029 (08.01.1959) 47dk (139)
Kendisini taharriden[1] hâsıl olan bir varlıktır. Bu âleme ahlakta, ahlakın tarifinde her insanın bu âleme gelmesindeki hikmet, gaye kendi hakikatini aramaktır. Maalesef beşeriyetin ekserisi bundan mahrum olaraktan, gelir geçer gider. Yani ahlaka göre bu âleme gelmek, malum ya gelişte gidişte ihtiyâr yok. Hiçbirimize sormazlar: “Dünya denilen bir sahne vardır. Teşrif eder misiniz?” diyerekten. Giderken de sormazlar: “Bir ebediyet istasyonu vardır, teşrif eder misiniz?” sormazlar. Zaten insan burayı anladığı andan itibaren, hakikate doğru yaklaşmaya başlar. Ne olur hakikate doğru yaklaşırsa, huzur içerisinde yaşar.
Zaten ömür nedir ki, bir an bile
değil! Hesap edecek olursak, üzerinde durulacak olursa, şöyle düşün: Kırk
yaşındasın, otuz yaşındasın, elli yaşındasın, her neyse ortaya bir şey koy! Kimse
bir şey koyamaz. Onu on misli daha büyüt, yine bir şey koyamaz. Onun için beşer
kuvvet-i aslisini, ahlak Allah’tan alsın, der. Yoksa kuvvet-i hayvani zevk-i ruhaniye
daima manidir. Zevk-i ruhaniden mahrum olan kimse de zaten mahrumdur. Çünkü
hayvaniyeti daima fanidir, gider. Gitmeyen onun mânâsıdır. Öbür tarafı gider.
Onun için ahlak bunun üzerinde durur. Bir daha söyleyeyim. Beşer kuvvet-i
aslisini, Allah’ın nurundan almalıdır. Kendi nefsinden alacak olursa o
kuvvet, kuvve-i hayvanidir. Kalmaz. İspatı
da gayet kolaydır. Yirmi yaşındayken şöyle vururdun, raap düşerdi. Seksenine
geldin böyle titrersin. Ne oldu o kuvvet? Ariyyet[2]
müstear[3]
alınır. Her şey fani, tabi biter tükenir.
Hiç kimsenin bir şeysi yoktur. O
semayı deler gibi bakan nice gözler sönmüştür. Yeri ezer gibi basan, böyle
mevcudata “Ben varım!” diye yaşayan, neler neler gelmiş, gitmiştir. Bu âlem öyle. Fakat nazar-ı ibret olacak, vaktinden
evvel, perde-i gaflet açılmadan, kudret elden gitmeden; zamanı fırsat bilecek, kendi mânâ-i
vicdanisine, yarayacak şeyleri tedarik edecek.
İşte, yine yabancı arkadaşlar
gördüğüm için cümleleri tekrar etmek mecburiyetindeyim.
Görüyorsunuz ki, dünya çok
çalışıyor. Belki terbiye tezgâhları bu kadar nazarî hâlde çalışmış olduğu
zaman, dünyada yok desek mübalağa etmemiş gibi gelir. İnzibat teşkilatı kanunlar
falan... Bir şeyin vukûundan sonra o şeyi önlemeklikten önce, bir şey vukû
bulmazdan evvel önlemeklik esaslarına bakmalı. Anlatabildim mi acaba? İyi
anlatamadım bunları. Kanunlar, bir hadise meydana çıktıktan sonra önlemekliğe
çalışır. Mânâ, ahlak; mânâ yani ya, mânâ! Anlatamıyor muyum? İman! Hangi kelime
ile söyleyeyim? O şey vukûa gelmeden önlemeye çalışır. Bir iş vukûa geldikten
sonra onun önlemeye çalışmasının faydası o kadar olmaz. Fakat daha kuvveden
fiile çıkmazdan evvel, o vakit kâinata huzur gelir.
İşte hep söylüyoruz ya, yayılsın
diyerekten söylüyoruz. Anlayan, yaymak lazım. Ve bilhassa gençlere!
Yazık günah değil mi? Ne oluyor
böyle, bütün dünya? Mevzîi konuşmuyoruz; bütün, bütün kâinat. Saçlar ağarıyor
orta yerde bir şey yok. Kudret öyle der Kitabında: “Bir insanın saçının
ağarması başının tutuşmasıdır; hâlâ uyanmıyor mu, sıcaklığını duymuyor mu?” diyor. Bir şey anlatamadım mı? Kudret büyük
kitabında öyle der. Hikaye eder, bir dostunun sözünü. Öyle müracaat etmiş: “Ya Rabbi ağardı başım, tutuştu!
Kemikte zaaf başladı. Yok, benim böyle benim yerime, ben gidiyorum, birisini
koyayım da Seni anlatsın. Seni beyan etsin.” Yani bize lazım olan yeri buranın,
insanın başının, saçının ağarması, manevi vücudunun tutuşması demektir. Gidiyor!
Faniyeti cümleden ziyade,
Ak saçlarım eğiliyor ifade.
Ahh, ben vermişim ömr-ü bâde.
Büyük büyük kafalar toplanıyor. Muazzam
muazzam bilgiler bir araya geliyor. İktisatçısıydı, diplomatıydı, şusuydu
busuydu, ama ah sesi dinmiyor ki. Neden dinmiyor? Hastalık niçün iyi tehşis
edilmiyor? Allah da öyle diyor:
“Ben bir derdi indirdim mi,
verdim mi, devasını beraber yaratırım.” diyor.
