Eni ü nale seher-hize ney nevası verir
Bükadan Arif i billaha mey safası gelir
Sühanverin eseri bir hayat ı sânidir
Giderse dâr ı fenâdan yine sedası gelir.




Saniye sonra Kapanacaktır

308. Kaset

 237 (04.04.1965) 83 dk. (308)

Kendi hesabına çalışır, ondan dolayı mesut olamaz. Kendisini kendinin zanneder. Kendin, kendinin değilsin. “Kendimim(!)” İhtiyarlama, her istediğini yap! Hayatta kaç istediğini yapabildin? Bir yere kadar götürür, ondan sonra “Ahh!” der.  Sonra yapar, olduktan sonra dövünür: “Keşke böyle olmasaydı” der. Bu nedametler arasında ne olabilir o? Demek kendin, kendinin değilsin. Kendi, kendinin olmadığını idrak eder; kendisi kiminse, onun hesabına çalışırsa mesut olur. Kendi kendinin zannediyor, kendi hesabına çalışıyor, mesut olamıyor. Olmaz, olamaz! Olmaz, olmaz! Öyle Pazar açmamış Kudret. Yoktur öyle bir şey!

Bu gönül bende iken arz-u semaya düştüm.
Bildim kendimi evham-ı sivaya düştüm
Hayli etrafa seyirdüb erdim… [i]

-Hadi bu da dursun, bunu tahlil etmesi zor… Bugün hastayım ben, tahlil edemeyeceğim. Sıhhatim o kadar iyi değil. Bu mevzuu anlatacak bu cümlelerdi, ama benim sıhhatim iyi değil.-

Geliş ve gidişteki gayeyi duymuş, hilkatte abes yaratılmış bir şey olmadığını tatmış, kendisinin mensi[1] ve mühmel[2], unutulup bir kenara atılarak bırakılacağına kani olmamış.

Konuşuyorum, konuşmanın ne olduğunu bilmiyorum. Bazen sorarım bunu: “Kim anlatabilir konuşmanın ne olduğunu?” Hiç kimse! Konuşuruz da, “Konuşma nedir?” deyince cevabını veremeyiz. Konuşma ne? Konuşma bitince adamı götürüyorlar. Demek ki söz ruhun sıfatı değil mi? Yani bir parça ders kaçıralım. Bitince, konuşma bitti mi? Çabuk çabuk. Götürürler adamı. İnsanlar o kadar da vefasızdır.

Ey gönül, umma vefa bu dehr-i sitemkar-ı deniden.[3]
Bir yudum suyu diriğ[4] eyledi Evlad-ı Nebi’den.

Sen ne zannedersin? “Şöyle oldum da böyle oldum da...”  Ne oldun!? Hiçbir şey yok. Neyin vardı ki elinden aldı? Hangi mertebeden aşağıya saldı? Hiçbir şey yok! Hayatta iflas yoktur. Reyahab,[5] hayatta müteessir olmazsın, daima hadiselerin dalgası vurdukça ferahlarsın.

Ey gönül, umma vefa bu dehr-i sitemkar-ı deniden.
Bir yudum suyu diriğ eyledi Evlad-ı Nebiden.” 

Burası imtihan âlemi. Darılma yok dayanma var. Hiç darılmayacaksın, daima dayanacaksın. Geçen konuşmanın devamı bu, “Yükü imana yükle!demiştim ya...

Ger görmemek dilersen resm-i cefâ Fuzûlî
Olma vefaya tâlib dünyâ-yi bi-vefâde. [ii]

Mütemeddih,[6] bir kavmi taklide kalkıştığı gün, ilk önce sefahatını ve rezaletini alır. Lazım olanı alıncaya kadar kendi mahvolur gider. Bunlar tarihi esaslardır.

Deden var ya deden, dedeni görsene dedeni! Nasıl muazzam adam, tarihin en eski efendisi. O necip Türk milleti. Muazzam bir kavim o. İsminde bile bir incelik var bak. “Türk” diyorlar, terkten geliyor. Neyi? Bütün kötülüğü terk etmiş de insanlar içinde tarihte “Türk” ismini almış. Mücessem-i edebi vefa. “Evvela canan, sonra can” demiş, yaşamış. Bire on döğüşmüş. Hangi tarafını anlatacaksın? Münasebet aldıkça söylüyorum yayılsın diyerekten.

Medeniyet âleminin “insan hakları, insan hakları” deyip, deyip de bir türlü meydana gelmeyen şeyi, o senin nenen: nenen, çatısı topraktan, o mini mini yuvasında, senin dedeni büyütürken: “Aman evladım kul hakkı” derdi. İşte “insan hakkı”  o!  Tee asırlardan beri… Daha “insan hakkı” sözü yeni çıktı, moda halinde. “İnsan hakkı, insan hakkı!”  Neymiş o öyle? Ne yerine gelir, ne görülür, ne olur! Daha renk farkı var! HAK nerede kalmış!.. Renk, renk! Renk farkı var daha medeniyet âleminde, renk!

Bak dedenin kabul ettiği medeniyette, deden aptal adam değildi senin. Öyle aptal olsa, bugün medeniyetini taklit ettiğin âlemi üç dört asır hâkimiyeti altında tutar mı? Bir şey görmüşte öyle bir şeye meftun olmuş. Ulu orta değil ki. Bir misal vereyim de anla. Renk farkı dedim de aklıma geldi misal.

Ebu Zer (ra) namında bir zatı âli var. Ebu Zer (ra). Büyük adam! Nasıl büyük? Beşeri takatle tarif edilmez. “Allah (cc) derdi” başlamış adamda, Ebu Zer’de (ra). Nasıl başlar o? Hani o sualler var ya; “Ben kimim, nereden geldim, kim sürükledi beni?” bunun cevabını almış, fakat bu cevabın tafsilini[7], bunun kün hakikatini, aramaklık içün insanda bir zevk hâsıl olur da o dert haline gelir. Ona “Allah (cc) derdi” derler. Anlatabildim mi acaba? Öyle tatlı bir dertmiş ki o. Üüüü. Beşeriyetin Fahri Ebedisi’nin (sav) tulu’unu[8] işitmiş. Kendinde de o dert var. Onun sertabibi de O. İşitmiş O. Arıyor, gelmiş. Sırdar-ı Nebi (sav) Cenab-ı Ali’ye (kv) rast gelmiş: “Burada böyle bir zat var” demiş, Mürebbi-i Ukul Efendimiz içün.

—Evet, görmek isterim.
—Götüreyim seni.
—Kusura bakma. (demiş) Yalnız görmek isterim.
—Hay hay!.. 

İki gönül birbirini seziyor, o bilir o.  Hilkatte ünsiyet vardır. Hiçbir vakit bülbül karga ile gezmez. Karga da bülbülle gezmez. Onun yalnız, neden “Yalnız göreyim.” dedi? On konferans lazım. O yalnızlık ne? Onun aradığı maksat ne? Nasıl anlatırım şimdi yarım saatte? Neyse biz asıl söyleyeceğimiz yere gelelim. Görmüş. “Aradığımı buldum!” demiş. Zaman gelmiş, bir işini takibe gidiyor, bir ticarete gidiyor, günlerce kalmış, dönmüş, ilk önce O’nu aramış, şehrin içerisine girer girmez. “Şimdi gazaya gitti.” demişler. Evde haremi var, çoluğu var, çocuğu var. Hiç birine uğramadan derhal gazâya. Aşk bu.  Ayrı bir iş… Bu kelime gayet mübeccel[9] bir kelimedir. Bunu örf bozar. Mesela; “Filan adam filana âşık oldu da, aldı.” Ne oldu, şimdi boşanma yapıyorlar ya? Canım kelimeyi bozma, aşkta şevk vardır daima artar. O Fatih’te sevdi, Şehzadebaşı’nda soğudu, Beyazıt’ta boşanıyor. O başka… Aşk Allah’ın (cc) ismi, Muhammed (sav) onun cismidir. Ayrı iş o, karıştırma onu. Süratle, kan ter içerisinde nur-u nübüvvetle Fahri Âlem (sav) görüyor, orduya diyor ki: “Yavaş gidin, Ebu Zer çok yoruldu, çok. Yetişmek istiyor, yetişsin ağırlaşalım.” Soluk soluğa yetişiyor, sarılıyor. Orduyu şöyle topluyor, Eshab-ı ba-safayı: “Dikkat edin!” diyor: “Ebu Zer tek başına daire-i selamete girdi, tek başına orduya yetişti, tek başına ahirete gidecek, yanında kimse bulunmayacak, Allah’ın huzuruna da tek başına çıkacak!” Bunda öyle bir incelik vardır ki, tek başına Huzur-u Bariye yalnız Enbiya çıkar. Şimdi buradan bir, Ebu Zer hakkında bir kıymet anlatabildim zannederim.

