189 (15.03.1964) 59 dk. (283)
Mevzuu başlıca iki esasa ayrılmıştı; birine vazifeden doğan ahlak, diğerine aşktan doğan ahlak tesmiye edilmişti. Vazifeden doğan ahlakın annesi akıl, aşktan doğan ahlakın da memba-ı mastarı kalp olduğunu, her konuşmada tekrar ediyoruz. Tabi buradaki aşk, romanda okunan aşk manasına değil, nefiste hâsıl olan muhabbete şehvet, ruhta hâsıl olan muhabbete de aşk denir. İnsan asûde kaldığı vakit; kendi içindeki, sessiz, sözsüz, bizsiz sizsiz, konuşan vücudu ile baş başa olduğu an, bazı sualler tevcih eder.
Hilkatini araştırır. Kendi hüviyeti hakkında bilgi edinmek ister. “Acaba ben kimim?”, der. “Nereden geldim, niye getirildim, gelişimde gidişimde gaye nedir?” Bu incelemenin neticesinde biraz zevk alabilirse, vicdan-ı kibriyasından cevap alabilirse, hakikatine doğru yürüyebilirse, aslını bulmaklık muhabbeti meydana gelir. Ki o muhabbetin adına “aşk” derler. Kudret, bizi bu âleme getirirken sormuyor; “Beyefendi bir âlem-i şuhud vardır, hanımefendi bir âlem-i iptila vardır, teşrif eder misiniz?” Giderken de sormaz. Geliş gidişte ihtiyar yok! Beşerin elinde hakikatte benim diyecek, bir medâr da yok. Fakat, gaflet o kadar kalın bir perde ki, bizi aslımıza sevk etmekten mani oluyor.Hemen hemen sık sık söylediğim
gibi, bugün beşeriyet, ilmin -kendilerince-
epey ilerisine geçmişler. Fenni sanatı gözleri kamaştıracak kadar ilerlemiş.
Hamule-i irfaniye-i beşeriye taşınamayacak kadar taşmış. Fezaya çıkıyor,
seyyareler de seyahat edeceğim, diyor. Ve olacak tabi... Fakat, “Ahh sesini”
dindiremiyor! Bugün bütün dünya sekenesi, mevzii konuşmuyorum, bütün beşeriyet
huzur içinde yaşayamıyor. Büyük büyük kafalar, yüksek yüksek diplomatlar, çok
malumatlı iktisatçılar, ne bileyim her sahada tekâmül etmiş olan insanlar,
toplanıyor toplanıyor, zavallı beşeriyete bir çare bulamıyor! Acaba neden?
Mesele teali, terakki imhayı vücub
olmamalı, ihyayı vücub olmalı.
Beşerin hareket-i fikriyesi o
kadar durmuş ki, icabında vahşet-i musannaya medeniyet diye de tapıyoruz.
Düğmeye basıyor, bir milyon adam
ölüyor. Bu mu medeniyet?
Bas düğmeye, başında tüyü
bitmemiş, henüz melekût-i siması yerinde duran, masum, pir-i
fani, –Kudret, kuvve-i mazlume-i melekûtuna: ”Çek kalemi!’Artık ondan hesap sorulmaz.” diye Allah (cc) bile
kalemini kaldırdığı halde– o zavallı acz içerisindeki pir, civan, ne bileyim
bir anda yok olup gidiyor!
Medeniyetin meydana getireceği bu
mudur?
Hayat mı alacak, hayat mı
verecek?
Fezaya çıkmış, evet çıkacak! On
dört asır evvel o haber verildi, bu odadan o odaya geçer gibi insanlar o âlemde
gezinecek. Ne olur ondan, ne yani?
Yeryüzünde birbirinin yemesi
kalkacak mı, artacak mı?
Kırık kalplerde seyahat ne vakit
başlayacak? Kalp âleminde keşif ne vakit meydana gelecek? Beşerin iniltisi ne
vakit duracak? Mesele bu! (Dinleyicilerin arasından) “İnşallah
yakında”
Kim dedi yakında duracak diye?
İnşallah, temenni o...