Biz onu, yalnız zannediyoruz ki,
hastalık. Başı ağrıdı mı onun devası
var, burnu kanadı mı onun devası var, o ayrı o. Manevi hastalıklarında devasını
indirdim, diyor. Anlatabiliyor muyum acaba? Hangi bir hastalık, haset bir
hastalıktır, tedavisi için ilacını koydum, diyor Allah. Riya bir hastalıktır.
Yani içi başka olmak dışı başka olmak. Riyanın mânâsı bu. İçi başka dışı başka.
Bunun ilacı vardır, diyor. Say bütün çirkinlikleri, hepsinin ilacı var. Niye bu
ilaçları aramıyor insan? Tutmuyor, ya!
Hüner midir, bir saniyede bir vidaya basasın da, bir
düğmeye basasın da bir milyon adamı öldürmek! Bu medeniyet midir bu! İki
milyon, üç milyon, sayıya girmeyen insanı böyle düğmeye basınca öldürmek, bu
medeniyet mi bu! Acaba o mu düğmeye
basacak, bu mu düğmeye basacak!? Bu iki düğmenin arasında, yaşamak huzur mudur?
Sonra uzun da bir zaman yok ki insanlar içün. İşte belli. Bu düğmeye bu mu
basacak, bu düğmeye bu mu basacak!?
Huzur var mı? Sonra öyle mi
zanneder. [4]
وَنَحْنُ الْوَارِثُون demiştir, Allah. Şaşılır, güler, diyor.
Kulun emeline ecel o kadar güler ki, diyor. Anlatabildim mi?
Hepimizin bir emeli var. Fakat o emel, ihtirasat-ı nefsaniye ile
olmamalı. O emel, manevi bir huzurla olmalı. O emel, Hak olmalı. Anlatabildim
mi? Yoksa bütün mevcudatı Allah bize müsahhar kılmıştır. Hepsi bizimdir. O’nun
olmak şartı ile. Sen, bizâtihi benim dersen, olmaz. “Vermem, (diyor) kimseye
bir şey vermem!” diyor, Allah. Allah’ın âdeti o. “Ben adama bir şey
vermem. Çalıştırırım, çalıştırırım, yallah, bir tekme, karşı ki çukura marş.
Gir çukurun içerisine!” Çalıştırır, öyledir O.
Âdeti öyle. Nazmı bu işte:
وَنَحْنُ الْوَارِثُون “Bana
çalışacaksınız. (diyor) İnanan da bana çalışacak, inanmayan da bana çalışacak.
Çalıştıracağım herkesi. Çalıştırırım
çalıştırırım, programı bittikten sonra, eline bir program vermişimdir onun,
şunları yapacaksın derim, onları yapar; ya inkârda ya tasdikte. Aklı başında
olan eğer eline inkârda bir program verilmişse yalvarır. ‘Bunun iyisini ver!’
diyerekten, işini kurtarır gider. Bana çalışacak!”
Herkes O’na çalışır. Hepimiz O’na
çalışıyoruz. Sen zanneder misin kendine çalışıyorsun? Kendine mi çalışıyorsun?
Kasayı kendine mi dolduruyorsun? Karnın doyuncaya kadar yersin, boyunun alacağı
kadar yerde yatarsın. Fazla yiyebilir misin? Bir tane palto giyersin, iki tane
giyersin, üçüncüsünde taşıyamazsın. Zaten sıkıntı veriyor dersin, def eder
atarsın. Boyun ne kadar? Bir altmış, bir yetmiş, bir seksen, nihayet iki metre
uzunluğunda bir yatakta yatarsın. İstersen iki yüz metre yap onu. Gülerler
adama. Kaldırması, yapması zor, kabartması.
Ee o hâlde!
“Bana, bana (diyor) bana çalış!” وَنَحْنُ الْوَارِثُون . “Mirasçı Benim!” diyor
Allah. “Bana kalacak.” Ve bunu hep biz hepimiz görüyoruz. Bunun uzun boylu böyle, acabası yok ki. Bir
acabalık bir iş yok. Hepimiz görüyoruz. Her gün.
Bir dostumuzu bir çukura
götürürken, ahiret istasyonuna götürürken, biz onu teşyi[5]
ederken, kabir de bize istikbal ediyor. “Bana geleceksin değil mi?” diyor. Hiç
bu sesi duymuyor musun? İngiltere’de İngilizce, Almanya’da Almanca, Fransa’da
Fransızca, Arabistan’da Arapça, Türkiye’de Türkçe.
Toprak, herkese lisan-ı hâli ile:
“Bana geleceksin kardeşim!” der. Anlatabildik mi? Bana!
“Bana geleceksin, benim ahlakımla
ahlaklan da sen bana gelirken senin bir varlığın var, o refik-i âlâya gitsin.
Taaffün[6]
edecek olan, leş olacak olan cesedin bana inerken; içinde sessiz sözsüz, bizsiz
sizsiz konuşan varlığın, bir elle tutulsun. İkisini beraber gömme. Bana
gelecek. Benim ahlakım bu değil. Ezerler kirletirler, çirkinliklerini benimle
gizlerler. Bende o kadar tevâzu vardır
ki, ben onların yine illetini bitiririm, buyurun der önüne veririm. Sen de
dayan!” diyor.
