Eni ü nale seher-hize ney nevası verir
Bükadan Arif i billaha mey safası gelir
Sühanverin eseri bir hayat ı sânidir
Giderse dâr ı fenâdan yine sedası gelir.




Saniye sonra Kapanacaktır

28. Kaset

 028 (01.01.1959) 37dk (128)


Ve tarifi en zor olan, anlatılması en güç olan kısım da burası. İnsan suret itibariyle nihayet elli altmış kiloluk bir kan kemik torbası, vücud-u zahirisi boyunun alacağı kadar iki metre uzunluğunda bir çukura sığabilirse de mânâ-i ihtivası, vicdan-ı kibriyası kâinatı muhit. Bir eli âlem-i hikmet’te bir eli âlem-i kudret’te. Hadi, âlem-i hikmete taalluk eden sahalarını biraz anlatabilmeklik imkânı olsa da âlem-i kudretteki vaziyetini anlatmak pek kolay değil. Yalnız, hiç de bir şey söylemeden geçmek, o da doğru değil.

Hemen her konuşmamda tekrar ediyorum; çünkü konuşacağımız mevzûun temeli, sofranın ekmeği. Yemek değişir de ekmek değişmez.

İnsan şöyle bir iç âlemine girer de, içinde sessiz sözsüz, bizsiz sizsiz konuşan varlığı ile baş başa kalıp, bir an içün bu sahne-i şuhuttaki alakalarını durdurarak; ikbalinde hud’a, idbarında fecia gizlenen, zahiri çok tatlı fakat içerisinde ne kadar acılıklar bulunan, bu suret âleminden, dünya âleminden, kendi içine doğru gidip de içinde sessiz sözsüz, bizsiz sizsiz konuşan zâtı ile birkaç sual tevcih eder de: “Ben kimim? Nereden geldim? Niye getirildim? Buradan da nereye gideceğim?” suallerini tevcih eder.

(Fısıltı yapıyorsunuz konuşuyorsunuz, mevzû kayboluyor. Yapmayın, günahtır.)

Gelmede ki gitmede ki gaye nedir? Kendimi, kendim mi yaptım. Nasıl oldum ben? Bir varlığım şimdi ama ne bidayetim belli ne nihayetim. Bir şey anlatamıyor muyum? Şimdi şöyle bir varlığım ben. Fakat neyim ben? Bu lacivert kubbenin altına getirirlerken: “Beyefendi, şöyle bir âlem var, teşrif edecek misiniz?”  diye sormadılar. Giderken de sormuyorlar. Elemimle emelimin arasında yoğrula yoğrula, yaşıyorum.

Ya emelimiz vardır, ya elemimiz vardır değil mi? Şöyle düşün kendi kendine. Ya bir şeyi temennidesin, ya bir ıstırapda inliyorsun. Bunun haricinde bir şey yok bu âlemde. Bu elemden emelden kurtulan var mı? Var. Onlar istisnai, Kudret’in. Aşk putesinde erimiş, kendisinin kesafeti benliği kalmamış. Yaa! Ama onlar da ayrı bir şey. Hüküm ekseredir. Demek elemi, emeli olmayan da bu âlemde insan var ha? Var ya! Fakat şimdi biz küll halinde, ekseriyet üzerinde konuşuyoruz ki, ya elemimiz vardır ya emelimiz vardır. Mânâ mevzûu ile birleştirirsek daha tatlı anlaşılır. Mesela, Din-i Celil-i İslam’da bir tevhid vardır. Bir adamın dar-ı selama girmesi içün.

(Kim konuşuyor, kim fısıldıyor, niçün yapıyorlar? Ne kadar fena ya? Rica ettik yine olmadı. Bugün de rahatsızım ben. Fısıldıyan acaba beni mi tasdik ediyor? İtiraz mı ediyor? Yanındaki ile mi konuşuyor? Nedir? Bunlar hep bizde olur. Ne diyordum acaba? Neresinde bıraktık cümleyi?)

 لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ    der. En nazik bir yerini söylüyorum, iyi dinleyin. Orada Hak’tan gayrı, Mabud-u bi’l-Hak ancak Allah’tır. Yapmış olduğu ikrarda nefyettiği[1] şey nedir biliyor musunuz? Kendi benliğidir. Anlatabildim mi acaba? Yok, burası anlaşılmadı. Çok zor, dursun. Zor yeri bura. Neyse biz yine gelelim mevzûmuzun içerisine.

Gelmede gitmede ihtiyârım yok, ama gelmişim. Bir cephesi çok aciz içerisinde, acz içerisinde, bir cephesinde de nefy-i vücud ederse… Buralara nereden girdik? İnsanlar elem ile emel arasındadır. Şu anda kendini yokla, ya elemin var ya emelin var veyahut her ikisi de var. Hem emelin var hem elemin var. Bundan başka bir şey yok. Bunun haricinde bundan kurtulan insanlar var mıdır, dedik. Vardır, dedik. Fakat bunlar istisna teşkil eder. Hüküm ekser üzeredir. Ee bunlar nasıl huzur bulabilirler? Kendi vücutlarından eser kalmayan kimse de elem emel olur mu? Orada, o kelime-i tevhidi misal getirdik. Fakat orası biraz zor olduğu için zihinler karışacak, onu orada kestik. Ona çok misal vermek lazım. Vakit yok.

Bizâtihi Hakk’ın vücudundan gayrı vücut yok. “Neyi nefyedersin?” der, mesela âlem-i hakikat. Bilmem anlatabiliyor muyum? İspat olunan şey zaten sabit. Neyi ispat etmeye kalkarsın, der. Evham-ı hayali, anlatabildik mi onu nefyediyor. Evham-ı hayali. Neyse, sağ kalırsam bu bahsi açarız. Daha derinleştiririz, misallerini veririz. İnşallah anlaşılır.

Şimdi bu elemle emel arasında, nihayet şurada işte gözünü aç kapayıncaya kadar, geçip gidiyor. Bu arada bizi buraya niye getirmişler?  Gaye ne? Bunu düşünmeklik zevki bir insanda başladı mı, ahlakın içerisine girmeye başladı. Anlatabildim mi acaba? Çünkü hilkatindeki gayeyi anlamaya niyet etti. O gaye de o şeyin içerisine sokar. Beşer o gayesini kaybettiğinden dolayı, inliyor. Bugünkü inlemenin illeti odur. Gayesini kaybetti. Yaradılışındaki gayeyi bilmiyor bugün insanlar. Onu bildiği gün düzelir.  

Her hafta söylüyoruz. Her konuşmada tekrar ediyoruz. Her yazımızda yazıyoruz.

Beşerin ilmi yükseldi. Fenni gözleri kamaştıracak kadar ilerledi. Felsefesi fikirleri durduracak kadar terakki etti. Semavata çıkıyor artık daha ötesi var mı? Çıkacak mı acaba? Çıkacak. Büyük Kitap haberini verdi. On dört asır evvel, Allah’ın Hazreti Muhammed’e göndermiş olduğu Kitap’ta çıkacağını beyan eder. Bir tanesinin meali şudur: “Siz semavata çıksanız da ecel sizi orada bulacaktır.” der. Demek ki çıkılacak ki böyle söylüyor. Anlatabildik mi acaba?

“Siz semavata çıksanız da Ben ‘Hayattan azl oldun!’ emrini oraya da göndereceğim.”

