Eni ü nale seher-hize ney nevası verir
Bükadan Arif i billaha mey safası gelir
Sühanverin eseri bir hayat ı sânidir
Giderse dâr ı fenâdan yine sedası gelir.




Saniye sonra Kapanacaktır

125. Kaset

125 (23.03.1962) 70 dk (35)

Mevzû başlıca iki esasa ayrılmıştı; birine vazifeden doğan ahlâk, diğerine de aşktan doğan ahlâk tesmiye edilmişti. Vazifeden doğan ahlâkın mastarı, annesi, membası, akıl. Aşktan doğan ahlâkında madeni kalp, membaı kalp, demiştik.

Tabi buradaki aşk, romanda okunan aşk mânâsına değil. İnsan kendi iç âlemiyle baş başa kaldığı vakit: “Kendisinin nereden geldiğini... Neyim, nereden gelmişim, hayat nedir, memat nedir?  Neden mükellefim? Bu musibetler yahut bu isabetler, bu hadiseler benim üzerime neden tasnif edilmiştir? Bu kâinat nedir? Benim onunla münasebetim nedir? Neden ibarettir. Nereye götürüleceğim?” Bu sualleri sorar.

Şöyle düşünür kendi kendine: Kırk yaşındayım der, yirmi yaşındayım der, on beş yaşındayım der,  elli yaşındayım der; ama ortaya bir şey koyamadım, der. Hiç olmayacak, neticede benden ayrılmayacak bir şey koydum mu koymadım mı? Koymuşsun birçok şeyler, senden ayrılır onlar. Onlara uzun boylu bir kıymet vermez.

Kendini düşünmeye başlar hulâsa. Bu düşünmesinde “Kendini bil!” emri verilir. Bil! İlim odur. İlim satırları bilmek değil. Birçok kitap okumakla değil bu iş.  Gönül kitabını okumak. Gönül kitabını. Onu okumadan gelip gidene ahlâk, cahil der. Ama seksen hayvan yükü kitap okur, fakat henüz kendi âlemindeki kitabını okumamışsa, hissin galatlarını layığı ile tashih edememiştir. Hakiki sevdiğini bulamamıştır. Av peşindedir, hâlbuki kendisi avdır. O av peşindeyim zanneder, kendisi avlanmak üzeredir. Kendi avdır. Öyle değil mi? Kendisi.

İnsanın sevdiği şey kendisini sağır ve kör yapar. Eğer sevdiği zavallı ise... Yazık günah değil mi kör olmak, sağır olmak? İnsan gönlünü nereye bağlamışsa, bağlamış olduğu şey; onun gözünü kapar, kulağını da kapar. Bir şey anlatabiliyor muyum acaba? En dikkat olunacak nokta.

“Kişi sevdiği ile beraberdir” dedi, en büyük Ahlâkçı, Beşeriyetin Fahr-i Ebedisi: Kişi sevdiği ile beraberdir, diyor.

Ya o beraber olduğu sevdiği, bir zavallı ise? Neticesi bir felaketse! Çünkü her amelin bir neticesi olacağını idrak etmeklik, her insan içün lazım. Her insan içün. Her amelin, her işin bir neticesi var. Bunu idrak edecek. Neticesini idrak etmeden, çok fena!

Bir gün bir mecliste; mürebbi-i ukûl, mahbûbu’l-kulûb olan Zât-ı âli, birçok dostları ile oturuyordu. İçinden birisi gayri ihtiyâri ağlamaya başladı.

“Niçün ağlıyorsun?” dedi.
“Nasıl ağlamam!” dedi. Siz mevcûdâtın kalbi, Hakk’ın mazhar-ı tammı, siretiniz Hak, suretiniz Rahman. Bir gün bu âlemden ayrılacağız. Tabi sizin kendinize mahsus bir makamınız var. ‘O iftirâka[1] ben nasıl tahammül ederim?’ Ateşiyle yanıyorum, ağlıyorum!” dedi.
Güldüler, okşadılar. “Kişi sevdiği ile beraberdir.” dediler. Anlatabildim mi acaba.

Kişi sevdiği ile beraberdir, dediler. Ee kişi sevdiği ile beraber olunca böyle güzel tarafı olduğu gibi, gönül bin parça olup her biri, bir matlab[2] peşinde olur da, o sevdiği de Hak ve hakikatin haricinde bir varlık olursa, o kimse güzel bir avlanmış vaziyete düşmez mi? Tuhaf, o ben avcılık yapıyorum derken kendisi hırsının avı olduğunun farkında değildir. Hırsının tuzağına düşmüştür.

Buraya nereden girdik? Aşkı tarif ederken girdik. Ahlâktaki aşkı tarif ederken. Hani Fuzûlî’nin;

Kad enâr el-aşkı li'l-'uşşâki minhâci'l-Hudâ
Sâlik-i râh-i hakikat ışka eyler iktidâ [i]

Diye tarif etmiş olduğu. Nihayet kendi aslını bulmaklık zevki. O tecelli kendisinde hâsıl olursa, o muhabbetin adına ahlâk, aşk diyor işte. Kimde var; en zengin, en varlıklı, en büyük, onun üstünde rütbe yok. Çünkü öbür rütbelerin hepsi bir yere kadar. Elli sene, yüz sene, yirmi sene, kırk sene, altmış sene, nihayet adamı ister istemez bir sandıkçanın içerisine korlar, bir şey yok.

Bir varmış bir yokmuş. Hani eskiden masal söylerlerdi ya, o masal değil o, hakikat o.  Onun başındaki söz kadar kıymetli bir söz yoktur. Ondan muazzam hiçbir ilim de yok. Bir varmış bir yokmuş. En kıymetli şey.  Deden ne kullanmışsa güzel kullanmıştır. “Bir varmış bir yokmuş” yok mu; ondan daha kuvvetli, ondan daha güzel hiçbir söz yok.

Dün bugün içün rüya, bugün de yarın içün rüya. Ama yine birbirimizi yiyoruz. Canavarları utandırtacak bir hâle kadar, bugünkü beşeriyet -mevzii değil konuşmam, bütün beşeriyet âlemi- düşmüş. Kudret öyle bir perde çekmiş ki... Çünkü öyle diyor. “Bana oyun etmeye kalktılar. Bende bir oyun muamelesi yapayım, bakalım Ben mi onları yenerim, onlar mı Beni yener!” diyor. O kadar güzel konuşur ki.

Her gün muhasebe-i nefis yapılmadıkça, insan kâm alamaz. Hiçbir vakit. Ne demek muhasebe-i nefis? Bir ticarethane açılır; onun bir masrafını yazan, bir de varidatını yazan defteri vardır. Bunu iyi tutmaz ihmal ederse, neticesi iyi gelmez. Asıl kendi iklim-i vücûduna ait büyük bir deftere bir muhasibe ihtiyacın var. Onun işte, dışarıdaki mağazanın muhasibi şöyle, gelici geçici şey. Onlar eğreti.