Bu âlem darılma pazarı değil,
dayanma pazarı. Cihada memur insanlar. Dayanacak! Hak ve hakikati
sevmeyenlerin gıdası, arzın dumanından olduğundan dolayıdır. Anlatabildim mi?
Hangi bir adam ki; Hak ve hakikati sevmez, o zavallı arzın dumanından gıdayı
almıştır, sevemez. Yarasa kuşu güneşi sevmez. Güneşin varlığına düşmandır. Kara
ruhlu insanlar da mânâya düşman olan insanlar da yarasa kuşu tabiatlı
kimselerdir. Güneşe düşmandır yarasa kuşu. Hiç sevmez. Hâlbuki güneş hayatın en
büyük şeyi, değil mi?
Mevzûu dağıttık. Kolay değil tabi
bunlar. Ahlaka intisap edebilmesi içün bir adamın, kendi geliş tarzı ile gidiş
tarzına ve kendisinin hüviyeti üzerinde biraz durmasına, o durduktan sonra
içinden ebed sedasını duymasına bağlıdır. Yoksa maddenin kesafetinde boğulmuş: “Ben
tesadüf etmiş olan bir varlığım. Bu sözler hissi sözlerdir. Ne ebediyet, kör bir tesadüfün neticesiyim ben, tekâmül
etmiş bir hayvanım!” nazariyesiyle, fikri ile imanı ile yaşayan bir kimse,
tabiatı ile bizim bu sözlerimizden bir şey anlamaz. Fakat ben sizin hepinizi; mânâya,
insanlığın insanlığa emanet olduğuna, inanmış insanlar diye konuşuyorum. Yoksa
o öbür türlü konuşmasını da biliriz. O saha ile vaktimizi geçirmiyoruz.
Siz, inanmış: “Ben kendim,
kendimi yapmadım. Muhitim de beni
yapmadı, benden aciz, o hâlde ben varım. Bende birçok sıfatlar var ki, benim
bir küllüm olmasa benim bir aslım olmasa o sıfatlar bende bulunmaz. Konuşuyorum
ben, konuşturan bir gün benimle konuşacak. Bana birçok sıfatlar vermiş amma ben
bunu layığı ile anlayamadım.”
Öyle değil mi ya, sık sık
anlatırız. Kim anlatabilir bana konuşmanın ne olduğunu? Hangi ilim adamı çıkar
da “Konuşmak budur.” diyerekten
anlatabilir? Haddine mi düşmüş? Allah’ın El-Kelam isminde fani olmadıkça,
beşeriyetini orada pay etmedikçe hiç konuşmayı tarif edebilir mi insan? Yaa,
konuşursun da konuşmanın ne olduğunu bilmezsin. Nasıl başladın ilk önce
konuşmaya? Hiç konuşmuyordun da. Anası babası yalvarır yanında hadi bakalım
konuş monuş filan, diyerekten. Öyle diyor, Hûdâ:
“Ben, seni ahsen-i takvime mazhar
kıldım. Evvela âlem-i âlâya illiyyine, sonra da enfüsün nefsim mânâsı ile esfel-e
safiline” [7]
ثُمَّ
رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ .
Ya esfel de kalırsın, ya tekrar
alır gidersin. İki şıkkın biri. Son nefese bağlıdır karar da. Anlatabildim mi
“Ah” alma! Öğret. Hazreti Muhammed öyle dedi.
“İlmi öğrenmek niyeti ile ayağını
sokağa atan adamın o adımı, bir abidin bir köşede yetmiş sene başını secdeye
koymasından hayırlıdır.” dedi.
Farkında mısın bu işlerin? Bir
adam: “Ben, batılın batıl olduğunu, Hakk’ın Hak olduğunu beyan edebilmeklik
müktesebatına sahip olacağım diye çırpınıyor. O aşk ile kapısından ayağını
attığı andan itibaren, yetmiş sene böyle oturmuş, başını kaldırmamış, ondan
efdaldir.” diyor. Anlatabildim mi? Zira o ilmi öğrenen, iblisin beşeriyeti
yıkması için meydana getirdiği bidatları görür, önlemeye çalışır. Öteki
abid, yalnız orada kalır, bir şey
göremez. “O gören, o göremeyenden hayırlıdır.” diyor. Bir şey anlatabildim
mi? Zaten bugün yalnız bunu söylemek için çıkmışımdır. Burayı tekrar edeyim, belleyin
burasını.
Yanıyor içi. Batıl hak suretinde
gösteriyor. İnsanlar yanıyor, mahvoluyor. “Ben bunu idrak ettim. Binaenaleyh,
ben bu batılın batıl olduğunu, Hakk’ın Hak olduğunu, ilmi bir kudretle
insanlığa talim edebilmeklik için niyet ettim. Bu aşkı bana ver.” diyerekten,
ayağını sokağa attığı andan itibaren yahut bu işe başladığı andan itibaren,
abidin yetmiş sene” diyor, Hazreti Muhammed söylüyor. Bu başkasının sözü değil
ki! “Böyle başını koymuş, secdede
kaldırmıyor. Ondan çok efdaldır.” diyor. İlleti hikmeti ne? O ilmin sahibi,
iblisin beşeriyeti yıkmaklık içün onun mânâsını çalmaklık içün, gönülde Hakk’ın
muhabbetinin karargâhının kurulmaması içün, teâli terakkisine engel olabilecek
neler varsa, faziletini çalmak içün, dokumuş olduğu o batıl şekli, o bidatı,
onu görüyor ve onu önlemeye çalışıyor. Öteki, orada kaldı, bir şey görmedi, bir
şey önleyemez ki. Elbette kötülüğü önleyen, kötülüğü gören; kötülüğü
göremeyenden, daha efdaldir.
