302 Nolu Band (06-12-1964) 91 dk.
Her konuşmada tekrar ettiğim gibi, mevzuu başlıca iki esasa ayrılmıştı. Birine vazifeden doğan ahlak, diğerine aşktan doğan ahlak tesmi’ etmiştik. Vazifeden doğan ahlakın annesi akıl, aşktan doğan ahlakın da membaı kalp olduğunu söylemiştik. Gerek akıl, aşk, kalp, vazife, bunlar mana-ı insaninin birer vasıfları olması hasebiyle, mevzuun ana rüknünü insan mefhumu teşkil etmektedir. İnsan nedir, insan?
Atmış, yetmiş, elli neyse kiloluk kan ve kemik torbasından ibaret. Nihayet iki metre uzunluğunda bir çukura girer. O kadar bir sahayı kaplar. İki metre uzunluğunda bir çukuru istiap edebilecek kadar bir varlık olduğu halde, enfüsdeki varlığı neden ibarettir? Nereden gelmiştir? Niye gelmiştir? Nereye gidecektir? Niçün gelmiştir? Bir yüzü, âlem-i hilkate çevrilmiş; bir yüzü de âlem-i kudrete raptedilmiş. Âlem-i hilkat dediğimiz işte bu mevcudat. Gördüğümüz, göremediğimiz, havasımızda idrak ettiğimiz, edemediğimiz, ne kadar avalim varsa ona âlem-i hilkat denir. Oraya raptedilmiş. Bir yüzü de âlem-i kudrete bağlanmış. Gelişinde gidişinde ihtiyarı yok. Hiç birimize sormadılar, dünya denilen bir sahne var, acayip bir âlem, görünüşü çok tatlı, dil-firib[1]; aldatıcı, gönül avlayıcı, görünüşü itibariyle. Zahirde öyle. Fakat içi acayip, acib. İkbalinde hud’a[2] var. Eğer senin yüzüne gülmüşse sakın, hilelerinden çekin. İdbarında[3] fecia var. Öyle tuhaf bir âlem… Buraya niye getirilmişiz? Niçün gelmişiz buraya? Kim çekti getirdi? Beyefendi teşrif eder misiniz, dünya denilen sahneye? Sormadılar. Giderken de sormuyorlar. O halde kimsenin öyle “Benim” diyecek elinde bir medarı[4] yok. Semayı deler gibi bakacak gözü yok, yeri ezer gibi basacak ayağı da yok. Madamı ki gelirken de sormuyorlar, giderken de sormuyorlar; o halde şimdilik bu varlığı bir ariyet.[5] Müstear[6] alınır. Ariyet olan, eğreti olan şey alınır. O halde fani, tabi biter, tükenir. Neyiz acaba biz? Sonra bizde hırs var. Niye beşeriyet bugün birbirini yiyor? Canavarları utandırtacak kadar bir hal, büyüğünde küçüğünde, ilme sahip olan da olmayan da. İlim de kurtarmıyor. Tuhaf bir şey. Tabi buradaki ilim, örfün cemiyetin tarif ettiği ilim. Bir de ahlakın tarif ettiği ilim var o başka. Şu bizim hadiseleri tecrübe ettikten sonra hâsıl olan yakınlığa ilim diyorlar ya. O ilim de kurtarmıyor beşeriyeti. İlmin bugün tarifi o değil mi? Hadiselerin tecrübesinden sonra hâsıl olan yakınlığa ilim derler. Öyle tarif ediyor. O da kurtarmıyor. Az bir zamanda çok bir şey yapmak mecburiyetindeyiz. Niye yapamıyoruz?Tarifleri tekrar etmiyorum işte.
Hemen hemen her konuşmada tarif ediyorduk, vazifeyi. Fakat ilk gelmiş arkadaşlar
da var. Gözüm öyle görüyor, aldanmıyorsa. Hiç olmazsa birer cümle halinde tarif
edelim de geçelim. Vazife, ilmen, aklen, kalben, vicdanen, örfen, cemiyyeten,
yapılması mecburi olan şeye denir. Bundan dolayı mukaddes oluyor. Mukaddes olan
şey de kutsiyetten doğuyor, kutsiyet de ahlakiyattan doğuyor, ahlak da
Allah’tan (cc) geliyor. Demek ki vazife, silsile halinde götürülecek olursa taa
Rabb-i Müteala’ya kadar gidiyor. Onun için mukaddes oluyor. Bir daha
söyleyeyim. Vazife vacib-ül icra olan şeye denir. Biraz daha açık konuş
denirse, yapılmasını akıl emrediyor, vicdan emrediyor, kalp emrediyor, cemiyet
emrediyor, insanlık emrediyor, o halde elbette mukaddes oluyor. E mukaddes
olunca kutsiyetten doğuyor. Kutsiyet de ahlakiyattan doğar, ahlak da ancak
Zat-ı Bari’ye iman ile olur. Ebediyeti kabul etmeyince ahlak tutunur mu? İnsan
şu kadar yaşayacak, ondan sonra yok olacak. Orada ahlakın yeri olur mu? Olmaz.
Mazlum, bu âlemde hiçbir vakit, mazlum görmüş olduğu zulmünün oh nefesini
göremez. Şöyle açık açık konuşmalı. Göremez. İnlemiş, inletilmiş adam. Bu sahne
öyle bir sahnedir. Zalimden ahını alamaz. Çünkü zalimden ah alma kuvveti ancak
Allah’a (cc) mahsustur. Anlatamıyor muyum acaba? İşte zulüm etti de cezasını
gördü. Eğer ceza o kadarsa o hiçbir şey değil. Öyle bir şey yok. Burada değildir
o işler. Burada değil. E hilkat abes değil. O mazlum elbette bir adalet ister. Hilkat
abes olmayınca hilkatte adl-i tam tahakkuk eder. Binaenaleyh, onun ebediyetle
bir alakası vardır. Zalim de
çekinebilmesi içün ebediyeti kabul etmesi şarttır. Beşerin ebediyetle olan
alakasında ki sarsıntı gittikçe azaldığından dolayı, beşer bugün böyle inliyor
işte. Hatta inandım diyen bile veresiye
inanıyor. Öyle değil mi? Bir amir tasavvur edin kendinize; o amirin gözüne
girmek istiyorsunuz, ya cebr-i kahrından dolayı gözüne girip de kendinizin
şöyle bir selamette kalmasını istiyorsunuz veyahut öyle değil de seviyorsunuz.
Adlinden dolayı, istikametinden dolayı, faziletinden dolayı, insanlara yaptığı
hizmetinden dolayı, seviyorsunuz. Kalbiniz onun muhabbeti ile çarpıyor. Hangisi
olursa olsun fakat sevdiğiniz ciheti alın. Size bir şey emretti, o emri nasıl
yaparsınız, sevdiğiniz anda? Büyük, tanıdığınız bir amiri yahut bir büyüğünüzü?
Onu derhal göstermiş olduğu imkânlar dâhilinde hemen yaparsınız. Neden? Artık
nedenine de ben cevap verecek değilim ya. Anlamıyor musunuz? Biraz ihmal
ederseniz ne anlaşılır? O amirinize karşı muhabbetinizin azaldığı anlaşılır.
Saygının kalktığı anlaşılır. Anlatamıyor muyum? Kendi cinsinden bir amir,
sevmişsin, sana bir şey emrediyor, onu sen derhal böyle koşarak severek o işi
yerine getirmek istersin ve getirirsin. O getirme bağları gevşemiş, ne
anlaşıldı? Muhabbet gevşemiş. Acaba biz, bizi meydana getirene, o amirin
emrettiği şeyler kadar itaat eder miyiz? İnsaf ile herkes düşünsün. Hayır,
istisna kaideye girmez. Belki binde bir, on bin de iki, yüz bin de beş, milyon
da yüz, bunlar kaideye girmez. Fakat kül halinde görüldüğü vakitte onun emrini
yerine getiren dahi ihmal ile şimdi dursun nasıl olsa yaparım diyerekten bir
sıkıntı ile yapar. O muhabbet-i külliye kalkmış. Kadir-i Mutlak’ın, insan
nazarında bir amir-i insan kadar kıymeti kalmamış. Onun için Kudret de ezilin
demiş. Ve eziliyor beşeriyet.
Kudret zanneder misiniz ki zapt
ettirtmez? Öyle insan, mensi[7]
ve mühmel[8]
mi bırakılır? Buna imkân var mı? Hayır. Mensi ve mühmel bırakılmaz. Yani, bir
unutulmuş, bir köşeye atılmış, öyle bir şey yok. Öyle bir şey yok. Beka içinde
teceddüd[9]
ister. Kardeşim. Beşeriyetin Fahr-i Ebedisi (sav) insanlık âlemine her yüz
senede bir kurtarıcı gelir der. Yenilikler meydana getirir. Teali, terakki
meydana getirir. Ölçüsü nedir onun. Beka içinde teceddüd, teceddüd içinde beka.
