış ki ne yaparsan yap, halinle mi, kâlinle
mi, malınla mı, sözünle mi, servetinle mi, ilminle mi, irfanınla mı? Ne
yaparsan yap, öyle bir hal kazan ki perde açıldığı vakitte gel emriyle sen gül,
korkma bana geliyorsun hitab-ı manevisini al, etrafındakiler de ahh kaçırdık
diye ağlasınlar. İşte hayatın programı budur. Bir şey anlatabildim mi? Hayattaki
program bu. Bunu yap, ne yaparsan yap. Her ne istersen yap. Yalnız bunu kazan.
Ama bunu ne ile kazanırsın? İlminle mi kazanırsın, halinle mi kazanırsın,
irfanınla mı kazanırsın? Ne ile kazanırsan kazan. Gelirken ağladın
etrafındakiler güldü, giderken sen gül etrafındakiler ağlasın. Hayat programı
bu. İki cümlenin içerisine koymuş koca Kerrâr.
Gelelim şimdi
mevzuata, bıraktığımız yerine. Öyle diyor Allah (cc); Yedi sınıf halkı, kendi
gölgemle gölgelendireceğim. Gölgesi olmayan günde. Bu şaka değil kardeşim.
Bizim bildiğimiz gibi değil. Tramvay durağında sıcakta tramvay beklemeye
benzemez. Öyle değil o. Vapur iskelesinde vapur bekleyemeye benzemez o. İkinci
hayat başka türlü bir hayat. Birinci sınıf o, şundan sonra şu gelir, şu manasına
değil. El İmam’ul Adil. Milleti idare eden bir baş ki millet gözünün içine
bakıyor. Adli ile her yeri istila etmiş. Anlatabildim mi acaba? Böyle caha
sahip olana can kurban. Anlatabildim mi? Birinci o diyor. El İmam’ül Adil. Öyle
milleti idare eden bir baş ki adli ile. Çünkü adaletle bir saat yaşamak, ondan
mahrum olarak, ondan mahrum bir ibadetle yetmiş sene yaşamaktan hayırlıdır. Emir
böyle. Ama biz bunun farkında değilizdir. Biz de ibadetler adet halindedir.
Mirasyedi bir şekilde…
Babadan kalma, onun için hayrını görmedik biz. Mirasyedi
şeklinde olmaz. Yaa. Hâlbuki bizim manamızda o kadar zenginlik vardır ki
oturmamız kalkmamızın işareti dahi bir hikmete bağlıdır. Mirasyedi şeklinde…
Babadan kalma… Manen biz onun içün kaybettik mana. Mesela misal vereyim. Her
sene hatim indirir diyelim farz edelim ramazanda. Belki adet edinmiştir, ayda
bir tane yahut haftada bir tane. Öyle insanlar var. Ona sor sen, ekseriyeti
söylüyorum -ben rast gelmedim belki sen rast gelmişsindir- ben kime rast
gelmişsem "Niye okursun?" "Ölüme okurum" der. Mezarlık kitabı mı bu? Ölü içün mü
geldi bu? Mezarlık içün mü? Hazreti Muhammed (sav) nefsinin hayrını ayak altına
aldı, Taif de taşlandı, bacağı kan içerisinde kaldı, Şibi Ebu Talib de
müşrikler boykot ilan ettiler, üç sene bir çok eza u cefa, ondan sonra Uhudda
mübarek yüzü, ayine-i hak olan o çerçeve yaralandı, dişi şehid düştü. Ne
bileyim kızı hamile idi. Babasına gelirken müşrikin parası ile tutulmuş adam
mızrak attı, yaralandı, düştü. Iskat-ı cenin[23]
oldu. Şehadetine sebep oldu. Daha neler, neler, neler. Sonra yapmış olduğu şey
neydi, ücretsiz, külfetsiz, minnetsiz, Allah (cc) deyin diyor dimi? Hira
dağından la ilahe illallah davasını ne içün açmıştı? O dava nedir? Zalim insana
tapılmayacak. Putperestlik burada.
Bizim, yanlış anladık o putperestliği de. Kilisedeki puta yirmi maddelik
amanname verdi. Kilisedeki put ile meşgul değil. Zalime, aciz insana
tapılmayacak. Anlatabiliyor muyum acaba? O günki medeniyetler, daima kendisine
taptırtıyorlardı, bunu yıkmak içün geldi. Yirmi üç senede her zaman genç ve
dinç olan kitab-ı ilahiyi getirdi, son bizler onu yalnız ölümüze okuduk.