Yaa, bu böyle olmakla beraber, bu böyle. Bir gün Cenab-ı Ebu Zer, siyahi bir kölesi var, siyahi. Bir hata işlemiş, hatası dolayısı ile azarlıyor; azarlamış, fena halde. Ondan sonra tekrar işte Huzur-u Nebi’ye gelmiş. “Ebu Zer, zannederim sen o siyahiyi rencide ettin, akıbetinden korkulur.” Bir şey anlatamıyor muyum acaba?

Ebu Zer ki; hassas, koşmuş köleye:
—Ben bir hata irtikab ettim.
—Hayrola efendim!
—Lüzumsuz seni rencide ettim.
—Yok üstadım. Ben o işi yaptım, sizin bana yapmış olduğunuz o muamele iltifattır, başkası beni öyle bırakır mıydı?
—Yok! (diyor) Teminat ver bana.
—Efendi rica ederim.
—Olmaz, bana teminat ver. Beni affettiğine dair bana teminat ver. 

Huda hakkı içün yere yatmış, o zencinin altı sütlü kahve rengi, üstü kopkoyu ayağını “Bas yüzüme” diyor. “Belki o vakit bana bir itminan[10] gelecek.” And veriyor, bastırıyor, o çekine çekine and verdiği için basılıyor. Altta Ebu Zer (ra), üstte zenci ağlıyor. Nasıl insan hakkı? Anlatabiliyor muyum acaba? İnsan hakkı! Kâğıtta insan hakkı konuş. İnsan hakkı ne!?

Bir misal daha vereyim size. Fahri Âlem (sav) tenezzülen bu âleme gelmiş, vazife-i tebliği bitmiş, âlem-i cemale gidecek. İstihlal-i hukuk içün, yani helalleşmek içün, Hazreti Bilal’i (ra) çağırıyor:

 —Sokak sokak dolaş, en ücra köşeye kadar git, duymadık kimse olmasın, çoluk çocuk, büyük ihtiyar, kim varsa zahmet etsin gelsin, son bir defa göreyim.

İnsan âlem-i ahirete gideceği anlarında kendi evladı içeriye girdiği vakitte: “Çık dışarıya!” der, biraz bir şey sorduğu vakit… Kendisi ise anası gelmişse, “Canına düştü!” derler. Acaba anlatamıyor muyum ya?   Hıı.  Öyle bir hâl ki mesela; şiddetli rahatsızlar, Hazreti Ayşe’nin hücresinde kalmışlar, o odada kalmışlar. Soruyor:

Ne yapıyor halk?
Size intizar[11] ediyorlar. (diyor) Bekliyorlar, Mescid-i Saadette sizi bekliyorlar.
—Üç kırba su dökün de belki hafiflerim, diyor. Hazreti Hafsa’nın leğeninde o kadar mazbut[12] ki; hangi eşya nerede kullanılmış, oraya kadar mazbut. Üç kırba su dökülüyor, Hazreti Ayşe rivayet ediyor: “Kaldırırken kollarımın arasında bayıldı.” Biraz vakit geçiyor, yine soruyor, yine aynı cevap. Yine tekrar ediyor: “Bir üç kırba su daha dökün bana.”Yine kollarımın arasında bayıldı” diyor. Ondan sonra:
—“Ebu Bekir’e söyleyin, na’sa imamet etsin.”Hazreti Ayşe, (babası oluyor Hazreti Ebu Bekir)
Ya Rasulullah, (Ebu Bekir hakkında) Racilün esifün, o çok ince kalpli, rikkatli bir insandır. Yani oraya geçtiği vakitte, rikkatinden bu vazifeyi yapamaz.
Yusuf’un Zeliha’sı gibi konuşmayın, Ebu Bekir’e söyleyin yapsın.

Hazreti Ayşe o manada söylememiş, yani Babam o makama geçerse, bir daha peygamber zaten gidecek, ne meşbu[13] adam, bir daha Peygamber’i göremedik demesinler,  diyerekten. O da ona diyor ki: “Yusuf’un Zeliha’sı gibi olmayın, içinizdekini ben biliyorum. Senin maksadın bu, ama söyleyin O onu yapsın.” Bu rahatsızlıklar esnasında: Çağırın halkı da helallik talep edeyim.”

En hayırlı evlat acaba anasını çağırır mı? En hayırlı ana acaba evladını çağırır mı?

 Anlatamıyor muyuz? (Çok güzel efendim)  Ya, mevzuu bu?  Bize  lazım olan orası değil  şimdi.-  Çağırıyorlar, akın akın herkes. O vakit biraz sıhhatleri işte, kelimeleri idare edemiyorum. Biraz daha konuşabilmek takati gelmiş:

Sizden ayrılmaklığım dolayısı ile mahzun, Rabbime kavuşmaklığım dolayısı ile memnunum. Ben artık gidiyorum. Sizi rah-ı[14] hakikatten ayrılmamak üzere “şunları, şunları ...” bırakıyorum.
“Şimdi” diyor. Uzun boylu bu. Bize lazım olan yerini...
Kimin bende ne alacağı varsa, serbest bir vaziyette kalksın istesin.
Birisi kalkıyor. Herkes böyle bakıyor şimdi. Bu nasıl adam bu?
Nedir efendim! (diyor). Benden alacağınız?
Filan gazadan dönüyorduk, ben yorulmuştum, kendi hayvanınızın arkasına bindirdiniz, hayvana sürat veriyordunuz, sürat verirken arkaya doğru böyle kırbaç vururken benim sırtıma değiyordu, ben de nezaketen ses çıkarmıyordum, bir acı hissediyordum, madamı ki ısrar ettiniz bu hakkı alayım! (diyor.) 
Herkes böyle, renk uçmuş, boğacaklar adamı, ama Fahri Âlem (sav) orada, o nazarlara cevap veriyor:
Haklıdır! (diyor) Niye öyle acayip bakıyorsunuz? İkimiz bu hakkı O huzurda karşılaşacağız, gelsin alsın.
O kazada şu hayvanı kullanmak için şunu taşımıştım. (diyor.)
 —Getirin! (diyor.)
Onu getiriyorlar, veriyor. Herkes ağlıyor böyle, tir tir titriyor. Yaklaşıyor, böööyle herkesin içi çekilmiş bir vaziyette. Diyor:
— “Efendim çıplaktım” diyor. “Sırtım açıktı” diyor.
— “Hay hay” diyor, açılıyor. Derhal sarılıyor. Maksadı başkaymış. Başlıyor koklamaya. Sadr-ı Saadet-i Peygamberin öyle, derin derin böyle… O vakit etraf da gayza[15] gelenlerde birden bire, “Hepimizden daha bu işin ehliymiş, erbabıymış” diye dövünüyorlar. Bize lazım olan nedir, burada?

Sebeb-i hilkati âlem-i âdem olan zatı ali, âlem-i cemale giderken; “Lekeli bir yüzle gitmemek lazım gelir, herkes alacağını kimin varsa gelsin alsın diyor, insan hakları bu şekilde ödeniyor. Anlatabildim mi? O daha şimdi bugün görülen âlemde vahşet-i müsanna da, yani düğmesine basıp da bir milyon adamın canını bir alan medeniyette renk farkı vardır, renk! Daha rengin farkı ödenmemiştir. Renk farkı!..