Daha bugünkü fennin teâlisi terakkisi, dünyanın seması üzerinde. Başka sema var mı? Var ya!  Daha oralardan haberi yok, müspet ilmin. Günün birinde belki olur. Demek başka sema var. Bizim bildiğimiz dünyanın seması. Yani bilmek istediğimiz, layıkı ile bilemiyoruz ya. Onun da haberi vardır, büyük Kitap’ta.  [2]  زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا    Allah  öyle diyor: “Sizin dünyanızın semasını, seyyarat ile tezyin ettim, süsledim.” Bir de sema-i lahût var. Uuu, neler var, neler var. Çok şey var. E oralarda acaba hayat var mı yok mu? Var. Onun da haberini verdi. [3]

اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِن الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّۜ .Allah öyle Allah’tır ki; yaratmış olduğu seb’a[4] semavatta, O’na...

Ehl-i nazar zannetmişler ki o seyyareler, hayır seyyare değil. Seyyareler değil o, onlar ayrı. Anlatamıyor muyum acaba? Yedi sema dendiği vakitte, seyyarelerin isimlerini sayıyorlar. Hayır, o seyyareler dünyanın semasında olanlar. Bugün müspet ilmin bilmek istediği sema, dünyanın seması. Başka seb’a semavât var. Orayı bilmiyoruz daha. Ee senedini verebilir misin? Vereyim sana. Bunları iyi dinle. زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا  diyor bak:

“Ben sizin dünyanızın semasını tezyin ettim, süsledim.”

Öbür semalar yine başka. Yani bugünkü hariçte bulunan fevkalâdelikler, senin dedenin malıdır. Onu anlatmak istiyorum. Belki mevzûyla ne münasebatı var, diyeniniz olabilirse de. Hiç yeni bulunmuş bir şey yoktur. Haber verilmiş şeyler meydana çıkar. Semavata çıkılacak mı? Çıkılacak. Senedin var mı? Var. On dört asır evvel, Allah’ın Resul’üne göndermiş olduğu büyük Kitap’ta öyle der. “Semavata çıksanız da ecel sizi bulacak. Ben ‘Hayattan azl oldun!’ emrini oraya da göndereceğim.”  Çıkılacağına işaret ediyor, anlatamıyor muyum acaba? Bir!

Hayat var mı yok mu? Üüüü!  اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّۜ . Kendi diyor ki: “Ben, öyle bir Allah’ım ki!” O’nun konuşuş tarzı öyledir. Allah öyle Allah ki, kendisini böyle söyler O. Böyle konuşur. Semavât-ı seb’ayı hâlk etmiştir. Arzda bulunanın bir misli de orada var. Anlatamadık mı?

 وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّۜ   .  Arz üzerinde olandan bir misli orada vardır. Bunu Cenab-ı Ali’ye soruyorlar. Hafızam aldatmasın, zannederim Abdulllah İbn-i Abbas soruyor. “Anlamadın mı?  Aşikâr,  niye anlamayacaksın!” diyor. Ama diyor ki, “Bu benim gibi mi?” “Evet, (diyor) senin gibi bir Abdullah İbn-i Abbas, benim gibi bir Ali İbn-i Ebu Talip de orada var.” Yaaa!

Mevzûa nereden girdik? Tekrar ediyorum ki, burası dursun. Hayattaki gayeyi anlayalım. Belli olmaz. Birimizin kalbinde yemişini verecek olursa, icabında bütün kâinata saadet doğar. Bir vesile olur.

Birçok insanlar toplanıyor; büyük büyük kafalar, büyük iktisatçılar, diplomatlar, mütefekkirler, ahlakçılar, terbiyeciler ama fayda yok. İnsanın hilkatindeki gaye üzerinde durmuyorlar, gayet kolay bu iş. Gayet kolay. Her varlık bir gaye ittihaz edilerekten tecelli etmiştir. İnsanı Allah niçün yaratmış? Bunun gayesi nedir? Bunun üzerine durduğu gün iş değişir. Hep afakta dolaşır. “Şu şekilde şu olursa şuradan şu varidat gelir, bu şekilde bu olursa bu bunu önler.” Fayda yok!