Nereden girdik mevzûa? Anlatayım
size, iyi dinlemiyorsunuz. Evet, ama bir yerini ufacıcık bir yerini söylediniz.
Asıl söylediğim yer burası idi: “Bütün kafalar çalışıyor da beşerin ah sesi
dinmiyor. İnzibat teşkilatı…”
Mevzîi değil, konuştuğum şey dünya; bütün, bütün sahne.
Terbiye tezgâhları çalışıyor. Nazariye ahlak mevzûları çalışıyor. Fayda yok
ama. Neden? Beşer hilkatte ki gayesini anlamaya dönmüyor. Gayet kolay. Bu
işlerin önlenmesi gayet kolay. Hilkatinde ki gayeyi aramıyor. Kendi kendine
sormuyor.
Elbette bir varlığım bir şey içün
gelmişim. Hayvan da yer içer tenasül eder, insan da yer içer tenasül eder. Beni
ondan ayıran benim bir sıfatım yok mu, diye düşünmüyor. Hayvan da yer içer
tenasül eder, insan da yer içer tenasül
eder. Hatta bugünkü beşeriyet hayvandan çoook aşağıya düşüyor. Bir kısmı. Tabi,
istisnalar kaideye gelmez. Neden? Huzuzat-ı[8]
nefsaniyesini tatmin etmeklik içün insan öldüren var. Fakat hayvan, ihtirasat-ı
nefsaniyede hayvandır, daha tekâmül etmiştir fakat hiçbir vakit birisini nefsi
içün öldürmemiştir. Anlatabildim mi acaba? Şehveti galip gelip de ben şunu öldüreceğim,
diyerekten kendi cinsinden bir hayvanı öldürmemiştir. Gayet nüvaziçle[9]
severekten arzusunu yapmak ister. Bilmem anlatabildim mi? Biraz kaba ama
anlatabilmeklik içün buraya kadar indim. Yoktur, görülmez.
Bugünkü beşeriyet, çook acı bir
vaziyettedir, çook. Kendisi naib-i Hak olsun, Allah desin ki: “Ben seni öz
elimle süsledim, tesviye ettim” Öyle diyor Allah. “Tesviye ettim. (diyor) Sonra
ruh-u menfûh ile tekrim ettim.” Tabi bunların hesabını soracak.
Onun içün bir adama hakaret
ederken “hayvan” diye hakaret de etmemeli. Neden? Hayvan yarın davacı olur. “Beni hayvan yaptın
da olmam mı dedim Ya Rabbi! Ellerine teslim ettin de teslim mi olmadım?
Kullandılar da, kullandırtmadım mı? Benden ne istedi bu? Benden ne istedi? Beni
niye bunun önüne getirdi. Bunu niye bende gördü? Ne münasebetim var benim?”
Anasının nafakasını vermiyor, değil
mi? Evladının nafakasını vermiyor. Babanın evlatta hakkı var olduğu gibi
evladın da babada hakkı var. Karşılıklı o, yaa! Evladın babada hakkı yok mu?
Var. Babanın evlatta var, bunlar beraber. Hâlbuki biz bir vakitler, her vakit
söylerim bunu. Vakfiyeleri açar
bakarsanız; dedenizin ahlakını merak eder de aramak isterseniz, hâlini. Filan mahallede ki köpeklere şu kadar sırık
ciğer, filan yerde ki bilmem şu hayvanlara, şu kadar sırık bilmem ne. Belki bin
defa söylemişimdir, söyleyesiniz diye.
Dedeni birisi küçük görürse dur, de. Dur! Benim dedemi sen ağzına almaklık
hakkına haiz değilsin. Bir defa benim dedem, senin bugünkü tanıtmış olduğun
medeniyeti altı asır kendi hâkimiyetinde yaşattı. Ben türedi bir millet değilim,
de. Benim dedem, bugün medeniyetini taklit ettiğim sahayı altı asır hâkimiyetinde
tuttu. Altı saat değil o. Kolay iş değil
o. Neden? Adaleti vardı, merhameti vardı.
İki esas verdim geçen konuşmam da
biliyor musun? Allah, insana iki büyük esas vermiştir, bununla ölçecek. Biri
şefkat, merhametin üstünde böyle şefkat, birde adalet. Ondan sonra bunda teâli
ettikten sonra muhabbete geçersin, diyor. Muhabbet adaletin üstünde.
Haa, öyle mi? Evet. Demek muhabbet adaletten daha yukarı! Evet. Muhabbetten
daha sonra yok ki zaten. Muhabbet adaletin üstünde. Çünkü adalette iki şey
olacak; sen ben olacak, sen bana karşı hakkı kabul edeceksin, ben sana karşı. Muhabbette
ikilik kalkar. Bir şey anlatamıyor muyum acaba? Muhabbette ikilik kalkar.