Konuşmamız neredeydi? “Nereden geldim” diye soruyor, kendisini arıyor yani ya. Bunlar başlamadıkça, felaha taalluk eden bahis tecelli etmez. Arayacak. Arıyor kendisi. Kim getirdi, kim çekti beni bu âleme? Gelmede gitmede ihtiyar yok, sorulmuyor kimseye. Her konuşma tekrar ediyoruz. Gelmede gitmede ihtiyar yok. Soruyorlar mı dünyaya gelirken? “Beyefendi gelir misiniz” diyerekten? Giderken de sormuyorlar: “Teşrif eder misiniz?” Kâtip yazısını yazarken, terzi dikişini dikerken, amir emrini verirken, “Azl oldun karşıki çukura” dendi mi bitti. Elde hiçbir şey yok. Hiçbir şey var mı? Hiçbir şey yok. Onun içün:

Veledetke ümmüke yebne adem bâkiyen.
Ve’l-nasu havleke yedhakûne sürûren.
Feched bi nesfike enteküne iza bekev.
Fî-yevmi mevtike  ente mesrûrâ.

Hayatın programını eski konuşmalarda söylemişimdir bunu. Hazreti Ali (kv) böyle beyan buyuruyor:

Yadında mı ey adem oğlu doğduğun günler
Ağlar idin sen, gülerdi âlem.
Öyle bir ömür geçir ki
 Olsun mevtin sana hande, halka matem.

İşte budur. Çocuk doğarken ağlar. Ağlaya ağlaya doğar. Etrafındakiler de sevinir, “yavrumuz oldu” diyerekten, hısım akraba, anne, baba, yavru meydana geldi. “Sakın gidişin gelişin gibi olmasın” der. “Sen gelirken ağladın, etrafındakiler güldü, bu sefer giderken sen gül, etrafındakiler ağlasın. Feched, çalış, o kadar çok çalış ki sen giderken etrafındakiler ağlasın, sen gül.”  Şöyle bir bak derler adama, o vakit gül. Ne yap yap, onu yap der. Gelirken ağlar, çünkü geldiği âlemden memnundur, gelmek istemez. Geldikten sonra da geldiği yere dön deseler, “Aman” der. Şimdi asıl doğum da gidiştir. Oraya gittikten sonra dön deseler, iyi insan içün yok. Zalim olursa “Bir an mühlet ver de geleyim tekrar dediğin gibi olayım” der. Ama hakiki insan, olmaz, kabul etmez.

Demek, vazifeden doğan ahlakın annesi akıl. Akıl da hissin galatlarını tashih eden şey. Âlem-i hilkatte işe yarar, âlem-i Kudrette yaramaz. O ne demek; Âlem-i Hilkat, Âlem-i Kudret? Ha, bu yaşadığın âleme, bulunduğun sahneye, havasınla idrak ettiğin/ edemediğin varlığa, âlem-i hilkat derler. Bir de âlem-i Kudret vardır. Madden âlemi hilkatten, manan da âlem-i Kudretten…

Sen bir madde ile bir manadan ibaret değil misin? Hatta manan daha büyük… Manan kâinatı muhit, madden nihayet bir çukura girebilir. Sen kâinatı muhit olan varlığının rabıtasını yok diyorsun(!) Onun içün Fuzuli ne kadar güzel söyler:

Halk var olanı yok sanırlar, yok varlığına aldanırlar.

Bir daha söyleyeyim. Şimdiye kadar söylediğimin bir hülasasıdır. “Halk var olanı yok sanırlar, yok varlığına aldanırlar. Hak ayinedir, cihan gubarı.” Biz hep yok varlığına aldana aldana yuvarlanır gideriz. Ne vakit bir şey elde edeceğiz? Yazık günah değil mi? Ömür ne kadar zaten. Azıcık bir şey. Az çok.

Ömr-ü dünya bir dakika
Ömr-ü âdem bir nefes.
Allahu bes baki heves.
Hubbu sivadan meyli kes.

Hiç kes

Allahu bes, baki heves.

Neler söylenmiş bunun üzerine?

Ey zâir-i sâhib-nefes,
Her ten biter bir derd ile,
Geh germ[16] ile geh gerd[17] ile
Uğraşmağa bir ferd ile,

Değmez bu dünyâ-i ehas [iii]  

Çok güzel, söyler söyler: Allahu bes, baki heves. Netice bu. Ama ne yapalım ki muhabbet hâsıl olmuyor. Mayamız muhabbet olduğu halde, biz muhabbet olmasaydı gelir miydik? Allah (cc) sevmeseydi bizi var eder miydi? Biz muhabbet-i ilahiyenin neticesi değil miyiz? Niye sevmiyoruz acaba birbirimizi? Allah’tan (cc) zayi.

Sevmiyoruz biz birbirimizi, sevmiyoruz. Ceza! Kalp kalmamış bizde, mudga var. Çünkü kalp olsa seveceğiz. Muhabbetin makarrı[18] kalptir. Kalpte olur. Kalp yok! Olmayınca mudga, et parçası, sevmiyor. Sonra kalp ayinedir. İnsanın aynası kalptir. Bütün envar-ı gayb onda zahir olur. Biz ne biliyoruz? Kalp âlemini okumayınca biz ne bilebiliriz?

Tenekecilik mi? Bir şey değil onlar. İnsan ilmini bilmiyoruz ki biz. Bizim bir parça, -beşeriyetin bugününü umumi, mevzii konuşmuyorum, gizlendiği vakitte, mevzii bir sahanın insanlarını konuşmuyorum,- bütün dünya ne biliyor? Aya çıkıyor, daha ne bilsin? Ne çıkar, aya çıkmasında? Güneşe çıksa ne çıkar? Bunların en büyüğü şi’ra’dır. Onu bildiği içün Kudret; [19] هُوَ رَبُّ الشِّعْرٰىۙ diyor. “Ben sizin neticede tapacağınız şi’ra’nın da Rabbisiyim” diyor, Sure-i Necm de. Hani bir gün gelecek, oralara da gideceksin, hah, “Onun da Rabbisiyim” diyor. Daha orayı daha keşfedemedi fen. Yavaş yavaş başlamış. Güneşin feyz aldığı bir seyyare var. İşte ona, ona şi'ra diyor, büyük kitap. Onun da başında Cenab-ı Huda;  هُوَ رَبُّ الشِّعْرٰىۙ  . “Ben onun da rabbisiyim”.

Beşerin saf hilkatinde Kudreti aramak var.  Saf hilkati sonradan bozuluyor. Saf hilkatinde var, O saf hilkatinde olduğundan dolayı sanemperestlik çıkıyor. Putperestlik böyle ulu orta çıkmıyor. Hani “Kendini ara!” dedim ya, o kendini ara zamanında Hakk’ı beyana gelen o tecelliler arada bir kaybolur. Vaka ilk gelen Hakk’ı beyana gelen zattır. Cedd-i ala olan Cenab-ı Âdem, arada fetret[20] başlayınca vahşet başlar. Anlatamıyor muyum acaba? Vahşet! Sen zannetme ki Âdem devrinde taş var, taş devri yani, Âdem’in (as) kullandığı balta taştı yahut hayvan postunu giyerdi, bir büyük incir ağacının yaprağıyla tesettür ederdi(!) Öyle şey yok! Onun giydiği elbiseyi kim giyiyor? Ondan sonra vahşet devri başlamıştır. Tekrar medeniyet gelmiştir, tekrar vahşet gelmiştir, tekrar medeniyet gelmiştir, tekrar…

Ne kadar adam geldi dünyaya biliyor musun? Keşfen ne kadar geldiğini haber verenler var. Ne kadar? Ne yapacaksın adedini? … Ne var? O şey ediyor, gönlünü bir yere bağlamak istiyor. Bakıyor kendisini “Nereden geldim” dediği vakitte… Mesela Hazreti İbrahim’de (as) mini mini iken bu başlamıştır. Mini mini iken, böyle bir gün böyle yatıyor; mini mini daha, kamer, böyle mehtap. “Ben nereden geldim?” diyor. “Herhalde oradan geldim, o beni yaptı.” diyor.  Bakıyor etrafına ondan parlak bir şey görmüyor. “Yapsa yapsa beni o yapmıştır” diyor. Sabah oluyor uful ediyor, güneş çıkıyor. “Bu ondan parlak” diyor, “o gitti!” “ Yapsa yapsa bu yapmıştır!” diyor.  Gurup oluyor, o da gidiyor. Gittikten sonra; “Ufulu[21] olan gurubu olan, tahavvül[22], tagayyür[23] eden beni yapamaz!” diyor. O vakit istidadında meknuz[24] olan nur-u nübüvvetle, ilham vaki oluyor, Rabbisini buluyor. Acaba anlatabildim mi? Ha, ama herkes de bu halk tecelli etmez tabi. Tabi o istifa kanununa tâbi bir zatı âli. Diğerleri işte, kimi yıldıza tapıyor, kimi saneme tapıyor… (Kimdir o konuşan?) Tapmış olduğu sanem, hayatta büyük tanımış olduğu ne ise onun bir temsiliyesidir. Tashih eden zevat-ı aliye geliyor. Tashih olunan kâm alıyor. Tashih kabiliyetinde bulunamayan, zavallı oluyor gidiyor.