İnsanın yaradılışındaki gaye ve bu âleme sevk edilmesindeki hikmet nedir? Durduğu dakikada beşeriyet derhal işin şekli değişir. İnsan elemle emel arasında buradaki sayılı nefesini tüketir. Yahut hem elemi hem emeli bulunaraktan ömrünü tüketir. Bunun içerisinde elemden, emelden kurtulan var mı, dedik. Eshab-ı aşk. Tabi onlar istisna teşkil ediyor. Azmış. Hüküm eksere olduğu için biz ekser üzerinde konuşuyoruz. Onlarda olmaz mı? Onlarda vücut yok ki, elemi olsun emeli olsun. Onların kendine ait vücudu kalmamış. Tabi bu aşk romanda okunan aşk değil, değil mi? Yanlış anlatmayalım. Onların bir kısmı cezbe âlemindedir, bir kısmı vecd âlemindedir. Onun maddi misali de var, size pek eskiden söylemişimdir. Maddi, işte misal olsun diyerekten söylüyoruz.

İçinizde meydan harbi görenler varsa daha iyi bilirler. O iki taraf birbiri ile karışır, karşılaşır, meydan harbi. Mehmetçik kendinden geçer. Hiçbir ses çıkmaz. Sema da vecd[5] içerisindedir, arş da beklemektedir. Bir süngü de başlar bir hart hart hart hart hart hırt. Ne elem var, ne emel var. Anlatabiliyor muyum acaba? O an ama o. Onunla kendisini tatmin edemez, düşmanın ağzı ile kulağını koparmaya başlar. Akıl girdiği vakitte bunlar durur. Anlatabildim mi? Derhal o anda akıl gelsin ne hart kalır ne hırt kalır, ne kulak kopar, ne bir şey. Derhal durur. Ya bunlar? Bunlar istilhak[6] ile olur. Maddi misali. Sen gel bunu şimdi bir ilahi cephesine geç, orada ses de yoktur. Yani Kudret, inkâr edilmesin diyerekten; her yapılan, her emrinin her beyanat-ı suphanisinin zahirde insanların ellerinde birer numunesini vermiştir ki, yarın ikinci hayatta “niçün?” dendiği vakitte o misaller gözünün önünde gösterilmek içindür.

Çok misal kaçırmışız. Hangi bir şeyin emrini vermiştir Hûdâ, onun bir misalini de vermiştir. Ve bu sahnede göstermiştir. Mesela, bir misal verelim. Yani verdiğine misal olaraktan misali veriyoruz. Mesela, Allah der ki: “Bana inandın mı?”  İnandım! “İnandığının zevkini, Bana ait olan kuvve ile hem sen gör hem Ben göreyim hem kâinat görsün. Bu niyeti ispat et!” der. Anlatabildim mi acaba?

Bir kimse bir kimseyi severse, hakkı ile sevecek olursa, sevdiğinin dediği ile oturup kalkar. Şimdi onun için sakın kimseye “seni seviyorum” deme. Sahtekâr olursun. Senin iraden kalmaz o vakit. “Efendim severim.” Yok. Öyle yürü. Doğru yürü. Ayrıdır o iş. “İnandın değil mi?” diyor. Öyle mi, inandın mı? Sonra o kadar da incedir ki, mesela der ki:

[7] يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اٰمِنُوا  Durur birdenbire insan. “Ey iman ettim diyenler, iman ediniz!” diyor. Bir şey anlatamadık mı? “Ey iman ettim diyenler, iman ediniz!” diyor. Bir bak, iman etmiş, tekrar iman edilir mi? Dikkat et, diyor. Söz halinde kalma. Kendini aldatma. Bak imtihan ettim diyor, var mısın?

