Eni ü nale seher-hize ney nevası verir
Bükadan Arif i billaha mey safası gelir
Sühanverin eseri bir hayat ı sânidir
Giderse dâr ı fenâdan yine sedası gelir.




Saniye sonra Kapanacaktır

126. Kaset

 126 (25.09.1962) 70 dk (148)

Ahlâk mevzûu üzerinde devam etmekte. Mevzû başlıca iki esasa ayrılmıştı. Birine vazifeden doğan ahlâk, diğerine de aşktan doğan ahlâk tesmiye edilmişti. Vazifeden doğan ahlâkın menşeinin akıl olduğunu, aşktan doğan ahlâkın da menşei kalp olduğunu uzun boylu söylemiştik. Gerek akıl, gerek vazife, gerek aşk, kalp; bunların hepsi mânâ-i insâniyeye ait birer vasıf olması dolayısıyla, mevzûun an yerini insan mefhûmu teşkil ediyor.

İnsan… Gelmede, gitmede ihtiyârı olmayan; sûret itibariyle nihayet elli altmış kiloluk kan ve kemik çorbasından ibaret gibi gözüken; mânâ-i ihtivâsı, vicdân-ı kibriyâsı bütün âlemlere muhît bulunan, o harika-i fıtrat...

Kudret’e muhatap olan insan nedir? Bir veçhesi âlem-i hilkate açılmış, bir veçhesi âlem-i kudrete raptedilmiş bu varlık nereden gelmiş, nereye götürülüyor? İşte mevzû buradan bahsediyor, bununla alakadar. Nereden gelmiş, ne yapacak, nereye götürülecek?

İnsan, âsûde kaldığı vakit; kendisi ile baş başa olduğu zaman, iç âlemi ile konuştuğu vakit dört suâl sorar: Evvelâ “Kimim?” der. “Ben kimim? Kendimi kendim mi yaptım? Neyim ben? Nereden geldim? Varlığımdaki, hilkatimdeki hikmet nedir? Beni niye getirdiler? Benden ne beklenir? Ben kendim içün ne yapacağım? Muhitim içün ne işleyeceğim? Ve netice itibariyle bu sayılı nefesim benim; ne şekilde verilmiş, ne şekilde bitecek, netice ne olacak? Ve nihâyet nereye götürüleceğim?” Suâlin dördü bu.

Vicdân-ı kibriyâsından bu suâllere cevap alan kimseye, ahlâk: “İnsan” der. Bu cevabı alamayan kimseye “Henüz makâm-ı insâniyete kadem basmamış” der. Bu suâlleri sormaya başladığı günden itibaren makâm-ı insâniyete ayak basmıştır, yol alıyor demektir.

Her zerresi, kâinâtın her zerresi vazife ile mükellef olduğu hâlde insan, kendisinin böyle başıboş, unutulmuş, bir kenara bırakılacağını kabul eder mi? Etmez mi?

Nasıl ki hareket-i tabîiyyesinin bir mükellefiyeti var… Kalbin bir hareket-i tabîiyyesi vardır, değil mi? Onun bir mükellefiyeti var. Dimağın bir hareket-i tabîiyyesi var, onun bir mükellefiyeti var. Elin bir hareket-i tabîiyyesi var; bir vazifesi var, bir mükellefiyeti var. İnsanın da bir hareket-i ihtiyâriyesi vardır. O hareket-i ihtiyâriyesinin de bir mükellefiyet-i mahfûzası vardır. İşte o mükellefiyet-i mahfûzasını düşünen kimseye ahlâk, “İnsan oldu” der. Acaba anlatabiliyor muyum?

Görüyorsunuz, hamûle-i irfâniye-i beşeriye, insan sınıfının... (Bugün bunu münasebet aldıkça hemen her konuşmada tekrar ediyoruz ki yayınız diye) Göz kamaştıracak kadar ilerlemiş.

Evveli mânâ ilimleri derdi ki: Bu mevcûdât içerisinde, dünya denilen sahne, Kudret’in en ufak bir... Bu kâinâtı bir bina zannederseniz, üzerinde yaşamış olduğumuz saha; o binânın bodrum katında, en ufak bir kulübesinden daha ufak bir çukurudur.

Bugün saha-i fen onun o kadar olduğunu göstermeye başladı. Üç defa fezâya gidiyor, bulunduğun hâlini devrettiğini söylüyor. Belki daha başka türlü şeylerde görecek. Ve hiç şüphe yok ki bir gün beşeriyet, semâvâta da çıkacak.

Bu böyle… Fakat “Ah!” sesi diniyor mu? Fen gözleri kamaştırıyor, ilim fikirlere veleh veriyor, felsefesi akılları durduruyor. Fakat umûr-ı kalbiyede bir sükûnet meydana geliyor mu? Mevzîi konuşmuyoruz; bütün dünya sekenesi bugün, acaba huzur içerisinde yaşayabiliyor mu?

Masası olan, kasası olan, rütbesi olan, câhı olan, parası olan, olmayan… Yok. Acaba neden? Buna niçün insanlar bir rapor hazırlamıyor?

Her vakit anlattığım gibi: Huzûr-u kalp, umûr-ı kisbiyeden değildir; yani beşerin kendi eliyle kazanıp, meydana getireceği hâl değildir. Kisbî değildir o. Kisbî değil. Servet de bizâtihî nimet değildir, vâsıta-i nimettir. “Git filân yerde nimet ol” derse olur. Bâzan da nikmet olur, tersine döner.

O hâlde neden acaba?... Ne vakit beşeriyet huzûra kavuşabilir? Görüyoruz; büyük diplomatlar toplanıyor, iktisatçılar birleşiyor, kâinâtın en yüksek terbiye tezgâhları çalışıyor, en muazzam inzibât teşkilâtları çalışıyor, muazzam kanun tezgâhları kanunları dokuyor, fakat beşere yine huzur denilen bir şey dünya âlemine gelmiyor.

E, ömür de zaten işte gözünü aç kapa. Ömr-ü dünya bir dakika, ömr-ü âdem bir nefes. Öyle değil mi? Gayet kısa. Dün, bugün içün rüya; bugün de, yarın içün rüya.

Beşer yaratılışındaki gayeyi duymak zevkini kendi göstermedikçe, bu aşka doğru kendisini sevk etmedikçe, kat’iyyen huzûra kavuşamaz. İsterse bütün dünya diplomatları toplansın, isterse bütün dünyanın en yüksek iktisatçıları bir araya gelsin; kafalar iri iri birleşsin, yine bir şey olmaz.