Deden, bunların en muazzamına sahip olmuş. Mükemmel manaya ragıb[25] olmuş, İlme mevzu vermiş, sanata model vermiş, insanlık ahlakına rehberlik etmiş. Yaa,  kolay iş mi o? Rehberlik etmiş.  Öyle tecellilere mazhar olmuş ki, kendi âleminde fenasız bekaya girmiş, cefasız sefaya nail olmuş, şüphesiz irfana, dirilsiz cemale, nihayetsiz devlete nail olan dünyada bir ilk varsa, senin dedendir, deden! Bunlara sen sahip olmuşsun, böyle yaşamışsın asırlarca. Dön yalvar, yine Kudret sana o haşmeti verir. Sen o dedenin çocuğusun, verir. Veren-alan O’dur. O istidadı gördüğü vakitte verir.

Afitab tulu edince şeb-i zulmet zail olur kardeşim. Nasıl verir deme. Ümitsizlik yoktur hayatta. Ümitsizlik imansızlıktan gelir. İman var mı, Kudret her şeyi yapar. Afitab tulu edince şeb-i zulmet, gecenin karanlığı zail olur. Şems-i Hakikat-i Muhammediye gönüle tulu edince, o kimsenin gönlünde karanlık kalmaz. Aç pencereni dolsun. İnsan kötü ahlakı atmaya kadir olmasaydı, Kudret’in büyük kitaplarında azap vardır diye hitap olur muydu? Abes olurdu o vakit. Kaç konuşma evvel söylemişimdir? İnsan, i’tiyat[26] etmiş olduğu kötülüğü atmaya kadir olmasaydı, Kudret “Azap ederim!” diye hitap ederekten istifa kanununa tabi olan, kendisine naib bulunan zevat-ı aliye ile beyanatta bulunur muydu? Onların lisanına tenezzül ederek o lisan ile bu âlemde onlar olur muydu? Olmazdı. Kalbi ihya etmek istersen bakara-ı nefsi tîg-ı muhabbetle öldür. Al bir muhabbet oku, sapla nefsine derhal hakikat meydana çıkar. Acaba anlatabiliyor muyuz? Bir muhabbet oku alırsın. Nerede satarlar bilir misin? Her şeyi biliyorsun, onu niye bilmiyorsun? Üüü, ne hanlar ne köşeler, nerede ucuzu var, nerede pahalısı var, tarem[27] tarem arıyor, buluyorsun. Muhabbet okunu satan yer var; ucuz, hatta bedava. Saplayacaksın!  O büyük kitap da,  “Bir öküzün üzerine bir bakara zebh[28] edin” der Kudret. Katil meydana çıksın diyerekten. “O konuşur” der. O mana tahsil olunduktan sonra…. Hiç adeti değil, konuşmuyor. Konuşmuyor.

Mesela yarından itibaren başla işte. Yarın bayram. Muhabbet tedarik edeceğim de. Güzel bir gün. İnsan her şeye evvela niyet eder, sonra azmeder… Ama bizde azim yoktur. En büyük kabahatimiz de odur bizim. Talaş alevine benzeriz; ilk önce yüz kişi bir yürüse diye bakar… E ne oldu sonra? Muvaffak olmuyor. Azim edip yılmayacaksın. Kurbanı keserken işte misal tesadüf etti. Belki Kudret tesadüfen söyletti. Tîg-ı muhabbetle hem bu kurbanını kes, hem nefsini kes! Anlatamıyor muyum acaba? Tîg-ı muhabbetle hem o kurbanı kes, hem o nefis… O nefs-i emmare var ya o ney ne acayip şeydir o, yedi başlı , oooo... Zebh et onu! Muhabbet böyle keser. Zebh et, kurban! Ama bazıları alay ederler. Efendim neymiş, “Günah değil mi o hayvanları kesmeye(?)”  Güya o bir taatmış. Bazı günahların affolunmasına sebepmiş, alay ederler.

Bazı insan vardır ki gariptir, fakirdir; hatta bazısı vardır ki, büyük kitapta onu taaffüf[29] kelimesi ile geçer. “Öyle insanlar vardır ki” der Allah (cc): “Cemiyet onları zengin zanneder.” Öyle zannediyor. “Benden başkasına yüz suyu dökmez.”  Öyle zannediyor. “Onları bulun!” der. “Onlarla da oturup kalkmak zordur” der. Hadi şunu alıver, alıver dersin, yıkar gider seni. Ona ikram etmenin yolu da acayiptir. Bak Allah (cc) bile taaffüf kelimesi ile öyle bir, öyle bir, dilenci demiyor. Bir tuhaf bir şey o. Yaa, ahlak zor şey. Çok zor. “Kendini göstermemek şarttır” diyor, “Böyle yerlerde” diyor. “Bilmesin!” diyor. Zor iş!

Öyle insanlardan senede bir defa ağzına et lokması koymayan vardır. Gözün mü kaldı bir lokma et yer, diyerekten haa. Acaba aleyhinde bulunursun. Ondan mı? Senede bir defa bir lokma et yiyende de mi gözün kaldı? O da mı ağırına gitti? Bugün duada söylediğim gibi, hiç o kurban olan hayvanı görmez misin, başka bir hal çöktüğünü?  Her zamanki mezbahaya giden hayvan gibi midir o? Giyinir o, giyinir! Öyle bir gözler mahmurlaşır, duruş başka, bir huşu, bir hudu, böyle teslimiyetle yatar… Anlatamıyor muyum acaba? (Güzel efendim!)

O benim üzerimde bir, bir Enbiya külfeti ile bir Nebi sünnetiyle, üzerimde bir Allah’ın (cc) isminin hususi anılmasıyla, muazzam bir tekbir anılmakla, vaka hepsinde olur ama bunda ayrı bir tekbire mazhar olaraktan, “Ben bir âlemi insaniyete inkılap ediyorum!” diye kendine mahsus bir niyazı vardır onun. Senin acımana mı kaldı o? Sonra sen ne diye bu suyu içersin, o kadar çok acıyorsan? Bunun içerisinde can doludur, can! Nasıl yutuyorsun bunu? İçmeyip de gebersene? Bu can dolu bu. Can!.. Cansız hiçbir şey yok. Hep yeriz biz onları. Onlar memnun bizden. Bana inkılap ediyorum diye. Aşık bana. “Ah, içse!” diye bakıyor şimdi o. “İçmez ki” diyor.

Yaa, dedenin kabul ettiği o manaya hücum etmek. Ne olacak hücum edeceksin de? Dedenin kabul ettiği manaya… Sana kocaman bir ev almış bırakmış. Malı ile mülkü ile azameti ile saltanatı ile. Yedin, altı yüz senedir bitiremedin! Daha yerin dibine sen inmedin ki, onun getirdiği parayı yiyorsun. Âlem yerin dibinde canı çıktı sen ism-i azize mazhar kılındın, yerin üzerinde altı yüz seneden beri yedin, yedin bir türlü bitmedi. Manayı kabul etmeyen insanın hayatı esaretle geçer!

Kâh esiri derdi gam olur,
Kâh müptela-ı maraz-ı elem olur,
Kâh alil-i[30] cu[31] olur,
Kâh zelil-i şehvet-i tamah olur. Olur, olur. Mana, mana...

