124 (16.09.1962) 78dk. (167)
Mevzû iki esasa ayrılmıştı; birine vazifeden doğan ahlâk, diğerine aşktan doğan ahlâk tesmiye etmiştik. Vazifeden doğan ahlâkın menşei akıl. Aşktan doğan ahlâkın da menbaı kalp olduğunu hemen hemen her konuşmada tekrar ediyoruz.
Aklın
birçok tarifleri olduğu gibi, en canlı tarifi: Hissin galatlarını tashih
eden kuvveye akıl derler. Meçhulden malumu çıkaran kuvveye akıl derler.
Fakat aklın sahası mahduttur. İnsanın hüviyeti nâmütenâhiye gider. Zira insan,
bir yüzü Âlem-i Kudret’e raptedilmiş, bir yüzü de Âlem-i Hilkat’e bağlanmıştır.
Onun içün bazı kimseler "Aklım hâkimimdir, vicdanım da âmirimdir, ben başka bir şey tanımam!" derler. Bu ahlâka göre, ahlâkçıların tarifine göre, bilhassa aşktan doğan ahlâkın sâliklerine göre hatalıdır. Zira bu hatayı ispat etmek de gayet kolaydır. Biz çok defa kendimiz de bunu ikrar ederiz.
Deriz ki, mesela: "Ahh, bugünkü aklım olsaydı ben bunu böyle mi yapardım!" Bu hasret-i nedamet, yarınki aklında olmayacağı ne malum? Öyle değil mi? Çok kere, çok defa biz bunu söyleriz. “Ne yapalım deriz, oldu. Bugünkü aklım olsaydı ben hiç bu işi böyle mi yapardım!" Yarın yine dövünmeyeceğin ne malum?
Demek oluyor ki, akıl doğrudan doğruya insanı bizâtihi felaha sevk edemez. Felaha sevk edebilmek için Kudret tarafından verilmiş bir vasıtadır. Anlatabildim mi acaba? Akıl, insanı felaha sevk edebilmek içün Kudret tarafından insana bahşedilmiş ve yalnız Âlem-i Hilkat’te geçebilecek bir varlıktır. Âlem-i Kudret’e gelince akıl tıkanır. Sahası değil, durak mahalline kadar yer verilmiştir, öbür tarafa geçemez.
Onun
içün demişlerdir ki:
Tahkik
yolunda akıl n’etsin, a’mâ vu kârip kande gitsin,
Meğer
sen olasın refikim, taa sehl ola târikim.
E o hâlde! Aşk ve iman geliyor, aklın fevkinde. Zira bir yüzümüz, bir vechimiz Âlem-i Kudret’e merbut, bağlı değil mi? Orada ne yapacağız? Akıl tıkandı. İman ve aşk...
Kad enâr el-aşku
li'l-'uşşâki minhâci'l-Hudâ.
Sâlik-i râh-i hakikat aşka
eyler iktidâ.
Hak ve hakikat sâlikleri, yolcuları içün iktida ettikleri imam, baş, aşktır. Ama tabi her hafta tekrar ediyorum, bazen yabancı arkadaş gördüğümden dolayı... Buradaki aşk, romanda okunan aşk mânâsına değil. Romanda okunan aşkın nihayeti vardır.
Ahlâkın tarif ettiği aşkta, aşkta daima uruc vardır. Âşık daima miraçtadır. O ne tâlib-i izzettir, ne tâlib-i zillettir. Ölçüsü de budur. Hakiki insanın sermayesi, İnsan-ı Kâmilin aşk diye tarif etmişler. Tabir-i tecezzi değildir.
Cüz’ünden feragat, küll’ünden feragat hükmündedir. Bunlar esas noktalardır. Herkes bu noktalarla kendisini imtihan etmekliğe kalkmalıdır, yoksa hepimiz kendi kendimize...
İnsan kendi kendini aldatabilir. "Ben de öyleyim" der. Belki öyledir. Fakat eğer muhabbeti tecezzi etmemişse, parçalanmamışsa, ölçü bu.
Aşk, kabil-i tecezzi[1] değildir. Onun içün mesela, bizim mânâ olan imanımızda zordur. Sair mânâlar gibi değildir. Bir kısmını kabul etsin, bir kısmını bu tarafa atsın. İmkân yoktur onda. Çünkü aşk mânâsıdır, kabil-i tecezzi değildir. Cüzünden -bir parçasından- feragat, küllünden feragat hükmündedir.
Biraz bu cümleler açılmak ister, misal getirmek ister amma, bugün mevzû başka olduğu içün oraya girmeyelim. Ruhta hâsıl olan muhabbettir. Mânâsında hâsıl olan muhabbet. Nefiste hâsıl olan muhabbete şehvet derler. O aşk değil. Bunu karıştırır örf. Şehvet de ikiye ayrılır; bir kısmı mubah ve ... yani iyi, bir kısmı da müstehcen, çirkin, vebal, rezalet. Onlara da ayrı ayrı ahlâk, birer kıymet verir. Sağ kalır, konuşma kabiliyetim olursa onların da izahını yavaş yavaş yaparım.
Gerek aşk gerek kalp... Tabi buradaki kalp de ahlakın tarif etmiş olduğu kalp, vücûd-u ruhiyemize ait olan kalp. Bir de vücûd-u hayvanimiz var bizim. Kudret, insanı öyle bir tecelliye mazhar kılmıştır ki, zatına muhatap tutmuş: "Sanemperest olma, suretperest olma, sametperest ol!" demiş. Zira "Ben sana kıymet verdim" diyor. Kendini geçici zannetme.
Görüyorsunuz, bu âlemde öyle tam, doyurucu bir “oh” yoktur. O tabi bu, istisnalar bu kaideye girmez. Bazı insanlar tam doyarlar, fakat onlar mahdut. Nadir. Nadir olan, yok gibidir. Konuşmalar ekseriyete, umuma ait olduğu içün. Mesela nasıl olabilir, "oh" diyebilen olur mu? Olur. Onda, kendisine ait vücûd şaibesinden bir eser kalmaz. O ne demek?
Demiri ateşe korsunuz, kuvvetli bir hararet verirsiniz, nâr-ı beyza halinde çıkar. Ve o anda ona demir diyemezsiniz. Neden? Sıfat aldı, yakıyor. Durur soğur, tekrar demir. Fakat o hâlinde iken demir diyemezsiniz.
Zaten bu asırda o kadar tecelli değişmiştir ki, Kudret, İsm-i zahirle tecelli etmiştir. Yani Allah, fen ismiyle tecelli etmiştir, birçok kapıları tıkamıştır. Atom çıkmıştır. Şimdi sen buna ilmen şu “camdır” diyemezsin. "Bana cam gözüküyor" diyebilirsin. Bunun hüviyeti hakkında, ilim ortaya atılıp da ilmî bir görüşme olursa, şuna “tahtadır” diyemezsin bizâtihi tahta... "Bana tahta şeklinde gözüküyor" dersin. Acaba anlatabiliyor muyum?