İşte vicdanın aradığı teali, terakki budur. Okumadım galiba, bunu aç dersen,
bin konferans devam eder bu. Bu cümle. Bugün ki konuşmanın temeli bu… Beka,
beka… Namütenahiye gitmek, ebediyet yani ya. Vicdanında ebed sedasını bulmak. “Ben şurada üç gün yaşayacağım, sonra gidip
yok olacağım” dedin mi, ne teali edersin ne terakki edersin, ne insanlığa hizmet edebilirsin.
Olmaz. Fırsat buldukça… Çünkü diyorsun ki, benim içün hayat, yirmi sene otuz
seneden ibarettir. Benim elime fırsat geldiği vakitte niçün yakmayayım? Niye
vurmayayım, niye yıkmayayım? Mesuliyet kabul etmemişsin. Cicili bicili sözlerle
iş dönmez. Teceddüd, teali, terakki, yani yenilik vicdanlara nefret değil,
muhabbet getirmelidir. Nefret değil muhabbet. Yoksa ona tebeddül denir.
Teceddüd denmez. Değişiklik yani ya. Değişiklik başka, teali, terakki, yenilik,
başka.
Aşkı da tarif edelim bari
girmişken mevzuya. Buradaki aşk, romanda okunan aşk manasına değildir. İnsan
asude kaldığı an, bir an asude kalsa şöyle, hadisattan bir an içün çekilip iç
âlemine girse, kendi içinde sessiz sözsüz, bizsiz sizsiz konuşan vücudu ile baş
başa kalsa şöyle ve o anda kendini arama zevki tecelli etse, asıl vazifesi… Biz
bu âleme ne içün geldik? Kendimizi bulmaya. Kendimizi aramaya geldik. Kendimiz
bu değil mi? Yoo. Bunları kaç defa söyledik, tekrar etmeyelim. …. Soracak “Kimim?” diye kendi kendisine. İlk
karşısına çıkacak olan şey, der ki; Kudret beni bir cihetten vicdan, bir
cihetten de vücut namı ile iki silsile-i şuun[10]
içerisinde yüzdürüyor. Bakalım bu iki silsile-i şuun içerisinde yüze yüze ben
nereye kadar gideceğim? Şöyle kendine bir bak. Bir vücudum var bir de vicdanım
var, bunun ikisi birbiri ile birleşiyor bir mebde-i[11]
ittisal[12],
iki silsile bu şuun içerisinde yüzüyoruz hepimiz. Vücut, vicdan, bir buluş, bir
de bulunuş. Üç konuşmadır, bunun üzerinde konuşuyorum ben. İstiyorum ki bunu
iyice anlatabileyim. Mesela şu şuunat-ı cismaniyede bir cazibe kabul edilmiş,
şuunat-ı maneviyede de ruh ıtlak[13]
olunan iki mebde-i ittisal birleşmiş. Böyle olmasaydı, bu ecram[14],
bu mahasal-ı [15] intizam
nasıl bulunacaktı. Nasıl bulunabilecekti? Ben şimdi bu mustalah[16]
kelimelerden size misal getirdiğim vakitte anlayacaksınız ama esas kaideyi
kurayım da ondan sonra. Ruh ile beden ittisali olmasa idi fikirler akıllar
nasıl tutunabilecekti? Ben şunu elimde
nasıl tutabilecektim? Hatta elimin varlığını nasıl idrak edebilecektim? Biz
bunları böyle bedava bulmuşuz da bu kudretin büyük nimetleri içerisinde birde
şöyle gerilmişiz, varız diyerekten.
Yer hepimizi yiyecek, yer adamı
yer. Farkında değiliz. Nasıl tutunacaktı? Fikirler, akıllar, nasıl
tutunabilirdi? Cüz-ü fert tasavvurunun menşei olan o nikat-ı[17]
şuundan, riyaziyatın addadı[18]
ve ebadı, hikmetin heyakil-i[19] mihanikiyesi,[20]
kimyanın anasır-ı[21]
zerreviyesi [22],
hayatın hüceyrat-ı[23]
uzviyesi[24],
tarih-i tabiatın mevalidi,[25]
tabiatın ecsamı,[26] heyetin
ecramı[27],
ecramın âlem-i intizamı nasıl derlenip toplanacaktı? Bunlar nasıl derlenip
toplanacaktı? Sen ruhunda ecsamı yaşatıyorsun. Burada oturuyorsun, Konyalısın,
Konya tamamıyla sende böyle gezer. Burada oturursun, hattı zatında
Diyarbakırlısın. Hattı zatında orası tamamıyla gelir. Ruhunda ecsamı
yaşatıyorsun. Nedir bu? Bu nasıl bir varlık bu? Acaba insan bunun karşısında biraz
derlenip toplanması icap etmez mi? Ruh ile beden birleşiyor, o birleşmesinde
insan kendini buluyor. Anlatamıyor muyum acaba? Anlatamayacak kadar
anlatıyorum. Belki bir zevk alıyorsun ama kanaatime göre tamamen anlatamayacak
kadar. Ve ben diyorum, ruhaniyet ile cismaniyeti cem ediyorum. Kendim dediğim
bu mebde-i vahdette ikilik, üçlük yıkılıyor. E böyle hepimiz bu idrake yetişirsek,
düşmanlık kalır mı? Demek ki bizim birbirimizi yememiz hilkatimizin iptidasına,
şöyle asude kalıp kendimizi düşünmememizden ileri geliyor. Acaba anlatabildim
mi? İşte bu iptidasının hilkatinin, kendisini düşündürtmeklik sahasına sevk
eden şeyin adına ahlak derer. Düşündüğü vakitteki onun içerisine girdiği
vakitte şirk vahdaniyete raci oluyor. Niçin insanlar birbirini ezer? Müşrik
olduklarından dolayı. Ne demek müşrik? Allah’ın varlığına karşı ben de varım
diye kafalarını kaldırdıklarından dolayı. İşte bu. O vakit şirk oluyor. Ve büyük
ahlakçının ki kendisini, âlem-i insaniyete takdim ederken
[28] إِنَّ اللَّهَ بَعَثَنِي لِتَمَامِ
مَكَارِمِ الْأَخْلَاقِ diyen
O hazreti Muhammed (sav); ben size ancak ahlakı itmam etmeklik içün
gönderildim. Bazı insanlar vardır, efendim neden bir tayyare yapmamış, niçün
bilmem… Tenekeci ustası değil bu! Öyle takdim etmedi kendisini. Bizim manamızdaki
tealiyi, terakkiyi amir bir vazifeyle geldiğini söyledi. Surisi de içerisinde baliğen
mabeden var. O da yine ayrı. O da ayrı konuşulabilir. O vakit işte onun, من عرف نفسه فقد عرف ربه Kim ki kendisinin bu iç âlemindeki hüviyetini, o iki
silsiledeki ittisali idrak ederse, kendisini hakikatte terbiye edeni, nereden
buraya çekip getireni görür, bilir diyor. Ondan sonrada suver-i ervah[29],
ruhun suretleri bir tarafa, suver-i ecsam bir tarafa, ezellere, layezallere[30]
koşmaya başlarsın. Nefsim gibi nice nefisler bulunduğunu yani kendin gibi nice
kimseler bulunduğunu görürsün. Kendin gibi gördüğün vakitte titrersin. Sen
kendinin hakikatini gördüğün vakitte derhal secdeye kapanırsın. Çünkü senin
hakikatin böyle et ve kemik kokacak bir vücut değil. Senin hakikatin, mahz-ı
nur-u mualla[31].
Onda da onun olduğunu gördüğün dakikadan itibaren ezellere, layezalllere
koşarsın. Aralarındaki münasebatı ve istihsalatı[32]
duyarsın, görüşüp koklaşırsın. Kendindekini onlarda, onlardakini kendinde
tekrar bulursun. Kendi birliğini vicdan-ı şuhutla, onlardaki birliği
onlardakini de kıyas ile kıyas yapacaksın ya anlarsın. Aradaki vahdet bir araya
gelir, Hilkatte o vakit huzura kavuşulur. Yoksa iktisadı şöyle yaparsak huzura
çıkacağız, tenekeyi bu kadar büyütürsek şöyle rahata kavuşacağız… Yok kardeşim,
yok! Onlar servet, bizatihi nimet değil ki. Bizatihi nimet mi? Huzur nerede?