Hangi şey insanı tatmin edebilir? Genç civan bir yavrun var kaybetmişsin; “Yarın kavuşacağın aşkı mı sana hayırlıdır? Yoksa, o yok oldu gitti, sen de yok olup gideceksin!” sözü mü hayırlıdır. Niçün haddizatında bunun arasındaki farkı görmez. Buna da insan hayretle şaşar kalır, tuhaf bir şey.

Birisi sabittir ilmen tahakkuk edeceği, birisi cehil ile sabit değildir. Nasıl diyemezsin ki. Nasıl olacak? Niçün "Nasıl olacak?” diyorsun? Şimdi varsın ya. Bu varlığın olduktan sonra ikinci varlığının olmayışını kabul etmez ilim. Kaç yaşındasın? Kırk. Kırk beş sene evveli kim bilirdi seni? Sen kendin bilir miydin kırk bir sene evvel kendini. Yoo. Hangi defterde ismin vardı? Kim tanıyordu seni, O’ndan başka? Şimdi var mısın? Var. İsmin resmin yok iken var oldun da bu ismin resmin yok iken var olduktan sonra, bu isim resim böyle şekilden şekle dönüp tekrar var olacağını, nasıl sen olmayacağını ilmen ispat edebilirsin bana? Ben ispat ettim sana. Sen de bana ispat et. Ben nasıl ispat ettim? İşte ediyorum ya, kırk bir sene evveli yoktun, şimdi varsın diyorum. Sen tekrar olmayacağını bana ispat et. Ben ispat ettim davayı. Anlatamıyoruz galiba. Benim davam müspet. Hem mecbur da değilim, “tasdikte ispat yoktur” da tenezzül ettim de ettim.

Tasdik eden ispata mecbur değildir. İnkâr eden ispata mecburdur, ilimde kaidedir o. Tasdik eden ispata mecbur değildir, inkâr eden ispata mecburdur. Ben tenezzül ettim de, ettim ispatı. Elli yaşındasın, elli bir sene evveli nerede fotoğrafın çekildi? Kim tanırdı? Kendin bilir miydin? Uzağa da gitme …. Şimdi var mısın? Var. Bu varlığın tekrar olmayacağını ilmen reddedemezsin. Çünkü ismin yok iken, kendin yok iken var oldun ya, hah ben ispat ettim davayı. Sen şimdi olmayacağını ispat et. Edemezsin! O halde boyun keseceksin. Yarın başla dedik di mi? Başlat. Birer birer başlarsın. “Şunlar çirkin” dersin atarsın. Onu kendince bir umde günü yap.

Kurban, iki yakınlık… Hakk’ın sıfatında yakınlık, Hakk’ın zatında yakınlık. Onun içün adına bayram denmiş sonra. Tabi sevinilecektir. Hak beni kabul etti, “İnsan” diyerekten zatına mazhar kıldı, beni  benliğinden alıp kendini bana vermekliğini va’d etti. Ben de ona layık olmaklık içün şu çirkin çirkin şeyleri, bu sene üç tanesini beş tanesini atacağım. Gelecek sene de üç tanesini beş tanesini atacağım. Niyet ettiğinde de atmış gibi kaydedilir. Göstermek lazım ef’al de tatbikatte.

Ama bizde her şey acayiptir. Hacdan gelir, kapıyı yeşile boyar. Geçen konuşmada söylediğim gibi, Hazreti Ebu Bekir Hacı değil mi? Hacı Ebu Bekir diye etiketi var mı O’nun? Hiç ben görmedim. “Hacı Ebu Bekir radiallahu anh” diyerekten hiçbir yerde ne işittim ne gördüm. Hazreti Ömer Hacı değil mi? Ömer, “Hacı Ömer” diye hiç. Hazreti Ali, Onlar hacı değil mi? “Hacı Hazreti Ali” diyerekten filan… Huda da zaten öyle diyor:  “Sen ne istiyorsun yahu?” dermiş. Dünyada yapmış olduğun hayrın ismini koydun, işte herkes seni o isimle yâd etti, hatırlandın. Alacağını aldın. Benden ne istersin sen? Yaptırır böyle üzerine yazar; “Filancanın vakfıdır” der. Bırak yahu, yazma o kalsın. İyi ecir al. Bilinme! Bırakmaz nefis. Onu tîg-ı muhabbetle zebh etmeden, kurban bayramında yarın, bırakmaz onu, “İlla yaz oraya!” der. O tebrik edecekler seni de, şöyle bir parça şey edeceksin. Onu ille yaz der. O yazılır işte o tebrikler mebrikler geldikçe, ebediyette hisse kalkar. Vermez bir şey Huda. Hiçbir şey vermez. Aldın sen diyor, aldın, dünyada karşılığını aldın.

İki yakınlık yani kurban. Hakk’ın sıfatında yani zatında, bu iki yakınlığa nail oldu mu, bayram etme hakkını alıyor. E Hakk’a bu yakınlığa mazhar olabilmesi içün nefsi emarenin ya teslim olması şarttır, tevbih[32] edilmesi veyahut icrası yapılması şarttır. Nefsi emmare. O vakit, herkes gücü yettiği kadar kendi sahasında iyilik yapabilir.

Şimdi birçok insanlar vardır, her gün oruç tutar. Ben bunu söyledim mi, tuhaf tuhaf da şey ederler, hüküm verirler. Tabi, ibadet bir şey denmez. Allah sana bir ay farz kılmış. Bunu niye yapıyorsun? “Daha iyi kul olayım.” O farzdan sonra senin daha iyi kul olabilmeklik içün başka şeyler vardır. Sen eğer bunu Hakk’ı memnun etmek için mi yapıyorsun? “Ne yapayım?” Yarın git icra dairesine; bak orada yetmişlik seksenlik, ihtiyar kadın, ihtiyar adam, numarası buruşmuş dökülüyor, kaybetmiş, “şunu okusana” diyor öteki… o iter beriki iter… Oradaki memurun kafası dolmuştur, “Git be kadın dün geldin, bugün geldin, hadi şimdi git yarın gel, öbür gün gel!” kâğıdına bakar bakmaz. Oraya nasıl… İşin de yok di mi senin? Yok. Her gün kendini oraya vakfet. Orada işini göremeyenlerin işini yap sen. Bak oruç tutmaya benzer mi? Farz orucunu tut, o bir ayını tut, o sana Allah’ın (cc) dediğini tut. Dedikten sonra da öyle kendi kendine tuttu değil… Oraya git. O işler, o acizin o işini… Bir tane misal verdim yani böyle binlerce. Acaba yanına yaklaşır mıyız? Elimize alır mıyız? Bakar mıyız? İnleyen bir hasta. Ben sana bulayım istersen. Ecir almak istiyor musun? Onlar kolay şey onlar, kolay. Cerahatlenmiş, akıyor, kokuyor, sinekler dolaşıyor.

Nereye vereyim?

İmana. Aşka! Niye taşıyorsun sen? Yazık günah değil mi? O taşır çok. Verirsin en ağır yükünü imana ve aşka...  Hiç dinlemez, hiç. Sende elini salla yürü. “Veriyorum da yok!” O yok da onun içün. Elfazı var, kül halinde yok. Hiç! Muhabbet–i ilahiye–i zatiye ademin hilkatine teveccüh ettikten sonra, bunun imanını insan taşıdıktan sonra yük taşır mı? İnsanın tarifi budur. Muhabbet-i ilahiye-i zatiye bil’asale[33] Âdemin hilkatine teveccüh etmiştir. Öyle teveccüh etmeseydi, Âdem’in günahı da makbul olur muydu kardeşim? Muhabbet-i ilahiye-i zatiye bil’asale Âdemin hilkatine teveccüh ettiğinden dolayı O’nun zenbi[34] de makbul olmuştur. Neden? Âdem’in zenbi, tövbenin vücud-u indinde kemale munzamdır, kemali. Zira esma-ı kesire Âdem’in zenbiyle meydanda olduğunu göstermiştir. Onun içün neden sen haddizatında yük taşıyorsun? Ver imana! Sen kendi vücudunla, kendi vücudunda mevcut değil, mevcut olmadığını anlamadıkça yükü taşırsın. Sen kendi vücudunla… -biraz zevkleşti ders, anlaşılması zorlaşmaya başladı amma, anlaşılır da.- sen kendi vücudunla kendi vücudunda mevcut olmadığını anladığın dakika, nefes-i rahmani ile nefes-i rahmanide zahir olduğunu duyduğun an, yükü kendin taşımazsın. Bunu duyuncaya kadar taşırsın. Taşıdığın müddetçe de inlersin. Çare yok. Hülasa Hak’tan gayrı ne talep ediyorsan, senin vücudun gibi hepsi mevhumdur[35], mevcut değildir. Ben mevcut değil miyim? Sen kendini kendin var edersen. Var dersen mevcut değilsin. Sen kendini kendin olarak böyle, nefsani bir varlık olaraktan kabul ettiğin vakitte...