Tımarhanelere musiki heyetleri
koymuşlar. Saz. Dedende var, bak vakfiyeye bak. O vakit Garp, senin bugün
medeniyetini taklit ettiğin Garp, deliyi cin çarpmış diye, yakıyordu. Hastaneye
de koymaz. Yakar, cayır cayır! Deden, insandır der, insan. Beni yapsaydı olmam
mı diyecektin. Kudret kim bilir ne cilvesi vardır, hikmet-i meskûtun-anh.[10] Sen bilir misin, Kudret’in işlerini. Hiç kimse
bilmez. Bildirir mi hiç. Ona, musiki ki artık şimdi bile o şekiller kabul olunuyor
medeni yerlerde. Onu asırlarca evvel deden musiki ile diyor, tedavi ediyor.
Gönlünü bir yere bağlamış. Hacere şecere, masaya kasaya, câha tapmaz. Onlar hep
benim dışımda, der. Hepsi benim dışımda. Vazifesini ayırmış; kalbim demiş Hakk'la,
kalıbım madde ile. Mâdâmı ki, ben bu âlemde hem mânâ ile hem
madde ile teşekkül etmişim, o hâlde iç hizmetlerimi de böyle arayacağım. Gönlüm
Allah’a bağlı, kalıbım da maddeye.
Deden zanneder misin ki; kuvvetli
mânâya sahip olduğu vakitte dünyasını ihmâl etmişti. Frenkler onu söylüyor: “Onlar
şaşılır bir millettir.” diyor. Zannedersin ki; hiç dünya ile alakaları yoktur,
fakat dünyanın efendisiydiler. İç tarafına bakacak olursan Allah ile
otururlardı. Yaa, ikisi beraber. Hangisini terk edersen düşersin. İkisi beraber
yürüyecek.
Bu âlem öyle. Âlem-i şuhud, âlem-i hikmet, madde ile mânâdan teşekkül
etmiş. Sen, yalnız madde dediğin vakitte, aptal gibi aldanırsın. Madde ne? Gözünü kapadığın vakitte maddenin hangisi
eksildi? Ne eksildi? Hepsi yerinde duruyor. Mânân yoksa götürürler çukura
tıkıverirler. Yirmi dört saat bile tutmaz evinde. Fenne müracaat edecek de
şekillendirecek. O da eskisi kadar şimdi kuvvetli değil. Biraz duracaksın içini
dışını çıkaracak. Toprak. Sen ters anlama sakın, onlar mânâya sahipken maddeyi
terk ettiler de(!) Karadan gemi yürüttüler ya! Muhâli mümkün yapmış. Dedenin
dökmüş olduğu top bugün Alman müzesinde, git seyret. Daha yakın zamana kadar “Bunu
dökecek ocak yok bizde.” diyorlardı. Pek
yakın zamana kadar. Dökmüş onu. Fakat onu hep dışında tutmuş. İçi başka. Hacere
şecere dışını bağlamamış.
“Hacere” dedim, taşa yani ya, şuna
buna filan. Eski konuştuğum konuşmada ki getirdiğim misallerden bir misal
aklıma getirdi. Söyleyeyim de daha iyi anlaşılsın. Söyleyeyim mi, ister
misiniz? Bir kısım diyor.
Mahmud-u Gaznevi’nin,
hükümdarlardan Mahmud-u Gaznevi, meşhur bir adam. İrfanı da var. İlimle
irfan arasında fark vardır. İrfan, ilimden üstündür. Acayip, öyle mi? Evet.
Misal vereyim de anla. Bir yere uğruyoruz şimdi, şunu şöyle bırakalım.
Padişahın biri, bir ilm-i cifir[11]
vardır. Şimdi bileni filanı yok, o eski bir ilim. Meçhulü çıkarır. Oğlu istemiş
ki bu ilmi öğrensin. O gün onun mütehassıslarından bir tanesini çağırmış.
“Benim çocuğa bunu öğretsene”
demiş. “Olur” demiş. “Ve bunu kırk günde öğreteceksin!” demiş. “İnşallah”
demiş. Çocuğun kafası katı, gabi[12],
almıyor. Hükümdar da acip bir adam.
Demiş: “Belaya çattık biz
bununla, bunun şimdi almıyor desek bir türlü”… Öğretiriz öğretiriz, bir şey
yok. Kırk gün yaklaştı, ne olacak bu çocuğun hâli? Bari ben, buna düsturunu ezberleteyim.” demiş.
İşte akşam sabah düsturları ezberletmiş. Nihayet öğrenmiş, kırk gün olmuş. “Öğrettin mi?”
demiş. “Öğrendi, demiş. Öğreneceği kadar
öğrendi.” İşaretli konuşuyor.
“Getirin bakalım!” demişler.
Hükümdar eline bir şey almış, “Kur bakalım düsturunu da şu elimdekinin ne
olduğunu söyle!” Kurmuş işte, işte öğreten adam da başında duruyor. Şöyle
işaret ediyor, işte. Yardımla neticeyi almışlar.
“Söyle bakayım ne var elimde.” Demiş
oğluna. “Değirmen taşı” demiş. Şimdi öğreten adama şöyle bir bakmış.
Demiş: “Efendim, hiddet
buyurmayın. Bir defa tetkik edelim; çocukta
düsturları beraber yürütelim, siz de gelin.” İşte o birer birer söylüyorlar, mevzû
uzatmayalım neticeleri.