“Allah’ı sevende bir defa üç haslet olur.” diyor Hazreti Muhammed. Derya gibi seha, birincisi.  Güneş gibi şefkat. Müsavi bir şekilde tecelli eder, şaha da gedaya da. Masası, kasası, rütbesi olan, karşısında durduğu vakitte ona daha fazla, fakire “Sen şöyle dur!” demez. Beraber, anlatabiliyor muyum acaba? Turab gibi tevâzu. Hakk’a sevginin üç büyük alameti. Toprak. İsm-i azama mazhardır. Hayatın en büyük varlığıdır. Basarız, ezeriz, bütün çirkinliklerimizi gizleriz, tükürürüz. Bütüün, ne bileyim ben işte anlıyorsun, anlatış tarzımdan anla. Her şeyi yaparız. Fakat o keremi ile bize nebatı çıkarır, hayatımıza lazım olan varlığı meydana getirir, “buyurun” der. Hakk’ı seven insanda bu tevâzu olacak.

Neyse, misal getiriyorduk bir yere. “İnandın bana değil mi? Bu inandığının zevkini hariçte, Bana ait olan kulluğunla, Bana göster. Hem kendin gör hem mezahir[8] görsün, hem şuhud âlemi şahit olsun, hem âlem-i gayb temaşa etsin. Göster sen bunu… Mesela ondan bir tanesi namaz. “Efendim iyi amma icabat-ı zaman. Şimdi elbise tarzı şöyle, şekil böyle, biz yine kabul etsek de, şöyle bir hafif ıhmâ[9] etsek, boynumuzu büksek. O beni secde yerine kaim kılsa, niçün olmasın pekâlâ olur.” der!  İyi ama alelâde bir kıza taaşşuk[10] etsen, sana beş dakikalık bir saha vermiş olsa, orada diken de olsa, oturursun da batmaz. Karlı havada yürürsün, çırçıplak olursun da zatürre olmazsın. Neden? O muhabbetinin zevkinden bu vücudunu verdin farkında değilsin. Anlatamıyor muyum acaba? Farkında değilsin. Yoksa ona sahip olsan derhal ertesi gün yatar. Senin bu hususta zevkin yok.

Ze’m[11] ile nefs ile yapılacak taati Allah istemez. Sen nefsine cebr ederekten, onu elde etsen, “Gönlüm şöyle böyle aman ne yapayım!”  Öyle demiyor ki zaten, Allah’ın âdeti de acayiptir. “Emirlerimin, nehiylerimin kabulü yalnız kâfi değildir!” der. O kadar nazlıdır ki, hem kabul hem tahsin[12] şarttır. Bir şey anlatamadım mı acaba? Şunu Türkçeleştireyim daha açık şöyle. “Kabul-Tahsin” Bir emir gelmiş, mesela ekseriyet böyledir. “Zor ama ne yapalım Allah’ın emri.” Hiç makbul değil. Bakmaz bile yüzüne. İlk önce kusur buldun, sana ağır geldi,  işte onu “şey işte ya…” Yaa? “Ne güzel emretmiş, ahh ya etmeseydi.” Bu hasreti çekerekten kabul ister. Bir şey anlatabildim mi? Yine o hasreti çekerekten nehye intisal[13] ister.  “Şunu yasak yapmış; elbette, hikmet sahibidir, ne güzel yapmış da yasak yapmış, ya yapmasaydı bizim hâlimiz ne olurdu?”  Bu hasreti çekerekten kabulü ister. Bir şey anlatabildim mi acaba? Şimdi buna misal kaçırmıştır Hûdâ. Misal.

Tabi herkes bilir ki, vazifelerin en mukaddesi, en yüksek vazife, insan içün hizmet-i mecburiyeyi askeriyedir. En kutsî bir vazife. O vazifesini yaparken, talim-i terbiyede kumandan “Yat yere!” der. Öğretilmiş şekl-i mahsusi ile o yatmanın bir usulü vardır,  o talim edilmiştir, ona bir aykırı yapamaz o. Öğretilmiş şekl-i mahsusi ile raaap kapanır. Taş da olsa kapanır, dikende olsa kapanır, herhangi bir çirkinlik de olsa kapanır. "Burada şu vardır, ben buraya yatmam!” dediği dakikada veyahut biraz geciktiği vakitte dipçiği yer. Yatacaksın! Ya ölmeyen kumandanın kumandası. Bir şey anlatamadım mı? Emekliye ayrılmayan kumandanın kumandası. Ölmez, uyuklamaz her an bir şan[14] da olan kumandanın kumandası. Bir şey anlatabiliyor muyum acaba? Bunların hepsinin misalini getirmiştir. Yarın sorar. “Onları Ben yaptırdım sana. O yat yere, yeri de Ben yaptırtdım.” Niçün. [15] اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعًاۙ   .