Asıl hayat; Kudret’in, insanlara eğreti olarak verdiği sermayedir. Sorar kuluna. Böyle hiç... Hani bazı der ki insanlar: “Adam, Hakk’a karşı olan şey kolaydır.”  Kim demiş!? Öyle bir şey yok. Hiç görmedim öyle bir şey ben. Bilakis zor. Gayet zor. Evvela öyle der Allah. “Ben seni insan yaptım, bu insan yapma hakkını öde bakalım!” der. Bunu soracağım, diyor. “Ben seni insan yaptım.”

Bazı kimseler var, “Canım yapmasaydı! Yok onu soramaz, söyleyemezsin.” Dedikçe tepelenirsin. Sen kendi cinsinden birçok sıfatlarla, iktisat-ı hâl ile insana bile niçün diyemiyorsun da değil mi? Niçün dedirtmez. Yoktur o. “Yalnız sorarım”, der. “Ben sorarım, sen soramazsın!” Âdeti öyle. Sorar. “Ben seni insan yaptım” diyor. İnsan!

O öyle olursa zulüm olmaz mı? Bazısı vardır böyle sualler sorarlar. “Zulüm olmaz mı ya!” Sen zulmü bilmiyorsun ki, sual soruyorsun. Zulüm âharın[3] hukukuna, âharın malına, âharın başkasının bir şeysine yapılan tecavüze denir. Kudret’e Allah’a karşı başkasının malı yok ki, zulüm olsun. Anlatabildim mi acaba? Yok! Başkasının bir şeysi yok ki! Niye zulüm olsun! Başkasına, âhara yaptığı zulüm.

Sonra zor bir şeyler değil bunlar. Kendi de öyle der. Bana kimse mazeret serdetmesin, der. Kabul etmez çünkü. Kudret’in en büyük şeyi de odur. Efendim işte zaman müsaade etmedi de, zemin imkânları kaldırmıştı da, muhit şöyleydi de, ne yapayım filan... Öyle öyle gadabını tahrik edermiş ki. Öyle haber verir böyle: “Yaa! Ben, senin gibi cahildim demek ki, senin yapamayacağın şeyi sana teklif ettim öyle mi!? Ben, sen neyi yapabilirsen onu teklif etmişimdir. Zamanını da bilirim, zeminini de bilirim, imkânını da bilirim, muhiti de bilirim. Hepsini bilirim. Bunları bana niye söylüyorsun. Sen de o şey yoktu, o zevk yoktu. Sattın kendini, istifa ettin insanlıktan, bunları yaptın!” der.

Demek oluyor ki: İnsanın kendisini bulma zevkine, kendi aslını arama şeysine tecellisine ve o aslındaki hüviyetinden almış olduğu zevkin adına aşk diyorlar. Anlatabildim mi?

İnsanın da iki cephesi vardır. Bunu her konuşmada tekrar ediyoruz. Biri âlem-i hilkate ait olan yüzü, biri de âlem-i kudrete ait olan yüzü. Âlem-i hilkat değimiz, işte bu gördüğümüz göremediğimiz, bildiğimiz bilemediğimiz, ne kadar hissimize taalluk eden varlık varsa, buna âlem-i hilkat derler. Bir de âlem-i kudret var.  Orada akıl geçmez. Orada yalnız iman ile aşk geçer. Akıl durur orada.

Tahkîk yolunda akıl ne etsin. A'mâ vu karîb kande  gitsin.
Meğer sen olasın refîkim. Tâ sehl ola  tarîkim.

Denmiş. Ama insan kendisini bilmezse, cehalet içerisinde yüzüyor demektir. Cehalet içinde kalan gönlün, hakikati idrak etmesine imkân yoktur. Mesele gönlü karanlıktan kurtarmaktır. Anlatamıyor muyum? Mesele gönlü karanlıktan kurtarmak. İlmin ıstılâhâtını[4] bilmekle insan adam olmaz.

Her kimün var ise zâtında şerâret küfri
Istılâhât-ı ulûm ile müselmân olmaz

Ger kara taşı kızıl kan ile rengîn itsen
Rengi tağyîr olur ammâ la’l-i Bedahşân olmaz

Eylesen tûtîye ta’lîm-i edâ-yı kelimât
Nutkı insân olur ammâ özi insân olmaz

Hani bâzan derler ki: “Efendim, şu adamın şu kadar ilmi var da, bu fenalık bunda bulunur muydu?” Demek ki o zahirdeki bilgiler, gönül âlemi karanlıktaysa ona ziyandır o.

Her kimün var ise zâtında şerâret küfri
Istılâhât-ı ulûm ile müselmân olmaz

Ger kara taşı kızıl kan ile rengîn itsen
Rengi tağyîr olur amma la’l-i Bedahşân olmaz

Eylesen tûtîye ta’lîm-i edâ-yı kelimât (Papağana, birer birer kelimeleri talim etsen)
Nutkı insân olur ammâ özi insân olmaz.

Haa, demek oluyor ki, gerek aşk gerek kalp... Buradaki kalp de bizim vücûd-i hayvanimizin kalbi değil ahlâkta konuşurken, vücûd-u insanimizin... Bizde öyle çok vücûd mu var?  Bizde üüü, sayıya mı girer bizde vücûd.

Kâinatta ne varsa bizde var. Öyle mi, evet. Arş var, semavat var, levh-ü mahfûz var, sidre-i müntehâ var, burûc-u isnâ aşer var, âlem-i kamer var, âlem-i şems var, bildiğimiz bilmediğimiz nâmütenâhi fezanın varlığı var. Biz, Kudret’in muhatabı yahu! Bizde öyle bir tek vücûd olur mu, hepsi var.

Şöyle biraz düşünsen kendi kendine, anlatamayacak kadar, sezersin amma. Mesela gönlüne bir şey gelir, orada tavattün[5] eder, senin vücûdunun arşıdır o. Oradan tatbikat âlemine çıkarmak istersin, derhal levh-ü mahfûza gelir, dimağına. Senin vücûdunun levh-ü mahfûzudur o. Orada yoğrulur, oradan sidre-i müntehâya gider.

Neyse size, şimdi iklim-i vücûdunda bütün avâlimin tatbikatını konuşacak zaten bugün hâlim yok. Bir parça insan hisseder kendi kendine. Değil mi tutamazsın ama şööyle, gönlünde gelir, işte o arşında başladı tecelli etmeye. Oradan, o âlem-i şuhûda çıkabilmesi içün levh-ü mahfûza girer, oradan tutar âlem-i hisse gelinir; nutuk olur, tutmak içün şekiller zahir olur.