İnsan da pûte-i aşkda, öyle bir tecelliye mazhar kalır ki, nasıl ki demir maddi bir ateşin içerisinde nâr-ı beyza hâlinde çıkar çıkmaz ateş hâlinde zâhir olur da o anındaki o hâle demir diyemezsin, sıfat aldı yakıyor. Binaenaleyh, insanın da öyle bir pûteye konur. O aşkında bu kesafet gider, bir hüviyet meydana gelir. O hüviyet geldiği vakitte onda tam bir "oh" sedası çıkar, fakat o da mahdut olan insanlardadır. Anlatabiliyor muyum acaba?
Bunu şey gayet güzel söylemiştir. Hatırlarsınız belki bir on beş konuşma evvel size anlatmıştım. Yine hatırlatayım.
Beşeriyetin
Fahr-i Ebedisi der ki: "Ennâsü niyâmün fe izâ mâtü’n-intebehû” yahut “fen tebihû”. “Nâs
uykudadır” ama tabire dikkat edin. Bak "Nâs" diyor, “İnsan” demiyor. İnsan ile
nas, konuşurken biz ikisini bir zannederiz. “Nâs”a bak başka, “İnsan”a bak
başka. Anlatabiliyor muyum acaba? Nâs uykudadır. Öldüğü vakit uyanır.
Nâs
ile insan arasında ne fark var?
Nâs,
nisyandan müştaktır. Hakikatini unutmuş, unutturulmuş. Bilmiyor kendini,
gaflette, gafletten müştak, nisyandan.
İnsan, ünsden müştak. Kim enisi? Hak.
Onun içün Büyük Kitap, hitabı ayrı ayrı yapar. Mesela Allah, Kitabında bâzan der ki:
Yâ
eyyühen-nâs
(Ey benden gafil olanlar) o mânâ tahsil olunur.
Yâ
eyyühel-insân (Ey enîsi ben olanlar) o mânâ tahsil olunur.
Yâ
eyyühellezîne âmenû, der mesela bir yerinde. Biraz daha yakınlık gösterdi.
İşte birçok tabirler var, hitaplar var. Ama siz onun böyle hemen bir tercümesini alır okursanız, o hitapların hepsini mütercim aynı şekilde yazmıştır. Öyle değil. O Kitap bir sır kutusudur, erbâbına açılır. Yani zordur böyle. Hemen ben efendim...
Bazı insan vardır ki: "Aldım ben onu okudum!"… E ne okudun sen? Azizim, bir tıp kitabını, beşerin yaptığı bir kitabı, en zeki kafayla, en büyük bir kiyasetle, büyük bir fetânetle kendi kendine okusan "Ben bu kitabı okudum, bana bir diploma verin!" desen doğru tımarhaneye sevk ederler.
En büyük bir kafayla, en muazzam bir vâridat ile en yüksek hukuk kitabını öyle kendi kendine meratibine riayet etmeksizin, bir yere diz çökmeksizin: "Okudum ben, gayet güzel mevâdı biliyorum, mevzûat benim hafızamdadır!" Güzel böyle söylersin amma bir idam cezasına mahkûm olacaksın; hadi bakalım kendini müdafaa et, dediğin vakitte etrafına bakarsın: “Yok mu bu hukuktan iyi anlayan?”
E,
hani sen biliyordun ya bu işleri?
Yaa, bu Sâhib-i Hakikî’nin tenezzülen bize beyan etmiş olduğu o Büyük Tecellî. O haritâ-i kudsiyye-i mâneviyye; füsehâ-i elfâzı, hurâfâ-i mânâsı, hayrette bırakmış, dinç. Her zaman, on dört asırdan beri, hasmına “Meydandayım, demiş. Ya ben bütün kitapların üstündeyim, ya altındayım; çık meydana boğuş, demiş. İlmen ve aklen beni yenebilirsen ben davamdan vazgeçerim, çeker giderim.” der.
Neyse… Şimdi bize orası değil de orada çıkan bir incelik, anlatmak için buralara girdik. Hakikî demokrasinin esasını kurmuş.
Bilâ kayd ü şart, herkes hesap vermekle mükelleftir, der. Tanımam, der Allah. Emirmiş, reis imiş, bilmem kumandanmış, şuymuş, buymuş... Hiiç!
Herkes
hesap verecek, der. “Benden başka herkes hesap vermekle mükelleftir.” Resmen
ilân eder.
Hâlıkınız
itibarı ile Hâlık’ınız birdir. Neticede babanız da birdir. Ne masa sahibinin,
ne kasa sahibinin, ne rütbe sahibinin, ne şunun ne bunun, hiçbirisinin diğeri
üzerinde Hakk-ı tercihi yoktur. Hakk-ı Rüchan[2]-[3]
Kimin kalbi mahlûkâta, bütün mevcûdâta karşı rikkatle çarpar, tercih hakkı
alır, der.
Nerede var böyle bir medeniyet? Bulabilir misin, imkân var mı? Sonra, tatbikatı da var onun, yalnız söz hâlinde kalmaz. Bir de tatbikatı var, söz hâlinde kalmaz. O kadar büyük esaslara konmuştur ki, hayret eder insan, hayret!
Bir misâl vereyim size, eski konuşmalarda da vermiştim. Hem nezâketi var hem esasa taallûk eden bir varlık var bu vereceğim misâlde.
Bir hırsız getirdiler. Hırsız. Eli kesilecek. O ahkâmda, o mânânın verdiği ahkâmda, hükmü veren, icrâyı yapar. Ne demek bu? Meselâ, hâkim hüküm veriyor değil mi ya,
“Eli
kesilecek!” diyor. Yahut “İdam edilecek!” diyor. Git, filânı as demez. “Kim
verdi hükmü? Sen. E buyrun asın!” der. Eli kesilecek, ceza tatbik edilecek. Kim
verdi hükmü? Hâkim değil mi? “Siz yapacaksınız!” der.
İcrâyı, hükmü veren yapar. Anlatamıyor muyum?
Ama
orada o muazzam felsefe var, ne büyük hikmet var. Onu bana tahlîl et. Öyle elli
dakikada, bir saatte o tahlîl olmaz.
Eli kesilecek. Fahr-i Âlem, tatbiki O yapacak. Hükmü veren O. Kondu mânâ-i hakikat masasına, el kesilecek! Mürebbi-i ukûl, Mahbûbü’l-kulûb başladı öyle ağlıyor ki, yanında bulunanlar rivâyet ederler ki bütün ayakkabılarının üzeri gözyaşıyla yaşlanmıştı, sırıl sıklam olmuştu.
Ve
herkes rikkate geçti. Rikkate geçti.
“Çok
rikkatinizi mucip oldu Efendim.”