Mezarlık kitabı yapılınca, siz ölüsünüz dedi Allah (cc), insanlık haklarımızı
alıverdi. Anlatabildim mi? Ölüye okuyorsun, sen diri değilsin ki. Sen de ölüsün
dedi, ölünün hakkını veriverdi. Ben rast gelmedim hayatımda, bana ekseriyetle işte
sorarlar, benim çocuğum var der, birisini göstermez misin Kur’an okusun?
Okutsun. Korkarak sorarım, neden bu lüzumu hissettin? Şöyle yapar, geldik
gidiyoruz, arkamızdan okusun der. İçim yanar. Keşke aklına gelmeyeydi. Bir
adama rast gelmedim ki hayatını ona uydursun. Allah’ın (cc) istediği odur.
Hayatını ona uydurmak. Nasibini alsın.
فَاقْرَؤُ۫ا
مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْاٰنِۜ[24]
Bazı kimseler
Kur’an’dan kolay gelen yeri oku. O o mana alınır ama asıl manası o değildir.
Müyesseri, herkes Kur’an okuyamaz ki, Kuran’ı bir adam okur, Hazreti Muhammed
(sav). Diğeri, ondan nasibi neyse hissesi onu alabilir. O maliyetindir[25],
onun heyet-i umumisine kimse yaklaşamaz. Anlatamıyor muyum acaba? O nasibi,
müyesser değil ki onu alın. O taa birinci ayetinden, ikinci ayetinde…. [26]
اِيَّاكَ نَعْبُدُ
وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ ‘ne
kadar oku, böyle tutar Huda seni. Yeter o. O bir ayeti okusan, hatmetsen yeter.
Bütün tevhidin zevki oradadır işte. اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
Ya Rabbi seninle sana kulluk ederim. Sen
yardım ettin de sana kul olabildim. Anlatabiliyor muyum? Sonra öyle incelik
vardır ki evvela çalışmak sonra yardım. اِيَّاكَ نَعْبُدُ
Evvela taabbüd[27] ondan
sonra yardım. Beni öyle bir istidat da yarattın ki senden başkasına gitmem.
Bunu oku ondan sonra Ahmet bey şu benim işimi yapar mısın? Ne oldu o iş.
Anlatamıyor muyum acaba? Kolay iş değil ki o. Adet halinde olmaz. Böyle olur. Adet
haliyle olduğu an, sonra zaman gelir adamlar eylenirler. Geri kafalı derler.
Dimi? Hatta evindeki çocuğun eylenir. İşin acısı o. Okutursun, cebine parasını
verirsin, harçlığını verirsin, bırak o kafaları der. Acaba bundan daha acı bir
şey var mı? Onu düşün bir defa. Ondan daha ağır bir şey var mı? Ruha sahip olan
içün. Okutursun, parasını verirsin, yemeğini yedirirsin, dişinden tırnağından
artırırsın ama işte akranı içerisinde aman mahcup olmasın dersin, üzerine tir
tir titrersin, ondan sonra yani bırak der. O kafa ile ya böyle kalmışsın der
bir de. Sen kendi kafan ile bir şey yapmadın ki kardeşim. O kafa ile böyle
diyerekten, sen kendi kafan ile ne yaptın? Hangi ilme mevzuu verdin beyefendi?
Hangi sanata model verdin canım efendim?
Medeniyetini taklit ettiğin âlemde hangi kitabın okunuyor kardeşim?
Dedeninki okunuyor ama. Daha uzun vakit geçmedi, bir sene de olmadı.
Mevlana’nın günü yapıldığı vakitte bütün âlem-i hristiyanı temsil eden papa,
huzurunda hürmetle eğiliyorum dedi. Senin dedendir. Sana demedi onu. Sonra
gönüller birleşmeli, zaman tefrika zamanı değildir ki. Vahdet zamanıdır. Ele
geçen zamanı fırsat bilmeli. Kudret bizi muhafaza ediyor. Esefle ölen geri
dönmez. Esefle geçmiş dirilir mi? Niye esef ediyorsun? Kendi kendine toplansana,
hallensene, zevklensene, gönülleri birleştirsene. Teali terakki yollarını arasana.
Esefle hattı zatında hiçbir vakit ölü
dirilmez. Selametin anahtarı doğruluktur. Bitti. At yalanı dedikoduyu bırak.