Ne bileyim ne kadar vücûdun var, çoook. Bir an bakarsın çok sevinç içindesin, bir an da çok keder içerisindesin. Hiçbir hadise yokken sevinçtesin, hiçbir hadise yokken kederdesin. Hani diyesin ki, hadiseler yaptı bunu da ondan sevinçtesin. Onlar ayrı yine. Durup dururken bir anda, gayet sürûr hâlindeyken, birdenbire kabza geçersin. Vücûd değişikliği oluyor değil mi? Şimdi beni dinlersin, dinleyen vücûdun var; dinlerken itiraz edersin, itiraz eden vücûdun var. Hepsi ayrı ayrı. Kabul edersin, kabul eden vücûdun var. Beni dinlerken bir yere gidersin, hem dinlersin hem gezersin. Kaç türlü iş.

İşte onun içün derler ki, son gel emrinde hangi vücûdundasın acaba? Korkulu yer odur. İnsan hâl-i şehvetinde, mecnundur. Hâl-i tagaddubunda[6] canavardır. Bütün sıfatlar var insanda. Acaba sen gel bakalım dendiği vakitte hangi vücûttasın, yanan nokta bu, anlatabildim mi acaba?  Dikkat olunacak budur ki, daima kontrollü yaşayacak. Tam insan vücûdunda gel emrini alsın, insan olarak gidebilsin. Zor olan işte, insan...

Ahlâk; insanı, daima insan olarak muhafaza eden şeyin adına derler. Anlatabildim mi? İnsanı, daima insan olarak muhafaza edebilecek. Kaç türlü devre yapıyorsun kendi hayatında, bir saat içerisinde kaç türlü yapıyorsun? Bütün âlem de öyle.

Cibril’e, Sultan-ı Resûl âlem-i semavattan bir şey soruyordu. Sorarken tabi o bilmez mi? Bilir ama yanındakilere ikaz olsun diyerekten “hayır, evet” dedi. Şimdi o sorulan şey neydi, filan... O uzun. Bir şey anlatmak içün. Yani kâinatın tecellisindeki incelikleri içün, anlatmak kastıyla buraya girdim.

Semavat varlığından, bir seyyarenin tecellisine ait olan bir şeyi soruyordu. Sordu. Cevabında evvela “hayır” sonra “evet” dedi. “Hayır” ile “evet”in arkası böyle tarfetü'l-ayndan[7] daha kısa.

“Önce hayır dediniz?”
“Sorduğunuz zamanda zail oldu. Hayır deyinceye kadar kaim oldu, evet dedim.” Anlamadım mı acaba?

Biraz zor yeri anlatamadım ama ne yapayım işte bu kadar. Onun içün derler ki: Ahlâk pûtesinde eri, kesâfetini letâfete inkılap ettir. Muhakkak bir vücûd değişikliği, bir âlem değişikliği yapacaksın. O değişikliğin zamanında, suret tebeddül[8] etmez ama siret tebeddül eder.

Bu yüzün -doğuşunda kesâfetinin yüzü- çirkinse güzel yapamazsın. Fakat siretini, güzelse çirkin yapabilirsin, çirkinse güzel yapabilirsin. Onu dokuma hakkını sana Kudret vermiş. İkram etmiş, anlatabildim mi? Bu gözün siyahsa mavi yapamazsın, maviyse siyah yapamazsın; fakat iç âlemindeki gözün rengini, Hak ve hakikate uyabilecek bir boya ile boyayabilmeklik hakkını sana verdim, diyor. Yapabilirsin.

Niçün demişler: Hırsından, kanaat yüzünü parçalama. Kibrinden huşu veçheni yırtma. Ne bela şeydir o. Hasisliğinden sana en ziynet veren sehâ yüzünü kirletme. Daha birçok böyle sıfatlar var. Toplayacaksın kendini. Demek ki ahlakta en büyük mevzû, insan mevzûu oluyor şu hâlde. Konuşmamızın esasını insan teşkil ediyor.

Bugün konuşmamızda en mühim yer neresidir? Dağınık söyledim. Ben size hatırlatayım. Şu cümle üzerinde yürüyoruz: “Kişi sevdiği ile beraberdir.” Herkes kendi kendisini yoklayabilir. Hakk’ı mı sever, batılı mı sever? Batıl şeklinde Hak olmuş şeyi mi sever; onu ayıracak, ona göre kendi istikametinin meçhul olmadığını görecek. Meçhul bir şey yok, kendi kendine bakar.

Buraya nereden girdik? Muhasebe-i nefisten girdik. Yatmazdan önce, günlük hesabını yaparsın. Beşeriz hepimizin birçok çıkıklığı var. Eğer o hesapta; hakeme lüzum yok, içinde sessiz sözsüz, rüşvet yemez, hiiiç kabul etmez, iltimas tanımaz, dosdoğru durur bir konuşan vardır:

“Sen der, iki tane yalancı şahit getirdin, işi kapattın. Senin ne alçak olduğunu ben bilirim!” Veyahut mazlum mevkiindesin, zalim geldi seni inletti, tepeletti.  “Neyi, ne merak ediyorsun? Ben varım sana şahid, sana yarın divanda bir makam verecekler. Keyfine bak!” der. Anlatabildim mi acaba?

O güzel oturur o. Hiç, o kanmaz, aldanmaz. Yaparsın, baktın ki biraz fazla açılmış. Söz verirsin Kudret’e. “Acı bana, dersin. Sen de yardım et, ben yarın bu çıkıkları düzeltmeye başlayayım.” Temiz görürse niyetini, haberin olmadan sabahleyin değişik bir adam olarak kalkarsın. Öyledir.

Eski konuşmalarımda bahsetmiştim. Malum ya bizim dedelerimizden çok büyük insanlar yetişmiş. Kudret’i iyi anlamış. Kendisini iyi bulmuş. Mesela Mevlânâ. Halisüddem[9] Türk bir adam, bir zat. Hey şeyin kar[10]ına girmiş. Umur-u hariciyede, inanana da inanmayana da, batıl üzerinde yürüyene de Hak üzerinde yürüyene de, kendi sözlerini dinletebilmeklik tecellisine, Kudret onu mazhar kılmış.

Mesela alırsın mesleğinizi, senin o sahada bezin de olmasa, okursun dinlersin. Okutturur kendisini. Ama yanında bir de açıcı olmak lazım. Eşyayı konuşturur. Şöyle bir şey söylüyor:

Birisi büyük bir taş koymuş, kaldırmaklık üzere uğraşıyor. Onunla uğraşırken, o kimse onu kaldırmakla uğraşırken birisi de seyrediyor. Bakıyor şimdi. Eh taş, şu kadar şu kadar oynatıyor ama kocaman bir şey kalkmaz. Gidiyor bir onun kadar daha getiriyor. Şimdi bu sefer uğraşıyor, şöyle bir parça kalkıyor. Seyreden bakıyor diyor ki: “Yahu bu bir taneyken kaldıramıyordu ama şimdi bak bak kalktı bu.” diyor. İyi kalkmadı diyor, gidiyor bir tane daha getiriyor. Bu sefer rap kaldırıyor. Şimdi bu kadar söyler geçer. Tabi bunda bir hikmet var.