Görmüyor musun, Amerika reis-i cumhurunun da çoluğunu da
çocuğunu polis getirip götürüyor. Huzur mu derler buna? Demek huzur ayrı bir
iş. Cahsa, en büyük cah, servetse en büyük servet. Nerede huzur? Huzur ayrı bir
iş. Kime “Git, huzur ver!” derse
Kudret, orada huzur olur. Anlatamıyor muyum acaba? Huzur ayrı bir iştir. O
vakit vücudun nokta-ı istivasına[33]
erersin. O vücudun nokta-ı istivasına erdikten sonra
[34] اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى Bunun tak-ı tecellisinde
asılmış talik edilmiş olduğunu görürsün. Onun zıll[35]i
altında başlarsın… toplaşmaya. Ve o vakit dersin ki; “arş-ı ehadiyetine geldim” dersin, boyun kesersin. Hak da niyazı
böyle kabul eder. Yoksa körü körüne… bir şey yok. Bunların seyrini ikmal
ettikten sonra, işte şimdi arş-ı ehadiyetine geldim, أَشْهَدُ
أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ deyip, bu dersane-i
ehadiyetine beni kabul et Yarabbi der yalvarırsın. Anlatamıyoruz galiba. Mesele
bu. Ama bu seyirleri böyle… Mana bir taabbüd[36]
ve bir inkıyattır[37]
fakat cihet-i ilmiyeti haizdir. Cihet-ilmiyeti haiz olmayan taabbüdde inkıyat
yoktur. Elli sene ibadet ettin de ne hayır gördün der. Doğrudur o söz. Edemedin
de görmedin. Elli sene der ibadet ettin de ne hayrını gördün der. Mana, iman, bir taabbüd ve bir inkıyattır
fakat cihet-i ilmiyeti haizdir. Taabbüdür çünkü Hakk’a taabbüddür.
Parçalanmamış bir ...
Bir canlı misal verebilir misin? Vereyim. Vaktiyle
asırlar evvel bir zaviyeye, orada birçok insanlar zikrediyorlarmış. Oranın da
metin bir efendisi varmış. İsmi hafızamdan çıktı, celalli bir padişah. İsmi
çıktı hafızamdan gelirse söylerim. O da devam etmeye başlamış. Bir gün o
zaviyenin efendisi demiş ki; efendim siz buraya gelmeyin demiş. Ama demiş
niçün? Gelmeyin siz buraya gelmeyin. Siz buraya gelmeyin demiş. Ama ondan daha
celalli. Asrın hükümdarıdır,
bana şunu yapar, bunu yapar falan değil. Siz buraya gelmeyin, o kadar
söylüyorum demiş. Niçün efendi, niye gelmiyorum demiş. Bende istifade ediyorum,
bende istifade ediyorum, ruhen zevk alıyorum. İyi ama demiş buradaki insanların
demiş, siz zevkini, feyzini kaldırdınız. Niçün? Siz gelmezden evvel taabbüdü
Hakk’a yapıyorlardı, şimdi siz ayak bastıktan sonra acaba bize kaç kuruş ihsan
edecek diye bütün gönülleri onunla yaşıyor. Kapandı burada feyiz demiş. Gelme. Anlatabildim
mi acaba? Cihet-i ilmiyeti haizdir. Yalnız akılla değil, yalnız his ile
de değil. Zira akliyyet, akıl, mahz-ı
maniyi taabbüddür. Seni aklı daima önüne kor da o aşkı o imanı orta yerden
kaldırdı mı, doğrudan doğruya seni Hakk’a taabbüd ettirtmez. Belki bir tuhaf
gelir ama hakikat budur. İster kabul et, ister kabul etme. Hissiyet de his de mani-i taakkuldür.[38] Yalnız hisle de oturup kalkarsan, o da akla
mani olur. Ama iman, şöyle bir hülasa edelim; taakkul akıl, hakkıyyete,
taabbüd hayriyyete götürür, mana ve iman ise cami ül hak ve hayırdır, o da
uluhiyete nazırdır. Anlatamadık galiba? Biraz zor ama… Bazı insanlar
vardır, efendim akıl kabul etmedi, akıl… Evet akıl kabul etmeli ama hangi akıl
kabul etmeli? Benim aklım mı? Benim aklım dünkü yaptığından pişman. Yarın ki
yapacağına nadim, öbür gün ne olacak? O öyle akıl ki o. O öyle bir akıl ki. Bu
saçı böyle kopardığı vakitte bu siyahlığı halinde otuz sene sonra olacağı
beyazlığını görüyor. Ona akl-ı maaş deniyor. Anlatabildim mi? Şey akl-ı maad
deniyor. Benim aklım aklı maaş. Yemek, içmek, şunu şöyle yapmak, bunu böyle
yapmak.
Tahkîk yolunda akl ne etsin
A’mâ vü garîb kande gitsin
Meğer sen olasın refîkim
Tâ sehl ola tarikim [i]
Ahlak taabbüd ve inkıyada amirdir.
Hülasa ediyorum. Mana, iman ahlak, taabbüd ve inkıyada amirdir. Fakat cihet-i
ilmiyeti haiz olan taabbüd. Mirasyedi şeklinde değil. Babadan kalma şeklinde
değil. Bir adamın babası doktor olsa, oğlu da o doktorluk ilmini tahsil etmese,
yalnız babasıyla iki reçete yaparken yanında bulunsa, bir iki hastayı dinlerken
tık tık vururken ses almaklık şeklini bir parça öğrense ondan sonra ona
doktorsun diyerekten doktorluk yaptırırlar mı? Yaptırmazlar. Mana, madde
doktorluğuna mı benzer? Ona benzer mi o. Benzemez o. Bu sahada yalnız akılla bu
işi hallederim dedin mi akıl, maniyi taabüddür. Gitmez o. His ile yapacak
olurum derse o da akla manidir. O halde ne oluyor? Demek ki; taakkul hakkıyyete
götürüyor, taabbüd de hayriyyete. Asıla gitmiyor. Mesele aslı bulmakta, asıla
gitmiyor. Anlatabildim mi? “Hakkıyyet iyi
bir şey değil mi?” der birisi içinden itiraz eder. Hayrı bulmak iyi bir şey
değil mi? Güzel ama kardeşim aslı bulmadı. Asıla götürmüyor. Mana ve iman ise
cami, hakkı da cami, hayrı da camidir. Bunun ikisi cem olunduğu vakitte nazar
doğrudan doğruya Allah’a (cc) gider. Oraya gittikten sonra satılmazsın. Hiçbir
şeyinde fedakârlık etmezsin. Muhasebe-i nefis ile yaşarsın, biraz evveli
anlatmış olduğum iç âlemindeki seyirlerini ikmal edersin. O seyirler ikmal
edildikten sonra… Aartık sen anla sonra ne olursun? İnsan. Hazreti insan.
Nedim-i Hak. Şöyle de bir onun izahını yapalım. Okudum size bunu ama şimdi bunu
açar.
Erbâb-ı dili gör, ne
taleb var, ne emel var
Hak ile gelip Hakkı beyân eyledi gitti
Cânân yüzünün sırrını fâş etmedi kimse
Erbâb-ı safâ, dilde nihân eyledi gitti
İrfansız eğer şâh-ı
cihân olsa da insan
İnsanlığa âlemde ziyân eyledi gitti
İnsan ikiden hâli değil işbu cihânda
Ya cânını ten, ya teni cân eyledi gitti
Onlar ki bu âlemde
gelip daldı sivâya
Hayvan gibi her işi yamân eyledi gitti
Esmâda müsemmâyı görüp fakra erenler
Eşyâda nihân sırrı ayân eyledi gitti
Cânân ile can birliğini
buldu rızâda
Rûhunu rızâsiyle revân eyledi gitti [ii]
Hangimiz razıyız şimdi? Hiç
birimiz razı değiliz. O halde razı olmayınca, akit sahih olamaz dimi ya?
Tarafeynin rızası şarttır. Biz razı değiliz. Nasıl Kudret bizim yüzümüze
baksın? Razı mısın? Yok! Her gün şikâyet. Razı değiliz ki. Akit zaid.[39] Taştan, topraktan bir yer alırsın da, “İki taraf razı mı?” der, gidersin şeye,
tapuya. Nasıl razı mısın, aldın mı paranı? Tamam mı? Filan. Tarafeynin rızası
şart. Ondan sonra imzalar. Hak ile olan muamele o kadar ondan da aşağı değil
ki. Muhabbet ölüyü diriltir muhabbet,
başka bir şey diriltmez. Kalbi, kalbi, başka ölüye kulak asma sen. Muhabbet
bütün acılıkları tatlı yapar. Hayatta o sıfata malik değilsen, neye sahip olsan
acı yaşarsın. Neye sahip olsan acı yaşarsın. Lüzumsuz sıkılır gidersin. Kendi
kendine etrafını kemirirsin. Gönül kırarsın, kalp kırarsın, can yakarsın daha
daha… Büyük şaki olursan neler yapmazsın, neler? Bunlar neden? Hep bu muhabbet
olmadığından dolayıdır. Muhabbet adama nereden gelir? Nasıl insan Allah (cc)
ile irtibatını kesebilir? Adama muhabbet Allah’tan (cc) gelir, Allah’tan (cc).