“Elbette
olur. Kudret’e inanan ve ebediyeti kabul eden bir kardeşinizin eli kesiliyor,
rikkate geçmez miyim?”
Demek
oluyor ki, o sirkat[4] onu
mânâ çerçevesinden atmamış. O çerçeve dâhilinde ama suçlu. O suçunda cezası o.
Şimdi,
medeniyet sahasında bulunurum diyen bazı insanlar bu hükmü tenkid ederler.
“Olur
mu efendim, böyle bir asırda böyle bir şey olur mu?”
Kardeşim!
Medeniyetini taklit ettiğin Garb âleminde, ilmen, fennî olarak en yüksek
tekâmül etmiş olan Almanlar, ikinci cihan harbinde, bir yumurta hakkı varken
iki yumurta alanı astılar! Bir yumurta hakkı varmış. Biçimine gelmiş iki tane
almış. Haber alır almaz derhal astılar.
“Kısasta hayat var”, der Allah. Anlatabiliyor muyum? Nasıl hayat? O tecellîde birçok insanlar kurtuluyor. Kısasta hayat var, der. Neyse, o da bir ayrı bir ilim. Onun üzerinde de durmak, yine uzun boylu ister. Bize lâzım olan yerini alalım.
“Çok
rikkate geçtiniz.”
“Elbette.
Neticede vicdânen birleşmiş, sûrette müktezâ-i beşeriyeti gaflet bir suç işlemiş
bir insandır. Bir kardeşinizin elini kesiyorum, kesilecek. Elbette ağlarım.”
Bir
ince nezâket geçiyor burada şimdi:
“Ne
olurdu şehâdet etmeseydiniz!”
Anlatabildim
mi acaba?
Şimdi
şahitler geldi. Onun içün der ki...
Bizim
inandığımız mânâ nezâketle dolu.
Kudret,
hiç kimsenin yüzünün kızardığını istemiyor ve “Benim sıfatımı alın” diyor. Öyle değil mi
ya? Eğer Kudret’te öyle bir sıfat olmasa, ne ben senin yanında
oturabilirim, ne sen benim yanımda oturabilirsin.
Bizi
birbirimizden gizlemiş. Setretmiş.
“Affedin”
diyorlar. Hâ, diyor, affedin deyince:
“Ben
Hakk’ın hükmünü her şeyin fevkinde severim. Bu el gidiyor diye ağlarım;
fakat O’na o kadar tâbî, o kadar severim ki onu da tatbik ederim. Ve bunu
biliniz ki, bu hâl; kızım ki Fâtıma’dır, benim kalbimdir. Hakk, Hakk’lığını
bende, ben kendimi onda görürüm. Bu hâl tecellî etse derhal onun da elini
keserdim.”
Ve bunu da biliniz ki: “İnnemâ uhlike’l-lezîne min kabliküm ennehûm kânû izâ sereka fîhim müşerrefûn terekuhû, ve izâ sereka fîhim da’îfûn akâmû ‘aleyhi’l-hakk.”
Mânâsı: Biliniz ki, sizden evvelki milletlerin yıkımının en büyük ancak sebebi: Kendi içlerinden zayıf insanlar, cemiyette kıymeti olmayan insanlar bir şey çaldıkları vakitte derhal tezyif[5] edilirler. İçlerinden büyükleri, şerîfleri, emirleri çaldığı vakit hâliyle kalır, kimse sual soramaz. Herhangi bir millette bu iş tecellî ederse beklesin, yıkılacaktır.” Öyle…
Buraya
nereden girdim? Ne diyorduk? Bilmiyorum ki, kaybettim mevzûu.
Yine
ben hatırlatayım size.
O
emri epey geçtik. Birkaç cümleler... İyi dinliyor musunuz, diyerekten
soruyorum.
Nâs
ile insanın tarifini yaptık. Nâs, nisyandan müştaktır. İnsan, üns’den
müştaktır. Kudret buna işareten, ezeli hutbesinde her sınıfa ayrı ayrı
hitab etmiştir. Binaenaleyh nâs, uykudadır -insan demiyor- Hak ve hakikatten
gafil olana hitap ediyor. O uykudadır, öldüğü vakit uyanır.
Bunu, Hz. Mevlânâ tefsir etmiş. Mevlânâ biliyorsun ya, Amerika’da kürsüsü var “Mevlânâ Kürsüsü” diye. Âlem-i Hristiyaniyeti temsil eden Papa da bir iki sene evvel: “O büyük adamın karşısında Hristiyaniyet âlemi namına hürmetle eğiliyorum.” diye gazeteler yazmıştı.
Senin deden, deden! Deden. Hangi sahayı açsan büyük bir varlığını görürsün. Muafiyet serumunu ilk söyleyen adam. Öyle dert var ki, devası içinden çıkar der. O hastalığın mikrobunu alırlar, ona korlar aşılarlar, tedavi edilir. Öyle dert var ki devası içinden çıkar diyor, koca Mesnevi’sinde. Ama biz, dedemizle alakadar olmadık ki, kaybettik hepsini.
Onun içün ahlâk der ki: En tabii bir kanunu içtimaidir ki; her fert evvela kendi muhitini hissen, ruhen, ilmen alakadar eden cihetleri ile tahassus[6] ederse teâli terakki eder, taklit ile değil. Hele cahil bir millet, mütemeddin[7] bir milleti taklide kalkıştığı gün, ilk önce sefahatini, rezaletini alır. Ondan kurtulup da lazım olanı alıncaya kadar kendi erir gider. Acaba anlatabiliyor muyum?
Şimdi Mevlânâ, bu cümleyi onun bir tefsiri var. Bir de bir Frenk âliminin tefsiri var ya, Rene’dir. Hafızamda kaldığına göre yahut başka bir zat tefsir ediyor. Şöyle bir zevk ile dinler misiniz?
Evvela
Hz. Mevlânâ’nınkini söyleyeyim. Umur-u hariciyede bir misal veriyor. Misal
gayet canlı.
“İnsana (diyor) bâzan rüyada şeytan gayet güzel bir şekilde tecelli eder. Mukteza-i beşeriyet, insan ona temayül eder, takarrüb[8] eder. Onunla beraber olur. İhtilam olur. Sonra uyanır, uyandığı vakitte bakar ki ne o hub[9] suretten ne o güzel çehreden ne o nazenin vücuttan hiçbir şey yok. Yalnız onun bir sıkıntılı neticesi var. Öyle bir şey yok, ne o vücut var ne o an var ne o şey var, nihayet onun bir kiri var, amiyane tabirle. Hak’dan gafil olanlar da bu âleme böyle taparlar. Gel emri verildiği vakitte ne debdebe var, ne tantana var, ne masa var, ne kasa var, ne câh var, ne rütbe var, ne tapınanı var, ne taptıranı var, yalnız o vebalden birikmiş olan bir yığın zulmet kiri var.” Anlatamıyor muyum acaba? Tabi Mevlânâ’nın. Mevlânâ o.