İnsan henüz selamet-i fıtriyesini bozmazdan evvel... Herkes fıtri bir selametle bu âleme gelir. Buraları iyi dinleyin. Selamet-i fıtriyesini bozmazdan evvel, mukteza-i beşeriyet bir çirkinlik yaparsa, onu kaldırması ona ağır gelir. Bir azabı vardır. İşi mübalatsızlığa[11] verir de bir tane daha yaparsa, o seviye daha kolaylaşır daha çok artar. Üçüncüsü olduktan sonra hüüp aşağıya iner. İşte ahlak insanı bu sahaya koyuvermez. Anlatabiliyor muyum acaba?

Mevlânâ misal ediyor. O, ne misaller verir o. Üüü! Mesela -ta başında- Dinle bu ney’in sedasını, der. O ney’den maksat insandır. Hakiki insanın sözünü dinle mânâsına. Ney, onun bir hesabı vardır. Ney kelimesi ile insan kelimesi o hesapta müsavi çıkar. Anlatabildim mi? O ayrı bir iş. Ama hangi insanın sözünü dinleyeceksin? O, orada ney’den çıkarıyor hisseyi.

Mesela kamış, ney.
O sesi, o ruha hayat veren o anı meydana getirmek içün neler neler geçirdiler? Öyle değil mi?
Evvela bir yerde yeşildi, sallanıyordu böyle... İstedi ki benden bir şey duyulsun. Bir şey.
O sallandığı yer, hevâ-i hevesiydi.
Bundan kesil bakalım, dendi ona. Kesildi.
İyi ama sen bu uğurda biraz sararacaksın. Sarar bakalım, dendi.
Sarardı; sarardım, dedi.
Yook içindeki lifini boşalt. İçi de boşaldı.
E boşaldıktan sonra: Hazırım...
Olmaz. Bu uğurda delik delik ol bakalım, dendi.
Oldum delik delik, dedi.
İyi ama bir insanın dudağına mülaki ol bakalım, dendi.
O dudağa mülaki olduktan sonra, başladı o güzel sedayı vermeye.

Binaenaleyh bir insan da evvela hevâ-i hevâsatından soyunacak, nefs-i emmaresini ayaklarının altına alacak. Ondan sonra iç âlemini kalp âlemini, umur-u sivadan boşaltacak. O kıllar mıllar, o şeyler ne bileyim ben, kamışta olduğu gibi ne varsa çıkıntı, hepsi çıkacak.

Kafa gözünde bile ufak bir toz kaçarsa açamazsın ovuşturursun. Kalp gözüne diken batarsa nasıl çıkaracaksın? Kafa gözüne ufacıcık bir şey kaçsın, göremezsin, böyle şey edersin. Ya kalp gözüne, umur-u masivadan bir diken saplanmışsa. Yaa! Yürümez. Ondan sonra hakiki bir insan ile düş kalk bakalım. Ne varmış kâinatta, nasılmış bu âlem? O vakit başlar gönülden ses gelmeye.

Sırr-ı hakikate mahrem olunca bir katre şeklinde ummanlar gördüm.

Birkaç konuşma evvel size okumuştum şimdi münasebet aldı yine okuyorum. Hani dedik ya bir insan bul, konuş bakalım. Dedikodu, dedikodu, dedikodu! Ne o netice itibariyle, şöyleymiş böyleymiş. Netice, cife. Laşey olan laşey-i dünya. Bir şey yok orta yerde.

Bu âleme kevn-i fesat derler. Neden denir? En güzel sevdiğim bir şey kaç defa söylemişimdir. İçin titrer karnın aç olur; aman ne güzel kokuyor, çabuk pişsin, dersin. Hemen getirirler, mıımm mımmmm diyerek başlarsın yemeye. Ondan sonra, işte on beş yirmi lokma… İstîdadın ne kadarsa ondan sonrası yok. Çıkaracağım yahu ısrar etme, dersin. Biraz daha şey oldu mu, dolapta bozulursa hemen “bunu fena etti burayı kokutuyor” der atarsın. Dün bayılıyordun, bugün atıyorsun. Hep böyle şey olur.

Dünya denilen şey iki günden ibarettir. Bir gün gönlünü bir yere bağlarsın, bir gün de çözer geçer gidersin. Başka bir şey yok orta yerde. Aldanma. Bağladığın yer çözülmesin. O seni tutsun.

Sırr-ı hakikate mahrem olunca,
Bir katre şeklinde ummanlar gördüm.

Merdân-ı Hudâya hemdem olunca,
Dervîş sûretinde sultanlar gördüm.

O ecdadın “derviş” demiş. Mesela sen, ona belki bir hakaret nazarıyla bugün bir bakarsın. O cümlenin mânâsına sakın öyle bakma. O nerede o, var mı öyle bir şey. Öyle bir adam, pek ender bulunur.

Kelimenin harflerinde gizlenmiş mânâ vardır. Ne demek o? Bak “dal, re, ve, ye şe”
Dal: Dünyayı terk ettiğine...

Yanlış anlama, dünya dendiği vakitte, bizim işimiz gücümüz olan şey değil. Hakk’dan alıkoyan şeyi reddetmektir. Bir de ters anlarsın da. Atıl mânâsına değil. Deden mânâya sahipti üç kıtada hükümdar idi. Kâinat elinde oyuncaktı, zalimi gördüğü vakitte “otur” derdi otururdu. İlme mevzûu verir, sanata model verir. Konuşmada da insan şey ediyor, iyi anlatamazsa ayağı kayar.

Bir defa ahlak insana zenginliği emreder. Çok zengin olun, der. Öyle mi? Evet.

Ama senin zenginliğin âharın zararına olmayacak, der. Bir zenginlik vardır ki, gasıplıktır o. Başkasının zararına kasayı yıkar. Kendi himmetinle, kendi alnının teri ile mevcûdâta hizmet yapmak kastı ile kasan doldukça elinde tutar. Kudret’in makbul insanı.

Ahlaksız serveti ile ahlaklıyı satın alır da ahlaklı serveti ile ahlaksızı niye satın alamaz. Anlatamıyor muyuz? Ama biz bunların hepsini ters öğrenmişizdir, ters! Mânâ ilmini de ters öğrenmişizdir, madde ilmini de zaten bir tuhaf bir şey. Ters. Mesela bakarsın ki abittir, zahittir, zannedersin. Gitmiş çürük bir şey almış: “Efendim ben kanaat ehliyim, bu Hakk’ın nimetidir, hor bakmaya gelmez!” Hı hı ne o? Şu işte çürük. Tuhaf şey. Allah diyor ki:

[12]كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُم “Yaratmış olduğum rızıkların en güzelini, en nefisini, en nezihini yiyeceksiniz.”