İrade, hürriyet, muhabbet, yalnız adama
Allahtan (cc) gelir. Başka bir yerden gelmez. Başka bir yerden alamazsın. Cehil
ve gafletle ölü olan kalp, ilmi marifetle dirilir. İsa (as) ölüleri diriltti,
hangi ölüleri diriltti? Gönlü kararmış, Muhabbet-i Hak’tan mahrum olmuş olan kalplere
o muhabbeti verdi. O öyle. Öbür ölünün kıymeti yok. Onsuz öldü mü? Muhabbet şahı bende[40]
yapar. İbrahim i Ethem gibi. Dimi? İbrahim i Ethem. Zeliha gibi. Zeliha.
Muazzam. O günün kisrasının kızı. Azizin karısı. Fakat kendisinde muhabbet var.
O muhabbet, O’nu nereye bende yaptı? Kudret’e bende yaptı ki uşak olmanın kıymeti
yok. Muhabbet olmazsa aile teşkilatı olur mu? Sen düşünsene bir defa, onu kim
veriyor? Kudret’in verdiğini anlasana. Deden, (doğru değil, orası bana ait
değil) aldığı kadının yüzünü görmeden alırdı. Elli sene geçinirdi. Atmış sene
geçinirdi. Boşanma kapısı kapalı. (Şimdi) Görür,
nişanlanır, gezer. İlk önce birbirini süzer, güvercin gibi adım atar… O ise ondan
sonra rap rap rap yürür, kafasını çevirerekten kovar. Ya sen bir ay evveli
adımların başka türlüydü ya. Sen o gezenlere bak, ilk önce adımlarından numara
ver. Nasıl bunların arası, ayak atışlarına bak. Ayak atışları değişti….
Çürümüş. Çürüdü. Çünkü iyi bir
niyetle almış. Bir kuvve var, anlatamadım nasıl söyleyeyim? Onu tatmış, biraz
evveli size anlattığım o, birçok şeyler anlattık ya. O anlattığım şeyleri iklim-i
vücudunda seyrini yapmış. İsmini bilmiyor. Ondan sonra Kudret ona ayrı bir
muhabbet veriyor. Allah (cc) verecek. Hani derler ki, nikâhta uğur vardır.
Geçinilir. Şimdi siz bakmayın, hele nikâhlanın, ondan sonra olur. Bu söz
doğrudur ama o niyeti taşıyana. O muhabbeti idrak edene. O kalp ona müstaid[41]
olana. Olmayana değildir o. Çünkü Allah (cc) gayurdur. Hiç kimseye kendisinin
istediği şekilde eş vermez. Pek ender, istisnalar kaideye girmez… Budur. Böyledir
bu. Allah’ın gayur olmasından dolayı. Vermez, vermez ama kendisi Hakk’ın muhabbet
sıfatına malik olduğundan dolayı onda niyet-i halisesi iktizasından bu seyri
yaptık ya, hani kendini buldum, kıyas ile kendini kendinde, ötekinde de
olduğunu anlattım ya. Bugün hastayım, o kadar da halim yok. Ona oradan bir
sıfat ayırır, eğer insan ise. O sıfatla o muhabbet tecellisi o vücutta
tecelliye başlar. Bakarsın ki atmış sene, yetmiş sene, elli sene, namütenahi
böyle, birbirinin yüzüne bakar, ibadet hisseder. Eve girdiği vakitte canavar
gibi girmez. Evdeki insan da onu gördüğü vakitte canavar gibi bakmaz. Bitiyor
ömür, orta yerde bir şey yok ki. Bitti, bitti gitti, orta yerde bir şey yok.
Bir yüze yüzlerce ayine tutsan
yine bir yüz görünür. Hakikatte yine yüz birdir. Ters söyledik, her ayine de bir yüz görünür
ama hakikatte bir yine birdir. Buna iman edecek, ve o şekilde insanla hukuk
tedarik etmeye başlayacak, ondan sonra netice alacak. Bu da ancak Allah (c.c)
zevkiyle ve o dert ile olur. Başka türlü olmaz. Aşığın gayesi, her yüzden cemal-i
layezali[42]
seyretmektir. Sen her yüzden Hakk’ı görme zevkiyle yaşamadıkça hakkıyla mümin
de sayılmazsın. Putperest sayılırsın. Ama her yüzde Hakk’ın bir ismi vardır. O
ismi bul. Hâdi’yi [43]
bul. Esmana mütenahi o isimlerden birini bul, ona göre lazım gelen şeyleri…
Cenab-ı Peygamber (sav); Ali’nin (kv) yüzüne bakmak ibadettir dedi. Ali (kv)
insandır, haşa şirki mi emretti? Belki içinizde böyle bir yere takılan olur,
benim konuşmamdan da ondan cevap veriyorum. Doğrudan doğruya Fahri Âlem (sav)
öyle dedi. Ali’nin (kv) yüzüne bakmak ibadettir dedi. Ali (kv) insan, haşa
şirki mi emretti? Yoo. Sen hangi yüze bakarsan bak, fakat her yüzün Veçhi Hak, onda Hakk’ın
gizlendiğini gör. O manaya gelir. Beşeriyet bu zevklere sahip olmadıkça, olmaz.
Bizde ekseriyetle bu zevkler, kendi kendine ben inanmışım diyen insanlarda çıkmıştır.
Kaçmıştır yok. Azıcık kendisinde bir zevahirinden bir şey görür bir taat görür,
iblis oradan giriyor. Herkese bir türlü girer o. Bak senin gibi yok diyor,
oradan bir kibr-i nahvet[44]
geliyor, yakıyor. Yakıyor. Çok dikkat etmek lazım gelir. İblis adamın biçimine
göre yener. Biçimine getirir yener. Çirkin bir şeyi gördün, yalvarmak lazımdır,
kurtulması içün. Burnunu kırmak lazım değil. Yalvarmak lazım. Beni yapmamışsın
demek lazım. Ya beni yapsaydın ne yapardım demek lazım. Şimdi bu bizde öyle
değil. Yoksa her insan bir şey alabilir. Afitap tulu[45]
edince bir şemse zulmet dâhil olur. Şemsi Hakikat-i Ahmedi’ye gönüle tulu edince o kimsenin gönlü
karanlıkta kalmaz. El verir ki o güneşi koydurabilmek. İmkânı mı var ona?
İnayet her kime yüz tutsa isyan-ı nikab olmaz,
Güneş doğdukça zira perdeyi zulmet hicap olmaz.
İnayet her kime yüz tutsa isyan-ı nikab olmaz, güneş doğdukça zira perdeyi zulmet hicap olmaz. Pencereyi aç, perdeyi kaldır… Perdeyi çekmiş bir adam tamamıyla, güneşe bir ziyan var mı? O da ziyasını vermez. Sana ziyanı var. Korunma var ya ne korunma derler ona? O korunmada mesela simsiyah yapılır, fakat güneşe bir ziyan olur mu? Olmaz. Karanlıkta insan kendisi kalır. Ne kadar açarsan pencereyi o kadar gelir. Atmaya imkân olmaz diyor. Beş on konuşma evvel söyledim, insan kötü ahlakı atmaya kadir olmasaydı, Allah (cc) azap ayetlerini inzal etmezdi. Abes olurdu o. Acaba inceliğini anlatamıyor muyum? İnsan kendisinde meknuz olan kötü ahlakı atmaklık elinde olmasaydı, Kudret azap ayetlerini göndermezdi. Demek ki insanın elinde. “Bunu ben atamıyorum” filan yok. Ama nefsi, o bakara-ı nefsi, o öküz nefsi, muhabbet tığıyla şişlemek lazım gelir. Onunla def etmek lazım gelir. Tığ-ı muhabbetle nefsini def etmek. Kalbi diriltmek istersen bakara-ı nefsi tığ-ı muhabbetle def et. İşaretler vardır o. Mesela Kitab-ı Mübinde, muazzam o büyük kitapta öküzü kesmişler, bir maktule vurmuşlar, dirilmiş. Sen onun o zahirdeki manasını tahsil ettikten sonra, enfüsteki manasına da baksana. Onun iç manalarına da bakmak lazım gelir. Nasıl ruhumuz bedenimiz ikisi beraberse, onlar da öyle ruhlu bedenlidir ayetler. Onların bedenini aldıktan sonra ruhuna da bak. Nedir o, kalbi ihya etmek istersen, bakara-ı nefsi tığ-ı muhabbetle onu def et diyor işte, ona işarettir o. O vakit değişir insan. Muhabbet.