İlim, insanlık elinden iğrendi, çünkü
herhangi bir hayır, iyi bir şey kötü bir şeye kullanıldığı vakitte, “Kötü olmam!”,
demez. Akıl; meçhulden malumu çıkarmak içün, iyi ve kötüyü tarif ettikten sonra
kötülükten uzaklaşmak içün, Kudret tarafından insanlara bahşedilmiş, büyük bir
mevhibe-i[1]
Rabbanidir. Fakat akıl tersine
kullanılacak olursa; kötülüklerin çıkmasına mani olan engelleri kaldırır,
isyana inkılap eder. Beşer bugün aklını hep bu şekilde kullanıyor. Ömür de
zaten şu kadar…
Kendisinde var iken o varlık,
ondan uzak düşüyor. Kudret bizden uzak değil ki! Bize, bizden yakın! Fakat
beşer acaip bir gaflet içerisinde, kendine tapmaya başlamış; “Yaratırım Sevdası”
gelmiş, “Yaratırım” dedikçe, acz içerisinde kıvranmaya başlamış. Ne servet
bizatihi şeydir, nimettir, ne kuvvet bizatihi nimettir: Bunlar hepsi vasıta-ı
nimettir. “Nimet ol!” derse, nimet
olur. Demezse, olmaz. Bugün beşeriyetin irtikab ettiği fenalık, canavarları utandırtacak
kadar ilerlemiştir. Utanır, canavar yapmaz.. O kadar fena... İnsanlık âleminin
meydana getirmiş olduğu kötülükler, canavarları utandırtacak kadar fena
olmuştur. Neden?
Muhasebe-i nefis ile yaşamıyor
insanlar...
İki kötü madene sahip oldu
insanlık âlemi; biri, “Sen çalış ben
yiyeyim”, diğeri “Ben yaşayayım sen
ne olursan ol”. Bütün insanlık âlemine bu girmiştir. Sen çalış, ben yiyeyim
yahut ben yaşayayım sen ne olursan ol. Hâlbuki Kudret’den ayrı değiliz. Ve bunu
insanlar tatmadıkça, katiyen huzura nail olamazlar. İmkân yok! Fakat nerede... Annesinin
nafakasını vermez, evladına bakmaz! Annesinin nafakasını vermez. İcraya verirse,
daleverayla gelir membalarını gizler. Taşımış, kucağını me’va[2]
yapmış, göğsüyle saki[3]
eylemiş, fayda yok!
“Merhamet, zafiyettir” diye tarif ediliyor insanlık âleminde bugün. Bir
adam merhametli mi, “aptal” deniyor, “ahmak” deniyor, “budala” deniyor, “zavallı”
deniyor! ” Böyle dendiği müddetçe de, Kudret: “hadi bakalım birbirinizi yiyin...”
(diyor)
Hâlbuki insan, mevcudat
içerisinde hususi bir imtiyaza malik. Kudret, hususi bir imtiyaz vermiş, Naib-i
Hak..
Konuşuyoruz, fakat konuşmanın ne olduğunu
bilen var mı, bugün dünya üzerinde bir tek adam, “konuşma şudur” diye tarif
edebilir mi? Haddine mi düşmüş!.. “Konuşma şudur” diye bir tarif eden çıkar mı,
kürenin üzerinde? Konuşturan, “Bir gün
konuşacağım”, diyor. Nasıl konuştun ilk önce. Beşeri ilerletiyor, ilerletiyor
fakat bazı yerde kendisini bilsin diye de, o kadar acz içerisinde de bırakır
ki, bugün iki ayak üzerinde durmanın ne olduğunu hiçbir fen söyleyemez. Şu iki
ayak üzerinde durmak nedir, anlatamaz... Söyleyemez, sahasında değil! Bir
yüzünden gökyüzüne çıkar, bir yüzünden de iki ayak üzerinde durmanın ne olduğunu
bilmez. Öyledir! Nedir o rûyet, nedir rûyet? Alırsın bir makinayı çekersin, bir
bir daha, üç beş on oldu mu, bir birinin üzerinde seçemezsin ne olduğunu. Fakat
namütenahi çekersin kâinatı da hiç birisi birbirinin üzerine binmez. Radyoyu
yapana hürmetle eğilir; “Aman! Ne büyük
ihtiradır” der, kulağını yapana karşı isyan eder. Dürbünü yapana “Kilometreleri önüme getirdi” der, “Bu ne büyüklüktür” der, “Hürmet vazife-i insanimdir” der, gözünü
yapana karşı cephe alır. Gözünü yapmasaydı ne yapacaktın?
İnsanın kıymetini, Kudret
bildirir. Başka mevcut bildiremez ki! İnsanın kıymetini hiçbir şey bildiremez!
İnsanın ne büyük bir kıymet olduğunu, ne muazzam bir varlık olduğunu, ancak
Allah (cc) bildirir: “Ruh-u menfuh ile
tekrim ettim” diyor, ve “o tekrimim
dolayısı ile kendisine irade verdim, hür olduğunu meydana getirdim.” İnsan...