Sen bu emrinin karşısında git de çürüğünü ye. Kokmuşunu ye. Ve bu, kıymet vermek şekli ile ye! Bak acı tarafları bunlar işin. Kudreti var; yırtık pırtık, süfli. “Kanaat ehliyim ben işte, yamalı gezerim!” Bir şey yok, kudretin yok âharın zararına, yama gez fakat kudretin var, âharın zarına değil.

[13] قُلْ مَنْ حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ الَّت۪ٓي اَخْرَجَ لِعِبَادِه۪ 

“Kimdir o! Ben, sevdiğim insanlar içün birçok ziynetler yaratmışım, birçok ziynetler meydana getirmişim, onu kullanmayı yasaktır diyen hangi cüretkâr, o kimdir?” diyor Kudret.

Ağyar kullanır, yâr avanak gezinir, hayret değil mi? Öyle değil. Kanaat bizim mânâmızda; miskinlik, zillet mânâsına değil. Kalbi ile kalıbın vazifesini ayırarak; kalbe habibi, kalıba tabibi, maddeyi koyarak yaşamak, kalbi umur-u zevahirle yaralamadan yürümek kanaattır. Bizim dediğimiz mânâ da.

Âdemiyetini elinden alacaklar. Şerefini elinden alacaklar. Faziletini elinden alacaklar. Bir matah teklif ediyorlar. O matah senin nazarında, Kudret ile harp etmek demektir. Gayet az bir vaziyette bulunuyorsun, o vakit işin şekli değişir. Hiçbir vakit ona ahlak müsaade etmez. Koca Ali’nin dediği gibi (Keremallahu Zatehu)

Kun ğaniyyel kalbi vagna’ bil kalil
Mut ve lâ tatlub meâşen min leîm

Lâ tekun lil ayşı mecruhel fuâdi
İnnemel rızku alellahil kerîm

Zengin kalpli ol. Kun ğaniyyel kalbi: Zengin kalpli ol.

Vagna’ bil kalil: Sakın kalbini fakir kılıp da her zelile karşı boyun bükme. Aza kanaat et, zengin kalpli ol. Buradaki kanaat yaptığım tarif dâhilinde.

Mut ve lâ tatlub meâşen min leîm: Geber de geçineceğini alçak adamdan bekleme. Zira yüzsuyu altın suyuna benzemez. Yüzün suyu. Altın suyu bozulur; gelir bir nakkaş bir ressam, onu tekrar altın suyuyla o nakşı yapabilir. Fakat yüzün suyu altın suyu gibi değil. Onun nakkaşı Allah’tır. Onu götürüp de bir alçağın karşısına döktün mü, seni kovar ve ilave yapmaz. İmza vardır onda. Zengin kalpli ol, aza kanaat et, geber de geçineceğini alçak adamdan isteme.

Lâ tekun lil ayşı mecruhel fuâd: Senin gönlün Kudret’in evidir, nazargâhıdır. Hakk’a ayine olmuştur. Orayı diğer şeylerle sakın yaralama, tozlandırtma.

İnnemel rızku alellahil kerîm: İnsanın rızkı eceli ile yarışa çıkmış, rızık geçmiş. Bunu kafana koy bir defa. Ecelle rızkın yarış etmişler. Kudret: Hadi bakalım, demiş. Arş, demiş. Rızıkta koşuyor ecelde koşuyor. Rızık geçmiş. Eceli geçmiş. Onun içün nafile, sakın zulme divan durma. Zulme divan durma.

Sırr-ı hakikate mahrem olunca... Çok kimse avını yemeden ölmüştür kardeşim. İşin tuhafı da bu. Çok kimse avını yemeden ölmüştür. (Saat nasıl acaba? Dokuz mu?)

Bir katre şeklinde ummanlar gördüm

Merdân-ı Hudâya hemdem olunca

Dervîş sûretinde sultanlar gördüm

Bunu dedim, bu kelime üzerinde duruyordum. Deden ne kullanmış, hep şık. Dal, dünyayı, dünya dediğimiz vakitte... bizim...

Mesela Cenâb-ı Haydar Keremallahu Zatehu’nun dünyayı tarif edişi vardır.

Küllü mâ en-hâk yahut el-hâk iki türlü kıraati var onun. An Mevlâke fehuve dünyâk. Hangi şey seni Hak’tan alıkoyar, işte o dünyadır. Yoksa bunlar Hak’tan alıkoymayacak bir vaziyette kullanıyorsan, hiçbirisi dünya değildir.

Mesela zikir derler, zikir demek… Bunu kapa, ne kapıyorsun gözünü? Açıkken görmüyorsun, aa kapadığın vakitte de görüyorsan, ona ben bir şey demem, özür dilerim. Vardır öyle insanlar. Sen açıkken bir şey görmeyip de kapayınca görmek istiyorsan zavallısın. Bazı insan vardır öyle. O mahsustan kapar, açıkken gördüklerinden daha güzeli daha ayân göreyim diye. O ayrı, ona bir şey denmez. Öyle insan da var. O niye kapar? Öbür gördüklerim, bunu görmeye perde oluyor, daha parlak göreyim diye kapar. Ama böyle benim gibi kapayınca karanlıktaysan aç gözünü aç!

Kudret… Zikir demek anmak demektir. Anmak. Allah kendisini anmasını, böyle bir kenara çekilip de, boyuna söylenmek mânâsına istemez. Ya? Tatbikatını ister. Mesela, sabahleyin kapıdan çıkıyorsun. Çıkarken evvela evine güzel bir çehre, temiz bir yüz, çoluğuna çocuğuna o işin açılması içün bir defa Kudret tarafından bir niyazdır. Öyle dedi. Kaç yerde vardır.

Bizim o kadar zengindir ki mânâmız. Medeniyet bizde kaynar. Bütün medeniyetler bize muhtaçtır. Şık çünkü bizdeki çok kibar, çok zarif. Gayet zarif. Muhtaç. Mesela hâlâ daha Garp’ta öyledir. Seninki senin, benimki benim, der. Yer mesela karşında katır kutur kutur yer hiç. Babası anası boğulur filan, hep böyle öyle, öyleymiş.

Bizde öyle değil ki. Yediğini beraber yer, eğer o kadar tekâmül etmemişsen hiç olmazsa tattır. Eğer tattırmazsan, karşısında da bir imrenme olursa, Allah sende bir dert verir, tedavisi olmaz.

Eski dedelerimiz: Sofrada bugün bir garip yok veyahut bir misafir yok, iştahım yok... E vitamini C vitamini, iştah ilacı değil de, sofrada insan yok, insan olursa iştahım olur, dermiş. Anlatamadık mı? Ve böyleymiş beklermiş, adam gönderirmiş: “Çevir şu yolda bir garip filan kimse yok mu, kimse gelmedi bugün” dermiş. Ama bugün bunu tatbik edebilir misin? Evi soyar adam. Soyar evi. O birbirine bağlı. Soyar evi. Sezer senin sofranda dört türlü var der, demek ki bunda var der, gırtlağını sıkar.