O muhabbet putesine Hazreti Ömer (r.a) girmezden evvelki haline bak. Di mi? Tüylerin ürperir. Ondan sonraki haline bak, aşık olursun. Demek ki insan, bir puteye ihtiyacı var. Bir anda değişti. Sen şeyde olma. Bir an evvel Beşeriyetin Fahri Ebedisi’nin (sav) Re’s-i[46] Saadet’ini almaya giden adam, bir an sonra o Re’s-i Saadet’e yan gözle bakanın kellesini alırım diye meydana çıktı. Bunlar, bize büyük büyük ibretlerdir. Büyük büyük ibretler. Nefse taptıranlar çabuk çabuk teslim olmazlar. Fahri Âlem (sav) Hira dağından tek başına لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ davasını açmıştır. Ne demek o? Zulme divan durulmayacak, aciz insana tapılmayacak… Deden bu işi çok iyi bildiğinden dolayı manaları tetkik etmiş, bu muazzam manayı kabul etmiş, muazzam manayı… Yaradılışına müsait gelmiş, hilkatine. Ama sen belki dersin ki, beğenmezsin. Yoo. Mürebbi, hakiki terbiyeci, maziyi tutan, atiyi çekendir. Bunu unutma hiçbir vakit. Mürebbi, maziyi tutan, atiyi çeken. Maziyi bırakırsan yüzükoyun kapanırsın, atiyi bırakırsan arka üstü düşersin. Terakki servet-i eslafa, serveti ahlafı ilave etmekle olur. Babanın servetini evlat hor görüp tekmelemekle değil, kendi servetini koymakla olur. Esasattır bunlar. Ahlak buna amirdir. Babanın servetine evlat servetini koymakla olur. Terakki böyle. Başka türlü olmaz.
Tabiatıyla, o gün tarihi tetkik ederseniz. Şöyle on dört
asır evveline fikren bir seyahate geçer dünya yüzüne bir bakar isek, böyle.
Dünyanın vahşiyane bir usul içerisinde yaşadığını görürüz. Bak bütün
medeniyetlerine, on dört asır evveline git. Gez, Yunan medeniyetine bak, Roma
medeniyetine bak, Ben-i İsrail medeniyetine bak, hepsine bak. Fuhuş memduh[47],
edep makduh[48],
bütün ırzlar şeref namına satılır. Zayıf kaviden hakkını alamaz. Ne kadar
çirkin ahlaka sahip olan insan varsa muazzam mevkilere sahip olur. Öyle. Kadın
hayvan gibi pazarda satılır. Kadınlığa hürriyet veren, kadınlığı esaretten
kurtaran, kadının mahalli tekvin olduğunu, mükevvin[49]
de Allah (cc) olduğunu ilan eden ki hususi imtiyaz veren ki, hiçbir medeniyet
verememiş ve veremez. Müebbet istikbali kadın maddesine sokan, [50] الجنة تحت أقدام الأمهات diyor. Cennet annelerin
ayağının altındadır. Müebbet istikbal işte ebedi felah. Anne kadın değil mi?
Buna sokan. “Mahalli Tekvin” diyor,
kadın içün, mahalli tekvin. Benim sun-i[51] ilahi
fabrikamın insan dokuma tezgâhıdır. Mükevvin
de benim diyor. Onun içün öldüğünde babandan soyadı annenden hitap eder.
Merhamet-i ilahiyi celp içün. Yarabbi, senin öz kudret elinle dokumuş olduğun
yerin ismini vererek, babasından aldık, Ahmed’in oğlu demiyoruz, Ayşe’nin,
Fatıma’nın, Nuriye’nin, Huriye’nin, Bedia’nin; bilmem şunun ismiyle tesmi’
ediyoruz. Artık bu kulunu nasıl karşılayacaksın, merhametinle. Mahalli tekvin. Veremez
hiçbir medeniyet veremez. Bin sekiz yüz küsür tarihine kadar, yani yetmiş küsur
sene evveline kadar, İngiltere’de, işte medeniyetini taklit ettiğimiz alemin
büyük yerlerinden birinde, kadın kocaya vardığı vakit babasından kalan malı
kullanamazdı, kocasına intikal ederdi. Tasarruf hakkı yok. Ondan on dört asır
evvel, senin dedenin kabul etmiş olduğu o manada, o büyük varlıkta, Beşeriyetin
Fahri Ebedisi (sav), kadın bizatihi malını tasarruf eder, hibe eder, satar şunu
yapar, bunu yapar… İşte onun içün Cenab-ı Hak buyuruyor ki, kimden kime şikâyet
ediyorsun? Bir camia bir kavim bozulmadıkça, ben onu bozmam. Ben de bozdum mu
onu düzeltecek kimse koymam. Ve ona kimseyi de sahip olaraktan karşısına çıkarmam.
Böyle diyor. Ahlaken istihkakınız ne ise ben size onu veririm. Onun içün dikkat
etmeli de bizim muazzam dedemizden kalma bir ahlak vardır, onu atmamalı. Öyle
diyor kendisi. Kimden kime şikâyet ediyorsun? Sonra diğer bir emirde, benden
yardım isterler diyor. Allah (cc) diyor, “ben nusretimi vadettim.” Ama kime?
Bana yardım edene. Bana yardım etmek ne demek? O kadar inceleştirdim ki,
kendime güya yardım ettiriyormuş manası vererekten tenezzül ettim de üzerinde
dursunlar. Ama, acaba, Allah’a (cc) yardım nasıl olur? Bana yardımı çalışmak
diye tarif ettim. “Say etmeden” el açmayın diyor. Çalışmadan sakın elini açma
diyor. Anlatamıyor muyuz acaba? Say etmeden el açma diyor. Bunların hepsi böyle
bizde… Fakat ne yapalım? Zevkini alamadık biz bu işlerin, tadamadık.
Öyle fikren seyahate çıkarsak görürüz. Her
saha. Daha son asra kadar, medeniyetini taklit edilen sahada ilim kiliseye
inhisar etmiş, haricinde, inhisar tahtında kimse olmazken, nihayet patlamış,
patladıktan sonra kiliseden müspet ilmin arası açılmış. Onun sahası başka,
bunun sahası başka demiş. Çünkü kilisedeki mana akla uymaz, ayrılmak icap
etmiş. Senin dedeninki öyle değil. On dört asır evvel, Talebül ılmi
farîzatün alâ külli müslimin ve müslimetin[52], ilmi
talim etmeklik ve öğrenmeklik, her inanmış, teslim olmuş erkeğe ve kadına farz
kılınmıştır diye ilan etmiş. Ama o ilmi şerde kullansın içün değil. O ilmi
kucağında büyütecek yavruya içirsin diyerekten. Anlatabildim mi? O ilimle kendi
hüviyetini yabancıya taklit ederekten, ona yabancılığı giydirsin diye değil.
Anlatamıyor muyum? Git mezarlıkları gör, gez, ne insanlar yetişmiştir. Ne
anneler yetişmiştir. Ne muazzam kadınlar. Sükeyneler, Zeynepler, Rabia ı Adeviyeler,
üüüü, neler, neler, neler.
Hırsız yakalıyor ya. Nazm-ı Celil ile hırsız
yakalıyor. Rabia i Adeviye’nin bir arkadaşı on tane çörek yapmış, gayet güzel
yapar. “Onsuz boğazımdan geçemeyecek”
demiş, hizmetçisine vermiş: “Şunları
götür” demiş. Fırından çıkmış, mis gibi de kokuyor. Kızcağız yolda birini,
bunu sayıyla göndermedi k,i on tane gönderdi deyince, böyle vereceğiz paketi, “şunun bir tanesini yiyeyim” demiş. Bir
tanesini yiyeyim. Yemiş. Götürüyor; “hanım
gönderdi size” diyor. Kabı boşaltırken saymış, Hazreti Rabia. O, ona tamah
ettiğinden aklına gelmesin. Yahut şöyle olduğundan değil. Onu yetiştirmek içün
o. Öyle şeyle alakası yok Rabia’nın. Yetiştirecek, nasıl yetiştirsin? “Bu kadar mı gönderdi?” demiş. “Evet, işte bu kadar demiş.” “Olmaz” demiş. “Efendim, işte bunları sardı, bunları gönderdi.” “Olmaz” demiş. Ne demek istiyorsun? “Bu ya on tane olacaktı, ya ondan fazla
olacaktı demiş. Dokuz tane var.” Kızarmış, “bir tanesini yedim demiş.” Okşamış, ”Evladım hepsini sana vereceğim, yolda giderken hepsini ye.” Mesele
o değil. Bir incelik var. Soruyor, “Nereden
bildiniz?” diyor. “Benim inandığım
büyük kitapta Hak namına herhangi bir adam bir şeyi ikram ederse, Kudret ona
muhakkak en aşağı on veyahut ondan fazla verir. Bu ya on olacaktı, ya ondan
fazla olacaktı, dokuz tane olmaz. Çünkü ben aynı çöreğin cinsinden dün bir tane
birisine ikram ettim.” Anlatamadık mı acaba? Ya böyle Rabia. Ama bu işler
esir-i heva-i heves olunca anlaşılmaz. O mana da anlaşılmaz. Zira esir-i heva-i
heves olanlar, kendilerini akl-ı can hocası gösterirler. Ben bilirim der, bir
şey bilmez.