Kalp birleşmesi olacak. Gönüller birleşecek. Havâsta merhamet, avâmda hürmet… İkisi evlenecek; muhabbet doğacak, muvâzene-i beşer meydana gelecek. Ve illâ olmaz. Çâre yok.

“Sen çalış, ben yiyeyim.” İki kötü nazariye var, beşeri felâkete sevk eden. Biri: “Sen çalış, ben yiyeyim!” İkincisi: “Ben yaşayayım, sen ne olursan ol!” Bugün dünya sekenesinin zihniyeti bundan ibarettir. Menfaat hâkim, fazîlet değil.

İhtirâsât-ı nefsâniye hiçbir vakit tatmin olunmaz; binâenaleyh fazîlet, hiçbir vakit bu ihtirâsât tatmin olunmadığından dolayı, menfaati kaldırtamaz. Beşer aşk tedarik etmedikçe, fazîlet de gelmeyince insanlar inler.

Yazık, günah değil mi? Hiçbir şey olmadan geçip gitmek. Kaç yaşındasın? Otuz. Ortaya bir şey koy; yok! Kaç yaşındasın? Kırk. Ortaya bir şey koy; yine yok! Kaç yaşındasın? Elli. Yine yok! O hâlde ne olacak? Eli boş mu gidelim?

Hâlbuki insanın iklîm-i vücûdunda, kendi aslını arama zevki Kudret tarafından rekz[1]  edilerek gönderilmiştir. İşte aşkın mânâsı da o.

Ne demiştik, konuşmaya başlarken? Aşktan doğan ahlâk. Tabii buradaki aşk, romanda okunan aşk mânâsına değil. Malûm ya; rûhta hâsıl olan muhabbete aşk denir, nefiste hâsıl olan muhabbete şehvet denir. Romanda o şehvete aşk diye yazarlar. O mânâya değil, burada konuştuğumuz aşk. Birisi; biter, söner, geçer gider. Birisi, insanı tâ aslına kadar götürür.

Hüner, rûhta hâsıl olan muhabbete sahip olmak. Biri biter, geçer gider; o âdi, o. Rûhta hâsıl olan muhabbet… Böyle kendi kendine kaldığın  vakitte kendi aslını aramaklık. Bu aramaklığı fıtrat bize ilk önce vermiştir. Bizim hilkatimizde vardır.

İnsan henüz bir yaprağın hüviyetini[2]  bilmezken, bir avuç toprağın hüviyetinden haberi yok iken, bir damla suyun neden ibaret olduğunu bilmezken; kendi kendisinin zevâhirdeki varlığının iç yüzünü anlamamışken, yine bir “Var” sedâsı ile bağırırdı. İsmini koyamazdı ama işte o “Var” diye bağırmış olduğu şeyin ismi Kudret’ti. Oraya gönlünü bağlardı. Bağlamış olduğu yerden de kâm[3] alırdı.

Bugün yalnız nefsine tapıyor. O nefsine taptığı müddetçe de yuvarlanıyor. Bir şey yok orta yerde. Hâlbuki sermâye aynı sermâye.

Kudret dört eşya halk etmiştir: hava, su, toprak, ateş. Değil mi? Dünyanın bu malzemesi yerinde duruyor. O hava, aynı hava; o su, aynı su; o toprak, aynı toprak; o güneş, her günkü yerinden doğar, her günkü yerinden batar.

Deden altı saat çalışırdı, biz on sekiz saat çalışırız. Evveli on nüfuslu bir ailenin bir adamı çalışırdı; şimdi onu birden çalışır, meğer bir tanesi hasta olsun da evde kalsın. Fakat yine akşamın yiyeceği yok.

Bütün dünya üzerinde sermâyede eksiklik yok. Fen de yardım eder. Evveli on saatlik yerden on saatte gelirken, şimdi beş dakikada gelinir. Fen de ona yardım ettiği hâlde yine huzûru yok. Neden acaba?

Dedemiz… Sen dedeni küçük görme sakın. Biz tarihin en eski efendisinin çocuklarıyız. Öyle şöyle bir kavmin çocuğu değil; en eski, tarihin en eski efendisi olan bir varlığın evlâdıyız. Aklen tekâmül etmiş, ilimlere mevzûu vermiş, sanatlara model vermiş; cehli gördüğü yere ilmi koymuş, zulmü gördüğü yere adli vaz’etmiş, inkârı gördüğü yere îmânı koymuş. Bire on dövüşmüş. Dünyânın üç kıtasında efendiliğini beyân etmiş, ilân etmiş. Zâlimi gördüğü vakit “otur” demiş, oturtmuş. Böyle bunu yâr-ı ağyâr tasdîk eder, her sahasında.

Belki sen lâyıkıyla eğer dedeni öğrenmemişsen, öğrenmeye çalış. Sakın onu küçük görme. Medeniyetinin aslını senin deden kurmuştur. Bir iki misâl vereyim de bak şimdi hayret edersin. Her sahada ama…

O hiçbir vakit zulmet-i beşeriyette, leyle-i tabîatte kalmamış, ruz-u[4] hakîkattan mahrûm olarak yaşamamış. Dâimâ… Dâimâ hatt-ı zâtında, kendisinin mâfevk bir kudrete muhtaç olduğunu ve mâfevk kudretin kendisinden müstağnî olduğunu tanımış ve oradan feyz almış; “aman” diyene aman vermiş, merhamet elini her sahaya uzatmış. Ve dâimî vaziyetinde efendi olaraktan yaşamış. Beşeriyet zindânında kendisini hapsetmemiş.

Beşeriyet zindânı nedir? Bu… Bu… “Ben yalnız kalıbımın mahkûmu değilim.” demiş. Rûhunu nefsinin esâretinden kurtarmış. Rûhunu nefsinin esâretinden kurtaran adama ne derler? Hürriyetine sahip olmuş adam, derler. Hürriyetin asıl mânâsı odur.

Hangi adam hürriyetine sahiptir? Rûhunu nefsinin esâretinden kurtaran adama hürriyet sahibi adam denir.