Bak ahlak birdenbire kalkınca ne büyük şeyler oluyor. Mânâ kalktığı vakitte; bir emniyet, bir itimat, bir aile hâlinde bir cemiyet, ondan sonra bu onun gözüne bakıyor, kurtlar gibi. Kurt aç kaldığı vakitte nasıl gider bilir misiniz? Kurt yürüyüşünü bilir misin? Nasıl gider? Aç zamanında kışın çok aç vaktinde kurt böyle gitmez, birbirinin arkasından, böyle giderler. Bir gözü öndeki kurttadır, bir gözü arkadaki kurttadır. Eğer yana doğru giderse arkadaki kurt, parçalar onu. Öyle, bir gözü öndekinde bir gözü arkasındakinde. Eğer o aç zamanında, bu sırada giden böyle gitti mi rap arkadaki parçalar. Gider gürültüye. Şimdi biz de birbirimize öyle bakıyoruz.

“Dal”a mânâyı verdik.

“R” Riyayı terk ettiğine. Riya yok. Riya ne demek, içi başka dışı başka. İnsanı aldatan en mühim şey odur. Hayatta kim bilir kaç defa çarpılmışsındır? Bu riya hastalığına uğrayan adamlardan. Ne kadar adamı yakar. Bakarsın, uuu ne mübarek, fakat içi başka! Bir gün böyle bir gün böyle. Onun içün öyle dedik ya.

Beyazıd-i Bestami: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”

“Ye”, yalanı attığına. Görüyor musun?

“Şın” adi şehvetten tecerrüd ettiğine. Kelimenin bütün çirkinliklerin terk olunduğuna ait bir mânâsı var. Onun içün öyle diyor.

Merdân-ı Hudâ’ya hemdem olunca
Dervîş sûretinde sultanlar gördüm

Bu gülşenin bakmam çiçeklerine
Meyl etmem hezâr-ı nağme-gerine
Ben o çiçeklerde şebnem yerine
Semâdan damlamış al kanlar gördüm

Kolayca inanmam isterim bürhan
Zâhire aldanmaz erbâb-ı irfân
Ruhumda ararken derdime dermân
Ben kendimden hasta lokmanlar gördüm

Her söze kanarsan düşersin derde
Felâketle kalkar gözden perde

Öyledir. Bu kâinatın böyle hadiseler şırak vurdukça, yıkar adamı. Buğday değirmende ezildikten sonra bembeyaz olur. İnsanın da veçh-i saadeti hadiselerde, felaketlerde ezile ezile, Hakk’ın karşısına çıkabilecek bir beyazlık alır. Buğday değirmen taşında ezilince bembeyaz oluyor mu, bembeyaz olur. İnsan da bu hadiselerle çarpıla çarpıla Hakk’a çıkacak olan yüzü, beyazlanır.

Dünya dediğimiz bu süfli yerde
Cibrîl’e benzeyen şeytanlar gördüm

Şurayı okumak için bunu size geçen de okumuştum. Tekrar ettim.

Merdân-ı Hudâ’ya hemdem olunca

Konuşmamızın yeri ne idi? Kişi sevdiği ile beraberdir. O hâlde, iyi dost, hayatında ara bul. Ömür bedava gitmesin. Değil mi? Mesela, bâzan bir darlık oluyor, filan yerde bir kumaş var diyorlar. Haber alır almaz, karanlık dehlizlerden, koridorlardan “satıldı mı satılmadı mı” diyerekten nefes ala ala, kalbi ola ola, bulmaya insan telaş ile gidiyor. Fakat ne bileyim bu nihayet işte bir çul. Veyahut herhangi bir şey. Ya insan.

Âdem olmak istersen âdem ara
Âdemi bul, âdem ile âdem ol.
Seyyid’ul âlemdir âdem
Gayrıdan sevdayı kes.
Allah u bes baki heves.

Hepsi… İnsan, kısmet-i ezeliyesinden razı ve hoşnut olmadıkça,  bu âlemde rahat yaşayamaz. O rızayı da sabır meydana getirir. Sabır insanda evvela akranı içerisinde ind-i Kudret de takaddüm yaptırır. Anlatabildim mi? Felaketlere zaferyâb kılar. Bu zafer meydana geldikten sonra bâb-ı Rıza kendisine açılır. Ondan sonra artık âlâm-ı ekdâr kaçar kendisinden kaçar. Gelmez kendisinden korkar. İblisin korktuğu gibi. İblis musallat oldu, müsaade aldı. Kovulduktan sonra. Kudret: “Yalnız bâb-ı Rıza’da bulunanlar müstesna” dedi. Oraya yaklaşmaz, kaçar, ödü patlar.

Hulâsa: Ahlak, hürriyet-i insaniyeyi meydana çıkaran şeydir. Hulâsa cümle vereyim size. Demek oluyor ki ahlak, hürriyet-i insaniyeyi meydana çıkarır. O da iki kısma ayrıldığını söylemiştik. Dedemiz hangisinin salikiydi?

Malum ya biz köklü bir milletiz. İlmimiz var, tarihimiz büyük, numune olabilir bütün kâinata. Aşktan doğan ahlakın salikleriydi. Dedemiz öyle, evvela canan sonra can diye yaşarmış. Hubb-u gayrı sever, kıyas-ı nefisle yaşar. Vakfiyelerini oku tamamen şey edersin. O derdi ki, Kudret benden ihlas ve hâl ister. Hâl sahibi olayım, beyitler sahibi olayım.

Bir insan ne vakit hâl ve ihlas sahibi olabilir? Nefsinden feragat ve fazilete ragıb olmakla olabilir. Başka türlü olmaz. Şimdi mesela niçün bütün beşeriyet, böyle birleşemiyor, ne bileyim ben. İşte her vakit söylediğim gibi, her sahada tekâmül ediyor da henüz insanlık âleminde inilti çok fazla çıkıyor. Neden acaba?

Feragat yok, fazilet az. Feragat olmadı mı fazilet olmuyor. Menfaat hâkim oluyor. Menfaat olunca, ihtirâsât-ı nefsâni hiçbir vakit tatmin olmuyor. Kendimizde bunu görebiliriz. Hiçbir şeysi yok, şöyle bir on bin liram olsun, der. Olur, yüz bin der. Yüz bin olur, iki yüz bin, beş yüz bin, nüvilyon, nâmütenâhiye doğru gider.

Bir türlü o ihtiras durmaz. Onu durdurabilecek fazilettir. Ona hem ‘yürü’ der, hem faziletle ölç der. Faziletle ölçüldüğü dakikada, o menfaatler derhal başlar kesilmeye. Fakat faziletin zevki o menfaatin zevkinden üstün gelince insanlar birbirlerine sarılırlar. Sarılınca aile teşkilatı, cemiyet teşkilatı ne bileyim artık, büyük büyük, büyük kütleler birbirine sarılınca da nihayet dünyada huzur olur.