Gelelim Frenk’in bu emri tefsirine, ona da bayılırım. O da başka bir sahadan. Öyledir tabi. Büyük zatın, makam-ı zat da bulunan insanların her cümlesinin mânâsı nâmütenâhidir. O bitmez. Bir erbâb-ı irfan gelir başka bir mânâ tahsil eder. Bir erbâb-ı irfan gelir bir başka mânâ tahsil eder. Sonra o gönle bağlı işler. O mânâyı tahsiller. Gönül, gönül. Satır çokluğu kalem yazısı orda değil iş. O ufak.
Burayı anlatmadan size bir misal daha vereyim; biraz evvel demiştim ki o Büyük Kitap sır kutusudur, erbâbına açılır. Mecazibten vaktiyle İstanbul’da Köpekçi Hasan Baba namında bir zat vardı. Ben çocukluğumda biliyorum, Köpekçi Hasan Baba. Fatih’in Karadeniz Kapısı’nda mabedin orada yaz kış yatar kalkar fakat çok muazzam adamlar hürmetle elini öper, tuhaf bir adam.
Mesela o vakit İstanbul’da çok köpek var. Fatih Meydanı’na gelin, diyor. Köpekler Aksaray’dan, Beyazıt’tan, Sultan Selim’den böyle sürü sürü hâlinde geliyor. Küfeyle ekmeği getiriyor, doğruyor doğruyor, hiçbir köpek diğer köpeğin ekmeğine elini atmıyor.
Nasılsa
günlerden bir gün, bir köpek diğer köpeğin ağzındaki ekmeğe hamle etmiş, hemen
tutmuş kulağından kaldırmış “üç gün yolsuzsun” demiş, huzuruma çıkmayacan.
Tabi bunlar işte hani aklın her şeyi hâlletmez dedim ya, haricinde bir şey. Meraklı bir kasap -o civarda kasaplar vardı- görmüş. Köpeği hemen kucaklamış, bir marka vurmuş; bakalım ne olacak, demiş. O her gün o ekmeği veriyor; o köpek o ağacın dibinde, ötekiler yiyor, o kalkmıyor yerinden. Öylee Köpekçi Hasan Baba’nın yüzüne bakıyor bööyle. Dördüncü günü gelmiş, şapır şapır başlamış o da ekmeği yemeye. Nedir bu? İnsan mefhûmu, hâllolunmuş bir şey mi ki ben şimdi size… İnsan, üüü!
O vakit Patrikhane bir kilisenin tamirini istiyor, yapılmasını istiyor. Bir misal daha vereyim. Abdülhamit zamanı, Abdülhamit müsaade etmiyor. İşte başmabeyinciyi iltimasçı koyuyorlar, bilmem işte seryaveri bilmem ne yapıyorlar, birçok adamını buluyorlar. Olmaz, diyor.
O günün Patriğine birisi diyor ki, Köpekçi Hasan Baba’nın gönlünü yaparsanız bu irade çıkar. Hay hay demiş adam. Üç tane reis-i ruhani, despot[10] mudur, metropolit[11] midir, her neyse, vazifelendirmiş. “Gidin elini öpün, benden selam söyleyin, anlatın vaziyeti.”
Gitmişler
Karadeniz Kapısı’nda otururken bulmuşlar, işte elini öpmüşler. Üç küfe ekmek
getirin, demiş. Gelmiş üç küfe ekmek. Köpeklere de bir “gel” kumandası vermiş,
köpekler de gelmiş, ekmek doğranmış.
Bir kâğıt kalem verin bakayım bana demiş. Vermişler. “Sultanım darıltırsın İsa’yı Musa’yı eğer yapmazsan kilisayı.” Altına Köpekçi Hasan Baba, demiş. Götürün verin de demiş iradesi çıksın. Hakikaten de hemen iş çıkmış. Böyle tuhaf bir adam.
Benim
söyleyeceğim yer orası değil amma, bir şey anlatmak için bir adamın da biraz
hüviyetini bilmek lazım gelir, değil mi?
O zamanın en meşhur benam[12] ilim adamlarından, beynelmilel[13] kuvvette bir ilim adamı, tefsir okutuyor. Orda bir nazm-ı celîl geçmiş. Bekke. “Bekke” kelimesiyle geçiyor. “Ey Mekke” mânâsı verir tefsir kitapları, Mekke. O da tabi eserde nasıl görmüşse, öyle izâhını yapmış. Birçok müntehî[14] talebeler, mükellef insanlar; kitap tutuyorlar, not tutuyorlar. Ders bitmiş, herkes çekilmiş, yolda geçmiş bu zâtın önüne.
Bu Hasan Baba demiş ki: “Efendi Hazretleri, nasıl mânâ verdiniz? (demiş) bi bekketen mübâreken…” Ârif adam, öyle korkarak… Hani bir de vardır ya câhil oldu mu şöyle bir gerilir, öyle o ensesinde bir katılık hâsıl olur.
Hâlbuki ilm, Kudret’in sıfatıdır; ariyettir, adamdan alınır. Alınacağı da âşikârdır. Bâzan konuşurken unuttum dersin, gelirse hatırıma söylerim. Nerden geldi nereye gidecek! Hepsinin Kudret dersini kaçırmıştır. Öyle en canlı canlı şey ederken birdenbire “unuttum” dersin. “Biraz düşüneyim gelirse ee...” Nerden gelecek acaba?
Tedâi[15] medâi filan bir takım isimler var. Onlar isim o. Ee tahteş-şuur[16] fevkaş-şuur[17] sen tahteş-şuur de ben fevkaş-şuur diyeyim aksini ispat edebilir misin? Onlar hidayet meselesidir.
Hidayet de kelamiyat ile cidal ile olmaz. Kelamiyat ile cidal ile olmaz Hidayet. Öyle diyor Kendisi: “İstediğime ederim, istediğime etmem! Ağası değilsin ya! Bu da ayrı bir mevzû. Bugün zevkim çok. Püü dinlesen sabaha kadar. Ama hehe yorulursun. Zevkim çok.
Demiş:
“İşte eserde ‘Mekke’ gördük. Öyle mânâ vermişler, biz de öyle ‘Mekke’
aldık.”
“İyi
ama Allah’ın dili dönerdi, Mekke diyebilirdi, ‘Bekke’ demiş.”
Yakalamış Hasan Baba: “Allah’ın dili dönerdi,
Mekke diyebilirdi, ‘Bekke’ dedi, ya!”
O
zat-ı âli, o günkü o âlim adam: "Buyurunuz efendim, bizi ikaz etmek
istiyorsunuz, istifâza[18]
edeyim." demiş.