İnsana hürriyet ve irade doğrudan doğruya Allah’tan (cc) gelir.
Bunu anlayınca ne olur?..
Bunu anladığı dakikadan
itibaren muvazene-i[4] âlem
olur. Herhangi bir camiada, bugün insanlık âlemi niçün inler? Havas ile
avamın da muvazene olmadığı içün inler.
Havas yüksek tabaka ile avam aşağı tabakanın (ufak tabaka) birbirine ülfeti
yok, mücaneset[5] yok.
Havasta merhamet tecelli etmeyince; avamda o merhameti görmeyince, hürmet
meydana gelmiyor. Hürmet ve merhamet kalkınca muhabbet külliyen gidiyor. Kudret’in hilkate verdiği en büyük sermaye de
muhabbettir. Muhabbet kalktıktan sonra kâinat yıkılıyor, illeti bu!
Anlatabildim mi? Ne vakit havas ile avamın muvazenesi yapılır, muhabbet meydana
gelir, ondan sonra beşeriyet huzura kavuşur. Başka türlü kavuşur mu, kavuşmaz! “Ya çok milyarlar olsa?” Yine olmaz, orada
değil!
Evvela manadan maddeye
geçeceksin. Yalnız madde ile olmaz! Madde, mana beraber yürüyecek. Mana yok
efendim, nasıl yok! Nasıl inkâr edebilirsin, nasıl inkâr edersin! Bak bir dudak…
Bayram gelir anneni öpersin, başka bir hazır-ı ruhani olur, evladını öpersin
başka bir hazır-ı ruhani olur, birini sever öpersin başka bir hal tecelli eder. Madde aynı olduğu halde bu tecelliler nereden
geliyor? Anneni öperken başka dudak mı taktın; bir kızı sevdin, öperken başka
dudak mı taktın; evladını öperken başka dudak mı taktın? Dudaklar bir fakat mana ayrı, anlatabildim mi
acaba? Dudak mı değiştiriyorsun? Adi, kaba bir misal… İkisi beraber gidecek.
Maddenin kesâfetinde kaldın mı
boğulursun. Mananın letâfetinde kaldın mı uçarsın. Bu âlemde vücudun lazım. O
halde madde ile manayı zevc et/ nikâhla, tam bir şekilde yaşa.
Anlatamadık mı acaba?
Zengin insan zengin, kendisi harice
muhtaç değil, fakat farkında olmadığından dolayı muhtaç gözükür.
“Bu gönül bende iken arz-ı semaya düştüm.
Bildim kendimi evham-ı sivaya düştüm.
Hayli etrafa seğirdip aradım dildarı.
Ayn-u vuslatta iken gayri belaya düştüm.”*
Kendin de, sonra tahlil et kâinatı. Şöyle bir tahlilini yap... Bu arzın tahlilini yap; bu semanın süreyyasının, saltanatının, bütün heyet-i umumisinin bir tahlilini yap... Yap boyuna... Hükmünü ver! İkballeri, ünvanları, idbarları, mansıbları, debdebeyi, tantanayı, bunların hepsini şöyle… Bir fikren seyahate çık, asırlar evveline dön, daha daha evvellerine dön, bir netice çıkar. Hepsi mahvı idame meyyal mi, değil mi? Ver kararını... Meyyal! Yarın da öyle değil mi, niçin satılıyorsun?
Ahlak, teşebbüsat-ı merdane ister, temenniyat-ı zelilaleneye katiyen
razı olmaz. Teşebbüsat-ı merdane kalkıpta, temenniyat-ı zelilane geldi mi, ondan sonra
bütün heyet-i umumisi birer birer ne kadar insani varlık varsa, insandan kalkar.
İstifa ettim der, çeker geçer gider!
Bugün nasılsa yarında aynıyla bu
kâinat devam etmiyor mu? Ayı, yıldızı, seması, dünyası, hep böyle değil mi? O
halde?... Bunlar daima görülüyor. Şahitten sonra burhan, tecrübenin fevkinde
irfan olmaz. Kaide-i külleyedir bu. Burhan da meydanda, irfan da meydanda. O
halde, fıtrat-ı asliyesi beşerin selamet üzeredir. O selameti lekeleme! Bunu
ister, ahlakın istediği insandan bu, selamet-i
fıtriyeni bozma!