Deden nerede? Dedenin babası nerede? Kendi arzusu ile talep olunan şeyler, daima oradan Kudret tecelli eder ama mevcudiyetinin devamını göstermez. Musa’nın muhabbeti nara idi, [36] اِنّ۪ٓي اَنَا۬ اللّٰهُ dedi. O muhabbetinin olduğu yerden o tecelliyi gösterdi ama o tecelli-i zatiyenin ulviyeti…

-Neyse orası dursun bakalım. Uzayacak işler. Bu iş çok uzayacak. Vakitte geldi galiba. Yoruldunuz mu?-

İnsan, tarifi zor değil mi? Herkes de ayrılıyor. Nasıl tarif edebileyim şimdi insanı? Tarifi mümkün değil ki. Hepimiz inşallah insanız. Fakat şu dakikada hepimizde başka başka tecelli var. Sen beni dinlerken başka türlü konuşuyorsun, başka türlü düşünüyorsun. Öteki dinlerken başka yerde. Kimisi hem burada hem orada. Bunların hepsini topla bir tarif yap. İmkânı yok ki olmaz tarif.

Yalnız insan yani insan namını taşıyan varlık, şurası aşikâr bir şeydir ki; fersude[37] matahın, bekasız nimetin devamı içün birbirini kırmaya bu âleme gönderilmemiştir. Bunu idrak etsin yeter. İnsan namını taşıyan varlık, fersude matahın, laşey olan laşey-i dünyanın bekasız nimetinin devamı içün, birbirini yıkmaya, kırmaya, yakmaya gönderilmemiştir. Bu âlem geçer, fakat HAK geçmez. İnsanın dikkat edeceği nokta bu.

İmana yükle dedik. Neden imana yükle? Çünkü iman marifet-i nefsi emreder. Nefis marifete agâh olursa, imanla hukuk tedarik eder. Tedarik ettikten sonra iman kendisi yükü alır. O ona yükleme der, sana yardım edeyim der. Ben taşıyayım der. Sonra insanın kendi vicdanının amaline hâkim olması ancak marifet-i nefis iledir. Marifet-i nefis sahibi, ihtirasının mahkûmu olmaz. İhtirasının mahkûmu olmayınca ne olur? Hür olur. Demek hür, böyle örfte konuşulan, adaletle takyid[38] edilmeyen hürriyet manasına değil ahlakta. Ahlaktaki hürriyetin tarifi zor. Onun içün insana hürriyet Allah’tan (cc) gelir. Allahsız ne hürriyet olur, ne irade olur! Kaç defa söyledim bunu? Olmaz! O hürriyet geldi mi insan adil olur.

Ne vakit bir adam hür olduğunu idrak edebilir?

Kendi, kendi iklim-i vücudunda adaletin tecellisi devam ettiğini görürse o adam hür adamdır. Ee ne olur adil olursa? Adil fertlerden teşekkül eden cemiyetler adil, zalim fertlerden teşekkül eden cemiyetler zalim olur. Cemiyeti idare eden hükümetler, adil ve zulüm meselesinde fertlerin mesleğine tabidir. Kanun-u ilahi böyledir. Bunu kimse değiştiremez. Hiçbir el bozamaz. Değmez! -Bu tabire dikkat et!-  Adil fertlerden teşekkül eden cemiyetlerde, adil… Bir cemiyetler de fertler adil olarak teşekkül etti mi, o cemiyetler adil olur. Zalim fertlerden terekküb[39] eden cemiyet de zalim olur. Cemiyeti idare eden hükümet adil ve zulüm meselelerinde fertlerin mesleğine tabidir. Fertler adilse hükümet adil, fertler zalimse hükümet zalim. Bunun haricinde bir şey bulabilir misin? Allah (cc) koymadım ki, diyor bulasın. Bitti. Öyle diyor! Allah’ın (cc) dediği böyle. Aksini de ispat edebilir misin ya? Ne demişse o öyle olur.

Bunların heyet-i umumisinin daha iyi anlaşılabilmesi için beşerin manaya aşk derecesinde sarılması lazım gerekir. Çünkü ahlak oradan gelir. Neden? Mana ebediyeti ispat eder. Ahlakın da temerküz[40] edebilmesi için ebediyete inanması kişinin şarttır. “Ben tekâmül etmiş bir hayvanım, yarın yokum!” diyen adam, niçün ihtirasat-ı nefsaniyesi kabardığı vakit, bütün işler de kendisinin elinden geldiği vakit dursun. Durmaz! Bir şey olmaz o yok. Faniyi bakiye, -nasıl söyleyeyim- ebediyetteki zevki tadabilecek bir varlık olacak ki, adi bir şeyi terk edebilsin. Onu kabul etmedikçe olur mu o? Söz halinde olur. Bu da gayet aşikârdır ama nedense insanlar acayip. Mugalata[41] hoş gelir insanlara. Nefsi okşayan şeyler hoş gelir!

Misal vermiştim çok eskiden; bir roman yazılsın, nefse hitap etsin, bin sayfalık, daha büyük, şehvani hislere hitap ederekten yazılsın bir roman, en gabi adam hep böyle gözleri açılır, hiç uykusu filan gelmez. Yemek oraya gelir, “dursun şimdi” der. Okur, okur, okur, bitirir. Anlat bakalım dersiniz, o bin sayfalık malumatta bir sayfayı kaçırmamıştır. Tıkır, tıkır, tıkır, hepsini anlatır. O kadar kabiliyetli bir kafa yok, ama hepsi durur. En zeki bir adama verin bir ilim kitabını, yarım saat okur, bir saat okur, nihayet bir buçuk saat ondan sonra saçını çeker. Ha çeker de çeker, kaldırır yukarıya, yine çeker, biraz dolaşır, yine oturur, nihayet iki buçuk saat sonra yirmi sayfayı okuyabilmiştir. Daha, “Daha yok!” der. Durdu! O bin sayfada durmuyor. Nasıl bir binekse o. Sağlam. Nefs-i emmare durdu der. Anlat deyin o yirmi sayfadan, beş sayfasını sakatlamadan belki, belki beş sayfasını verebilir. Niye?

O ilim ruha hitap ediyor. Öteki nefse hitap ediyor. Ruha hitap etti mi yoğuruyor, nefse hitap etti mi hiç! Şimdi, hadiseler de öyledir. Ulviyet insanı şey eder, hiçbir zaman Enbiya geldiği vakit, tabi olanı, olmayanından çok olmuş değildir. Yani Hakk’ın “Beni beyan et, insanlığı insanlığa ait olan yolunu göster!” diye bir zat-ı istifa kanunu ile çıkarıp gönderdi mi ona mensup olanlar, tabi olanlar, olmayanlardan gayet azdır. Neden? Enbiya ruha hitap eder.  Fakat eşkıya geldi mi milyonlar peşinden gider. Neden? Nefse hitap eder. Yarım saatte şaki, milyonla adam yapar. Acaba anlatamıyor muyuz ya? Öyledir. Onlar ruha hitap eder.