Ondan kurtulmuş, kâm almış; adâletle tahdîd edilmiş hürriyetle yaşamış. Hiçbir vakit esârete boyun kesmemiş, zillete rızâ göstermemiş, zulme dîvân durmamış. belvâya[5] girmiş çıkmış, zulme divân durmamış.

Yok öyle… Târihte öyle bir millet yok. Rikkatle bütün mahlûkâta kalbi çarpmış, rikkatle bütün mahlûkâta. Ayırmamış. Şuna buna ayrı bir merhameti, ötekine ayrı bir merhameti değil, rikkatle bütün mevcûdâta kalbi çarpmış. Evvelâ cânân demiş, sonra cân diye yaşamış. Onun içün öyle dermiş. Herhangi bir yerden selâm beklermiş:

Yâr’ın bize bir selâmı yok mu?
İnsâfın o yerde nâmı yok mu?

Dermiş. Kimseye çin-i cebîn[6] göstermemiş, hiç kimseye soğuk davranmamış. “Cihânın her tarafından bana selâm gelir.” dermiş. Biraz selâmın arkası kesildi mi:

Yâr’ın bize bir selâmı yok mu?
İnsâfın o yerde nâmı yok mu?

Neden? “Ben insanım; bana bütün zerre, selâm verecek.” diye yaşarmış. Bir şey anlatamıyorum galiba…

Kabiliyet-i fıtriyesindeki zekâsı, beşerî kavrayış tarzındaki edâsı… O da bambaşka bir şey. O da bambaşka bir şey. Bir gün geliyor, İlyas’a. Kadı İlyas’â  (hâkim yâni) birisi diyor ki...

Zekâsına bir misâl veriyorum. Mânâ insanı ne kadar cilâlar, gönlünde ne kadar geniş ferahlıklar, ne büyük sefâlar, ne muazzam ilhamlara sahip kılar. Ona misâl veriyorum…

Dâvâ ediyor birini. “Buna bu kadar para verdim. ‘İhtiyacım var’ dedi, aldı. Şimdi İstiyorum, hakkımdır. Versin.” Hayır... Soruyor, diyor ki:

     Kimin yanında verdin?
     Kimse yoktu, Hak yanında verdim.
     Hiçbir kimse yok muydu?
     Hiçbir kimse yoktu.
     Peki, nerede verdin? Evde mi verdin, köyde mi verdin, hangi sahada verdin?
     Filân yerde bir ağacın dibinde konuşuyorduk, o ağacın orada verdim. Zarûretinden bahsetti; konuşurken çıkardım, ağacın dibinde oturuyorduk verdim. Bak ne diyor:
     Hayır, ben ne ağaç bilirim, ne bir şey bilirim. Öyle bir şey bilmiyorum. Alacaklıya diyor ki:
    Beşer acâyiptir; bâzan unutur, hâdise tamamen silinir. (Hani bugünkü tâbiri kullanalım, bir şok tesiri yapar, unutuverir eskiyi) Me’mûl ki[7] o verdiğin yere gidip gömmüş olabilir. Sen git; o ağacın dibini göm, belki oradadır. Bir define hâlinde koymuştur. Git kaz, bak, diyor.
Emre itaat ediyor adam. ‘Bu olur şey değil ama’, diyor. Düşüne düşüne mahkemeden çıkmış. “Bu ne biçim para alınacak, hiç…” Parayı alan adama:
     Sen otur, diyor. Biraz vakit geçtikten sonra birdenbire:
     Acaba gitti mi? demiş.
     Mesâfe epeyce vardır, gidememiştir, demiş. Anlatabildim mi? “Mesâfe epeyce vardır, gidememiştir. Hem o ağaç da kesilmiştir.”
     Sen şu paraları çıkarsana, demiş. Çıkar şu paraları, çıkar. Şimdi o adam gelecek, paraları çıkar.
Bir şey anlatamadım mı? Yâ!

Cenâb-ı Fârûk’un zamanında bir hâdise. Hani bize öyle gelmiştir ki, zannederiz ki bütün akıllar yirminci asırda tekâmül etti, bütün zekâlar tamamıyla bu asırda tamamıyla belirdi. Ondan evvel hiçbir şey yoktu. Herkes ahmak, aptal, gabî, bilmem neymiş! Yaratırım sevdâsı şimdi geldi.Gelmişler, demişler ki:

—   Efendim, filân yerde bir maktûl var. Birisini öldürmüşler, orada duruyor. Hiç sevmediği bir şey. Bir ufacık karıncanın ayağının ezilmesine razı olmayan bir zâta şikâyet ediliyor. “Keşfe ben gideyim.” demiş.

Gelmiş, bakmış, bakmış, bakmış; civarda isticvâb[8] yapmış. Hiçbir emâre yok. Yalnız maktûlün -maktûl yani öldürülmüş adam- elbisesinin bir parçası kopmuş, kesilmiş, alınmış elbisesi.
—  Elbiseyi çıkarın, bana verin. Defnedin, demiş. Kaldırın cenâzesini.
Gelmiş, yalvarıyor:

    Yâ Rabbi! Ne olur, belli et bana; bileyim ben bu katili, bir ipucu ver. Çok üzülüyorum. Aradan birkaç ay geçmiş. Birisi gelmiş demiş ki:
     Efendim, o maktûlün olduğu yerde, bir ayakkabı kadar bir çocuk bırakılmış.
     Ohh! demiş, katil çıktı meydana. Demişler ki yanındakiler:
    Çocuğun orada bırakılmasıyla…
    Katil çıktı! demiş. Katil bulundu. Gitmiş. O günün âdeti… Öyle sütanneler var. O günün örf-ü beldesinde. O sütanneleri de bâzan insanlar geliyorlar bakıyorlar. “Ne gibi insanlar süt emdiriyor, nasıl çocuklar var?” diyerekten böyle bakıyorlar. O günün, o beldenin,  o gün içün âdeti öyle.
Çağırmış bir sütannesini, demiş ki:
    Bu çocuğu emdir. Ben ödeyeceğim ücretini. Yalnız sana bir vazife veriyorum. Dikkat et: Bu çocuğu seyredenler içerisinde kim çok müşfik davranır, kim bunu bağrına basarsa bana gel haber ver. Gizlice adresini öğren, bana gel haber ver. İki ay sonra geliyor sütannesi, diyor ki:
     Efendim, bugün genç bir hanım geldi. Emdiriyordum, hayran hayran baktı. Çocuk memeden kafasını kaldırdı; aldı, öptü, kokladı. Öptü kokladı. Ağlamaya başladı. Öptü, bağrına bastı. Ve bana dedi ki: “İtinâ ile bak.” Yine tekrar “İtinâ ile bak. “ Giderken: “Sana söylüyorum, itinâ ile bak.” dedi. Merak ettim, öğrendim. Filân yerde, filân filân…
     Pekâlâ, diyor. Bizzat kendisi, babasını bulmuş kızın. Kılıncını kuşanmış. Babasını bulmuş.
     Bazı mânevî nasihatlerde bulunacağım kızına; müsaade et yanına gireceğim. Yalnız gireceğim, bana müsaade et, demiş.
     Pekâlâ, demiş.
     Kızım, saklamaya hiç lüzum yok. İş tamamen tahakkuk etmiştir. Kaçamak konuşursan, bu adâleti temsil eden kılıncımla seni ikiye bölerim. Bana üzüntü verme. İş tamamen tahakkuk etmiştir. O çocuk senin çocuğundur. Orada filân vakitte bırakılmış olan adamı da sen öldürmüşsündür.
     Telaş etme, diyor. Ben öldürdüm. Çocuk da benim çocuğumdur. Fakat isticvâb edin.
     Söyle, anlat!
     Filân yerde bir ihtiyar hanım vardır. İyi bir kadın. Anne ittihâz ettim kendime. Hukûk tedarik ettim. Bir gün dedi ki:
     Ben filân yere gidiyorum. Benim evimdeki şu insan, ben gelinceye kadar sizde kalacak.
     Peki, dedim. Kaldı. Birkaç gün kaldı. Bir gün ben uyurken bana tecâvüz etti. Ben de kendisini katlettim. Bu çocuk da ondan oldu. Tecziye olur muyum diyerekten, çocuğu götürdüm oraya koydum. İşte, diyor, elbisesinden kestiğim parça. Bu parçayı da kestim ki, olur da bir masum adama tahmil[9] edilir, suçsuz bir adam üzerinde kalır da eğer o adama kısâs -o adama ceza- verilirse: Hayır, o masumdur; o işin fâili benim, deyip ispat etmeklik içün. Şimdi ne yaparsanız yapın.

İşte onun içün insan bir harîka-i fıtrattır ki, âlemin en muhkem kuvvetleri anın kuvve-i tedbiriyesi karşısında zebûn olur. Dâhilindeki kuvve-i muharrike[10] bâzan elektriklenir de sevâik-i[11] mühlike[12] ile âlemi, zannedersin ki kıyâmete sevk ediyormuş gibi zelzele yapar.

Yine insan öyle bir insandır ki, numûne-i melekût olur; bâtınındaki zevkler, melekleri imrendirir. Fakat yine öyle insan olur ki, bir marifethâneyi icâbında berbat eder. Yine insan vardır ki, teneffüsünden bütün âlem zehirlenir. Yine öyle insan vardır ki, onun rayiha-i tayyibesinden ölenler dirilir.

Hep bunlar insanın içerisinden, insan nâmı altında yaşayan varlıktan oluyor.

Ahlâk, işte fezâil-i âliyesiyle âlemlere mârifeti tahakkuk ettiren sınıfa ait olan insanı meydana getiriyor. Mazhariyet-i gaybiyesi cehâlet içerisinde marifet yapar. Niyet-i hasenesiyle mezâlim içerisinde, zulümler içerisinde,  adâlet meydana getirttiren şeyin adına ahlâk derler. Anlatabildim mi acaba?

Ahlâken tekâmül eder de ne olur? Kendisine. Kimseye bir şey olmaz. Sen zanneder misin ki güneşi metheden adam güneşi methediyor? Bir adam güneşin parlaklığını, güneşin feyzini, güneşin vâridâtını methederse güneşi mi methediyor? Hayır. Kendi gözünün sıhhatini, sıhhatini; alîl olmadığını, gözünde bir arıza olmadığını,  nur-u basarında bir eksiklik olmadığını beyandır.

Güneşi, güneşi kim methedebilir? Hakikat, Hak; Hakk’tır, meth olunmaz. O’na meyleden, kendisinin tekâmülü içün meyleder. Anlatamadık mı acaba?

Onun içün hazret-i insan da hakikat güneşidir. Bir hûrşîd-i mânevîdir.

Seyyidü’l-âlemdir Âdem
Gayrıdan sevdâyı kes
Âdem olmak istersen Âdem ara
Âdem’i bul, Âdem ile Âdem ol

Birbirimizi sevmiyoruz. Sevmediğimiz müddetçe böyle inleyeceğiz. Bu iş evvelâ âileden başlayacak. Hukûk bozuk. Değil mi ya? Bir evde on nüfus var, onunun kafası da ayrı işliyor. O Kafalar birleşmeyince o evin içerisinde huzur olur mu? O evin içerisinde bir varlık olabilir mi? O evde teâlî olabilir mi?

Terakkî; servet-i eslâfa, servet-i ahlâfı ilâve etmekle olur. Babasının malına, evlât mal koymakla olur. Babasının ilmine evlât ilim ilâve etmekle olur. Babasının iyi hâline evlât iyi hâl koymakla olur.

Mürebbînin tarîfi de odur. Terbiyede âşikârdır tarif: Mâzîyi tutacak, âtîyi çekecek. Mâzîyi bırakırsan yüzükoyun kapanırsın; âtîyi bırakırsan arka üstü düşersin. Muvâzeneyi yapabilmek içün mâzîyi tutacaksın, âtîyi de çekeceksin. At mâzîyi, yüzükoyun kapandın; bırak âtîyi, arka üstü düştün. Hesap meydanda.

Haset kaplamış; birbirimize haset ediyoruz. İnsânî bir vaziyeti meydana getiremiyoruz. Hâlbuki haset, haset eden kimsenin ölümüne sebep olur. Ne gibi? Yaşıyor ya. Yok azîzim, içinde ölü o adam. Kalbi azap içinde yaşayan adama “yaşıyor” denir mi? O her an azap içinde, her an ölür. Mevt-i ebedî ile ölmüştür hep.

Zulüm iyi şey değildir. Beşer âh almamalı. İnletmek insanı ne fena, ne kötü şeydir. Zanneder misin ki bir insan zulmetsin de, Kudret o zâlime biraz mühlet versin; onda bir fayda mı var da versin!? Ne kadar mühlet vermiş olsa, Allah’ın saltanatının haricine çıkabilir misin? Kudret’in mülkünün hâricinde yerin var mı? Yok! O hâlde nesin?