Muhabbet, maddeyi söker atar. Yok
canım öyle şey mi olur, ben misal vereyim sana tarihi, bak nasıl olur? Tabi
bunlar fevkalade… Ama özenmek, zevk edinmek, duymakta bir hazdır ya... Onun
fevkinde hiçbir şey yok.
Ufak bir misal vereyim şimdi.
Yoruldunuz mu? (Hayır)
O lacivert kubbe, insan namı altında neler
getirmiş. Hazreti Osman’ın zevcesi/hanımı Naile, Hz. Osman vefat ettikten
sonra, şehit edildikten sonra biraz vakit geçmiş, a’yandan birisi, birisini göndermiş, “kendisiyle
evlenmek isterim” demiş. Konuşurlarken demiş ki: “Acaba benim neremi beğendi?”,
“Dişlerinizi efendim.” Peki, demiş... “Biraz müsaade edin cevap getireceğim”
demiş. “Düşüneyim cevabını vereyim.” Gidiyor, bütün dişlerini çıkarıyor,
çıkarttırıyor, bir çıkının içerisinde getiriyor; “sevdiklerini gönderiyorum” diyor.
Bir şey anlatamadım mı acaba?
Bak, muhabbete bak!
Hedy’in zevcesi, Mervan Hedy’i asarken koşarak geliyor:
“Biraz müsaade edin emanetleri vardır getireyim, kime vasiyet ederse o şekilde
hareket edeyim.” Müsaade ediyorlar.
Koşmuş bir kasap dükkânına, o anda çantası yanında yok, gayet giren-baha[6]
bileziğini çıkarmış. “Acele bir iş içün lazım, şu bileziği bırakayım, bununda
ben ücretini veririm, şu bıçağı bana azıcık ver” demiş. Gidiyor… –Şimdi onun makul/gayrı makul,
doğrudur/değildir, o felsefesini yapma. Ben muhabbete misal getiriyorum. Böyle
olun demiyorum ben. Anlatabildim mi? O
işin felsefesi yine ayrı yapılır– Derhal burnu ile kulaklarını kesmiş, koşarak
geliyor celladın önüne, kaldırmış nikabını, “Serbest git Allah’ına, seninim
senin. Beni bu vaziyette kimse almaz.” Anlatabildim mi muhabbeti? Ayrı bir iş… Kâm’â
çıkınca nikmet[7] nimet
oluyor.
“Nat-ı aşkın eyledi her nikmeti ni’met bana
Vird-i aşkın verdi bir mihnetde bin rahat bana
Varidat-ı
aşkı gör kim aldı her variyetim
Fakr içinde verdi bi-payan devlet
bana”**
(Bir şey anlatamıyoruz galiba
gözler sönük...)
Ahlak der ki; bir insan içün lâzım-ül iktisat, yani lazım olan, elde
edilmesi lazım olan dokuz esas vardır. Bu muhakkak şarttır der.
Bir, riyazet der. Bugün
ona ne diyoruz biz? Hani zayıflamak içün bir şey yapıyorlar, kararlı... Öyle de,
mesela rejim yapıyor da birden bire porsuyor. Bu doğru değil. O biçim değil.
Onun manasıyla beraber olursa porsumaz. Şimdi bakıyorsun otuz yaşında
şişmanlıyorum, diyor. Rejim yapıyor, yaptıktan sonra elli beş yaşında oluyor.
Zayıflıyor, ama elli beş yaşında zayıflıyor. Otuz yaşını muhafaza eden anı
kalmıyor. Anlatamıyor muyuz acaba? Böyle ağırlanacak kadar yiyip içme der, birinci
esas. Ne oluyor diyor? Yine ahlak cevap veriyor, fikrini iyi tasarruf edersin,
der. İyi düşünmek kabiliyetin artar. Taklitten kurtulursun der. İyi düşünür,
iyi tetebbu[8] edersin
der. Malum ya eski konuşmalarda söylemiştim. Taklit insanı tetebbu ve
tefekkürden alıkor. Bunu taklit edeceksin, ne düşünürsün, ne tetebbu eder,
bakarım yaparım dersin. Hah herhangi bir millette, herhangi bir insanda,
herhangi bir camiada, tefekkür ve tetebbu kalktı mı yıkılır! Anlatamadık
galiba...
İkinci şart, sükût der. Sükût!
Ama hep sükût mu? Ne demek o sükût? Kendine
ve başkalarına faidesi olmayan hiçbir şeyi konuşma, der! Kendine de faydası
yok, başkasına da faydası yok, o konuşmanın adına ‘gevezeliktir’ der,
tembellikten meydana gelir, der. Tembellik de insanı imha eder, der. Tembel
adam geveze olur der, geveze adamda ne konuştuğunu bilmez der. İcabında bir camiayı
yakar, der.