Hâlbuki bugün mananın ilminin varlığı, gayet aşikârdır, bugünkü tabirle kullansak dahi. -Eski konuşmalarda bulunanlar hatırlarlar, bir düstur göstermiştim.- Bugün ilmin tarifi var, hadiselerin tecrübesinden sonra hâsıl olan yakınlığa ilim derler diye tarif ediyorlar. Benim kabul ettiğim bu değil. Umumun kabul ettiği. Ahlak da manada tarif, talim böyle değil, tarif böyle değil. Bu bambaşka bir tarif. Şimdi beynelmilel bir tarif bu. “İlim hadiselerin tecrübesinden sonra hâsıl olan yakınlığa ilim derler.” diyor. Bunu çok da kullanıyorlar işte: “Görmediğim şeye inanmam, bilmediğim şeyi kabul etmem!” Bunu, buradan çalıyor o. Tarifini yap desem bu tarifi bilmez ya. Tarifi bu, ilmen tarifi bu. Hadiselerin tecrübesinden sonra hâsıl olan yakınlığa ilim diyorlar. Pekâlâ, kabul edelim. Zatı aliniz haç hadise tecrübe ettiniz. Kaç yaşındasın? Kırk. Kaç tane hadiseyi tecrübe ettin de yakınlık meydana geldi?

Hadi sen mukallitsin[42], bunun muhakkiki[43] üzerinde duralım. Sahi bir ilim adamı üzerinde. İki üç beş. Kâinat namütenahi hadiseyle dolu. Ne yapacağız? Habere inanmıyor musun? Habere inanıyorsun. Şart! Çünkü bütün hadiseyi tecrübe etmek beşerin takati dâhilinde değil. Kuvveti dâhilinde değil. Ömür kâfi değil. Hadise namütenahi. Madamı ki bunların tecrübesinden sonra hâsıl olan yakınlık dedin, sen bunların heyet-i umumisini tecrübe edemeyeceksin, ömrün kâfi değil en varlıklı adamın. O halde ne oluyor? Habere inanıyorsun. Haber verenlerin içerisinde en doğru haber veren kimdir? Yâr-ı Ağyarın tasdiki ile Hazreti Muhammed’dir (sav). Aşağısı, aşağısını artık sen kendin şey et. Habere inanmak mecburi mi? Mecburi. İş bitti. Konuşma kapısı kapandı. Haber verenlerin içerisinde en doğru haber veren, en aleyhte yazan, en muazzam aleyhte böyle, bir koyu taassup ile yazan ve o koyu taassubu da içinden tasvib[44] ederek, “ah kabul ettirsem” diye tercüme eden Hüseyin Cahit’tir. İtalyalı Caetani’[45]mı, kaytan mı, neyse şerit mi, o adamın kitabıdır. Sekiz cilttir. Onun kadar aleyhte yazan yoktur. O yazmıştır, fakat Kudret, bu adamı şaşırtır, sekizinci cildinin bilmem kaçıncı sayfasında der ki, “Hazreti Muhammed’e (sav) yalancıdır diyemeyiz, çünkü her yalancının akıbetine uğraması lazım gelirdi, kendisinde bir hal vardı ama onu vahiy zannederdi!” İşte o hal odur o, o! Sana Kudret onu geveletmiş. Anlatabildim mi acaba? O, odur o!

Deden vazifeden doğan ahlaka mı sahipti, aşktan doğan ahlaka mı?

Bir sual sorar. Birisi sorsa, söyleriz bunu çok. Aşktan doğan ahlakın saliki idi. Çok kıymetli deden var. Dedenin kıymetini bil. Hubb-u Hak, hüsn-ü ihtiyar, zevk-i beka diye bağıran ahlaka sahip olmuş. Söz halinde değil. Ahlak müsavi, Hubb-u Hak, hüsn-ü ihtiyar, zevk-i beka diye nida eder. Bu nida çıkmayan yerde ahlak yoktur. Bir daha tekrar edeyim. Hubb-u Hak, hüsn-ü ihtiyar, zevk-i beka. Zevk-i beka mananın cazibesidir. Sonra sözü niye uzatalım, biz her zaman açar tarihimize bakarsak, bir feyz gördükse hassasiyet-i mananın cazibe-i neşvedarın[46] da görmüşüzdür. Bunun aksini hiç kimse ispat edemez. On günlük tarihin yok, asırlar boyunca tarihin var. Biz her ne zaman bir feyz görmüşsek, hassasiyet-i mananın cazibe-i neşvedarında görmüşüzdür. Fakat bunu idame edecek hiçbir tezahürde de bulunamadık. Ondan ahh, başka çare yok, ahh. Ah! Ahından ney sedası bul ney! Öyle bir ah çek ki, hem seni yaksın hem sana ney nevası versin.

Eni-ü nale seher-hize ney nevası verir. Sabahleyin ah de.
Bükadan Arif-i billaha mey safası gelir

Sühanverin eseri bir hayat-ı sânidir
Giderse dâr-ı fenâdan yine sedası gelir.

Benim vücudum olur na-bedid o dem yoksa.
Cihan bu halde kalmaz kadirşinası gelir.

Abes, tabib arama derd-i dil ara yahu
Ki Dert-mend olanın gayrıdan devası gelir.

Kederden özge garib-i diyarı kim yoklar
Mariz ıyâdetine gelse aşinası gelir.

Sitemkeranı Hüda naşinas hakkından.
Sitemkeranı Hüda naşinas hakkından. Allah (cc) tanımayan zalimin hakkından mana bu.

 Sitemkeranı Hüda naşinas hakkından
Efendi tecrübe ettim seher duası gelir.

Azab-ı kabri şataretle atlatır feyzi

O dem ki başucuna Âli Mustafa’sı gelir.

Konuşma bu kadar yeter.


[1] Mensi: (Mensiyye) (Nisyan. dan) Unutulmuş, hatırdan çıkmış.

[2] Mühmel: İhmâl edilmiş. Bırakılmış. Kıymet verilmemiş. Bakılmamış.

[3] Deni: (Deniyyât) Soysuz, alçak, ahlâksız

[4] Diriğ: Mani olmak, direnmek, engel olmak

[5] Rehayab: Kurtulan. Yolcu olan.

[6] Mütemeddih: (C.: Mütemeddihîn) (Medh. den) Kendini medhedip öven. Temeddüh eden, övünen

[7] Tafsil Etraflı olarak bildirmek. Açıklamak, şerh ve beyan etmek. İzah etmek.

[8] Tulu': Doğma, doğuş. Birden zuhur etme. Bir şeye vâkıf olup bilme.

[9] Mübeccel: Muhterem. Azizlenmiş. Yüceltilen, yükseltilen. Büyük saygı gösterilmiş.

[10] İtminan: Emniyet içinde olmak. İnanmak. Mutlak olarak bilmek. Kararlılık

[11] İntizar: (Nazar. dan) Gözlemek. Ümidederek beklemek.

[12] Mazbut: Zabtolunmuş, elegeçirilmiş. Sağlam. Yazılmış. Kaydedilmiş. Hatırda tutulmuş. Derli toplu. Muhâfazalı. Korunmuş. Belli, belirtilmiş.

[13] Meşbu': Tok. Doymuş. Kanmış.

[14] Rah:  (Reh) f. Yol. Tarz. Usûl. Meslek

[15] Gayz: Hiddet, kin, öfke, gadab. Dargınlık. Hınç.

[16] Germ: Sıcak. Kızgın. Çabuk öfkelenen. Gayretli, hamiyetli. Tez meşreb.

[17] Gerd: Farsça Baht, talih. Fayda. Toz, toprak. Hüzün, keder, gam, tasa.

[18] Makarr: (Karar. dan) Karar yeri. Karargâh. Kararlı yer. Merkez. Pâyitaht.

[19] Necm suresi 49’ncu Ayet-i Kerime:  وَاَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرٰىۙ

Meali: Doğrusu Şi'râ yıldızının Rabbi O'dur.

[20] Fetret: Uyuşukluk, zayıflık. Vahy ve semavî hükümlerin sükûn zamanı olduğu için, iki peygamber-i zişan devirleri arasındaki zaman.Vukuu âdet halinde olan şeyin kesilme zamanı veya kesilmesi. İki vakıa arasındaki geçen zaman. Terakki ve teâli devirleri arasındaki hareketsiz, sükûnetli geçen devir.

[21] Uful: Gurub, batış. Gözden kayboluş. Görünmez olmak. Mc: Ölmek.