İlim sahasında gıybet var mı? Var mıdır? Kafası işleyen bir adam, bir marifete
kendisini vermiş, ben bunu nasıl ihtira edeceğim diyerekten düşünürken sen onun
yanına gitsen, Ahmet böyleymiş, böyle böyleymiş. Şöyle yapar, git,
durduracaksın kafamı der. Ama iş yok, güç yok, ilim yok, marifet yok, nefsine
taalluk eden sözü söyledikçe açar, haa, bir de gıdıklar, daha açar. Ne faydası
var? Âlemin seyyiatı yüklenmeklikle teali terakki olur mu? Anlatamıyor muyum
ya? Olur mu?
Sonra silsile-i nizam-ı âlem hayâya bağlıdır. El haya u katretün
iza kutire kutile kutile. İmam-ı Ali’nin sözüdür. Hayâ bir damladır, düştü
mü ölür [28] إذَا
لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ Sormuşlar
bu işin mütehassıslarına, Hazreti Muhammed’in (sav) en ağır sözü hangi sözdür?
En korkulacak çekinilecek sözü hangi sözdür? Cevap veriyorlar, işte bu okuduğum
emri إذَا لَمْ
تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ Utanmadıktan sonra istediğini yap. Ne var
bunda korkulacak? Alakasını kesiyor. Benimle nispetin yok diyor. Ne yaparsan
yap. Bundan daha ağırı olur mu? Bilmem anlatamıyor muyum? En ağırı ve nispetini
kesiyor.
إذَا لَمْ
تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ Utanmadıktan sonra istediğini yap. Yok
benimle alakası. Ondan daha ağır şey olmaz. Kendinden utanmayan da hiç kimseden
utanmaz. İnsan ilk önce kendinden utanacak. Anlatabildim mi acaba? Kendinden
utandı mı her şeyden utanır. Kendinden utanınca derhal Allah’tan (cc) utanır, sonra
bütün mevcudattan utanmaya başlar. … Mevcudiyet, bir cemiyetin muhafazası, hayâ
denilen manaya bağlıdır. Onunla devam edebilecek. Hayânın yaptığı işi kanun
yapamaz. Tabirime dikkat et, işte, bütün inzibat teşkilatı işliyor kâinatta.
Terbiye tezgâhları muazzam bir şekilde çalışıyor. En büyük zabıta kavvamimi [29]
birer birer tecelliye çıkıyor fakat cemiyet-i insani de ah sesi dinmiyor.
Anlatabildin mi? Kanun nihayet buraya kadar gelir, nihayet beni tutar buramı
arar, şuramı arar, çırçıplak eder bırakır. İçime sokabilir mi elini? Anlatabildim
mi? Hülasa silsile-i intizam hayâya bağlı. Başka. Hayâ oldu mu mesela şeyden
tetkik edelim. Okuyanla okutan, talebe ile hoca. Hoca talebesinden utanmazsa
Allah (cc) feyzi vermez. Olmaz, olmaz kardeşim. Bir şey meydana getiremezsin.
Samimiyet olsun derdik. Samimiyet demek hattı zatında ne bileyim ben? Samimiyetde
bir muhabbet, bir mahafet[30],
bir mehabet[31], öyle
şeyler olur. Efendim, hoca ile talebe arasında samimiyet olursa daha iyi
inkişaf eder. Öyle samimiyeti ters anladık. Samimiyet demek, tahtaya kalktığı
vakitte cebinden çakıyı çıkarıp trak oraya… Önce ders de
kalıp fırlatmak, sonra el içerisinde onu öyle çekmek. Sor bakalım, bu mu
samimiyet? Samimiyet demek, hocaya kalktıktan sonra bilmeyince de hocaya
numaramı kır bakayım. Bu mu? Olmaz ki o. İmam-ı Ali (kv) öyle diyor. Bana bir
harf öğretene ben köleyim diyor. Hocanın hakkı, babanın hakkından üstün. Neden?
Baban zahrından çıkardı, seni meydana getirdi. Hoca seni bu âlem-i süfliden alır
Allah’a (cc) atar. Ondan üstün. Herkes bu manayı kaybettikten sonra çok acayip.
Bilmiyoruz.
Mesela söyler Beşeriyetin Fahri Ebedisi, ne intizam, ne dehşetli
maddeler var. Vaziyeti müsait olan insanın… Herkes seha-ı[32]
haline göre. Vaziyetin herkeste ölçüsü ayrıdır. Herkes de seha-ı haline göre.
Çocuğuna bakan kimse, senelerce alnı secdede çürüyen insandan efdaldir diyor.