Üçüncü esas, intizam der.
Evinde her şeyin yeri belli olacak ve her bir işin vakti belli olacak der.
Şartlardan biri bu, üçüncü şart. Her eşyanın her şeyin yeri belli, bir de her
işin vakti belli. Yarım saat sonra yaparım, bir saat sonra yaparım, bugün
kalktım yarın yaparım, yıkılıyorsun der.
Dördüncü esas, tahsis-i maksat[9] der.
Yapacağın işin kararlaştırılmasına tahsis-i maksat denir. Ve o kararlaştırılmış
işi kusursuz yap, der.
Beşinci şart, çalışmak der.
Ama çalışmayı tarif eder. Çalışmak, ne demek çalışmak? Vaktini zayi etmeyip iyi
kullanmak, daima insaniyete faideli olmanın adına çalışma denir, diyor.
Anlatabildim mi acaba? Çalışmanın tarifi bu… Vaktini zayi etmeyip iyi
kullanarak, daima insaniyete faideli işlerle meşgul olmanın adına çalışma denir.
Çalışma bu.
Altıncı şart, istikamet der.
Ne demek istikamet? Doğruluk biliyoruz. Fakat bunun açık manası, hileden
kendini çek, saffeti kalp ile yaşa! Yeni yaptığım tariftir belle. Ben doğru
adamım saffeti kalp var mı? Hileden kendini aldın mı? Hak üzerine düşün!
Yedinci şart, her şeyde itidal
der. Her şey ne olursa olsun ifrata gitme. Haksız olduğunu bildiğin hasmın
dahi olsa, intikama kalkma, der. Tabi bunlar muhasebe-i nefisin neticesini
getiriyor.
Sonraki şart huzur-u kalp der.
Kurtulması kabil olmayan vukuattan dehlin[10]
sâdâmatından[11] sakın
incinme, der. Muzdarip olma. Biraz zor di mi? Zor ama o esaslar, hani nasıl ki
insan böyle ameliyat olurken bir morfin yapıyorlar yahut dişini çıkarırken bir
morfin yapıyorlar da o diş çene kemiğiyle beraber çıkıyor dahi duymuyor,
bunlarında morfinleri vardır. “Morfinli yap!” Ama dersin ki, dişi yaptırırım da
morfin sonra çıktıktan sonra, morfinsiz çıkan dişten fazla ağrıtır morfinin
yeri. Bu morfinin ağrısı yoktur, ara
yerindeki fark bu. Öteki morfinde fark vardır, bazen tutar bazen tutmaz.
Tuttuğu vakitte hakikaten diş ağrısından fazla tutar. Ama bu morfinin hiç
ağrısı yok, yaptırabilirsen, hiç ağrı mağrı yok.
Son şart ehli hakikat ve ehli
marifetin hâlini giyin der. Filanca şu renkte bir kumaş almış, bende aynını
bulsam alsam, filan terziye götürmüş ne kadar güzel, tıpkı onun gibi olduğunu
istiyorum. Onu giyiniyorsun ya, çürüyecek o yırtılacak eskiyecek. Niçün iyi bir
insanın hâlini giyinmezsin. O gidiyor beraber.
O rejim dediğiniz, benim riyazet
dediğim arasında biraz fark var, şöyle bir hülasa edilebilir o; taklil-i[12]
taam[13], taklil-i
menam[14], taklil-i kelam, uzlet-i enam[15],
zikr-i müdam[16],
teveccüh-ü tam, ondan sonra kâm.
Taklil-i taam, taklil-i menam,
taklil-i kelam, uzlet-i enam, zikr-i müdam, teveccüh-ü tam, sonra kâm. Ne
oluyor sonra? Hakikat-ı mahza, sende tecelli eder o vakit. Doğum, meclis-i
muhabbetten, menzil-i mihnete gelmektir. Derhal anlar, tekrar meclis-i
muhabbete bu âlemde girersin. Doğumun tarifi budur. Muhabbet meclisinden mihnet meclisine gelmenin adına doğum derler.
Kalp, libas-ı gafletle örtülürse meclisi unutur. Muhabbet meclisini unutur. O
vakit bocalar. O unutanlar unutmayanlara gülerler. Birde o var; ‘zavallı’ der.