Bir yer söylüyordum geçtim, siz bana hatırlatmadınız. Neydi bakayım. Aferin şimdi oldu. Hakkı anmak dedim, Hakk’ı anmak. Hakk’ın ismini anmak. Neresine kadar söyledim bunun? Tamam. İyi dinlemişsin. Ben de şimdi üzerime borç oldu tamamını anlatayım. Yoksa kesecektim.

Evvela çıkarken temiz bir yüzle evinden ayrılır. Beşeriyetin Fahr-i Ebedisine bazı kimseler şikâyet etmişler.
“İşim rast gitmiyor, hep böyle bir tuhaf bir tuhaf...”
“Evli misin?” demişler. “Evinde nâdan mısın nazik misin? Nasıl nâdan mısın, nazik misin?”
İşte hık mık...
Evinde nezaketini muhafaza etmedikçe, evindeki insanlara samimi bir muhabbet göstermedikçe, Kudret sana hiçbir kapıyı açmaz. Reçeten budur. Anlatabildik mi?

Böyle biri daha gitmiş, şimdi demin söylediğim gibi.
“Çok zaruret içindeyim” demiş.
“Evli misin bekâr mısın?” demiş.
“Bekârım” demiş.
“Evlen rızkın açılsın.”
“Kendime bakamıyorum.”
“Sözü uzatma, senin rızkını Kudret, evlendiğin insanda ve çocuklarında gizlemiştir.” Anlatamıyor muyum acaba?

Ama bunlar tabi şartlara bağlı. Burada bir hikmet olarak söylenmiş, bir illet olarak söylenmemiştir. O illeti kaybeder de yalnız hikmeti ile amel edecek olursa, yine rızkı açılmaz büsbütün kapanır. O ne demek o illet-hikmet. Bugün yoruldum, dursun başka bir gün. Uzun, anlatması uzun.

Evlenmek, eğlenmek değil. ‘Öf’ yok hayatta. O öyle değil.

Emirlerde ve nehiylerde illet ve hikmet aranır, illetle amel edilir, hikmetle tefeyyüz[14] edilir. Bu rızkın oraya bağlı denmesi hikmetidir. Hikmeti ile ilgili kısmıdır. İllet mevcut olmazsa... İllet ne demek? Ben Hak namına; bu vücûdumu, bu ailede yok edeceğim demek. Bu gayeyi sende Kudret görmediğinde rızkın oradan çıkmaz. Anladın mı acaba? Bunlar hep birbirine bağlı.

Bu muhabbet bu zevk ile çıktın. Çıkarken: “Ya Rabbi sıhhatimi verdin, aklıselim de ihsan ettin, benim hiçbir şeyim yok. Bana ne vereceksin, verdiğinden ben kime ne vereceğim?” Anlatabiliyor muyum? Bunu hatırlayıp ve kalbi bunun üzerinde duraraktan yürümeye başladı mı, o adam ağzı istediği kadar dursun, kendisi istediği kadar işiyle gücüyle meşgul olsun, onun vücûdundaki her hücresi, Allah’ın Rezzak isminin zakiridir, diyor Hazreti Muhammed. Hakk’ın ismini anmasını böyle ister.

Yoksa otur bir kenara, akşama kadar on bin tane “Allah!” yirmi bin tane “illallah!” Bir yere kapansan akşama kadar yüz bin defa “bal” desen “bal, bal, bal, bal” ağzın tatlanır mı? On bin defa “ekmek” desen karnın doyar mı? Doymaz. O zevki tatmadan, o tatbikatı yapmadan istediğin kadar Hakk’ın ismini an, Hakk’ın senle bir alakası olmaz. Anlatamadık mı acaba? Hani böyle vardır bâzan, kocamaan sırat köprüsü kadar tesbih. Yatır üzerinde, boyuna çek kardeşim, var mı tatbikatı!

Hiçbir şeyin yok, kudretin var değil mi? Çamaşır yıkayabileceksin, şu kollarında kudret... Ben şimdi Hakk’ın ismi ile meşgulüm diyen insana hitap ediyorum. Hani vardır öyle insanlar, o zevkteyim diye. Aldatmasın kendisini. Bu elin tutuyor değil mi? Hiç paran yok, hiçbir şeyin yok, yalnız elin tutuyor. Filan yerde bir acz içerisinde kıvranan birisi var, çamaşırını yıkayamamış. Gidip yıkar mısın? Allah’ın El-Kavî isminin zakirisin. Hiç ağzın filan şey etmesin, senin bütün hücrelerin kendi kendine “Ya Kavî” diyor. Kudret de “Derhal kabul edin, tespit edin!” diyor. Anlatamıyor muyum? 

Büyük bir masaya sahipsin, öyle iskemlesi dönüyor, şöyle yaptığın vakitte hop diyor filan. Sen oradan salıncak yapıyorsun, öyle yeleğinin şurasını şöyle filan yapıyorsun. Neyse insana yaptırır böyle şeyler. Onlar da hoş görülür ama tatbikatı olursa. İşte olur o kendi kendine böyle. Fakat bir garip geldi, garip geldi. “Ne o?” demedin de “Buyurun dedin. Derdin nedir?” O garip ilk önce girerken bir titreyerek girer. Sanki Allah’ın huzuruna giriyormuş gibi. Serbest serbest girsene ya! Kafa bir yerde haddizatında titrer. O da huzur-u Hak’ta. Zeynel Abidin Hazretlerinin dediği gibi. Her abdest alışında bir baygınlık geçirirmiş. Sararırmış. “Ne o?” derlermiş. “Şimdi huzura gireceğim, o heyecanım var.” Eh anlaşılır. O ayrı. İnsan.

Şimdi o, onun endişesi içerisinde, ona sen bir ufacıcık bir kelime, para ile değil, pullan değil, zahmetli değil, külfetli değil, bir şey yok, bir ağırlığı yok. “Buyurun, yapamadığın beceremediğin, bir işin mi var filan” dedin mi, derhal bir şöyle bir nefes alır, kalbinde bir gayri ihtiyâri, kendisinden bir zevk gelir. O zevk doğrudan doğruya, büyük bir yere işler. Filmin çekiliyor şimdi senin…

İşini bilen adamsın. Açtın telefonu da, şu işin şöyle olması lazım, şu insanı gönderiyorum, bunu yapıverin. Yapılması lazım, dedin de, o da o sevinçle, o odadan çıktı, o işin yapılması üzerine yürüdü mü; sen Hakk’ın sana vermiş olduğu o masa nimetinin hamdini yaptın. Hiç ağzın kıpırdamasın, bütün hücren yaşadığın müddetçe Hakk’ı hamdediyor. Anlatabildik mi acaba?