Anlatabildim mi acaba? Aile irtibatı. Çocuğun annesine babasına muhabbetle
bakması, her an ibadet halinde bulunmasından efdaldir diyor. Ne öyle ana baba
var, ne öyle evlat var. Şimdi hepsi bambaşka bir şey. Birbirine bağlamış. Bir
evladın annesine babasına muhabbetle nazar etmesi, sözünü dinlemez, beğenmez…
Muhabbeti bırak şimdi arkadaşım gelecek, babam da buraya çıkarsa bu adamın
yanında bilmem şimdi Allah’tan (cc) Peygamber’den (sav) bahseder lüzumlu
lüzumsuz. Ben bunları hep duymuşum da konuşuyorum, kavli mücerret değil. Sonra
ne olur, sonra ne olur olmaz ki, bir şey olmaz sonra. Âlem semaya çıkmaya
başladı. Âlem semaya çıkıyor, sonra sonra Kudret o semaya çıkandan fazla zekâ
vermiştir. Bunların hepsinin hesabını ister. Semaya çıkan, bilmem şunu ihtira
edenden hafif bir kafaya malik değilsin.
Senin kafan daha dolgundur. Yerinde kullanmadığından dolayı böylesin. O kafa
başka kafa. Bu kafalardan çok üstün kafa.
Nerede kalmıştık? Asıl nirengi noktası neresiydi, hatırlatın bana. Tamam,
tamam, tamam. Biri öyle bir milletin başı ki ondan herkes memnun. Ohh diyor.
Namusumuz muhafaza edildi, imanımız muhafaza edildi, gönlümüze vicdanımıza
müdahale edilmedi. Teali terakki içün bütün emeller orta yere atıldı, böyle,
böyle tutarım diyor Allah (cc). O yedi sınıftan bir tanesi de و شابٌّ
نشأ في عبادة ربه Gençliğindeyken Allah’a (cc) kulluk etmiş.
Malum ya insana hîn-i buluğunda[33]
nefsi emmare ordusu istila eder insanı. Size burada gayet ince bir mana vereyim
de zevk alın. Büyük kitapda Kur’an-ı Mübin’de
Es-sûretü’lletî
tüzkerü fîhe’l-Bakara[34] bir nazmı celil vardır. Şöyle
der Huda: Ey Peygamber-i Hak anlat. İbrahim (as) ile İsmail (as)’ı anlat,
Beyt-ı Şerifin temellerini nasıl yükselttiler? Daima emirlerin, beyanat-ı
subhaninin, bir zahiri vardır, birde batını vardır. Bunun yarısıyla amel etmek,
yarısını bilmek, o mana ilminin yarısını bilmeye delalet eder. İkisi birleşmesi
şarttır. Anlatabiliyor muyum? Mesela insan dendiği vakitte, bir cesedimiz var,
birde buna taalluk eden ruhumuz var. Bunun ikisi birleştiği vakitte bize insan
deniyor. Manaya düşman bir adam gelir de karşında derse ki canım, İbrahim ile
İsmail namında iki şahıs gelmiş, insan pişirici bir iklimde bir çölün orta
yerinde, gayet vazih, dört duvardan bir şey yapılmış, bunu da anlat diyor. Bundan ne çıkar
derse, nasıl bir cevap verebilirsin? Der ha, hasım bu. Her şeyi söyler adama. Onun
mana-ı enfüsisi vardır. Zahirde bir Hazreti İbrahim (as) var, bir de onun
mahdum-u necibi Cenab-ı İsmail (as) var. Bizim iklim-i vücudumuz da da bir
İbrahim (as) var. İbrahimsiz misin (as) sen? Sen nüshayı kübrasın. Senin İbrahim
(as)’ın ruhtur. Senin de bir İsmail (as)’ın var. O da kalptir. Onun
sıfatlarıdır yahut. Nazm-ı kerimin mana-ı işarisine bakılacak olursa. İnsana hîn-i bülüğünda nefsi emmare ordusu vücudu istila
eder. Dikkat et diyor. Kalıbında o istila olsun, ruh ile ruhun sıfatlarına
söyle, merkez-i hükümet-i insani olan kalbi, o beyti ilahiyi, o nazargah-ı
subhaniyi, ahkâm-ı ilahiyenin taşlarıyla kaldırsın, oraya girmesin. O hükümet sükût
ederse hepsi birden sükut eder. Anlatabildim mi acaba?