Netice: Hiçbir ateş yerini küle bırakmadan nihâyetlenmez. Ne kadar ateş olsan, yerini küle bırakacaksın. Bitti. Var mıdır ki kâinâtta bir ateş, yerini küle bırakmasın? Her ateş yerini küle bırakacaktır. O hâlde âh alma. Birikmiş âhların vebâlinden kâmet-i[13]  mevzûnunu[14] eğriltme.

Kâinâtta bir ateş yok ki yerini küle bırakmasın. Her ateş yerini küle bırakır. Teenni[15] tahammül, Rahmân’ın pertevidir[16] Hiç kimsenin Kudret’in mülkünden hârice çıkmaya, O’nun pençe-i kahrından kurtulmaya tâkati mecâli yoktur. İyi düşün: Var mı? Kudret’in mülkünün hâricine çıkabilecek bir vâsıtan var mı? Bir yerin var mı? Kudret’in mülkü -Fâtır’ın, Hâlik’in, daha açık tâbiriyle Allah’ın mülkünün- hâricine çıkabilecek bir yerin var mı? Varsa ona bir şey denmez. O’nun pençe-i kahrından kurtulabilecek bir kuvvetin var mı? Yok!

O hâlde? Niye semâyı deler gibi bakarsın? Niye arzı ezer gibi basarsın? Ne semâ delinilir ne arz. Hiçbir şey yok. Titrer bacakların yine günün birinde. Üüü! Yer, adamı yer. Hiç kafandan çıkarma onu: Yer, adamı yer. O nahvetle, kibr-i gurur ile nice kabarmış göğüsler, toprağın sadrında böyle yapyassı kalır.

Ne güzel söyler, misâl getirmiştir Mevlânâ. Büyük Türk adamı. Muazzam adam. Dünyaya kendisini kabul ettirtmiş. Amerika’da Mesnevî kürsüsü vardır. İki sene evveli, koca Hristiyâniyeti temsil eden Papa, onun gününde resmen îlân etti:

“Hristiyâniyet nâmına Mevlânâ’nın huzûrunda hürmetle eğiliyorum.”
Mevlânâ da der ki: “Ben,  Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsinin huzûrunda eğilmişim.” Artık sen onları bağla birbirine. Nereye giderse.
Öyle diyor. Misâl gayet şık. Yoruldunuz mu? Keseyim mi? Bir adam, diyor.
O Mevlânâ. Büyük adam, her anlatacağını umûr-ı hâriciyede bir misâle sokar, insan çok kuvvetle kavrar. Daha muâfiyet serumu yeni çıktı. Yedi-sekiz asır evvel söylemiş koca adam.

Öyle dert vardır ki devâsı içinden çıkar. İşte muafiyet serûmu. Ne ararsan senin dedende var. Ama bize Kudret o zevki versin de, biraz meşgul olalım kendimizle. Onur meselesi yapalım kendimizi. Küçük görmeyelim.
Bir adam evine gelmiş ki... Öyle diyor, şimdi hikâye ediyor:
“Yıkılacağın vakit bana haber ver. Bana haber vermeden sakın yıkılma.”
Günün birinde de ev yıkılıvermiş. Bu sefer adam şikâyet ediyor, diyor ki:
“Yahu, sen ne insafsızsın, diyor; ben sana dedim ki, sen yıkılacağın vakit bana haber ver. Sen haber vermeden yıkıldın; benim evlâd ü iyâlimi, beni de mahvettin. Perişan bir vaziyette nihayet imhâma gittin.”
Bu misâli verdikten sonra diyor ki kendisi:

İnsanda hastalıklar, eskimiş bir hanenin çatlaklarına benzer.

Şimdi cevap veriyor:

“Ah hasta! Sen hastalık… Ben sana haber vermemezlik etmedim. Haber verdim. Fakat sen hastalıklarının çatlaklarını, ilâçlarla kapatmaya çalıştın. Yarıklara muttasıl samanlıklı sıva tıkadın. Ben bir rahne yaptım, yine tıkadın. Kendi kendini aldatmaktan başka hiçbir türlü yaşayamadın. Her gün kendini aldattın. Ben ne yapaydım sana? Ben yine ağır yaptım bu işi. Hafif çatlattım, iri çatlattım, biraz daha büyükçe yaptım, bir gün biraz daha… Hiç aldırış etmedin. Samanı kardın, tıkadın; samanı kardın, tıkadın. Olacak gibi değil. Menekşe şurubu ile nar şurubu ile bu iş olmaz!” diyor. Latife ediyor.

“Dikkat et, diyor; sen ciddî bir tedâviye teşebbüs edersen… Fazîletten sonra gelen menfaate tâlip ol; o vakit Kudret, senden râzı olur. Râzı olunca yüzünü o tarafa çevir. O şarâbı iç. Gel, bir Cemâl şarâbı iç.”

Anlatamıyor muyum acaba?

Bu ilâç kâfî gelmez. Biraz da masiyetten içtinâb[17]  hapını yut. Bu da bu, lâyıkı ile seni tedâvi edemez. Biraz dirilirsin ammâ gel; birçok gönül kırdın, lüzumsuz işler yaptın, bunları terk et. Bunların gönüllerini kazanmaklık macûnu ile kendini gıdalandır. O taâm ile bakalım. O şekilde bir perhiz yemeği ye. Nasıl olacaksın?

Bunları yaptıktan sonra da aslından aff-u mağfiret talebinde bulun da kâm al, git.
Bu şimdi insan olmanın bir reçetesi. Demek oluyor ki insanları muhâsebe-i nefse dâvet ediyor. Fakat neredee!
Ben sizin hepinizi, inanmış, bir varlık olaraktan muhatap tutup konuşuyorum. Fakat içinizde maddenin kesâfetinde kalmış; “İnsan netice itibariyle tekâmül etmiş bir hayvandır, bu kâinat kör bir tesâdüfün neticesidir” bu kanaatte olan kimselere, bu sözler abestir. Onun sahası başka. Onlarla da konuşuruz; ammâ şimdi biz, öyle tanımıyoruz sizi.