Dava açılmış, mevzuun an yerini belki
kaybetmişsinizdir tekrar ediyorum. E herkes, kolay iş değil ki o. Düşman. Aciz
insana tapılmayacak diyor. Zulme divan durulmayacak diyor. Ahrarın zararına
dolmuş kasa parçalanacak, diyor. Hısımlar da hasım oluyor. Toplanıyorlar. Şöyle
bir beş yüz sayfayı şöyle bir çevirelim. Bu davadan nasıl vazgeçirelim? Ne
yapmak lazım? Sonra kolay bir şey de değil. Mesela firavunun Musa’ya (as) iman
etmemesi. Mühim bir mesele. Şöyle bir kıyas-ı nefis yap kendinde. Şimdi biz
mesela, Kudret bize iltimas muamelesi yapmış: Muazzam bir tecelliye mazhar
olmuşuz. Dedemiz bir mana-ı muazzamla bizi meydana getirmiş, biz de o manayı
kabul etmişiz. Gidiyoruz. Aramadan. Musa (as), sandıklanmış, nehre atılmış, kim
olduğu belli değil, bir çocuk. Zahirde öyle. Fakat hakikatte kelimullah ama. O
göz herkeste yok ki. Zahire bakacak. Gelmiş firavunun muazzam sarayının, o sefa
sürdüğü yatlarından birinin önüne takılmış. Çıkarmışlar, bakmışlar, eh bunu biz
evlat edinelim. Hadiseyi hepiniz bilirsiniz, tarih yazar. Evlat edinir. Sonra
birden bire çıkmış, kucağında büyütmüş, büyütmüş, eee sen bana şimdi teslim
olacaksın. Ben sana Hak ve hakikati öğreteceğim. Firavunun etrafında, lordlar,
vezirler, herkes Rab diye diye tapınıyor, üüü neler, neler… E, dün kucağında büyüttüğü biri gelmiş, bana teslim
olacaksın, ben sana Hakk’ı öğreteceğim. Onun içerisine Kudret hususiyet
vermedikçe, sen düşün bir defa o teslimiyet olur mu, öyle çabuk, çabuk. O zor
bir iş. Mesela evinde bir hizmetçi hanım. Yirmi sene hizmet etmiş, etmiş, şunu
şöyle getirmiş, bunu böyle getirmiş, fakat Kudret bir gün, kalbinin üzerindeki
tozu şöyle kaldırmış, başka türlü görmeye başlamış. Bir iman-ı yakıni vardır,
sana talim edeyim mi dediği vakitte sen ilk önce bir gülersin. Hadi çık dışarı,
çık, çık, çık! Yahut o kadar nezaketsiz değilsen de şöyle bir dudağının
tarafını alt tarafına bükersin. Bu öyle de değil. Onun içün firavundan sonra da
ne firavunlar yetişmiştir ki o firavunlar daha muazzam firavunlardır. Ooo, ne
firavunlar yetişmiştir kâinatta? Onlar.
Mesela firavun, kurulmamış bir manayı kurdurmak
istemiyor. Dereceleri ayrı. Fahri Âlem efendimiz de (sav) şimdi zor, insan
itiyadlarını[53]
çabuk, çabuk terk edemez. Sigarayı terk edemiyor. Nihayet, sigara nedir? Bir
dumanı almak vermek. Aman diyor, olmaz diyor, başım ağrıyor diyor. Bırakamıyor.
Böyle kökleşmiş, muazzam i’tiyatlar. Mesela, yüz bin lira var: iki bin beş yüz
lirasını hemen çıkarıp vereceksin. Konuşması kolay. Demet edince şu kadar
tutar. Bunu şöyle düşünerek verirsen kabul etmem der, Allah (cc). Bir de acayip
bir şekli var. Mesela emretmiş ne yapalım filan, şöyle sarar bir parça eline de
bir parça titreyerekten şöyle verirse, yok ya. Böyle zevk alaraktan, aman bana
vermiş de ben veriyorum diye. O zevki duyarsa bana ait adam, der. Anlatabildim
mi? Bir de verir ama titrer kaşının bir zaviyesi, alnının saçına yaklaşır, bir
zaviyesi gözünün kuyruk sokumunun aşağısına iner, hiç yazmaz bile. Kabul bile
etmez, etmez. Emirleri kabul ve tahsin[54] şarttır
diyor. Hem kabul edecek hem de aman ne güzel emretmiş diyecek. Bunu böyle
ister. Adeti öyle. Bunlar zor geliyor. Başlıca ne zor geliyor?
Hürriyet Allah’tan (cc) geliyor ya,
vicdanlarda müsavat. Vicdanlarda müsavat. O zaten vicdanlardaki müsavatın
haricinde müsavat arayanlar, mugalatadır[55] o.
Olmaz o. O Kudret’le harptir. Fıtratla yarışa çıkmaktır. Neden olmaz? Bak
hilkatten misal getireyim size. Henüz çocuk, temyiz kudreti yoktur, hayrı şerri
müdrik[56]
değildir. Mini minidir. Eline bir şey verin, almak isteyin vermez. Neden? “Fıtratımda tasarruf hakkım var benim”
diyor. Anlatamıyor muyum acaba? En mühim noktadır bu. Bunu belle bunu.
Fıtratında Allah (cc) ona tasarruf hakkı vermiş. Malik olmak, memluk bil araz,
malik bizatihi değil ama böyle hattı zatında bir şeye tasarruf olmaklık hakkını
vermiş. Daha temyiz kudreti yokken iki aylık, üç aylık, dört aylıkken, beş
aylıkken, eline bir şey ver, böyle almak iste böyle tutar. Aldı mı başlar
ağlamaya, niye? “Benim o!” diyor.
İnsanlar umur-u hariciyede, Kudret’e naib olarak geldiklerinden dolayı, Kudret’in
eşyasını, benim diye kullanmak hakları vardır. Onu hadlere bildirmiş. O benim
demek ne vakit caiz, ne vakit o cevaz onun elinden kalkar, onlara usuller
koymuş, muazzam şeyler yapılmış. Yoruldunuz mu? (hayır) Bunlarda müsavatı şey
ediyor. … türlüsü o, sahte o. Ondan bir iş çıkmaz ondan. Seksen kiloyum, siz
elli kilosunuz, nasıl müsavi olacağız? Bende kan sayımı bu kadar sizde kan
sayımı bu kadar, nasıl olacak bu? Ben çöpçü sen mühendis, nasıl olacak?
İkimizde çöpçü olacağız. Yahut, ikimiz de mühendis olacağız. Olmadı mı yine
müsavat olmadı. [57] تُعِزُّ مَن
تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ
Öyle diyor Allah (cc). İstediğimi aziz yaparım, istediğimi zelil yaparım.
Hayır benim elimde. Anlatamıyor muyum?
Dava da ilerliyor tabi. Hele o vicdanlarda
müsavat dendi mi? Hiç razı değil. Hiç. Ebu Cehil, ismi Hişam idi onun. Akıllı
demektir yani. Akıllı bir herif ama işte dedik ya, o yalnız akıl olmaz. Akıl
bazen isyana inkılap eder. Hakikat putesinde erimezse, asa-ı hakikat olmaz,
isyana inkılap eder. Akıllı adam. Dar’un Nedve’nin reisi. O günkü partinin
reisi. Dar’un Nedve. Orada toplanırlardı. Muazzam konuşur. Çok kuvvetli,
bedenen de kuvvetli. Bedir harbinde, o ne iradedir o herifte. Bedir harbinde
düşüyor yaralı, üzerine mini mini hilkaten çok ufak, cüssesi zayıf naif bir
sahabe çıkıyor, gözlerini açmış, “Çok
sarp bir dağın üzerindesin” diyor. Herife bak. Artık geberiyor da yine
iradeye, şuura bak. Çok sarp bir dağın üzerindesin. Dikkat et! diyor.