Şimdi gelelim emr-i nebideki işarete. و شابٌّ
نشأ في عبادة ربه Gençliğinde gönlünü Hakk’a şey etmiş,
bağlamış. Malum ya züğürtlük insanı maneviyata sevk eder. O makbul değildir
pek. İnsan züğürtleyince "Allah" der. Allah (cc) diyor ki; hayatınız tehlikeli
bir zamandayken birisine Allah aşkına diye yalvarırsınız. O Allah aşkına
dediğiniz vakitteki, kederli o en korkunç zamanınızdaki söylediğiniz o ismi tam
sürurlu zamanınızda söylerseniz bana bakıyorsunuz demektir. Anlatamadım ben
burayı. Hani şöyle bunalırsın da bir böyle hayat tehlikeye geçmiş filan bir
vaziyette, Allah aşkına dersiniz. Hah, O vakit senin bir heyecanla bir Allah
deyişin vardır. Benim seni serbest bıraktığım vakitte de bu biçim
söyleyebiliyor musun? Benim yanımdasın diyor. و شابٌّ
نشأ في عبادة ربه gençliğin de, yoksa…
Hâcegan der zaman i ma’zuli hemen Şiblî yü bâ Yezid şevend,
Bâs çün ber ser amel arend hemen ya Şimrî ya Yezid şevend
Molla Cami’nindir bu. Belle bunu çok lazım olur hayatta sana. Hâcegan
der zaman i ma’zuli hemen Şiblî yü bâ Yezid şevend, Bâs çün ber ser amel arend
hemen ya Şimrî ya Yezid şevend. Manası? Türkçeleştireyim, herkesin anlayacağı
şekilde. Masa sabibi, kasa sahibi, rütbe sahibi, cah sahibi, mevkiinden düştüğü
vakitte zannedersin ki Şibli merhun gibi evliyaullahtan bir zat-ı ali yahut Beyazit-i
Bestami gibi, Hazreti Tayfur gibi bir veli-i kâmil. Öyle nazik nazik, böyle
rakik rakik, böyle halim halim, öyle selim selim konuşur ki, böyle bayılırsın
diyor. Bâs çün ber ser amel arend hemen ya Şimrî ya Yezid şevend. Fırsat eline
geçer de o düşmüşlüğünden kurtulacak olursa, Ya İmam-ı Hüseyin’in başını kesen Şimr veyahut ona emir veren Yezid olur der. Bütün böyle tamamıyla, her
zamanında bir o. Cahı da varken de öyle, yokken de öyle. Başka o Hazreti İnsan.
O ayrı. Huda böyle diyor işte.
و شابٌّ
نشأ في عبادة ربه Parası var masası var, gençliği
var, güzelliği var, bütün nimetler üzerinde şükrünü yapıyor. Mesela, güzel,
güzelliğin şükrü iffettir, namustur, muhafaza edilir. Servet şükrü infaktır,
şükrünü yapıyor. Masa, büyük bir masaya sahip, adalet yapıyor. Anlatabildim mi?
Hah, bu insanı ben gölgesi olmayan günde gölgelendireceğim. و شابٌّ
نشأ في عبادة ربه Yoksa, sağ tarafına felç isabet etmiş, sol tarafında sızı
başlamış. Eh o da bir şey değil, Hakk’ın Babı-ı lütfu büyüktür, büyüktür ama
kullanılmış elbiseyi giymek başka kullanılmamış elbiseyi giymek başka. Dimi?
اَلتَّائِبُ كَمَنْ لَاذَنْبَ لَهُ
Tövbe eden, Hakk’a rücu eden, o kabahati yapmayan gibidir, yapmayandır demiyor,
bir gibi kelimesi var orada. Anlatabildim mi inceliğini. اَلتَّائِبُ كَمَنْ لَاذَنْبَ لَهُ
Tövbe eden günah yapmayan gibidir ama gibi var orada. O ne demek o? Bak sana
anlatayım. En kıymetli kumaştan iki tane elbiselik kestirirsin. Gayet kıymetli
işte, cemiyette kıymeti olmuş. İki elbiselik, iki bin lira verdin, kestirdin.
İkisini de aynı terziye diktirirsin. O da güzel. Aynı terzi dikti. Birini
giyersin, günün birinde bir yağ dökülür öbür tarafta otomobilin yağlı boyası
sürülür yahut birisi bir şey yapar, onu yıkattırırsın, çıkarttırırsın.
Sıkılırsın, iki elbiseyi de satılığa çıkarırsın. Kumaşlar bir, terzi bir, öteki
de temizlendi yıkandı, hiç kiri belli değil. Götürüsün ehline satacaksın bunu.