Siz; yaratılışındaki gâyesini duymuş, alın akı ile: “Ben böyle üç günlük hayata râzı değilim. Bu âlemde de gönlüme bir sefâ isterim. Ve nihâyet asıl hayat…”

Öyle değil mi? Eğer bundan ibaretse, hiç yazık. Hiç birbirimize merhabâ demeyelim. Geçti bu, bitti bu. Bu bitti.

Her doğum, insanın idâmını haber veren bir haberdir. İnfâzı bekliyoruz hepimiz. Doğumlar… Herkesin doğması, kendisinin idâmına ait bir haberdir; infâzını bekliyor. Hepimiz bunu bekliyoruz.

E bunun huzûru? Bunun huzûru ebediyette olur. Burada huzur mu ararsın? Buradaki huzûru ne vakit bulursun? Tam ebediyet aşkı ile yaşarsan; o vakit iki hayat birleşir, o vakit huzûr içinde gidersin. O vakit iki hayat birden birleşir. O zaman iki hayat birleşir.

Buraya dâr-ı iptilâ derler. Bir vakit yazmışım: Hakikatte belâ yoktur. Belâyı belâ görmek belâdır. Anlatabildim mi acaba?

Hakikatte belâ yok. Ne vakit belâyı belâ görürsün, işte belâ o vakit olur. Belâyı bal yapacaksın. Burada başka şey yok. O da ihlâs ile olur.

İhlâs… İki kardeş varmış. İhlâsın bak büyüklüğünü size anlatayım. İki kardeş… Biri çok akıllı, çok da ilmi var. Satır ilmi ammâ.

Bir de ahlâka göre de bir ilim vardır. Şimdi biz buradaki ilim dendi mi örfe göre ilim… Bilgi yani ya. Bir de ahlâkın tarif ettiği bir ilim var ki: Doğru hisse sahip olan kimseye âlim der. Hissi doğru, hiçbir vakit yanılmıyor. Doğru histen mahrum olan kimseye câhil der. İsterse yüz bin kitap okusun. Doğru histen mahrum mu, o câhildir.

Bazı adam vardır ki hiçbir şey bilmez. Senin bildiklerinin hiçbirisini bilmez. Fakat doğru hisse sahiptir; böyle bakar, seni okur. Ne aldanır ne aldatır. Âlim işte o. Doğru hisse sahip.

İnsan niçün okur? Doğru hisse sahip olayım diyerekten. Doğru hissi bozmak içün okuyana, ona şeytan ilmi derler. Böyle bakar, seni okur o.

Şimdi biz... Örfün, cemiyetin tarif ettiği sahada bir ilme sahip iki kardeş; terbiye-i nefs içün bir hocaya gitmişler, bir ilim adamına. Birisi çok akıllı, birisinin o kadar aklı yok. O kadar çok da okumamış. Şimdi o çok akıllı, çok ilim bir zâhirîsi -gösteriş ilmi, açık tabirle- olan adam; bakmış, öbür kardeşi daha fazla yol almış. Herhangi bir meçhul bir mevzû geldiği vakitte: “Bu böyle olur, böyle olur, böyle olur, böyle olur.” Bakıyor ki neticeye. Hayret!    Yahu birâder, sen ne yapıyorsun yahu, diyor.
   Ben ne yapayım, diyor. “Buram söylüyor.” Allah Allah! Gittikçe açılmış, gittikçe açılmış, gittikçe açılmış. O akıllı adam, o zâhirî dış bilgisi çok olan adam pek geride kalmış, canı da sıkılmaya başlamış.
  Sen demiş, bu okuduğumuz insana çok hizmet ediyorsun; yoksa bu çok hizmet ettiğinden dolayı mı sen böyle şeyler bilmeye başladın? Ben, demiş. Anlamıyorum seni hiç, demiş.
  Ee, demiş. O, bana teklif ediyor; şunu yap, bunu yap diyerekten, demiş. İstersen benim yerime sen gel, demiş.
   Fena olmayacak. Sen gel biraz, biraz sen gel, azıcık dur, demiş. Durmuş... İşte o mutat olan, yapılacak iş neyse yapılırken bakmış ki o her günkü kardeşi değil de başka… Gülmüş.
     “Nerede kardeşin?” demiş.
     İşte efendim, biraz rahatsız da filân… Ben demiş, şey edeyim.
     Olmaz, demiş. E senin dediğin...
     Ne olmaz?
    Sen diyorsun ki işte: Bu şöyle yaptı, böyle yaptı, şunu şöyle daha iyi bildi, bunu daha iyi bildi; ben de şöyle bileyim, ben de bileyim...O büsbütün afallamış.
    Onun, demiş: İçi şey,  pürüzsüz. İhlâsı var. İhlâsı… Kuyucu demiş, hiçbir vakit kuyuya su koymaz. Suyun çıkmasına engel olan toprağı izâle eder. Kazar, kuyudan toprağı kaldırır, kaldırır; su fışkırır, su çıkar. Amma bazısından elli metreden, bazısından üç metreden, bazısından on metreden… Nihayet artezyen vurur, beş yüze gider, bine gider; nihayet suyu bulur, çıkartır. Suyun çıkmasına mâni olan toprağı izâle eder. Kendisi bizâtihî suyu koymaz, demiş. “Bizâtihî koymaz.”

O da, biraz kaçamak yapıyor ya… Bazı araziden üç metreden çıkar, bazısından on metreden çıkar, bazısından beş metreden, bazısından bir metreden çıkar hulâsa… Arazi-i kalbiyyenin kesâfetine bağlı.
     Onun demiş, ihlâsı kendisini yetiştirdi.
     Benim de ihlâsım var efendim, demiş.
     Yok! Senin ihlâsın yok, demiş.
  Neyi demiş, kusurlu yapıyorum? Af edersiniz yani, yaptığım işin neresinde kusur var? Kusur neresinde? Elimden geldiği kadar kusur yapmamaya…
   Sen, ilk geldiğin gün benden okumaya geldiğin gün; gezdik gezdik de öyle bir hoca bulduk ki, dudakları kocaman, kaba dudaklı bir herife düştük dedin, demiş. Sen demiş, gezdik gezdik, dudakları kocaman, kaba dudaklı bir herife düştük dedin, demiş. Binâenaleyh, sen daha çok çok çalışman lâzım, bu işlerde, demiş.