“Ne görüyorsun, burada?”
demiş. “Bir delikli taş” çocuk. “İlim
buraya kadar söyler emirim! (demiş)
Buradan öbür tarafını irfan söyler, avucunun içerisinde değirmen taşının
olmayacağı bellidir. Bu olsa olsa bir boncuk taşıdır.” demiş. Bir şey anlatabildik mi acaba? Öbür tarafını
irfan söyler.
Mahmud-u Gaznevi de böyle arif
bir adam. Bir kölesi var. Fakat zahirde köle, hakikatte Mahmud-u Gaznevi ona
köle. Ee etrafın da nazar-ı dikkatini celp ediyor. Malum ya, beşeri yıkan bir
haset vardır. Kalktığı gün insanlar huzura kavuşur.
Haset, haset! O öyle bir azaptır
ki, dünyada insan ne çekerse mukabilinde eğer imanı varsa muhakkak onun
karşılığı olarak bir sefa görecektir. Haset bir ezadır, karşılığı da eza
olacaktır. Anlatamadık galiba. Haset bir ıstıraptır, ıstırab-ı
enfüsidir. Hiç huzuru yoktur hasetçi adamın. Hiç durmaz âlemle meşgul. Yahu
kendine dönsene yazık günah değil mi! Yok, ille meşgul. O bir azap içerisinde. O
azabın alacağı karşılığı yine azap olacaktır. Ama diğer bir insan bir ıstırap
çekmiş olsa Hûdâ’nın emriyle “Ben o ıstırabı karşılayacağım.” diyor. Onun bir mükâfatı var. Azabın karşılığı yine
azap. Hasedin karşılığı o bir azap, azabın, neden?
Haset adam, Allah’ın
taksimatına razı olmayan adam, demektir. Allah’ın taksimatını beğenmiyor. Mesela
hasetçi adama dense ki, niye haset edersin? “Filanın filanı var da onun için!” Peki, sana
da verelim. “Yok!” der. Ne istersin? “Ondan
yok olsun!” Anlatamadım mı acaba? Yahu
ne istiyorsun? İşte filanı. Peki, sana
da versek. “İyi ama onda ki yok olsun.” Onun karşılığı da azaptır. İşte, haset fenadır
da gıpta iyidir, filan derler ama o gıpta da hasedin üvey kardeşidir. Onda gine
o bulaşıklık vardır, var. Onu biraz kurtarmak istemişlerdir.
Tabi köleye haset ediyorlar.
Münasebet aldıkça zemmediyorlar[13].
Mahmud-u Gaznevi de aldırış etmiyor. İşte her münasebetinde “Efendim hizmetinde
kusuru vardır, sizi zahirde gözüktüğü gibi düşünmez.” bilmem ne falan. Bir gün
canı sıkılmış. Evet, o köleye enfüste köle olmuş.
Eski ilaçlar acayiptir. O vakitte
acayip, acayip ilaçlar var. Ben tetkik ediyorum, isimlerini buluyorum,
karşılığını bulamıyorum. Emniyetim de yok kimseye. Bunu sen bilir misin bu
nebatı? Yabancı bir şey der, evet satmak için. Öyle şeyler var ki, insan hayret
eder. Belki bugün fennin bilmediği sahadaki ilaçlar var. Ehlini de bulamıyorum,
yok, ehli yok. Bulamıyorum değil.
O vakitte bazı şeyleri
kullanırlarmış. Mesela inciyi döver,
tozundan ilaç yaparlarmış. O ne şekilde yapılıyorsa, biz bilmiyoruz. Bugün altını
kullanıyorlar. Çok kullanılıyor. Fenn-i
tababette[14]. O
vakit çok revaçtaymış altın. Birçok ilaçlar yapılırmış. Yani tıp âleminde,
deden böyle gözükürmüş. Çok çalışmışlar. Hâlâ İbn-i Sina’nın gününü yaparlar.
Bir adım da ileri gitmedik, derler. Evet, kesicilik, biçicilik biraz
ilerlemiştir amma keser yapıştırır mapıştırır. Bir büyük inci, böyle. Getirtmiş
yakınlarını da vüzerayı[15]
da toplamış.
—Bir ilaca ihtiyacım var, inci
tozu ile yapılacak, şunu kırın. (demiş) Öyle hiç, zerresi ele gelmeyecek, kayacak
bir vaziyette, o şekilde dövün.
Herkes birbirine bakmış. Kimse
alıp kırmıyor. Demişler:
—Efendim bu dünya hazinelerinde
yalnız sizde var, buna yazık. Buna yazık. Nasıl kıralım bunu? Başka
ufaklarından da olabilir bu.
—Ama bu daha parlak, daha kolay
olur bu. Gönlüm bunu istiyor kırıldığını.
—Çok yazık olur efendim, demişler.
Emredin de ufaklarından getirsin, ufaklarından dövülsün yapılsın.
—Çağırsanız ya şu benim köleyi,
demiş. Demişler: “Bunu demiş al, kır döv, zerresi belli olmayacak bir şekle
sok, getir.”
—“Baş üstüne!” demiş canla. Hani
yapılan işlerin bir şevki olur, onu göstererek. Yani bütün her tarafı haz[16]
olarak. Dışarıya çıktıktan sonra:
—Müsaade buyurun efendim, demişler.