[16] لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِااللّٰهِ . Anlatabildim mi acaba? “Bütün kuvvetler Bende toplanır, Benim. Benimdir!” der. Onun için mesela kuvvet ezelidir, diye kitaplar filan vardır maddecinin… Evet, kuvvet Hakk’ın olması dolayısı ile ezelidir. Anlatabildim mi? “Benimdir” diyor çünkü Hakk’ın olması hasebiyle ezelidir. Onun sıfatı olması hasebiyle ezelidir.

 (Yoruldunuz mu? Buraya girdik, insanlar hilkatlerindeki gayeyi… Bunu altı aydan beri söylüyorum, her konuşmada. Zaten altı aydan, altı aya mevzuun ana hattını değiştirdim. Şimdi altı aydır bunu söylüyorum. Bununla beraber bir çok şeyler söylüyoruz amma ana hattını bu teşkil ediyor. Bunun üzerinde duruyoruz.)

İnsanlık saadete kavuşmak isterse; refaha, felaha nail olmak isterse, hilkatlerindeki gayeyi bilmeleri lazım. Ve ona göre derhal hatt-ı hareketin, o gaye bilinince cihanda insan içün iki esasın şart olduğu anlaşılır. Biri şefkat, biri adalet. Anlatabildik mi acaba? Hilkatindeki gayeyi, öğrendiği andan itibaren. “Bana, Kudret iki mühim esas vermiş, biri şefkat biri adalet.” Beşerde ne vakit bu sıfatlar tecelliye başladı, emn-i[17] emniyet, huzur, sen benden eminsin, ben senden eminim. “Benim için düşmek yok.” diyor. Niçün?  İnsan var ya hu. Şimdi düşerim, diye ödün patlar. “Aman beni evladıma da bırakma! (der) En yakınıma dahi bırakma!” Neden? O iki esası kaybetmiştir insaniyet. Fakat o hâkim olduğu gün, hiçbir üzüntü yok. Bana ne isabet edebilir. İnsan yaşıyor ya insan var. İnsan demek, mahzen-i şefkat-i adalet demektir. Bunun ikisi sağ olduğu müddetçe, benim için keder yok, der. Fakat şimdi her an diken üzerindesindir. Bütün kâinat. E değer mi bu? İşte gelip gidiyor. Biz zaten, gölge avına çıkmışızdır hepimiz. Senin o emelinin filan hepsi gölge avından ibarettir. Orta yerde hiçbir şey yoktur. Gölge avı, gölge!

Oldu ibret iman-ı dide-i canAyet-i “külli men aleyha fan.”[18] [i]
İrcîi[19] tablı[20] çalınır her dem
Hab-ı gaflette[21] cümle halkı cihan.

“Hayattan azl oldun!” davulunu çalıyor Kudret. Fakat herkes gaflette.

Kimse kalmaz bu dar-ı fanide
Ber-geda-yı gani pir u civan

Bu vücudun mülkü elden çıkmadan, çıkacak!  Daha gitti, birçok enisin, munisin, ünsiyet ettiğin irtibat ettiğin bir saha, bir an, şöyle bir düşün. Son nefeste bir karara bağlı. Korkunç korkunç! O işi sen çok basit görme. O kirayı veremeyince, icra memuru gelmiş, evinden dışarıya çıkartıyor, o biçim çıkmaya benzemez. Tuhaf bir şey bu!