İstemezdim senin gibi bir adamla ben bu işe nihayet vereyim. Benim çapımda bir
adam. İşte “Çok kaviyi çok zayıf ile tepeleyen
Allah’a (cc) hamd ederim” diyor, üzerindeki de. İbret olsun içün yaptı. Ben
şimdi seni bak nasıl tepeleyeceğim diyor, kellesini alıyor. Ama o alttaki
herifin de, o kolay bir iş mi o? Muazzam bir herif. İsmi Hişam. Akıllı yani ya.
Ondan sonra Ebu Cehil oldu. Cehlin künyesi, babası. Neden? Kim ki nefsinin gururuna satılmıştır, tabi ona cahil denir der,
mana. Sordu bir gün, Beşeriyetin Fahri Ebedisi (sav) sordu, dedi ki; benim
söylediklerimde sen hakikate uymaz bir yalan şaibesi sezer misin? Böyle yalnız
bir tesadüf etti. “Ne diyorsun yahu dedi
Ebu Cehil. El Emin diye ben sana hitap ettim. Fakat sen öyle bir dava açtın ki,
o davayı kabule imkân yok. Senin yalan söylemediğine ben eminim. Daha bu
davalar henüz bu âlemde yok iken, ben sana El Emin diye tesmi’ ettim ve halk da
El Emin dedi sana. Açtığın dava acayip. Beni kölemle bir tutuyorsun sen. Ben
yarın kölemle senin yanına geldiğim vakit o bütün etrafındaki insanlarla
beraber otururken, bana şöyle buyurun deyip baş tarafta bir yer, köleyi de o
haddine münasip bir yere oturtursan, ceziret’ul arabı emrine amade kılacağım
ben” dedi. “Benim öyle bir yerim yok
ki sana öyle bir yer vereyim” dedi. Anlatabildim mi acaba? Benim öyle bir
yerim yok ki sana öyle bir yer verim, aldanıyorsun dedi Ebu Cehil. Ondan sonra
hilkati anlattı. Geliş ve gidişi anlattı. Ağır geliyor dedi. Hülasa, en nar,
vela el-ar, yanmak var dönmek yok. Ebu Cehil’in son sözüdür.
Fakat durmuyorlar, nihayet vermek
istiyorlar. Bu işi kim yapabilir? O vakit Ömer (ra), muazzam bir adam. Gayet
kuvvetli filan. Ben bu işin eriyim dedi. İttifak ettiler. Gidiyor, bu ama bu uzun
şöyle bir beş yüz sayfadan sonra gelecek yer bu. Yolda giderken bir zata rast
geldi. Renginin değişikliğinden, Ömer (ra) tehlikeli bir iş yapmaya gidiyor.
Aklı sıra Fahri Âlem’in (sav) hayatına nihayet verecek. “Nereye gidiyorsun?” dedi. “Canım
düne kadar saydığımız şöyle ettiğimiz, neler çıkardı başımıza, bu iş olacak
gibi değil, ben O’nu bu gün tamamıyla neticelendireceğim.” O da imanı var
ama gizliyor. “İyi ama” dedi,
tutamadı kendisini, “İnsan bu işlere ilk
önce yakınından bakmalı. Yakınını ıslah etmeli.” “Ne demek istiyorsun?”, dedi. “Senin
enişten de” dedi “O’na tâbi olmuştur,
kardeşin de tâbi olmuştur.” “Sen
bunları bildiğine göre sen de tâbiisin!” dedi. Bir vurdu bayıldı adam
orada. Bayıldı. Bildiğine göre sen de tabisin dedi. Doğru gitti, münasebet var.
Sureyi… Hubab Bin Münzir (ra) gelmiş,
Sure-i Taha’yı talim ediyor. Kim o zat? Bedir harbi erkân-ı harbiye reisi.
Geldi eniştesinin evine, kulak misafiri oldu: Sure-i Taha’yı talim ediyor,
okuyor. Kapıyı çalınca, kapı çalış tarzından kız kardeşi, Cenab-ı Fatıma, -kız
kardeşinin adı Fatıma’dır- “Ömer geldi!”
dedi. Ömer geldi. Kendisine izafe etmiyor. Vicdanen bir tutmuyor. Mana
nesebimiz Hakk’a gitmiyor. Ayrılık görüyor, Ömer geldi. Der, demez; Sureyi
getiren zat, zahire ambarına gizlendi, o sure bir yere gizlendi. Tabi biraz
kapı gecikti. Kapı açıldıktan sonra, “Niye
gecikti kapının açılması?” dedi. Meşguldük filan, dediler. “Ben biliyorum sizi, ben işittim” dedi.
Eniştesine bir hamle yaptı, yıktı. Kocasını kurtarmak üzere kız kardeşi geldi,
gelince, onun da yüzüne vurdu. Böyle açıldı yüzü, kanlar böyle akıyor. “Gizlemişsiniz haaa!” dedi Ömer. (Fatıma)
Doğru dışarıya çıktı. “Ey ervah veya
eşbah, ey arş veya sema, ey arz ve onların arasında bulunanlar, şahit olun
bugüne kadar gizlediğim imanımı, işte aşkımla Allah’ıma alt olan bağımı, aşikâr
ediyorum” diyerekten ağlayarak şey edince, Ömer de oraya yığıldı. Ömer de
der ki; “benim vurduğum tokat, kız
kardeşimin vurduğu tokat cinsinden değildi. Bir iki defa toplanmak istedim,
felç isabet etmiş gibi bir türlü toparlanamıyordum. Kalkamıyordum ayağa”,
dedi. Biraz sükûnetten sonra “Onu getirin
bakayım” demiş. Onu getirin.
Eniştesi hanımına, Ömer’in kız kardeşine işaret ediyor, o da “Ver!”
diyor. Ömer’in elinde nesi varsa almışım. Okuyor bir yere kadar geldikten
sonra, vay alçaklar vay, bizi ifal[58]
ediyorlardı yaa. Bizi ihlal ediyorlarmış, bu hakikatten bizi mahrum
ediyorlarmış diye söylenmeye başladı. Surenin başında da: Ta ha, ey tahir-i mutahhir, ey tertemiz ve
temizleyici diye başlıyor. Demek ki işaret var, Ömer temizlenir. “Şimdi nerededir?” dedi, yine işaret
ediyor, söyleme yerini diyerekten, İbn-i Erkam’ın evindeydi, söylediler.
Söyledi. Oraya gitti, sonra ne oldu, ne oldu? …
Bu günlük bu kadar yeter.
[1] Dil-i
Firib: Gönül aldatan
[2] Hud’a: Hile, aldatma, oyun.
[3] İdbar: Geriye gitmek. Geri dönmek. İşlerin ters
gitmesi. Talihsizlik.
[4] Medar: Sebeb, vesile. Bir şeyin etrafında döneceği
nokta. Bir şeyin devredeceği, üzerinde hareket edeceği yer.
[5] Ariyet: (Ariyyet) Ödünç verip almak.
[6] Müstear: (Ariyet. den) Kendi malı olmayan, iğreti
alınmış, emâneten alınmış olan. Kendini belli etmemek için kullanılan takma bir
isim.
[7] Mensi: (Mensiyye) (Nisyan. dan) Unutulmuş, hatırdan
çıkmış.
[8] Mühmel:
İhmal edilmiş
[9] Teceddüd: Tazelenme. Yenilenme. (Bak: Müceddid)
TECEFFÜF: Kuruma, kuruyup katılaşma.
[10] Şuun: İşler, oluşlar
[11] Mebde: Baş taraf. Başlangıç. Başlama. Kaynak. Kök.
Temel. Esas.
[12] İttisal: Ulaşmak. Bitişmek. Birbirine dokunmak.
Yakınlık. Bağlılık. Kavuşmak.
[13] Itlak: Salıvermek. Bırakmak. Koyuvermek. Serbest
bırakmak. Serbest olup her tarafta bulunmak. Cezadan kurtarmak. Boşama.
Boşanma. Afvetmek.
[14] Ecram: (Cirm. C.)
Ruhsuz büyük varlıklar. Cirmler. Yıldızlar.
[15] Mâhasal: Hâsıl olan, meydana gelen. Netice, sonuç.
[16] Mustalah: Istılahlı. Garib ve az kullanılır kelime ve
terimlerle dolu olup pek anlaşılmayan.
[17] Nikât: (Nükte. C.) Nükteler. İnce mânâlar. İnce
mânâlı, şakalı ve zarif sözler.
[18] Âdat: Âdetler. (Bak: Âdet)
[19] Heyakil:Heykeller.