Hani bunu niye misâl getirdim? Kudret’in insanlarda aradığı en mühim şey, ihlâstır ve niyettir. Âdet ile ibâdeti ayıran şeyin adına niyet derler. Değil mi? Mesela niyet…

İnsan iyi bir şeye niyet etse ve yapamasa, Kudret diyor ki: “Bu buna niyet etti, yapmış gibi karşılarım.” Kötü bir şeye niyet etti… Bu da ikramıdır Kudret’in. Yapamadı; ceza vermem, diyor. Kuvveden fiile çıkmadı. İyi bir şey kuvveden fiile çıkmadan ecrini alıyor da, kötü bir şey kuvveden fiile çıkmadan cezasını görmüyor. O kadar muazzam bir iş…

Şimdi bizim kayıplarımızdan bir tanesi; bunu söylemekten maksadım... Biz, kendime söyleyeyim, siz kendi üzerinize alınmayın.

İhlâsı kaybetmişiz. İhlâs yok bir defa bizde. Hiç yok. Hep sûret itibariyle… Görüşürüz, iltifatlarımız şöyle filan… Câlî. Eğilmeler, bükülmeler; tatlı tatlı, içerisinde bir şey yok.

Onun içün Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsi ne kadar güzel usûller vaz’etmiştir, bak. Meselâ toka dediğimiz -İslâm’da müsâfaha derler ona- şu hani el tutmak yok mu? Frenkler bizden almıştır. O da doğrusunu yapmaz. Bizdeki kaba sofu da yapmasını bilmez.

Bizde meselâ yakalar böyle, şurasını tutar, şurayı sıkar ki, güyâ burada kemik olmazsa Hızır olurmuş. Hınzır olur yahu! Hızır olur mu hiç? Eksik azalı olur mu Hızır? Allah’ın dostu olan insanlar güzel olurlar. Tam azalı olurlar. Öyle olur mu?

Hızır… Hınzır… Hep yanlış şeyler. Hızır ne? Sonra Hızır diye aradığın şey nedir Hızır?
Hızır: Her hikmet söyleyen adam… Onu tarif etmiş Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsi, Hızır’dır.

Hangi insan ki seni fenâlıktan ayırabiliyor, senin haberin yokken. Dikkat et. Senin kalbindeki kötülüğü senden çıkarabiliyor; sana ağırlık vermeden, seni tazyik[18] etmeden, senin haberin yokken sana hikmet aşılayabiliyor. İşte Kudret’in Hızır’ı O’dur. Filân bin sene evvel, şu kadar zaman sonra bir adam gelmiş, gitmiş… Öyle bir şey yok.

Hızır, hikmet söyleyen insandır. Anlatamadık mı? Böyle arayacaksın da… Öyle mânevî bir adam varmış vaktiyle, güzel yapmış. Var ya Kudret’in acâyip acâyip insanları var. Anlatırken insanı sayarken “harika-yı fıtrat” dedik. İnsan… Öylesi de var, böylesi de var. Durur akıl.

Biri gidiyormuş.

     Nereye gidiyorsun? demiş.
     Hızır’ı aramaya gidiyorum, demiş. Elinde de kürek varmış.
  Hızır, adamın elindeki demir küreğini tahta kürek yapar, demiş. Bulabilirsen aşk olsun! Demiş, geçmiş gitmiş. Evet, o sözle giderken, giderken bakmış eli hafif. Küreğine bakmış, tahta. 
—  “Ulan, demiş. Bizim demir kürek tahta kürek oldu.”

Öyle değil… Hikmet söyleyecek. Kim ki hikmet söyler… İhlâs.

Eski konuşmalarımda söylemiştim. Bir misâl daha vereyim de konuşmayı keselim. Ahlâkta ihlâs… Saat kaç? ... Vakit gelmiş öyleyse. Birkaç kere söyledim amma yabancı arkadaş gördüğüm içün…

Kâmil insanlardan bir insanın evinin kapısının önünde bir vakit bir sarhoş yıkılmış, sızmış oraya. İnliyor da… Bakmış üst kattan. Çağırmış adamlarını:
     Bu kapının önüne sızmış insanı içeriye alın. Üç kat yatak yapın. Gayet itinâ ile ikram ile alın. İtinâ ile yatırın. Masanın üzerine de bir binlik rakı koyun. Hürmette kusur etmeyin. Çekilin. 

Almışlar, içeriye aynı vaziyette koymuşlar. Adam sabahleyin ayılmış. Bir bakmış acâyip bir yer. Bir de bakmış masanın üzerinde bir binlik içki…
     Ondan büyük ceza olmaz, demiş. Fakat ne yapalım, nasıl kaçalım biz buradan, kendimizi göstermeden, diyerekten kapıyı da bir türlü açamıyor filân…
Yukarıdan, hâne sahibi, kâmil olan o büyük insan, adamına demiş ki:
   O zâtı hiç sakın akşamki vaziyetini filân belli etmeden, yüzünü kızartacak bir hâle sokmadan, bir büyük insana yapılır muâmele ile benim huzuruma çıkar. Çıkarmışlar.
     Hoş geldiniz, sefâ geldiniz. Nereden geliyorsunuz nereye gidiyorsunuz? Filân…
Bir kahvaltı çıkartmış filân… Hiç bahsetmiyor. O da sıkılıyor, eziliyor, büzülüyor, filan. Gideceği yeri söylüyor.
     Uzak orası, diyor. Yayan gidilmez, diyor. Benim aşağıya, hayvanat dâiresine inin. Beğendiğiniz bir atı seçin, alın. Şu kesedeki altınları da alın, diyor. Allah selâmet versin. İşinizin olmadığı vakitte de gelin de sizden hoşlandım, konuşalım.
Şimdi o hizmet eden adam: “Şurada senelerce hizmet ettik, diyor. Bize diyor, değil kesedeki altın -atlas kese ile verdi- bez kese bile vermez şu adam!” dedi. Talih… Kendi kendine… Ne bileyim.
Yine iş görüyor ama soğuk. Üç gün sonra çağırmış:
     Gel buraya, demiş. Üç günden beridir kalbinden bana veriştiriyorsun, demiş. Diyorsun ki: Şöyle şöyle… Şu kadar sene hizmet ettik, şunu yaptık, bunu ettik. Bu adam geldi, burada sarhoş kapı önünde sızdı, içeriye aldırttı. Leş gibiydi. Kaldırabilirsen kaldır. Ne ele sığar, ne ayağa sığar. İnleye sıkıla üç kişi bunu yatırtdık. Sabahleyin derken yine bunun yerini topla filân… Bir de kese altını aldı; atı da aldı, gitti, diye söyleniyorsun!
Azizim, diyor. O adam, bana bütün fenâlığını o kadar ucuz sattı ki… Bir atla, ufak bir kese altına. Onun diyor, bütün hayatında bir çıkıklığı vardı, bir o. Onu aldıktan sonra kalbi, en büyük insan kalbinden daha temiz bir kalp oldu. Hiçbir şey yok.
Sende, diyor. Nasıl sayayım? Haset var, buğz var, adâvet var. Buğzunu alırırım, adâvet gelir; adâvetini kaldırırım, riyâ gelir. Senin temizlenecek bir yerin yok ki, diyor.