Bu vücûdun mülkü elden çıkmadan
Devr-i eyyâm[22] ol hisârı yıkmadan

Bu senin bir payandır,[23] payan.

Sûret u mânâ ikisi yâr iken
İki âlemde elinde vâr iken
Hubb-i dünyâyı zamirinden[24] gider. *

Zamirinden gider demek yani dünyayı at, manasından bakma. Bak zamirinden gider, diyor. İçinden gider, tut düşün, ibret için düşün yahu! Acaba anlatabildim mi? Sen buraya Allah’ı koyarsan, masivayı da önüne korsan Allah onu tutar.  Sen kârlısın, artık mahvetmiyorsun. Anlatamıyor muyum acaba? Bu içinde olduğu vakitte kendini mahvediyorsun. Ve onu tutamazsın. Fakat bunu tıka şuraya koy, buraya da Hakk'ı koy.  O, onu tutar. O’nun nezdinde o.

Bir daha okuyorum dinle, hoşuma gitti de bu sefer ki kendime. Belki sen ikinci seferin de zevkine gitmezse. İnsan kendine de okur ya. Allah ne kadar ders kaçırmış. Bak bu vücutta kaç vücut var. Bu vücutta bu ağzımla konuşturur, bunu söylerken bu kulağım dinler kulağımın vücudu zevk alır. Anlatamadım mı acaba? Mesela, kendi kendine alırsın bir saz aletini güzel bir musiki yaparsın, kimse yok orada kendi kendine okursun, konuşursun, çalarsın...

(Kaset bitti)