Buna on lira verirse, kullanılmamış kumaşa mesela elli lira verir. Canım bu da
aynı kumaş ama kullanılmış der. Seyyiatlı kul da rücu eder ama kullanılmış
kuldur. Bir şey anlatamadık mı? Gençliğinde diyor. Ondan sonra atmış dedi mi,
bir rivayet de yetmiş dedi mi o takahullahdır. Allah (cc) kalemi kaldırın
diyor. Bu gençliğinde bana sarılmıştı, artık ben buna sual sormaktan hayâ
ederim. Kalksın kalem. Tatlı değil mi? Ne tatlı şey bu. Üçüncü sınıf, وَرَجُلٌ
مُعَلَّق قَلْبُهُ
بالمَسَاجِدِ Öyle bir adam ki zahirde
ateş gibi. İşinde gücünde faal. Verdiğim nimetin hiç birisini eksik etmiyor.
Akıl nerede kullanacak, kullanıyor. Fikir nerede kullanacak kullanıyor. Kuvvet
nerede kullanacak, kullanıyor. Rüyet nerede işleyecek işletiyor. Bütün nimetler
yerli yerinde, gönlü de mescide bağlı. Bu bizim bildiğimiz zahirde yalnız
taştan topraktan yapılan mescit değil ha. Ona bağlı ya o manayı al bir defa,
hani dedik ya enfüs manası da var. Hangi ya? Başka mescit var mı?
Tabi,
mescit-i kebir-i kâinat var. Kırık kalp. Ene inde min kesret ül kulub diyor
Allah (cc). Gafiller beni göklerde arar, arifler gönüllerde, benim adresim
kırık olan kalplerdedir. Ben oraya hususi tecelli ederim. Bütün işi ile gücü
ile meşgul, bunun arasında da ah bir kırık kalp nerede var satın alayım diye
geziyor. Bir gün aklımıza geldi mi acaba? Bir gün geldi mi? Sabahleyin kapıdan
çıkarken Ya Rabbi beni hangi işte kullanacaksın. Beni kendine dost yaptın mı?
Evliya derler. Evliyanın manası dost demektir. Anlatabildim mi? Eğer onu halk
nazarında büyütür, evliya deyince, marangoz dükkânından çıkmaz, senden benden
olur bu. İnsanlardan. Onu kimisi böyle eci bücü görür kimisi böyle büyütür filan
kafasında, öyle değil be insan. Eee senden
olur o. Allah’a (cc) dost işte dost. Allah evliyasına ne güzel Mevla, tedbirine
güvenene de ne güzel nasidir[35].
İyi mi? Öyle. Beni hangi işte kullanacaksın? Hangi düşmüşe benim elim uzanacak,
uzattırabilecek misin? Nimetine bu el ne vakit musluk olacak? Böyle bir dert
geldi mi? Eğer bu dert gelmişse korkma. Böyle yanarak içinden. Vakit epeyi
olmuş, söyleyeceğim sözlerin başındayız. Bu yedi sınıfı ikmal edecektik. Fakat
vesait de pek çabuk çabuk bulunmuyor. Sağ kalırsam haftaya inşallah yine konuşuruz.
Yalnız haftaya konuşmalar saat dörtte. Sizin içün de iyi değil mi? Saat dörtte.
Konuşmalar dörtte. Bulunmayan arkadaşlarınıza da söylersiniz, belki bugün başka
işleri bulunup da gelemeyen olanlara, dörtte konuşmaya başlayacak dersiniz.
[2] Tarfet-ül Ayn: Göz
kapağının bir kere açılıp kapanması kadar geçen kısa ân.
[3] Rakik(a) (Rikkat. den): Yufka yürekli, ince merhamet
ve şefkat sahibi olan.
[4] Alud: (Alude)
f. Karışmış, karışık, mülevves. Bulaşmış.
[5] İhtira': Evvelce
keşfolunmamış, bilinmeyen bir şeyi keşfetmek. İcad etmek.
[6] Müstear: (Ariyet.
den) Kendi malı olmayan, iğreti alınmış, emâneten alınmış olan.
Kendini belli etmemek
için kullanılan takma bir isim.
[8] Hubut: Aşağı inme
. Düşme
[10] Muadele: Müsâvilik, eşitlik. İki şey arasında
mikdarca, vasıfca beraberlik. Karşılıklı anlayış. Adalet
[11] Gabî: Ahmaklık
eden, budalalık eden. Anlayışsız, ahmak, bön.
[12] Mezmum: Zemmolunmuş.
Makbul olmıyarak ayıplanmış. Kötü.