[20] Mihanikiye: Mekanikçilik
Bütün fiziksel olayları,
uzay ve uzayda yer değiştirmelerle açıklayan görüş, mekanizm, devimselcilik
karşıtı.
Canlı varlıkları,
organik olayları, mekanik yasalara göre açıklayan öğreti, mekanizm.
Gerçeğin aslında
özdeksel olduğunu, doğal özelliği bakımından gerekirci bir nitelik taşıdığını,
ruh ve doğa üstü güçlere bağlı olmaksızın neden-sonuç ilişkileri çerçevesinde
belirdiğini ileri süren ve bütün olayları devimlerle açıklamaya çalışan bir
felsefe çığırı.
[21] Anâsır: (Unsur. C.) Unsurlar. Bir şeyin meydana
gelmesine sebeb olan temel esaslar. Elementler.
[22] Zerrevî: Zerre ile alâkalı, zerreye âit.
[23] Hüceyrat: Hüceyreler. Hücrecikler. Küçük odacıklar.
[24] Uzvî: (Uzviye) Uzva ait. Canlı. Organik.
[25] Mevalid: (Mevlid. C.) Doğulan yerler. Mevlidler. Doğma
vakitleri. Milâdlar
[26] Ecsam: (Cisim.
C.) Cisimler.
[27] Ecram: (Cirm. C.)
Ruhsuz büyük varlıklar. Cirmler. Yıldızlar.
[28] Hadis-i Şerif (Mirkatul Mefatih,Kitabul Fedail,5770)
Hadis-i Şerif’in tamamı: وَعَنْ
جَابِرٍ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، أَنَّ النَّبِيَّ قَالَ : ( إِنَّ اللَّهَ بَعَثَنِي
لِتَمَامِ مَكَارِمِ الْأَخْلَاقِ ، وَكَمَالِ مَحَاسِنِ الْأَفْعَالِ رَوَاهُ فِي
[29] Suver-i
ervah: Ruhun suretleri, gölgeleri
[30] Lâyezal: Zeval bulmaz. Yok olmaz.
[31] Mualla: Yüksek, yüce, âli. Makamı ve rütbesi yüksek.
[32] İstihsalat: Üretilen şeyler.
[33] İstiva: Müsavi
oluş. Temasül. İ'tidal, istikamet ve karar. Kemalin sâbit olması. Kaba kuşluk
zamanı. Yükselmek, yüksek olmak. Üstün olmak. İstila eylemek.
[34] Taha Suresi 5’nci Ayet-i Kerime اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى Meali: O Rahmân (kudret ve hakimiyyetiyle) Arş'a hakim oldu.
[35] Zıll:
Gölge
[36] Taabbüd: İbadet etmek. Kulluk etmek.
[37] İnkıyad: Boyun eğme. Muti olma. Teslim olma. İtaat
etme. İmtisal.
[38] Taakkul: Hatırlama. Zihin yararak anlama. Akıl
erdirme. Hatıra getirme. (Bak: Dimağ)
[39] Zaid lüzumsuz, gereksiz.
[40] Bende: Bağlanmış olan. Köle. Esir. Hizmetçi.
Hizmetkâr. Kul.
[41] Müstaid: İstidadı olan, kabiliyetli, uyanık,
anlayışlı, akıllı.
[42] Lâyezal: Zeval bulmaz. Yok olmaz.
[43] Hâdî: Hidayete ermiş. Mürşid. Rehber, delil. Hidayet
yolunu gösteren. Hidayete, doğruluğa eriştiren. Önde giden.
[44] Nahvet: Kibir, gurur. Kibirlenme, büyüklenme,
böbürlenme.
[45] Tulu': Doğma, doğuş. Birden zuhur etme. Hücum etme.
Bir şeye vâkıf olup bilme.
[46] Re's: Baş, kafa. Tepe. Uç. Başlangıç. Reis.
[47] Memduh: Beğenilmiş. Medholunmuş. Övülmüş.
[48] Makduh(e): (Kadh. den) Beğenilmemiş, ayıp
[49] Mükevvin: Yaratan, yapan (Allah C.C.). Tekvin eden.
(Bak: Tekvin)
[50] Hadis-i Şerif: (İmam Kuzâî, Müsned eş-Şihâb, c.1, s.
189)
[51] Sun': Yapmak. Eser, yapılan iş. Te'sir. Güzel iş yapm
[52] Hadis-i Şerif (İbn Mâce, Mukaddime, 17)
[53] İ'tiyad: (İtiyat)
Alışkanlık. Huy. Âdet. Âdet edinmek.
[54] Tahsin: Beğenmek ve alkışlamak. Tezyin eylemek,
güzelleştirmek. İyi ve güzel bulmak.
[55] Mugalata: (Galat. dan) Karşısındakini yanıltmak için
söz söylemek. Doğruya benzer yanlış sözler. Safsata. Hatalı ve yanlış söz.
Demagoji. Man: Vehimlerden terekküb eden kıyastır.
[56] Müdrik: Aklı eren. Anlayan. Kavrayan, akıllı. Büluğ
çağına, erginlik yaşına gelmiş olan
[57] Âli İmran Suresi 26’ıncı Ayet-i Kerime قُلِ
اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ
مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ
إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ Meali: Deki: ey mülkün sahibi Allahım! Dilediğine mülk verirsin,
dilediğinden de mülkü çeker alırsın, ve dilediğini aziz edersin, dilediğini
zelil edersin, hayır yalnız senin elindedir, muhakkak ki sen her şey'e kadirsin
[58] İfal Uzaklaşmak,
ırak olmak.
|
[i] Leyla vü Mecnun / Fuzuli Bu arsada her eser ki
gördüm Çün verdi hayâl ana
ham ü pîç Men akldan isterem
delâlet Tahkîk yolında akl
n’etsün Tevfîk edesen meğer
refîkum Gör hırsumı istegünce
ver kâm îlmünde ıyândur
i‘tikâdum Dünyâ nedür ü
ta‘allukâtı Ammâ demezem yamandur
ol hem Bi’llâh ki bu dil-fîrîb
menzil Kim eski makâmumı
unutdum Müşkil gelür imdi
terkin etmek |
[i] Osman Kemali
Baba… Gitti Aşkın beni rüsvâ-yı cihân eyledi gitdi
Yakdı ciğerim bağrımı kan
eyledi gitdi |
6 yorum:
Hadiselerin tecrübesinden sonra hâsıl olan yakınlığa ilim derler.
Beşerin ebediyetle olan alakasında ki sarsıntı gittikçe azaldığından dolayı, beşer bugün böyle inliyor işte. Hatta inandım diyen bile veresiye inanıyor. Öyle değil mi?
Vaktiyle asırlar evvel bir zaviyeye, orada birçok insanlar zikrediyorlarmış. Oranın da metin bir efendisi varmış. İsmi hafızamdan çıktı, celalli bir padişah. İsmi çıktı hafızamdan gelirse söylerim. O da devam etmeye başlamış. Bir gün o zaviyenin efendisi demiş ki; efendim siz buraya gelmeyin demiş. Ama demiş niçün? Gelmeyin siz buraya gelmeyin. Siz buraya gelmeyin demiş. Ama ondan daha celalli. Asrın hükümdarıdır, bana şunu yapar, bunu yapar falan değil. Siz buraya gelmeyin, o kadar söylüyorum demiş. Niçün efendi, niye gelmiyorum demiş. Bende istifade ediyorum, bende istifade ediyorum, ruhen zevk alıyorum. İyi ama demiş buradaki insanların demiş, siz zevkini, feyzini kaldırdınız. Niçün? Siz gelmezden evvel taabbüdü Hakk’a yapıyorlardı, şimdi siz ayak bastıktan sonra acaba bize kaç kuruş ihsan edecek diye bütün gönülleri onunla yaşıyor. Kapandı burada feyiz demiş. Gelme. Anlatabildim mi acaba?
Şimdi siz bakmayın, hele nikâhlanın, ondan sonra olur. Bu söz doğrudur ama o niyeti taşıyana. O muhabbeti idrak edene. O kalp ona müstaid[41] olana. Olmayana değildir o. Çünkü Allah (cc) gayurdur. Hiç kimseye kendisinin istediği şekilde eş vermez. Pek ender, istisnalar kaideye girmez… Budur. Böyledir bu. Allah’ın gayur olmasından dolayı.
Emirleri kabul ve tahsin[54] şarttır diyor. Hem kabul edecek hem de aman ne güzel emretmiş diyecek. Bunu böyle ister. Adeti öyle.
İnsanlar umur-u hariciyede, Kudret’e naib olarak geldiklerinden dolayı, Kudret’in eşyasını, benim diye kullanmak hakları vardır.
Yorum Gönder