Mü’minin
zahirde kıblesi Beytü’l-Muazzama... Tarife bak. Malum ya, Hakk’a huzur ederken kıbleye dönersin. Hak
orada mı? İnsan, beşeriyetle mukayyet olunca, mukayyet, kıbleye ihtiyacı
vardır. Gönlün rahat etmez. Onun içün Hudâ oraya teveccüh etti. “Oraya hususi
bir tecelliyatım olur. Gönlünü öyle bağla.” Öyle değil mi?
Kayıttan
kurtuldu mu: فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ der[19]
Hangi tarafa dönersen, toplu olarak
benim yüzümü görürsün, der.
O da yine ayrı bir iş. Mesela, niyaz edilirken böyle semaya doğru insan iltica eder. Kudret orada mı? Öyle bir hususiyeti mi var? Bunu vaktiyle bana bir imtihanda sormuşlardı. Ağır, zorca bir imtihan. “Hem Hakk’a mekân tahsis edilmez denir, hem de böyle niyaz edilirken semaya doğru nazar edilir. Bir mekân tahsisi mânâsı çıkmaz mı?" dediler. Sual. Burayı da söyleyeyim mi? Lazım olur size, hoş. Mühim bir yer.
Şöyle cevap vermiştim: Bizim vücûd-u unsurîmize, ruhumuzun tecellisi her yerini tamamıyla muhittir. Anlatabiliyor muyum acaba? Ruhumuz, vücûdumuzun her tarafına tecelli etmiştir. Şöyle tabir edelim. Fakat kalbime tecellisi... Hudâ’nın da bütün mevcûdât üzerinde tecellisi birdir ama semaya hususi bir tecellisi olduğu içün o tecelliyi nazar-ı dikkate alarak elleri kaldırırız. Anlatabildik mi acaba?
Şimdi soruyor ve cevap veriyor kendisi, diyor ki: Mü’minin zahirde kıblesi Beytü’l-Muazzama, hakikatte kıblesi Hz. Muhammed. Sırran kıblesi ise Allah-u Azîmü'ş-Şan’dır. Binaenaleyh, sırren kıblesine mazhar olan, o makama çıkan insan, o kıblesiyle karşı karşıya kaldığı vakitte, o kıblesinde fânî olduğu vakitte, o kıble onda tecelli ettiği vakitte... Nasıl anlatayım. Bir bükâ-yı zevkî hâsıl olur.
Bükâ, ağlamak. Ona işareten oradaki nazm-ı celîl: Mekke’den değil de bükâ’dan müştaktır. O sınıf insanı beyan ediyor, gizlice diyor, o nazım.
Başlamış
o adam da ağlamaya. Bir elini bırakmış, bir elini öpmüş. Anlatabildim mi acaba?
E şimdi bu, bu ayrı bir iş.
Geldik Frenk’in o hadisi tefsirine, o emri. O da şöyle tefsir ediyor. Kendi sahasında. Doktor bu adam. Anne karnında cenin. Cenin demek, gizli demek. Öyle vehleten[20] baktığın vakitte göremediğin demek. Cenin, mesela cin deriz. İşte gizli mânâsına o da. Mesela mikrop bir cindir. Derhal vasıtaya almadan göremezsin. Püü, neler kaçırmış Kudret!
Alay edersin ama nenenle niye? O çirkâb[21] yani mülevves[22] cife hâlindeki sudan atlama çarpılırsın, der. Orada mikrop vardır, geçersen çarpılırsın. Çarpılmaz mısın? Alay etme nenenle! Senden önce görmüştür o. Konuşma tarzı başkadır. Sonra nenenle, dedenle ne hakkın var alay etmeye? Üüü ne ilimler bırakmış.
Güler mesela, değil mi? “Tuhaf bir kadındı, der. Bir bulaşık suyu dökülmüş olan bir yerden, aman oradan atlama, destur de de öyle atla!”
Destur
de demesindeki maksat: Kendini derle topla, bir yerine sıçratmadan atla demek.
Cenin, yavru yani ya... Anne karnındaki yavru harekete geldiği vakit onun içün der ki, Sultan-ı Resul: “Cenin tekevvüne... Annede cenin olduğu anlaşıldığı andan itibaren, hiçbir vakit hayatta cidaliniz olmasın amma cidale, asaba taalluk edecek hiçbir şey olmasın. Çocuk tam-u sıhha, tam-u rûh, tam-u sıfat olarak zâhir olmaz, der. Ananın, babanın çok tesiri vardır üzerinde.” der. Anlatabildim mi acaba? “Anne karnında çocuğu sinirli yaparsın.” der.
O bizim bilmediğimiz birçok şeyler var. Bilmiyoruz. Mesela ne bileyim, aklen bilen var mıdır? Diyor ki: “Yiyeceğiniz gıda, ammenin nazarından geçmesin. Herhangi bir şey, insanların nazarından süzülmesin.”
Sormuşlar,
niçün?
“O
yenen gıda, Kudret’in taalluku ile vücutta nutfe olur. Rahm-ı mâderde tekevvün
ederse o çocuk çok afif olmaz, diyor. Mazbut ahlaklı olmaz.” diyor.
Anlatabiliyor muyum acaba?
Ama bunu aklen sen neden olmaz? Durur. Onun içün malum ya deden: “Zembil[23] içindekini sen bil.” Öyle açık torbalar filan, cicili bicili filan değil amma hep bir maksada binaen... İnanmış ve onu da göstermiş hakikaten. O ne demişse, öyledir o.
Bir hilkat tarifi vardır kardeşim. Bir gün, eğer sıhhatim iyi, bir neşeli zamanım olursa... Daha fen kapısına girememiştir. Bayılırsın, durur aklın böyle. Sen sema deyince şu maviliği görüyorsun. Ne o ne!? O dünyanın seması. Diğer semalar, bizim bilmediğimiz, bütün denizlerle kuşatılmış. Daha fen girdi mi oraya? Çıldırır adam. Onun içün Bâb-ı Kudret açılıp da ora mütalaa olduğu vakitte, küçük dilini adam yutacak. Şart o.
Bir gün oturuyorlarmış, şöyle bir elleriyle bir hareket yapmışlar. Bir nısıf[24] daire. Kim bilir hangi insanı ikaz etmek istiyor. “Elimin hareket-i devriyesinde; bidayet-i hilkatten, nihayet-i hilkate kadar adet yazmış olsanız, o adetten çok adede girmeyecek şekilde elim cana çarpmıştır.” der.
Mesela birkaç kere söylemişimdir. Tabi ben sizi, inanmış, hilkatteki gayeyi duymuş... İnkâr sahasında bulunanlarla da ben konuşmasını bilirim. İnanmış, duymuş, geliş ve gidişte zevk almış bir camiaya hitap ederek konuşuyorum. Öyle, kanaatim öyle.
“Yediğiniz şeyden yediriniz, hiç olmazsa tattırınız. Eğer karşınızda biri onu görür de imrenmeden ağızda bir luâb[25] olur...” Olmaz mı hiç? “Öyle bir imrenme neticesi bir luâb olur da onu yutacak olursa, sende bir yiyende yani ya bir hastalık olur. Tedavisi için Kudret ilaç halk etmemiştir.”