[13] Bühtan: İftira.
Birisine yalandan bir şey isnad etme. Birisini suçlu gösterme.
Dalgınlık. Medhûş ve
mütehayyir olma.
[14] Tecviz: Câiz görme.
Meali: Bıraktı ne baksın o
bir yılan olmuş koşuyor.
[16] Mukayyet: 1. bağlı bulunan, bağlanmış olan. 2. bir
koşula bağlanmış olan.
[17] Nahvet: Kibir,
gurur. Kibirlenme, büyüklenme, böbürlenme.
[18] Hadis için
bk. Buhari, Salât, 187; Müslim, Zekât 91; Tirmizî, Zühd, 53
Hadis-i Şerifin tamamı.سَبْعَةٌ
يُظِلُّهُمُ اللَّهُ في ظِلِّهِ يَوْمَ لا ظِلَّ إلاَّ ظِلُّهُ : إِمامٌ عادِلٌ ،
وشابٌّ نَشَأَ في عِبَادَةِ اللَّه تَعالى . وَرَجُلٌ قَلْبُهُ مُعَلَّق بالمَسَاجِدِ .
وَرَجُلانِ تَحَابَّا في اللَّه . اجتَمَعا عَلَيهِ . وتَفَرَّقَا عَلَيهِ ،
وَرَجَلٌ دَعَتْهُ امْرَأَةٌ ذَاتُ مَنْصِبٍ وَجَمالٍ . فَقَالَ : إِنّي أَخافُ
اللَّه . ورَجُلٌ تَصَدَّقَ بِصَدَقَةَ فأَخْفاها حتَّى لاَ تَعْلَمَ شِمالهُ ما
تُنْفِقُ يَمِينهُ . ورَجُلٌ ذَكَرَ اللَّه خالِياً فَفَاضَتْ عَيْنَاهُ» متفقٌ
عليه .
[19] Keduret: Bulanıklık. Gam, tasa, keder.
Meali: Elbette biz
diriltiriz ve biz öldürürüz! Ve hepsinin varisleri
de biziz.
[23] Iskat-ı cenin: Çocuk düşürme
[24] Müzzemmil Suresi 20. Ayet-i Kerime اِنَّ
رَبَّكَ يَعْلَمُ اَنَّكَ تَقُومُ اَدْنٰى مِنْ ثُلُثَيِ الَّيْلِ وَنِصْفَهُ
وَثُلُثَهُ وَطَٓائِفَةٌ مِنَ الَّذ۪ينَ مَعَكَۜ وَاللّٰهُ يُقَدِّرُ الَّيْلَ
وَالنَّهَارَۜ عَلِمَ اَنْ لَنْ تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَؤُ۫ا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْاٰنِۜ عَلِمَ
اَنْ سَيَكُونُ مِنْكُمْ مَرْضٰىۙ وَاٰخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي الْاَرْضِ
يَبْتَغُونَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِۙ وَاٰخَرُونَ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۘ
فَاقْرَؤُ۫ا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُۙ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ
وَاَقْرِضُوا اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًاۜ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ
خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْرًا وَاَعْظَمَ اَجْرًاۜ
وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Meali: Rabbin, senin
gecenin üçte ikisinden daha azında, yarısında ve üçte birinde kalktığını,
seninle beraber bulunanlardan bir topluluğun da böyle yaptığını biliyor. Gece
ve gündüzü Allah takdir eder. O, sizin onu sayamayacağınızı bildi de sizi
affetti. Bundan böyle Kur'ân'dan size ne kolay
gelirse okuyun. Allah, içinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allah'ın
lütfunu arayan başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha başka insanlar
olacağını bilmiştir. Onun için Kur'ân'dan kolayınıza geldiği kadar okuyun,
namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a güzel bir borç verin (Hayırlı işlere mal
sarfedin). Kendiniz için gönderdiğiniz her iyiliği, Allah katında daha hayırlı
ve sevapça daha büyük olarak bulacaksınız. Allah'tan bağış dileyin. Kuşkusuz
Allah bağışlayandır, merhamet edendir.
[25] Maliyet: Değer, mal olma değeri.
[26] Fatiha suresi 5. Ayet-i Kerime اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ Meali: Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve ancak
senden dileriz yardımı, inayeti.
[27] Taabbüd:İbadet
etmek. Kulluk etmek
[28] Buhârî, Enbiyâ, 54; EbuDâvûd, Edeb, 6.