[22] Tahavvül:(Hâl. den) Birinden diğerine geçmek. Tebdil olunmak, değişmek. Dönmek. Bir hâlden başka bir hâle geçmek.

[23] Tagayyür: Değişmek. Başkalaşmak. Bozulmak. Renk değiştirmek. Kokmak.

[24] Meknuz: Gömülü define, örtülü, gizli. Hıfzedilmiş, mahfuz.

[25] Ragıb : (Râgıbe) (Ragbet. den) İsteyen, rağbet eden.

[26] İ'tiyad: (İtiyat) Alışkanlık. Huy. Âdet. Âdet edinmek.

[27] Tarem: Dam, kubbe, künbet. Sakf. Satıh.

[28] Zebh: Kesme, boğazlama. Kurban kesme

[29] Taaffüf: İffetli olma. İffetli görünme. Tekellüfle salihlik yapma. Ahlâk dışı şeylerden kaçınma. İstemekten uzak durma.

[30] Alîl: Hasta. İlletli

[31] Cu': Açlık.

[32] Tevbih: Azarlama. Levm etme.

[33] Bil'asale: Bizzat. Kendisi. Eli ile. Başkasını vâsıta etmeden. Asâleti ile

[34] Zenb: Suç, günah, kabahat.

[35] Mevhum: Aslı olmayıp evham mahsulü olan. Vehim.

[36] Kasas suresi 30’ncu Ayet-i Kerime فَلَمَّٓا اَتٰيهَا نُودِيَ مِنْ شَاطِئِ الْوَادِ الْاَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ اَنْ يَا مُوسٰٓى اِنّ۪ٓي اَنَا۬ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۙ

Meali: Oraya gelince, o mübarek yerdeki vâdinin sağ kıyısından,  ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: "Ey Musa! Bil ki ben, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'ım."

[37] Fersud(e): Eskimiş, yıpranmış. Eski, yırtık.

[38] Takyid: (Kayd. dan) Kayıt ve şarta bağlanma. Şart koşma. Bağlama. Deftere yazmak. Harfe nokta ve hareke koyma.

[39] Terekküb: Birleşmek. Karışmak. İmtizac etmek. Bir şeyin birkaç parçadan meydana gelmesi.

[40] Temerküz: Merkez tutma, merkezleşme. Bir merkezde toplanma. Yığılma. Birikme.

[41] Mugalata:(Galat. dan) Karşısındakini yanıltmak için söz söylemek. Doğruya benzer yanlış sözler. Safsata. Hatalı ve yanlış söz. Demagoji. Man: Vehimlerden terekküb eden kıyastır.

[42] Mukallid: Benzemeye veya benzetmeğe çalışan. Taklid eden. Bir şeyi boynuna takan, asan. Kuşatan.

[43] Muhakkikİ: Hakikatı araştırıp bulan. İç yüzüne inceliyerek vakıf olan. Hakikat âlimi. Hakikatlere hakkı ile vakıf ve ehl-i tahkik olan büyük İslâm âlimi.

[44] Tasvib: Münasip görmek. Uygun ve doğru bulmak. Aşağı indirmek.

[45] Leone Caetani’nın  İslam Tarihi

[46] Neşvedâr: Keyifli, neşeli.



[i] [1] Marifetname      Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri.

Bu gönül bende iken arzu semaya düştüm.
Bilemedim kendimi evham-ı sivaya düştüm

Hayli etrafa seyirtip aradım didarı
Ayn-ı vuslatta iken, gayrı belâya düştüm

Gerçi dost oldu bana hem-rah-ı nezdik veli
Ah kim gaflet-i cehlim ile cüdaya düştüm

Benliğimden ki gönül beste vü can hasta idi
Ben beni aşka verip bahr i safaya düştüm

Nefsi dümen bilip Allah’a sıddikım buldum
Fikri nefsi unutup, zikri Hüda’ya düştüm

Ta ki dü havlet olup, dost ile tenha kaldım
Hep dua gitti neman meht-ü senaya düştüm

Asl-ı her nağme çü Hakk’ın nefes-i rahmetidir
Hakk’ı bu nağmeden ol, zevk-i nevaya düştüm.

 

[1] Gazel 246…. FUZULİ

Olsaydı bendeki gam Ferhâd-i mübtelâde
Bir âh ile verirdi bin Bisütûn’ı bâde

Verseydi âh-i Mecnun feryâdımın sadâsın
Kuş mu karâr ederdi başındaki yuvade

Ferhâd’a zevk-i sûret Mecnûn’a seyr-i sahrâ
Bir râhat içre her kim ancak benim belâde

Eşk-i revânıma il cem’oldu var ümîdim
Kim ola vara vara cem’iyyettim ziyâde

Geh gamzen içmek ister kanımı gâh çeşmin
Korkum budur ki nâ-geh kanlar ola arade

Ser-verlik ister isen üftâdelik şi’âr et
Kim düşmeden ayağa çıkmadı başa bâde

Ger görmemek dilersen resm-i cefâ Fuzûlî
Olma vefaya tâlib dünyâ-yi bi-vefâde

 

[1] Abdurrahman Sami Paşa

Allah Bes, Bâkî Beves
Ey zâir-i sâhib-nefes,
Hubb-ı sivâdan meyli kes
Dünyâda kalmaz hiç kes,
Allah bes, bâkî heves 

Her ten biter bir derd ile,
Geh germ ile geh serd ile
Uğraşmağa bir ferd ile,
Değmez bu dünyâ-yı ehas 

Ben de ferîd-i asr idim,
Fass-ı nigîn-i sadr idim
Nakş-ı hümâyûn-ı satr idim,
Gösterdi çarh rûy-ı abes 

Dil-haste oldum bir zemân,
Tedrîc ile bitdi tüvân
Uçdu nihâyet murg-ı cân,
Çünki harâb oldu kafes 

Söndü çerâğ-ı âfiyet,
Zulmetde kaldı şeş cihet
Açıldı subh-ı âhiret,
Envâr-ı Hakdan muktebes 

Buldum o dem Sübhânımı,
Arz eyledim isyânımı
Matlûb idüp gufrânımı,
Rahmetle oldu dâd-res

Yâ Rab! Bu abd-i rû-siyâh,
Etdimse de yüz bin günâh
Dergâhını kıldım penâh,
Afvındır ancak mültemes

Târîhdir ism-i Gafûr,
Lâbüdd ider sırrı zuhûr
Afv olunur her bir kusûr,
Allah bes bâkî heves.

 

 

3 yorum:

“Ey gönül, umma vefa bu dehr-i sitemkar-ı deniden.
Bir yudum suyu diriğ eyledi Evlad-ı Nebiden.”

Burası imtihan âlemi. Darılma yok dayanma var. Hiç darılmayacaksın, daima dayanacaksın.

Resul u Kibriya sav , Eshab-ı ba-safayı: “Dikkat edin!” diyor: “Ebu Zer tek başına daire-i selamete girdi, tek başına orduya yetişti, tek başına ahirete gidecek, yanında kimse bulunmayacak, Allah’ın huzuruna da tek başına çıkacak!” Bunda öyle bir incelik vardır ki, tek başına Huzur-u Bariye yalnız Enbiya çıkar. Şimdi buradan bir, Ebu Zer hakkında bir kıymet anlatabildim zannederim.

Bazı insan vardır ki gariptir, fakirdir; hatta bazısı vardır ki, büyük kitapta onu taaffüf[29] kelimesi ile geçer. “Öyle insanlar vardır ki” der Allah (cc): “Cemiyet onları zengin zanneder.”
“Benden başkasına yüz suyu dökmez.”
“Onları bulun!” der. “Onlarla da oturup kalkmak zordur” der. Hadi şunu alıver, alıver dersin, yıkar gider seni. Ona ikram etmenin yolu da acayiptir. Bak Allah (cc) bile taaffüf kelimesi ile öyle bir, öyle bir, dilenci demiyor. Bir tuhaf bir şey o. Yaa, ahlak zor şey. Çok zor. “Kendini göstermemek şarttır” diyor, “Böyle yerlerde” diyor. “Bilmesin!” diyor. Zor iş!

Yorum Gönder

 
Şemseddin Yeşil - Tüm Hakları Saklıdır..
Designed by CruelKeSh | 2017