[1] Nefy: Sürgün etmek. Birisini kendi rızası olmadan, bir yerden başka bir yere nakletmek, sürmek.
Gr: Bir şeyin olmadığını ifade eden (olumsuzluk) edatı. Müsbetin zıddı, menfi olan. Bir şeyin yokluğunu veya olmadığını iddia.
¹• Nehy: / نهى  Yasak, yasak edilen şey. Kur'ân-ı kerîmde yapılması istenmeyen şeyleri bildiren kelâm-ı ilâhî
[2] Mülk Suresi 5’nci Ayet-i Kerime :وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ وَاَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّع۪يرِ
Meali: Andolsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık ve onları, şeytanlar için taşlamalar yaptık. Ve onlar için alevli ateş azabını hazırladık.
[3] Talak Suresi 12’nci Ayet-i kerime:  اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّۜ يَتَنَزَّلُ الْاَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۙ وَاَنَّ اللّٰهَ قَدْ اَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا
Meali: Allah O'dur ki yedi göğü ve yerden de onlar kadarını yarattı. Emir bunlar arasında iner ki Allah'ın her şeye kâdir olduğunu ve Allah'ın bilgisinin, her şeyi kuşattığını bilesiniz
[4] Seb':(Seb'a) Yedi. (7)
[5] Vecd: الوجد Aşk, muhabbet. Kendinden geçecek, unutacak kadar İlâhî bir aşk hali.
Yüksek heyecan. İştiyakın galebesi. Coşku. (İradesi dışında sâlikin kalbine ansızın gelip beşerî vasıflarından soyutlanmasına yol açan hâl anlamında bir tasavvuf terimi.)
[6] İstilhak: İlhâk olmağa, katışmağa çalışma.
[7] Nisa Suresi 136’ncı Ayet-i Kerime  يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّذ۪ي نَزَّلَ عَلٰى رَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَع۪يدًا
Meali: Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a, ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse sapıklığın en koyusuna düşmüş olur.
[8] Mezahir: Şereflenmeler. Mazharlar. Eşyanın göründüğü yerler. Eşyanın görünen tarafları. Zâhir ve meşhud olanlar. (Bak: Müzâhir)
[9] Ihmâ: (Ihmak) Çöküp oturmak.
İnma': (Nemâ. dan) Arttırma, nemâlandırma.
[10] Taaşşuk: Âşık olmak. Çok fazla derecede sevgi beslemek.
[11] Ze'm: Tahkir etmek, hakaret etmek. Ayıplanmak.
[12] Tahsin: Beğenmek ve alkışlamak. Tezyin eylemek, güzelleştirmek. İyi ve güzel bulmak.
[13] İntisal: Örnek almak, uymak, emrini yerine getirmek...
İmtisal: Nümune kabul etme. Uymak. Ayrılmamak üzere inkıyad etme. Mesel ve kıssa söyleme. Bir şeyin suretine girme. Muva fakat ve mutabakat
[14] Şân : (a. i.) : 1) şan, şöhret, ün. 2) hal, keyfiyet. Azîm-üş-şân: şâm, şöhreti, keyfiyeti büyük olan. 3) gösteriş, çalım. 4) âdet, tabîat, huy. (bkz: i'tiyâd).
¹⁴Birşam: Hiddetli nazar, kızgın bakış.
[15] Bakara Suresi 165’nci Ayet-i Kerime  وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعًاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ
Meali: İnsanlardan kimi de Allah'tan başka şeyleri O'na eş tutuyorlar da onları, Allah'ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. O zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke anlasalardı.
[16] (Buharî, Ezan, 7; Müslim, Salât, 12).
[17] Emn: Eminlik. Korkusuzluk. Emniyet. Bir şeye itimad etmek. İnsanda doğruluk ve imandan ileri gelen yüksek bir meleke ve kabiliyet. Rahatlık.
[18] Rahman Suresi 26’ncı ayet-i Kerime كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍۚ 
Meali: Yer üzerinde bulunan her şey fânidir.
[19] Fecr Suresi 28’nci Ayet-i Kerime  اِرْجِع۪ٓي اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةًۚ
Meali: Hem hoşnut edici, hem de hoşnut edilmiş olarak Rabbine dön.
[20] Tabl:  Davul. Kulak zarı.
[21] Hab-ı Gaflet: Gaflet uykusu
[22] Eyyam: (Yevm. C.) Devirler. Günler. Güç, iktidar, nüfuz.
[23] Payan: Son nihayet, uç. Sınır.  Tasavvufta, Ehl-i tarikatın ulaşacağı birlik âlemi. Akıbet.
[24]  Zamir: Bir şeyi gizlemek. İç. Huk: Bir şeyin iç yüzü. Niyet. Vicdan. Kalb. Gaye. Gr: Mütekellim, muhatab ve gaibe delâlet eden ve bunların makamına kaim olan rumuzat harfleri ve harf terkiblerinin her biri. (Ben, sen, o; ene, ente, hüve gibi) ismin yerini tutan kelime.

*NASÎHAT

Bu vücûdun mülkü elden çıkmadan
Devr-i eyyâm ol hisârı yıkmadan

Sûret ü ma'nâ ikisi yâr iken
İki âlemde elinde vâr iken

Hubb-i dünyâyı zamîrinden gider
Tâ alasın âlem-i cândan haber

Nûr u zulmetden yoğurmuşlar seni
Cânını nûr anla zulmet bu teni

Ten murâdı ekl ü şürb ü mülk ü mâl
Cân temennâsı cemâl-i zü'l-Celâl

Lâ-cerem ednâ yeri ednâ sever
Yani ten dünyâ vü cân Mevlâ sever

Âriyet gömlekdir on günlük tenin
Besle cânı âriyet nendir senin

Âlemin sen cânı hem sultânısın
Hayfdır kim olasın mağlûb-i ten

Mecmau'l-bahreyn sensin aç gözün
Câm-ı cemsin hiçe sayma gündüzün(Erzurumlu İbrâhim Hakkı Hz.)


1 yorum:

Kendi vücutlarından eser kalmayan kimse de elem emel olur mu?

Yorum Gönder

 
Şemseddin Yeşil - Tüm Hakları Saklıdır..
Designed by CruelKeSh | 2017