[29] Kavvam: Nezaret
ve muhafaza eden kimse. İşlerin mes'uliyetini üzerine alıp iyi idare eden.
[31] Mehabet: Heybet.
Hürmetle karışık korku. İhtiram. Azamet. Büyüklük
[32] Seha: Cömertlik,
el açıklığı.
[33] Hîn-i Büluğ: Büluğa
erme döneminde zekanın, aklın nefsin
emrine girmesi.
[34] Bazı sûreler birden fazla adla anılır. Zerkeşî bu
isimlendirmelerin vahye dayalı (tevkīfî) olma ihtimalini daha güçlü bulur
(el-Burhân, I, 367). Konuyla ilgili rivayetler ise bu adlardan birçoğunun
sahâbe tarafından verildiğini göstermektedir. Sûre adları peygamberler, mümin,
kâfir ve münafıklar, önemli tarihî olaylar, âhiret halleri, hayvanlar, tabiatın
çeşitli özellikleri, güneş, ay ve yıldızlarla ilgili olup bu durumun bir
medeniyet algısı ve inşası için önemli olduğu düşünülmektedir. Sûrelerin
sûretü’l-Bakara, sûretü Âl-i İmrân gibi adlarla anılmasının uygun olmadığı,
bunun yerine “es-sûretü’lletî tüzkerü fîhe’l-Bakara” (içinde ineğin anıldığı
sûre), “es-sûretü’lletî yüzkerü fîhâ Âlü İmrân” (içinde İmrân ailesinin
anıldığı sûre) denilmesinin gerektiğine dair rivayet uydurma kabul edilmiştir.
Sûrelerin gruplandırılarak adlandırıldığı da bilinmektedir. Bu adlandırmaların
çoğu Resûl-i Ekrem’e dayandırılırken bir kısmı onların uzunluğuna ve kısalığına
göre yapılmış, bir kısmında ise başka özellikler göz önünde bulundurulmuştur.
Bir hadise göre yapılan tasnifte sûreler tıvâl (tuvel), miûn, mesânî ve
mufassal diye anılır (Müsned, IV, 107).
[35] Nasi: Unutan,
nisyan eden.
[i]Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır
Sen yoksun o benlikler hep vehm‐ü gümânındır
Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır
Devrân olalı devrân erbâb‐ı safânındır
Sen yoksun o benlikler hep vehm‐ü gümânındır
Birden bire bul aşkı bu tuhfe bulanındır
Devrân olalı devrân erbâb‐ı safânındır
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır
Meyhâneyi seyrettim
uşşâka matâf olmuş
Teklîf ü tekellüften sükkânı muâf olmuş
Bir neş’e gelip meclis bîhavf u hilâf olmuş
Gam sohbeti yâd olmaz, meşrepleri sâf olmuş
Teklîf ü tekellüften sükkânı muâf olmuş
Bir neş’e gelip meclis bîhavf u hilâf olmuş
Gam sohbeti yâd olmaz, meşrepleri sâf olmuş
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihanındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır
Ey dil sen o dildâre
lâyık mı değilsin ya
Dâvâyı muhabbette sâdık mı değilsin ya
Özrü nedir Azrâ’nın Vâmık mı değilsin ya
Bu gâm ne gezer sende âşık mı değilsin ya
Dâvâyı muhabbette sâdık mı değilsin ya
Özrü nedir Azrâ’nın Vâmık mı değilsin ya
Bu gâm ne gezer sende âşık mı değilsin ya
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır
Mahzun idi bir gün dil
meyhâne‐i mânâ’da
İnkâra döşenmiştim efkâr düşüp yâda
Bir pir gelip nâgâh pend etti alel‐âda
Al destine bir bâde derd u gamı ver bâda
İnkâra döşenmiştim efkâr düşüp yâda
Bir pir gelip nâgâh pend etti alel‐âda
Al destine bir bâde derd u gamı ver bâda
Âşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır
Bir bâde çek, efzûn kap
mecliste zeber‐dest ol
Atma ayağın taşra meyhânede pâ‐best ol
Alçağa akar sular, pay‐i hümâ düş mest ol
Pür çûş olayım dersen Gâlib gibi ser‐mest ol
Atma ayağın taşra meyhânede pâ‐best ol
Alçağa akar sular, pay‐i hümâ düş mest ol
Pür çûş olayım dersen Gâlib gibi ser‐mest ol
Aşıkta keder neyler gam halk‐ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır
Koyma kadehi elden söz Pir‐i Mugân’ındır
Şeyh Galip
0 yorum:
Yorum Gönder