Ne bahtiyar adammış. Bir çıkıklığı vardı; temizlendi, geçti gitti. Benden iyi o adam şimdi, diyor. Ona şimdi katresine dünyayı versen ağzına da almaz. Geçti, onunla temizlendi gitti.

Yalnız şunu da söylerken, bu misâli verirken de insan korkar. Bazı yanlış anlayanlar olur da: “Acaba böyle içki güzel bir şey miymiş? Filân… Adam ehemmiyeti yokmuş gibi” Öyle mânâya da almayın.

Ahlâk, öyle şeye tabiatıyle hoş görmez. Fakat bu bir misâl olaraktan, ihlâsa misâl olaraktan verdim. Yoksa ahlâk, diğer tarafında der ki:

Meyhâne, yine bir sürü insan ile dolmuş.
İnsâf ile bakın renklerine, kül gibi solmuş.
Denmez mi ki zehrâbe-i işret de bozulmuş?

Bilmem ne çıkar serveti beyhûde serefden.
Dilhûn oluyor âile! Bu hâle esefden!
Gençler, siz bâri koşup kurtarın nesli teleften!

Evlâd-ı iyâl zulm ile âbâd edilir mi?
Ekmek parası meyhâneye îrâd edilir mi?

Hiçbir neş’esi yoktur, mâyesi şerdir.
Bezminde geçen ömre yazık, çünkü hederdir.
Oğlum! Bu sözüm sana ait nush-u pederdir.

Kânûn-ı hikmet anı men etse sezâdır.
İhmâle de gelmez bu husûs, halka ezâdır.

Mâni’-i irfân, ervâh-ı cinâyet.
İğrenç kokusundan tanınır, vasfa ne hâcet!

O cephesi yine ayrı. Burada bunu misâl olaraktan söyledik. Yoksa bugün fenle de; bir kadeh içki, bir adamın kalbini yirmi dört saat zarfında bilmem ne kadar arttırdığını Amerika tabipleri resmen ilân etmişlerdir. Ve ilân ettikten sonra da demişlerdir ki: Bunu vaz’î kânunlar içerisinde ilk haber veren Hazret-i Muhammed olmuştur.

Sadrazam, eski imparatorluk devrinde Tevfik Paşa sefir iken, o vakit İstanbul’a dâvet edilmiş. Ani hareket lâzım. İhmâl etmiş. Orada meşhur beynelmilel bir doktor varmış. Riche isminde. “Bugün muâyene olayım, yarın muâyene olayım” diyerekten olamamış. Nihâyet işte geleceği gün gitmiş. Açmışlar defteri “Üç ay sonra gelin.” demişler.

     Aman demiş, benim üç ay değil, muhakkak yarın hareket etmem lâzım. İstiyordum ki bir malûmât edineyim.
O muâyenehâneyi idâre eden insan demiş ki: “Olmaz, bizde yok böyle usûl.”
     Yahu şu kartımı içeriye ver de… Demiş.
     Azarlar beni. Demiş.
     Ver bir defa, belki bir istisnâ olabilir.
Kartı vermiş. “Girsin.” demiş. Kart elinde böyle duruyor doktorun. Demiş ki:
     Sizin etiketinize tamahen, muhabbeten veyâ herhangi bir sûretle sizi dâvet etmedim. Yanlış anlamayın. Yalnız sizin etiketinizde, bizim en büyüğümüze ait bir insan olduğunuz, oraya izâfe edilmiş bir kimse olduğunuz anlaşılıyor. Ona hürmeten… Yani demiş, siz Muhammedîsiniz. O bizim başımızdır. Ona hürmeten sizi tercihen aldım. Ben hürmetle bir defa eğiliyorum, siz de eğilin ve soyunun.”

Anlatabildim mi? Ve içkiyi ilk önce o aleyhinde bulunmuştur diyerekten…
Bugünkü konuşma bu kadar yeter.


[1] Rekz: Dikmek, yerleştirmek, delil getirmek.
[2] Hüviyet: Şahsiyet, kişilik, kimlik, öz
[3] Kâm: Meram, maksat, istek, arzu
[4] Rûz: Gün, gündüz

[5] Belvâ: Zahmet ve imtihan konusu olan şey.
[6] Çîn-i cebîn: Alın kırışıklığı. MecazenMemnuniyetsizliği ifade etmek için; yüzü, alnı buruşturup çatmak, kırıştırmak anlamında...
[7] Me'mûl ki: Umulur ki, ümit edilir ki...
[8] İsticvâb: Sorguya çekme
[9] Tahmil: Yükleme.
[10] Kuvve-i muharrike: Kalplere hareket veren, kalpleri çalıştıran kuvvet.
[11] Sevâik: Sebepler, sâikler
[12] Mühlik/ Mühlike: Öldürücü, helâk edici
[13] Kâmet: Boy, endam.
[14] Mevzûn: Biçimli, düzgün, ölçülü. Her bir vasfı ölçülü ve itidal üzere bulunup, sırf iyi ve güzel şeylere nâil olan.
[15] Teennî: İhtiyatlı ve akıllıca davranma. Bir işte acele etmeyip bir düşünce dairesinde dikkatlice hareket etme. 
[16] Pertev: Nur. Işık, parlaklık.
[17] İctinâb/İçtinap: Kaçınma, sakınma, çekinme
[18] Tazyîk: Daraltmak, sıkıştırmak; icbâr etmek. Sıkıntı ve ızdırâb vermek. Zorlama, baskı.

0 yorum:

Yorum Gönder

 
Şemseddin Yeşil - Tüm Hakları Saklıdır..
Designed by CruelKeSh | 2017