Hem bunu öyle söylüyor. “Her dert için deva halk olunmuştur; arasınlar, bulsunlar. Her derdin devası var.” Mesela bilmiyorum, fen uğraşıyor mu? Uğraşsa çok iyi olur.
Habbetü's-sevda, devâun li-külli dâ’in ille’s-saat. Çörekotu deriz, siyah bir şey vardır ya, “Bütün dertlere devadır ölümden başka” der. Onu söyledikten sonra yalnız diyor, bir de burayı söyler. “Eğer böyle bir şeyden hastalık gelmişse, hiç! Kanun-u tıp durur orda, der. Bulunmaz, ilacını yapamazsın. Tedavi olmaz.” Aklen bunu anlat bana.
Neyse, şimdi gelelim şu Frenk'in şeysine, tefsirine. Hulâsa: İnsanın zahiri kın, mânâsı kılınçtır. Sakın kını alıp da kılınçsız gezinme. Ne yapacaksın kını? Kını ne yapacaksın, kuru kını? İnsanın zahiri kın, mânâsı da o kının içine girmiş olan kılınçtır. Kılıncı atıp da elinde süslü bir kınla geziyorsan yazık! Hiçbir işe yaramaz. Hiçç!
Diyor: Anne karnında cenin harekete geçtikten sonra, Kudret onun havassını bağışlar. Havass: Görmek içün göz, tutmak içün el, tatmak içün ağız, koklamak içün burun, işitmek içün kulak... Bunlara dış hisler diyorlar. Onları bağışlar. Fakat bu, bunların hiçbirinden haberdar değildir. Bilmez. Neden? Anne karnı o havassı kullanmaya müsait değil. Farkında da değil. Bilmiyor, müsait değil, haberi yok. Doğum olur, derhal havassı kullanmaya başlar. Evvela zâikasını[26] yapışır annesinin memesine. İşte birer birer hepsini kullanır. Çünkü artık onları kullanmaya müsait olan sahaya geldi.
Ama asıl hakikatte anne karnı, bu şuhûd âlemidir, diyor. Şimdi doğmasıyla büyük annenin karnına geldi. Buradan da doğacağız. Nasıl o anne karnında verilen havassın farkında değilse, bu anne karnında da Kudret kendisine birçok havass vermiştir. Fakat bunu kullanmaklık ona müsait olmadığından dolayı haberi de yoktur ve kullanamaz da.
Ne
vakit ki ölüm denilen hakiki doğum olur, burada verilen o havassı kullanmaya
başlar.
Anne karnında verilenden haberi yoktu, kullanamıyordu ya, doğumla kullanmaya başladı. Şimdi bu anne karnında da kendisine havass verilmiştir, farkında değil, saha da müsait değil, kullanamıyor. Derhal doğar, ölür yani ya, asıl doğumdur o. Ondan sonra hayat başlıyor, o vakit. Hayat ondan sonra başlıyor. Yaa!
Onun içün hukukunu o âlem içün tedarik et. O doğumdan sonra ki... Buradaki geçer. Elli sene, altmış sene, yüz sene olsun, bin sene olsun, hiçbir şey değil. Bir şey değil.
Haa,
şimdi diyor ki... Ne demiştim? Dedim ki istisnalar vardır.
Frenk bunun farkına varmış. Bunun farkına varmış. Biz burada kullanamayız, diyor. Fakat hiç mi kullanan yoktur? Bazı kimseler var ki bu havassını kullanırlar. Bizim göremediğimizi görürler, bizim işitemediğimizi işitirler, bizim tutamadığımızı tutarlar, bizim koklayamadığımızı koklarlar, bizim tadamadığımızı tadarlar. Bunlara da “Hakk’ın nedimi” derler.
Demek oluyor ki ahlâk, en tabiî bir kanun-ı içtimâî olarak şunu kaydediyor. Söyledim ya, bugünkü konuşmamın asıl ana noktası bu. Öbürküler zevke taalluk eder. İçinden herkesin alacağı kendi nispetinde esaslar vardır; alır almaz başka. Fakat bugünkü konuşmanın en mühim noktası şu:
En tabiî bir kanun-ı içtimâîyi ahlâk şöyle diyor: Her fert evvela kendi muhitini hissen, ruhen, ilmen, kalben tanıyacak, alâkadar olacak ve o cihetlerden tahassus edecek. Teâlî ve terakkîsi de öyle olacak. Kendi varlığından, hele bâhusus sen.
Senin hiçbir şeyi taklide ihtiyacın yok. Bir itilâ devren var, bir düşüş devren var. İtilâ devrinde nasıldın? Bak tarihine. Sabahleyin yükselirsin. Sabahleyin yükselirsin çünkü Fail-i Hakiki Hak’tır. Senin kalbinde onları gördüğü dakikadan itibaren... Onun için öyle diyor ya ahlâk:
“Eyy surete tapan! (diyor) Git mânâna çalış, sûrette kalma. Zira mânâ, sûret başının kanadıdır. Kanatsız uçamazsın, terakkî edemezsin.” Anlatabildim mi acaba? Mânâ, sûret kafasının kanadı; sûret, vücudunun kanadı. Kuvvâ-yı kâinâtı, bütün kâinâtın kuvvetini bir Hâlık’a bağlı gören... (Konuşmayı bitiriyorum artık. Sizin saat kaç?)
Kuvvâ-yı kâinâtı bir Hâlık’a bağlı gören ve o vahdâniyetin etrafında toplananlar... Bir gördü, toplandı. Mevkileri ne olursa olsun, mevkileri ne olursa olsun, hiçbir mevcûda nazar-ı hakaretle bakmak kimsenin hakkı değil.
Mevkileri ne olursa olsun, nazar-ı Hak’ta müsavi olduklarını ve adâletle vazifelendirildiklerini idrâk ederler. Onu idrâk ettikten sonra Kudret kapıları açar. Başka türlü açılmaz mı? Açılmaz. Dolambaç olur.
Adâlet
olduğunun vazifesini anlar. O vazifeyi anlayınca, hüner dağılmakta değil,
toplanmakta olduğunu idrâk eder.
Muhabbetle toplanan câmianın sâhib-i hakikîsi Kudret’tir. Hiçbir şey tesir etmez. Olmaz bir şey. Tabi o, o şekilde olunca yükselmek mecburiyeti hâsıl olur. Bunlar hep birbirine bağlıdır. Yani biz daima diyoruz: Teâlî edelim, terakkî edelim; teâlî edelim, terakkî edelim... Boyuna herkes söyler, konuşur, yazar. Ne, ne çıkar kardeşim. Bir şey olmaz. Söyle dur boyuna.