Biz size her vakit söyleriz, bunu bu adam fırsat bildi, sizin hazinenizden
bunun eksilmesini murat etti. Çok yazık olacak, hainliği her vakit bunun meydandadır.
—Siz öyle diyorsunuz, bir defa da
kendini konuşturalım bakalım, demiş. Çağırın yine, demiş. Çağırmış.
—Bakın, demiş. Senin hakkında ne
diyorlar? Gülmüş köle, demiş:
—Efendim, benim için en büyük
hazine, sizin kalbinizdir. Ben ondan büyük hazine bilmem. Orada ki olanı da
bilirim ben. Benim için en büyük hazine. O hazineden çıkan en büyük mücevher, (Böyle
anlatmamıştım size, dinliyor musunuz? Anlattım ama bugün ân yerini anlatıyorum.
) O hazineden çıkan en büyük mücevher, sizin mübarek ağzınızdan çıkan
nutkunuzdur, sözünüzdür. O kırılırsa ben o vakit yanarım. Yoksa demiş ben
böyle, binlerce mücevher kırarım. (demiş) El verir ki sizin buradan çıkan sözünüz
kırılmasın. (Sonra demiş) Ben putperest miyim? Taşa yüzümü çevireceğim de
efendimden yüzümü döndüreceğim?
Anlatabildim mi acaba? Burasını
da söylememiştim.
—Ben, demiş. Putperest miyim?! Hacere
şecere, buna tapan insan mıyım ben? Sizin, emirimden yüzümü çevireyim de ona
bakayım!
Bir şey anlatabildim değil mi
acaba? “Ben, efendimden yüzümü
döndürmem. Müşrik gibi hacere yüzümü çevirmem.” Acaba bunun bir enfüs mânâsı var mı? Var. Onu
da söyleyeyim mi? Kölenin kırdığı cevher; sıfat-ı nefsanidir, iç âlemine
girerseniz. Riyazât, nefsini hapsedebilecek şekillerdeki vereceği gıda, riyazât.
Taat taşlarıyla onu kırmıştır. İçte ki mânâda bu. Şimdi, sağ kalırsam başka
konuşmada bunu açar, hariçte misaller veririm, anlatırım.
En mühim söylenecek yerlerden bir
tanesi şu. “Tabiat sârîktir[17]
ahlak sarîdir[18]”
demiş, Beşeriyetin Fahr-i Ebedisi. Tabiat hırsızdır, ahlak da sirayet eder.
Çocuğunu mektebe verdin. Eğer
talihin var, çocuk mektepte sırasında, yolunda, sınıfında; iyi, zeki, çalışkan,
dürüst, arkadaşına tesadüf ettiyse korkma yol alıp gider. Bunun aksine tesadüf
etmiş olursa ne kadar iyi olsa muhakkak bozulur, çöker. Anlatabildim mi acaba?
En mühim nokta bu. Çocuğu mektebe verdin, ilk verdiğin gün yapmış olduğu
muhitte dürüst insanlara rast gelmişse o kalkar yürür gider. Talihi yok da
bunun aksine tesadüf etmişse çöker. Pek az insan vardır ki, tamamıyla o
yaratılışında büyük bir sefa ile doğsun da o birdenbire, sen kendisinde tabi içinde. İç âleminde. “Bu
bana, benim vicdanıma uymaz bu.” Ağzıyla
söylemeyecek, hâliyle “Ben bununla hukuk
tedarik etmeyeyim. Bu beni sürükler.” O
pek istisnadır onlar, pek az bulunur. Ekseriyetle böyledir. Bir şey anlatamadım
mı?
Yaa, onun için umumun tekâmülü
şarttır. Bir adamın yetişebilmesi içün, yalnız yetişebilmesi içün ana baba kâfi
değildir. Muhit yardım edecek, muhât[19] yardım
edecek, cemiyet yardım edecek, saha yardım edecek. Sen lazım gelen talimini
terbiyeni verirsin.
Manevi zehirli gaz sıkılıyor,
dünyanın her tarafında. Gözünü kapasa kulağından, kulağını kapasa ağzından,
ağzını kapasa burnundan, hepsini kapasa mesamatından, onları da kapasa ölür
geçer gider. Yalvaralım Allah’a da dedemizin satvetini versin. Yalvaralım! Yine
tarihin efendisi olmaklık bizim için mukadderdir. Niyet etmek şart, niyet. Ne
dedik?
Tabiat hırsızdır, sârîktir. O hâlde
tabiat sârîk olunca, Hakk’a yakîn olan her karîb[20] den
kurbiyetinden[21]
bir şey çalmaya çalışalım. Bir şey anlatamadım mı acaba? İş edinelim bunu. Filan adam ne iyi adam. Hâl’en ne kadar güzel
adam. Ne olur her gün bir nebze, bir nebze çal. Kötülüğü daima çalmakta yarışa
çıktık! Ne olur iyiliği de çalmaya
çalışsak. Bir şey anlatamıyor muyum? Kötülüğü çalmak da uuu, birinciliği
alıyoruz yarışta! Biraz da iyilik. Et tabiatü sârîkatün[22].
Tabiat hırsız. Ahlak da sârî sirayet eder.