Bu mataha bu adi geçecek şeye tapana, bir nadan bir ehli hakikate…
Şurayı çok dikkatle dinleyin,
benim çok hoşuma gider de size de söylemiş olayım. Bilirsiniz ya, bir ehli
hakikate, diyor ki, o tabi zahiri bir kendisince bazı insanlar öyledir. Ariyet
nimet onu beka halinde görür bazı insanlar, tuhaf… Çok fena şey! Kudret insanı
şaşırtmasın çok fena! Semayı deler gibi bakar, yeri ezer gibi basar, kibr-i
nuhvetle[17] şişmiş,
manevi vücudu leş gibi kokar o... Arif, kişinin konuşmasından sözünden onun
kokusunu anlar, diyor. O kokuyu, anlatabildim mi?
Beşeriyetin Fahri ebedisi
birisiyle konuştuğu vakit vechen min’el-vücuh konuşurmuş. Hiç görmemişler böyle
yan konuştuğunu. Nezakete bak, hiç varlık yok. Hiç böyle yan konuştuğunu
görmemişler. Birisi bir şey söyledi mi rap böyle karşı karşıya. Anlatamıyor
muyum? O hakikat eshabından olan zata demiş ki: “Seni kimse bilmez değil mi?”, demiş. Seni burada kimse bilmez.
Cevap şık, o zat diyor ki: “Evet gerçeğe
amil olanlar bilmezler, fakat ben kendimi biliyorum. Ya ben kendimi
bilmeseydim, kendimin körü olsaydım, ben ne yapardım?” (Anlatamıyor muyum
acaba? Beni kimse bilmez. E ne yapalım, diyor.) Fakat ben kendimi bilirim. Ya ben kendimi bilmeseydim, kendimin körü
olsaydım, ben ne yapardım? Ne zararı var, sen beni ahmak zannet. Ben çok
talihli adamım, kendim kendimi biliyorum.” İşte aşk adama kendisini bildiren şeye
denir. Kendi hakikatini bildiren şeydir. O öyle bir bilgidir ki; mesela
nasıl anlatayım size, imanın verdiği bir bilgi vardır. Güzel. İmanın
şubelerinin verdiği bir bilgi vardır, o bilgi insanı görmeye davet eder. Bunlar
ikisi, bunların ikisi de bir derstir, bir talimdir. Fakat bu bilgi, bu kendi
hakikatini bilmeklik bilgisi, ne talimdir, ne taallümdür. Onun fevkindedir. Ona
tevhit derler, vahdet derler.
(Zevke doğru geçiyorum biraz.
Biraz anlatılması zor… Amma belki sağ kalır çıkarsam başka konuşmalarda izahını
yaparız.)
Zira o bilgiye hakikat-i mahza
denir. Hakikat-ı mahzada her şey muzmahildir[18].
Vahdet-i mutlaka işrak[19]
kabul etmez. Sen o vücuda sahip olursan kötü görmezsin. Anlatamadık mı acaba, kin olmaz, buğz olmaz,
haset olmaz, riya olmaz. Fakat bizde bu hastalıklar maalesef var. Dünya
üzerinde herhangi yerde çirkin bir şey görün, gidin rapor verin “Bu hastalık nereden çıkmıştır?” Ya
buğzdan, ya adavetten, ya kinden, ya riyadan, ya şehvetten, bunların birinden veyahut
bu hastalıklar ihtilaf etmiştir, olmuştur. Ama o dediğim şekil olursa, olmuyor
o vakit. Ahlakın öğrettiği şekiller bunlar. Bunlara insan niyet ettiği
dakikadan itibaren, ehli ahlak diyor ki, çok zor değildir, diyor. Kudret onları
kendisi giydirir giydiriverir. O biraz evvel tarif ettiğim şey, gönülde olan
şey derse sığmaz, derse sığmayan
şey gönülde olur. Anlatabildim mi acaba, hülasa ettim. Gönülde olan şey derse
sığmaz, derse sığmayan şeyler gönülde olur. Hep bunları biz üç günlük hayat
içinde almaya gelmişiz. Kudret bunları bize bu pazarda sergi halinde açmış.
Fakat ki faide ki biz farkında değiliz. İhtirasat-ı nefsaniye koymuyor.
Kafamızın tasını çorba kâsesi yapmışız. Haberimiz olmadan da bir gün gel, diyorlar.
Geçip gidiyoruz.