O intizam geldiği dakikadan itibaren huzursuzluğun ne vakit kalkacağını, azâbın ne vakit defolacağını insan idrâk eder. Hak ve adâlete, itidâle, sulh-u salâha bağlanmadıkça azâp defolmaz. Rücû edeceksin. Tabi adâlete rücû ettiğin vakitte menfaatlerin birçoğu gidecek. Değil mi ya? Neden insan adâlete rücû edemez? Menfaat var. O ihtirâsât-ı nefsâniyedir. Köstek olmuştur, göremez. Atacaksın.
Faziletteki zevki, her şeyin fevkinde bulacaksın. Onu burada duyabilmek için taatın sıcaklığını, masiyyetteki soğukluğunu burası tadacak. İç âlemin tadacak. Taattaki sıcaklığı, masiyyetteki soğukluğu... Biz şimdi ne taatın farkındayız ne masiyyetin farkındayız. İthalat, ihracat içün gelmişiz. İthalat, ihracat! Başka bir şey yok.
Hayvan da yer, içer, tenasül eder. İnsan da yer, içer, tenasül eder. Aramızda fark yok mu? Kudret bizi bu âleme ithalat ihracat için mi getirdi? Bize kıymet verdi.
Şimdi
dedim ki; nazar-ı Hak’ta müsavi olduklarını, zayıf kavi her kim olursa olsun...
Buna bir misal vereyim size, manevî sahadan misalini vereyim, daha güzel
anlaşılsın.
Mahbubü’l-Kulûb olan zât diyor ki... Şimdi hepimiz bu âlemden gideceğiz. Hiç bocalama, hiç sakın bocalama, hepimiz gideceğiz. Doğumla, idam kararını almıştır herkes, infazını bekliyor. Hiç kimsenin ölümüyle sevinme. Yok! Zalim mahrumdur. Herkese nafi’, cemiyete hadim olmanın çaresine bak. Deden öyle yaşadıydı.
Deden yaşarken inanır, kalbi iman ile kaynar; taatın sıcaklığını, masiyyetin soğukluğunu duyar. Mütekid[27], sebatkâr, kanaatkâr. İnsanlığın Kudret’e yaklaşmak için bir sebeb-i hakikî olduğunu bilir, ilmi yüksek tutar. Gönül verir. Gözleri tekâmülde, terakkiyât-ı sınaiye ile tekâmülün edeceğini, müdafaa-i içtimaiye için sanayinin terakkisi en mühim bir silah olduğunu, bunların hepsini görmüş ve bu kâinatta ispat etmiş. Hâlık’ın huzurunda niyazını yapar, vicdanını tertemiz tutar. Anlatamıyor muyum acaba?
Bak, hangi sahasında neler var? Çünkü insan ne kadar maddeden tekâmül ederse etsin, iç âleminde bir temizlik bulamıyor. Evet, sevinir; milyon gelmiş, şu gelmiş bu gelmiş, amma hep dışa düşüyor o. Kafanın içerisindeki tap, bir de kalbin içindeki tap. Anlatamıyor muyum?
Şiir bile öyledir. Dimağ mahsulü olan gayet güzel olabilir. Bir kere dinlersin, ikinci sefer söyledikleri vakitte “Biliyorum ben onu” dersin. Fakat kalp mahsulü ise, eğer veled-i kalpse, kalbin yavrusu olaraktan çıkmış bir şeyse, bir dinlersin bir başka zevk alırsın, bir dinlersin bir başka zevk alırsın, bir dinlersin bir başka zevk alırsın. Öyledir o.
Ticareti, bâdi-i[28] salah; bâis-i[29] felah tanımış deden. Çünkü diğer kazançlar kisb-i mahduddur. Kisb-i mahdud ne kadar çok olursa olsun zevki yoktur. Bir adamın yüz bin lira maaşı olsun, bir milyon lira maaşı olsun. Buna kisb-i mahdud derler. Parayı aldığı gün bir parça bir cûş olur ve daima “İşte ay yirmi yedi, yirmi sekiz oluyor, üç günü kaldı, beş günü kaldı!” der, bağlı.
Öbürkü öyle değil. Saha-yı ticarette ama ticaret-i ahlakiye de bozulmuştur dünya üzerinde. Ahlakiyesi varken, ahlakî ticaret kaim iken, öyle değil o. Onu daima mahdud değil, bilmiyor, “Kudret bakalım ne verecek” diyor.
Onun içün demişler ki: “El-Kâsib Habibullah: Saha-i ticaretteki kazanan, Allah’ın dostudur.” Niye? Her an kalbi O’nla bağlı. Ama ticaret-i ahlakiyye dururken konuşuyorum. Hile devrini konuşmuyorum. Anlatamıyor muyum acaba? Bilmiyor o, sabahleyin saatinde açıyor: “Bakalım Kudret ne verecek?”
O
her an Hak ile beraber olduğu içün, Hakk’ın da Habibidir. Habib…
Kime
Habib derler? Muhabbetinde iştirak bulunmayan insana Habib derler. Hakk’a o
kadar yaklaşmış ki, sevgisinde iştiraki yok. Ama bir zor yer açtın ya, mini
mini bir evlâdı var, sevmesin mi? Kudret onların hepsinin dersini vermiştir.
Bizim mânâmız o kadar zengindir ki, onu kendisine izâfe ederek, böyle kendi
malıymış gibi, kendi şeysiymiş gibi değil. Eğer o sun’-ı da Sânî’yi müşahede
ederek, o nakışta Nakkaş’ı görerek...
Düştü
yere her kim ki kıldı bize adâvet.
Kim
derdi keşiz tîr-i kazâyız fukarâyız.
Ruhsâr-ı
mehveşlere gönül vermişiz ammâ
Zannetme
ki mustağrak-ı deryâ-yı hatâyız.
Ey
hâce! Nakşe nigâh, Nakkaş’a nigâhtır sanma.
Ruz-u
bâye nigeh aynı günehtir.
O nakışta Nakkaş’ı görerek, oranın sahibini tecellî ettirerek “Bunda ne şekilde zâhir olmuşsun ya Kudret, ey Müstecâb, seni kokluyorum!” diye koklayacak olursa, hem taat olur, hem ibadet olur, hem muhabbet, vahdet olur, hem zât olur. Ama “Bana bak bana, işte böyle bir çocuk meydana getirdim, gördün mü beni?” Hehe, yandın!
Ruhen pak olduğu gibi, cismen de pak. Ahvâli dürüst, harekâtı her veçhile şayan-ı itimad, halim, mütevâzı fakat Hak ve hakikate cephe alana karşı hilmini derhâl kaldırır, şeci ve cesur. Sabr-ı meskenet denilen zillet, ki ismini değiştirmişler. Öyle şey yok. Sabr-ı Hakikî var. Anlatamadık mı? Öyle...