Ama vardır öyle bazı kaba maba filan. Yer içer, Allah bize ihsan etmiş. “Hamdinden acizim ya Rabbi!” O kendi kendine ben Hakk’a hamdettim, der. Eğer ondan kimse bir hayır görmemişse, Kudret diyor ki: “Şu meluna bak, benimle eğleniyor”, diyor. Keşke aklına gelmeseydi de o hamdi yapmasaydı. Kaba bir şekilde kalksaydı. O kadar gücenirmiş ki Kudret. “Benimle eğleniyor şuna bak!”, diyor. “Bana hamd, verdiğimi yerli yerine kullanmak demektir.”

Demek ki konuşmamızın an yeri: İnsan sevdiği ile beraberdir. Sevdiğini iyi ayır. Bugün ki konuşma bu kadar yeter.


[1] İftirâk: Ayrılık, ayrılma. Firak, Hicran. Dağılmak, perişan olmak.
[2] Matlab/Matlap: İstenilen, talep edilen şey, istek, meram, matlûp.
[3] Âhar: Başkası, diğeri, yabancı.
[4] Istılâhât: Her hangi bir ilme ait kelimeler, tabirler, terimler.
[5] Tavattün: Bir yeri vatan edinmek. Bir yerde yerleşmek.
[6] Tagaddub/Tagazzub: Gazaba gelme, hiddetlenme, öfkelenme.
[7] Tarfetü'l-ayn: Göz açıp kapayıncaya kadar geçen zamân.
[8] Tebeddül: Başkalaşmak. Değişmek. Yeni hey'ete, başka kıyâfete girmek.
[9] Halisüddem: Katışıksız safkan.
[10]Kar: İş. Güç. Amel. Fiil. Temettü. Derinlik, ustalık
[11] Mübalatsız: Düşüncesiz. Dikkatsiz.
[12] Bakara Suresi 172. Ayet-i kerime  يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
Meali: Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların hoş ve temiz olanlarından yiyin ve Allah'a şükredin, eğer yalnız O'na kulluk ediyorsanız.
[13] Araf Suresi 32. Ayeti kerime   قُلْ مَنْ حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ الَّت۪ٓي اَخْرَجَ لِعِبَادِه۪ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِۜ قُلْ هِيَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ  
Meali: De ki: "Allah'ın kulları için çıkardığı zinetleri ve tertemiz rızıkları kim haram kılmış?" De ki: "Bunlar, bu dünya hayatında inananlar içindir, kıyamet gününde de yalnız onlara mahsustur". İşte böylece biz âyetleri bilen bir topluluğa uzun uzun açıklıyoruz.
[14] Tefeyyüz:  Feyizlenmek

[i]  Fuzuli

Kad enâr el-aşkı li'l-'uşşâkı minhâci'l-hudâ
Sâlik-i râh-i hakikat aşka eyler iktidâ

Aşktır ol neş’e-i kâmil kim andandır müdâm
Meyde teşvîr-i harâret neyde te’sîr-i sadâ

Vâdi-i vahdet hakikatte makâm-i aşktır
Kim müşahhas olmaz ol vâdide sultândan gedâ

Eylemez halvet-sarây-i sırr-i vahdet mahremi
Âşıkı ma’şûktan ma’şuku âşıktan cüdâ

Ey ki ehl-i aşka söylersen melâmet terkin et
Söyle kim mümkin midir tağyîr-i takdîr-i Hudâ

Aşk kilki çekti hat levh-i vücûd-i âşıka
Kim ola sâbit Hak isbâtında neyf- mâ’adâ

Ey Fuzûlî intihâsız zevk buldun aşktan
Böyledir her iş ki Hak adiyle kılsan ibtidâ

7 yorum:

Bir gün bir mecliste; mürebbi-i ukûl, mahbûbu’l-kulûb olan Zât-ı âli, birçok dostları ile oturuyordu. İçinden birisi gayri ihtiyâri ağlamaya başladı.

“Niçün ağlıyorsun?” dedi.
“Nasıl ağlamam!” dedi. Siz mevcûdâtın kalbi, Hakk’ın mazhar-ı tammı, siretiniz Hak, suretiniz Rahman. Bir gün bu âlemden ayrılacağız. Tabi sizin kendinize mahsus bir makamınız var. ‘O iftirâka[1] ben nasıl tahammül ederim?’ Ateşiyle yanıyorum, ağlıyorum!” dedi.
Güldüler, okşadılar. “Kişi sevdiği ile beraberdir.” dediler. Anlatabildim mi acaba.

Kafa gözünde bile ufak bir toz kaçarsa açamazsın ovuşturursun. Kalp gözüne diken batarsa nasıl çıkaracaksın? Kafa gözüne ufacıcık bir şey kaçsın, göremezsin, böyle şey edersin. Ya kalp gözüne, umur-u masivadan bir diken saplanmışsa. Yaa! Yürümez. Ondan sonra hakiki bir insan ile düş kalk bakalım. Ne varmış kâinatta, nasılmış bu âlem? O vakit başlar gönülden ses gelmeye.

Zengin kalpli ol.

Vagna’ bil kalil: Sakın kalbini fakir kılıp da her zelile karşı boyun bükme.

Mesela zikir derler, zikir demek… Bunu kapa, ne kapıyorsun gözünü? Açıkken görmüyorsun, aa kapadığın vakitte de görüyorsan, ona ben bir şey demem, özür dilerim. Vardır öyle insanlar. Sen açıkken bir şey görmeyip de kapayınca görmek istiyorsan zavallısın. Bazı insan vardır öyle. O mahsustan kapar, açıkken gördüklerinden daha güzeli daha ayân göreyim diye. O ayrı, ona bir şey denmez. Öyle insan da var. O niye kapar? Öbür gördüklerim, bunu görmeye perde oluyor, daha parlak göreyim diye kapar. Ama böyle benim gibi kapayınca karanlıktaysan aç gözünü aç!

Kurt aç kaldığı vakitte nasıl gider bilir misiniz? Kurt yürüyüşünü bilir misin? Nasıl gider? Aç zamanında kışın çok aç vaktinde kurt böyle gitmez, birbirinin arkasından, böyle giderler. Bir gözü öndeki kurttadır, bir gözü arkadaki kurttadır. Eğer yana doğru giderse arkadaki kurt, parçalar onu. Öyle, bir gözü öndekinde bir gözü arkasındakinde. Eğer o aç zamanında, bu sırada giden böyle gitti mi rap arkadaki parçalar. Gider gürültüye. Şimdi biz de birbirimize öyle bakıyoruz.

Buğday değirmende ezildikten sonra bembeyaz olur.

O zevki tatmadan, o tatbikatı yapmadan istediğin kadar Hakk’ın ismini an, Hakk’ın senle bir alakası olmaz. Anlatamadık mı acaba? Hani böyle vardır bâzan, kocamaan sırat köprüsü kadar tesbih. Yatır üzerinde, boyuna çek kardeşim, var mı tatbikatı!

Yorum Gönder

 
Şemseddin Yeşil - Tüm Hakları Saklıdır..
Designed by CruelKeSh | 2017