Dedemiz aşktan doğan ahlaka sahip
idi. Onlar bu zevki çok güzel tatmışlar. Ve bu âlemde çok güzel bunun
neticesini almışlar. Cehli gördüğü yere ilmi, inkârı gördüğü yere imanı birer
birer vaz etmişler. Zulmü durdurmuşlar. Yoksa insan, bütün eşya insana
müştaktır kardeşim. Biz öyle bir varlığız ki, eğer şu andan itibaren niyet
edecek olursan bütün mevcudat hazreti insana müştaktır, müştak; sema bize
müştak, arş iştiyakı var, melekût hizmetçi, melek senden çook aşağı, ama “insan”
isen, hizmetçi. İnsanın derununda iki derya var. Birisi ruha sefa verir. Eğer o
deryaya binmişsen, orada gidebiliyorsa, o derya tecelli ediyorsa, zevkine doyum
olmaz.
İnsana müştak mı? Evet müştak.
Sana bir misal vereyim ben. Mamafih, maddenin kesafetinde kalmış olan insan anlamaz bu vereceğim
misali. Ama ‘Neden anlamaz?’, o da anlar. Aaa, aklıma geldi anlar. Kudret bu
asırda ismi zahirle tecelli etmiş, yani fen ismiyle tecelli etmiş, çok bükülen
dudakları koparıp atmıştır. Bu da anlar, anlatayım da ondan sonra onun da
anlayacağını, neden anlayacağını söyleyeyim. Tabi inanmış insan, daha başka
zevk ile dinler. Daha, zevki daha dolgun olur.
Beşeriyetin Fahri Ebedisi, hannane denilen -Kütüb-ü Esasiye’de bu
bahis, bu kıssa yazılmıştır, sütun-i hannane- hurma ağacından bir direk, nutuklarını o
direğe dayanarak söylerlermiş. Arkalarını direğe böyle dayanır, halka
nutuklarını öyle irad ederlermiş. Başlamış zevk artmaya, o iştiyak çoğalmaya,
insanlar çoğalmaya, geride kalanlar veçh-i saadeti görememeye başlamışlar.
Demişler: çok yalvarırız, şöyle üç basamaklı bir kürsü yaptırın da orada
irad[20]
buyurun görelim, geride kalanlarımız görsün. “Pekâlâ”, demiş. Yapılıyor, diğer bir nutuklarında o yapılmış olan
kürsüye çıkmışlar, irad buyururlarken, bütün insanların muvahenesinde[21]
o direk -ki ona sütun-i hannane denmiş- herkesin
işitebileceği bir hasretle, yavrusunu kaybeden bir anne gibi ağlardı, diyor ravi.
O kadar bir bükâ[22] ki
nutku kesmişler. Herkes hayret içerisinde, ne istiyorsun? Dayanırdınız,
iftirakınıza[23]
tahammül edemedim, bana dayanmıyorsunuz. Kucaklamışlar, sükun buluncaya
kadar. Sükûnet gelinceye kadar. Seni çıkarayım, bir yere dikeyim, ta
nihayete kadar, arzın sonuna kadar, Kudret’e yalvarayım sana ömür versin,
yeşillen bir ağaç halinde kal. Nasıl istersin? İstersen çıkarayım seni gömeyim.
Ebediyeten ayrılmamak şekli hangisiyse onu yapınız. Minber-i saadetin
altına o ağaç çıkarılmış, gömülmüştür ve ikinci âlemde insan muamelesi
görecektir, derler. Anlatabildim mi acaba? Yani bunu niye misal getirdim, insan
öyle büyük bir kıymettir ki, bütün eşya insana müştaktır. Şimdi olur mu olmaz
mı, niye olmaz azizim? Hindistan cevizi kadar muhafazanın içerisinde, cevher-i
akıl denilene “benim” dersin, ama
senin mi, ne malum senin olduğu? Hiçbir şey senin değil. Kabil-i vezin midir, rengi
var mıdır, eczanede mi satılır, nerede bulunur? Henüz keyfiyetini kemmiyetini
layıkıyla bilemediğin cevher-i aklınla şöyle bir şeyi meydana getirirde
konuşturursun da, Kudret isterse zerrat-ı kâinatı neden konuşturamasın? İmkâna
girdi ya git öbür tarafa yıkıldın demektir. İmkâna girdi çünkü. Bu cemâddan bu
sesi aldın di mi? Mümkün oldu, bitti, imkâna girdi. Fakat ne yapalım, beşer bu
sahada çok zavallı kalmış, ama netice, netice kendi kayıpta, netice alamıyor.
Meydana gelmiyor, ömürde gelip gidiyor.
(Aklıma bir şey geldi söyleyeyim bari
de hoşunuza gitsin.)