Misal veriyordum size. Değişecek. İlm-i zâhir de onu beyan eder yani fen, takayyül, tebeddül. Değişecek. Sen de hüviyetinle, ben de hüviyetimle tahakkuk edeceğim. Çünkü sen ki elindeki bir şeyin zayi olduğunu istemezsin, Kudret hiç varlığının zayi olduğunu ister mi? Buna imkân var mı? İstemez. Sonra ilmen aleyhinde, yani aksini konuşmak da yer vermez. İlim de yer vermez. Neden?
Hemen hemen her konuşmada tekrar ettiğim gibi: Kaç yaşındasın? Otuz. Otuz iki sene evveli zât-ı âliniz, zâtınızı bilir miydiniz? Ananız, babanız, muhitiniz, muhatınız, sizi tanıyan var mıydı? Bir defterde bir kayıt var mıydı? İsminizden, resminizden, vesminizden[30] bir şey, bir eser yoktu. Şimdi oldunuz değil mi? İsmin, resmin, cismin bilinmezken oldun da, bilindikten sonra neden olmayasın? İlim bunu reddeder. Olmaz.
Sonra ruh ilimleri de o kadar tealî etmiş ki… Ama o ruh değildir. Spiritizm yapıyorlar filan… O ruh değil. Ruh değil ama Kudret, kim bilir kimi seviyor da ayağı kaymasın diye beşere bunları yaptırıyor. Nedir o? ruhun sıfatıdır. Ruh, âlem-i emirdendir, sana bana uşak olmaz.
قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّٖي[31] diyor. Fakat ruhun sıfatıdır, o sıfatla lazım gelen şeyleri şey eder. Hattâ onlarla iştigal edenler söylerler. Bazı şeyleri sordukları vakit “Tepeleniriz, onun cevabını vermeyiz!” diyor.
Bugün dünya değişikliği var, değil mi? Herif Amerika’da masanın üzerine üç adamı oturtuyor, hop masa üç metre yukarıya kalkıyor. Câzibe kanunu ne oldu? Efendim telkin, melkin… Makineye telkin olmaz ki! Cisim bir madde, makineyle fotoğrafını çekiyor. İki asır evvel gitmiş olan bir musiki heyetini getiriyor, fasılı yaptırıyor. O çalgılar konuyor, fasıl yapılıyor. Öyle bir serap şeklinde bir şey… Hüviyet tahakkuk etmiyor. Bunlar ne bunlar?
Bunlar, Kudret. O, akıl ermez dedik ya… Bir insanı sever, onun ayağı kaymak üzeredir, bütün beşeriyete bir şey ihtirâ[32] ettirir, o kendini derler toplar. Azamet! O âlemde der.
Burada
bir incelik söyleyeceğim: Sorar Kudret. Der ki:
“Ben
hastalandım da beni niye ziyaret etmedin?”
Şaşırır
diyor:
“Sen
âleminin sahibisin, ben âciz bir insanım, seni nasıl ziyaret edebilirim?”
“Filan
yerde, filan sokakta filan hücrede, filan yerde bir insan hasta idi...”
(Konuşmanın devamı kayıtta yok, kaydedilememiş)
[1] Tecezzi: Parçalara ayrılma, bölünme.
[2] Rüchan: Üstün olma,
üstünlük.
[3] Hakk-ı Rüchan/Rüchan
Hakkı: Kendisinden sonra gelen haklara göre önceliği olan, kendisine
öncelik tanınan hak.
[4] Sirkat: Çalma, hırsızlık.
[5] Tezyif: Hakaret, tahkir
etme, aşağılama, küçültme, alay etmek.
[6] Tahassus: Hususi ve
mahsus olmak. Bir şeye veya kimseye mahsus kılınmak. “İhtisas” anlamında da kullanılmış.
[7] Mütemeddin: Medenîleşmiş,
medenî.
[8] Takarrüb: Yaklaşma,
yakına gelme.
[9] Hub: (frs) Güzel
[10] Despot: Osmanlı Devleti
zamânında Rumlar’ın dînî liderlerine verilen isim, Rum metropoliti.
[11] Metropolit: Ortodoksluk’ta
patrikten sonra gelen, bir bölgenin Ortodokslarının dînî ve sosyal işlerini
yürütmekle görevli Hristiyan din adamı, rûhânî lider, piskopos, despot.
[12] Benam: Namlı, ünlü,
meşhur.
[13] Beynelmilel: Milletler arası, uluslararası,
enternasyonel.
[14] Müntehi: Son sınıfa gelen
(öğrenci), Son dereceye ulaşan, zirveye erişen kimse.
[15] Tedâî/ Tedai: Bir şeyi
hatıra getirmek. Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi. Çağrışım.
[16] Tahte’ş-şuur: Şuur altı,
bilinçaltı
[17] Fevka’ş-şuur: Şuur üstü,
bilinçüstü (bilinç dışı)
[18] İstifâza: Feyiz
alma, feyizlenme
[19] Bakara
suresi: 115.Ayet
[20] Vehleten: İlk anda,
önce, evvela. Birdenbire. İlkin. Ansızın.
[21] Çirkâb: Çirkin su, pis su,
çirkef, bataklık.
[22] Mülevves: Pis,
kirli, iğrenç.
[23] Zembil/Zenbil: Hasırdan
veya hurma liflerinden örülmüş kulplu torba. Sepet.
[24] Nısıf: Yarım
[25] Luâb: Tükürük, salya,
ağzın sulanması.
[26] Zâika: Tatma, tat
alma hassası.
[27] Mutekid: İnançlı, dindar
[28] Bâdî: Sebep olan
şey, sebep
[29] Bâis: Sebep olan
şey, sebep.
[30] Vesm: Damga,işaret.
[31] İsrâ Suresi: 85. Ayet: Sana
ruh hakkında soru sorarlar. De ki: “Ruh rabbimin emrindendir ve size pek az
bilgi verilmiştir.”
[32] İhtirâ: İcat, buluş.
Yepyeni bir şey ortaya çıkarma.
2 yorum:
Onun içün Büyük Kitap, hitabı ayrı ayrı yapar. Mesela Allah, Kitabında bâzan der ki:
Yâ eyyühen-nâs (Ey benden gafil olanlar) o mânâ tahsil olunur.
Yâ eyyühel-insân (Ey enîsi ben olanlar) o mânâ tahsil olunur.
Yâ eyyühellezîne âmenû, der mesela bir yerinde. Biraz daha yakınlık gösterdi.
İşte birçok tabirler var, hitaplar var. Ama siz onun böyle hemen bir tercümesini alır okursanız, o hitapların hepsini mütercim aynı şekilde yazmıştır. Öyle değil. O Kitap bir sır kutusudur, erbâbına açılır. Yani zordur böyle.
bir tıp kitabını, beşerin yaptığı bir kitabı, en zeki kafayla, en büyük bir kiyasetle, büyük bir fetânetle kendi kendine okusan "Ben bu kitabı okudum, bana bir diploma verin!" desen doğru tımarhaneye sevk ederler.
Yorum Gönder