Herkesin kendisinde vardır iyilik
maddesi. Hazinesi. Zannetme ki, hariçte
sana bir şey verirler. Onun çıkmasına mani olan engeli insanlar
kaldırabilir. Saadet membaı vardır.
Onunla Kudret meydana getirir. Fakat bu tıpkı dünya arazisine benzer. Bazı
araziden elli metrede su çıkar, bazısından yüz, artezyen yaparsın neyse ne
kadar derinse o kadar çıkar. Fakat çıkar. Arazi-i kalbiyede de vardır o hazine.
O su, ma-i marifet. Fakat bazı insandan bir kulaçta çıkar, bazısını şöyle
eşelersin birdenbire fışkırır, bazısından yüz metreden, bazı yapamazsan
nihayet, uuu çıkar. Kuyucu kuyuya su vermemiştir, dikkat ediyor musunuz? Hangi
kuyucu bir kuyuya su dökmüştür? Suyu vermiştir. Yook! O kuyunun çıkmasına mani
olan toprağı, kesafeti izale etmiştir. Her insanda da ma-i feyz vardır, o
menba-ı irfan mevcuttur. İşte gösterilen o işi tedavi eden insanlar, o işin
mütehassısı olan insanlar, kendilerinden bir şey vermezler. Onun çıkmasına mani olan nefsin kesafetini
kaldırıp atarlar. Ama sen kuyuyu kazdırmaya niyet etmedikten sonra oradan bir
şey çıkmaz ki. O kesafetle gelir, geçer, göçer, gider.
Konuşma bu kadar yeter.
[1] Taharri: (Hary’dan) Aramak. Araştırmak.
İncelemek. Araştırılmak.
[2] Ariyyet: Ödünç verip almak.
[3] Müstear: (Ariyet. den) Kendi malı
olmayan, iğreti alınmış, emâneten alınmış olan. Kendini belli etmemek için kullanılan takma bir isim.
[4] Hicr
Suresi 23’ncü Ayet-i Kerime وَاِنَّا لَنَحْنُ نُحْي۪
وَنُم۪يتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ
Meali: Elbette biz diriltiriz ve biz öldürürüz! Ve hepsinin varisleri de biziz.
[5] Teşyi': Uğurlamak. Gideni selâmetlemek.
Yolcu etmek. Cesaretlendirmek.
[6] Taaffün: (Ufunet. den) Çürüyüp kokuşma.
Leş kokusu. Fena ve pis kokular.
[7] Tin
Suresi 5’nci Ayet-i Kerime ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ
سَافِل۪ينَۙ
Meali: Sonra da
çevirdik aşağıların aşağısına attık.
[8] Huzuzât: (Huzuz. C.) İnsanın hoşuna
giden şeyler.
[9] Nüvaz: Farsça
"Okşayıcı, taltif edici, iyi edici" mânâsına kelimenin sonuna
gelebilir.
[10] Meskûtun-anh: Sükût edilmiş. Sözkonusu
edilmemiş, hakkında birşey söylenmemiş, hükmü belirtilmemiş olan şey.
[11] İlm-i Cifir: Harflerin sayı
değerlerinden mânâ çıkararak elde edilen ilim. (Bak: Ebced)
[12] Gabî: Anlayışsız, ahmak, bön.
[13] Ze'm: Tahkir
etmek, hakaret etmek. Ayıplanmak.
[14] Tababet: Hekimlik. Doktorluk.
[15] Vüzera: (Vezir. C.) Vezirler. (Bak:
Vezir)
[16] Hads: Uzun
düşünce ve delile ihtiyaç kalmadan hâsıl olan ilim. Sür'at-i intikal. Ani ve
doğru idrâk. Delilden neticeye çabuk varmak
[17] Sârık: (Sârıka)
Çalan, hırsızlık yapan. Hırsız.
[18] Sârî: (Sâriye) Sirayet eden, bulaşıcı,
geçici olan. Genişleyip başkasına da geçmeğe, yayılmağa müstaid olan.
[19] Muhât:
Muhatabın kısaltılmış şekli veya içinde bulunulan, muhatap olunan çevre// Muhât:
İhâta olunmuş. Etrafı çevrilmiş. Etrafı
kuşatılan. Bir şey içinde bulunan.
¹⁹Muhab: Kendisinden
ürkülüp korkulan.
[20] Karib: Çok yakın. Yerce ve mekânca uzak
olmayan. Yakın hısım.
[21] Kurbiyyet: Yakınlık kazanmak. Yakınlık.
Bir şeye kendi gayretiyle yakınlaşmak
[22] Et
tabiatu sarikatün el ahlaku sariyetün. Hadis-i Şerif
3 yorum:
“İlmi öğrenmek niyeti ile ayağını sokağa atan adamın o adımı, bir abidin bir köşede yetmiş sene başını secdeye koymasından hayırlıdır.” dedi.
İlimle irfan arasında fark vardır. İrfan, ilimden üstündür.
Onun içün bir adama hakaret ederken “hayvan” diye hakaret de etmemeli. Neden? Hayvan yarın davacı olur. “Beni hayvan yaptın da olmam mı dedim Ya Rabbi! Ellerine teslim ettin de teslim mi olmadım? Kullandılar da, kullandırtmadım mı? Benden ne istedi bu? Benden ne istedi? Beni niye bunun önüne getirdi. Bunu niye bende gördü? Ne münasebetim var benim?”
Yorum Gönder