Ricale[24]
beşik dar gelir. Büyük adama beşik dar
gelir. Beşikte kim yatar, çocuk değil mi? Kudret de bu âlemi bize beşik diye
tarif ediyor. Demek gönlünü yalnız bu âleme kayıtlayanlara henüz rical nazarıyla
Allah (cc) bakmıyor. Anlatabildim mi acaba? Gayet güzeldir, büyük kitap da bu âleme, bu
âlem-i şuhudu, bu bu üzerinde yaşadığımız şeyi, beşik diye tarif ediyor. Tabi onun tarifinde muazzam,
muazzam incelikler vardır. Beşikte kim yatar, kim oturur? Çocuk. Demek ki manadan soyunup yalnız gönlünü bu
sivaya [25]
bağlayan adama, Kudret henüz rical nazarıyla bakmıyor.
İşte hayatın icab-ı zarurisi
ey yâr
Bugün sen benden, yarın ben
benden ayrılmam.
O halde niçin toplanamıyoruz, neden
acaba? Cisim ve suret harap olduktan sonra nurun sayesi içeriye girer. Çünkü ne
kireç kaldı ne kerpiç kaldı değil mi ya? Kireci kalmamış filan dersin. Vücutta
kireç eksilmiş. Bir gün ne kireç kalır ne kerpiç kalır. İnsanın cisminde
sıfat-ı nefsani kalmazsa sıfat-ı rahmani gelir, o sıfat-ı rahmani ile beşeriyet
birbirine sarılır. Ve illa sarılamaz. Bugün
ki konuşma bu kadar yeter.
———————————————
*“Bu gönül bende iken arz- u semaya düştüm.
Bildim kendimi evham-ı sivaya düştüm.
Hayli etrafa seğirdip aradım dildarı.
Ayn-u vuslatta iken gayri belaya düştüm.”
(İbrâhim Hakkı Hz.)
** “Nat-ı aşkın eyledi her nikmeti ni’met bana
Vird-i aşkın verdi bir mihnetde bin rahat bana
Varidat-ı aşkı gör kim aldı variyetim
Fakr içinde verdi bi-payan devlet bana”
(Osman Kemâli Efendi / Aşk
Sızıntıları)
[1] Mevhibe İhsan.
Sevgi. Hediye
[2] Me'va Mekân.
Varılacak yer. Mesken. Sığınacak yer.
[3] Saky Sulamak.
Su içirmek. Bedende su toplamak.
[4] Muvazene(t): Ölçmek.
Denk olup olmadığını bilmek için tartmak, ölçmek. Düşünmek. İki şeyin vezince
birbirine denk olması. Uygunluk.
[5] Mücaneset: (Cins.
den) Bir cinsten olma, benzeme, hemcinslik.
[6] Giran-baha:
Kıymet ve pahası çok olan.
7 Kâm: Dilek,istek,murat, zevk
[8] Tetebbu': Araştırıp tetkik etme. Derinliğine
inceleyip tanıma, öğrenme. Öğrenmek için okuma
[9] Tahsis-i maksat: Hedeflenmiş bir amaca yönelik
[10] Dehl: Zamandan
bir saat. Azca nesne.
[11] Sademat
(Sadme. C.): Vuruşlar, patlamalar.
Ansızın başa gelen belâlar.
[12] Taklil:
Azaltma. Azaltılma. İndirme. Tenkis.
[13] Taam: Yemek. Yenilen şey.
[14] Menam: Uyku. Uyku zamanı. Rüya. Düş. Uyunacak yer,
yatak odası.
[15] Enam :
Halk. Bütün mahlûkat.
[16] Müdam: Devam eden. Sürekli. Dâim ve bâki olan.
Mübtelâ olan.
[17] Nahvet: Kibir, gurur. Kibirlenme, büyüklenme,
böbürlenme.
[18] Muzmahil: Çökmüş. Darmadağın olmuş. Perişan olmuş.
[19] İşrak: Güneş doğmak. Işıklandırmak. Parlatma
[20] İrad: Varid kılmak. Getirmek. Söylemek. Gelir.
Kazanç. Bir mal veya mülkün getirdiği kazanç
[21] Muhavele: İsteme, taleb etme. Bir şeyi yapmaya
girişme.
[22] Bükâ: Ağlama.
[23] İftirak: Ayrılmak, dağılmak. Hicran.
[24] Rical: Adam. Mevki sahibi kimseler
[25] Siva: Başka, gayrı, diğer. Kasd. (Bak: Mâsiva)
0 yorum:
Yorum Gönder