126 (25.09.1962) 70 dk (148)
Ahlâk mevzûu üzerinde devam
etmekte. Mevzû başlıca iki esasa ayrılmıştı. Birine vazifeden doğan ahlâk,
diğerine de aşktan doğan ahlâk tesmiye edilmişti. Vazifeden doğan ahlâkın
menşeinin akıl olduğunu, aşktan doğan ahlâkın da menşei kalp olduğunu uzun
boylu söylemiştik. Gerek akıl, gerek vazife, gerek aşk, kalp; bunların hepsi
mânâ-i insâniyeye ait birer vasıf olması dolayısıyla, mevzûun an yerini insan
mefhûmu teşkil ediyor.
İnsan… Gelmede, gitmede ihtiyârı olmayan; sûret itibariyle nihayet elli altmış kiloluk kan ve kemik çorbasından ibaret gibi gözüken; mânâ-i ihtivâsı, vicdân-ı kibriyâsı bütün âlemlere muhît bulunan, o harika-i fıtrat...
Kudret’e muhatap olan insan
nedir? Bir veçhesi âlem-i hilkate açılmış, bir veçhesi âlem-i kudrete
raptedilmiş bu varlık nereden gelmiş, nereye götürülüyor? İşte mevzû buradan
bahsediyor, bununla alakadar. Nereden gelmiş, ne yapacak, nereye götürülecek?
İnsan, âsûde kaldığı vakit;
kendisi ile baş başa olduğu zaman, iç âlemi ile konuştuğu vakit dört suâl sorar:
Evvelâ “Kimim?” der. “Ben kimim? Kendimi kendim mi yaptım? Neyim ben? Nereden
geldim? Varlığımdaki, hilkatimdeki hikmet nedir? Beni niye getirdiler? Benden ne
beklenir? Ben kendim içün ne yapacağım? Muhitim içün ne işleyeceğim? Ve netice
itibariyle bu sayılı nefesim benim; ne şekilde verilmiş, ne şekilde bitecek,
netice ne olacak? Ve nihâyet nereye götürüleceğim?” Suâlin dördü bu.
Vicdân-ı kibriyâsından bu suâllere
cevap alan kimseye, ahlâk: “İnsan” der. Bu cevabı alamayan kimseye “Henüz
makâm-ı insâniyete kadem basmamış” der. Bu suâlleri sormaya başladığı günden
itibaren makâm-ı insâniyete ayak basmıştır, yol alıyor demektir.
Her zerresi, kâinâtın her zerresi
vazife ile mükellef olduğu hâlde insan, kendisinin böyle başıboş, unutulmuş,
bir kenara bırakılacağını kabul eder mi? Etmez mi?
Nasıl ki hareket-i tabîiyyesinin
bir mükellefiyeti var… Kalbin bir hareket-i tabîiyyesi vardır, değil mi? Onun
bir mükellefiyeti var. Dimağın bir hareket-i tabîiyyesi var, onun bir
mükellefiyeti var. Elin bir hareket-i tabîiyyesi var; bir vazifesi var, bir
mükellefiyeti var. İnsanın da bir hareket-i ihtiyâriyesi vardır. O hareket-i
ihtiyâriyesinin de bir mükellefiyet-i mahfûzası vardır. İşte o mükellefiyet-i
mahfûzasını düşünen kimseye ahlâk, “İnsan oldu” der. Acaba anlatabiliyor muyum?
Görüyorsunuz, hamûle-i irfâniye-i
beşeriye, insan sınıfının... (Bugün bunu münasebet aldıkça hemen her konuşmada
tekrar ediyoruz ki yayınız diye) Göz kamaştıracak kadar ilerlemiş.
Evveli mânâ ilimleri derdi ki: Bu
mevcûdât içerisinde, dünya denilen sahne, Kudret’in en ufak bir... Bu kâinâtı
bir bina zannederseniz, üzerinde yaşamış olduğumuz saha; o binânın bodrum
katında, en ufak bir kulübesinden daha ufak bir çukurudur.
Bugün saha-i fen onun o kadar
olduğunu göstermeye başladı. Üç defa fezâya gidiyor, bulunduğun hâlini
devrettiğini söylüyor. Belki daha başka türlü şeylerde görecek. Ve hiç şüphe
yok ki bir gün beşeriyet, semâvâta da çıkacak.
Bu böyle… Fakat “Ah!” sesi
diniyor mu? Fen gözleri kamaştırıyor, ilim fikirlere veleh veriyor, felsefesi
akılları durduruyor. Fakat umûr-ı kalbiyede bir sükûnet meydana geliyor mu?
Mevzîi konuşmuyoruz; bütün dünya sekenesi bugün, acaba huzur içerisinde yaşayabiliyor
mu?
Masası olan, kasası olan, rütbesi
olan, câhı olan, parası olan, olmayan… Yok. Acaba neden? Buna niçün insanlar
bir rapor hazırlamıyor?
Her vakit anlattığım gibi: Huzûr-u
kalp, umûr-ı kisbiyeden değildir; yani beşerin kendi eliyle kazanıp, meydana
getireceği hâl değildir. Kisbî değildir o. Kisbî değil. Servet de bizâtihî
nimet değildir, vâsıta-i nimettir. “Git filân yerde nimet ol” derse olur. Bâzan
da nikmet olur, tersine döner.
O hâlde neden acaba?... Ne vakit
beşeriyet huzûra kavuşabilir? Görüyoruz; büyük diplomatlar toplanıyor,
iktisatçılar birleşiyor, kâinâtın en yüksek terbiye tezgâhları çalışıyor, en
muazzam inzibât teşkilâtları çalışıyor, muazzam kanun tezgâhları kanunları
dokuyor, fakat beşere yine huzur denilen bir şey dünya âlemine gelmiyor.
E, ömür de zaten işte gözünü aç
kapa. Ömr-ü dünya bir dakika, ömr-ü âdem bir nefes. Öyle değil mi? Gayet
kısa. Dün, bugün içün rüya; bugün de, yarın içün rüya.
Beşer yaratılışındaki gayeyi duymak
zevkini kendi göstermedikçe, bu aşka doğru kendisini sevk etmedikçe, kat’iyyen
huzûra kavuşamaz. İsterse bütün dünya diplomatları toplansın, isterse bütün
dünyanın en yüksek iktisatçıları bir araya gelsin; kafalar iri iri birleşsin,
yine bir şey olmaz.
Kalp birleşmesi olacak.
Gönüller birleşecek. Havâsta merhamet, avâmda hürmet… İkisi evlenecek;
muhabbet doğacak, muvâzene-i beşer meydana gelecek. Ve illâ olmaz. Çâre
yok.
“Sen çalış, ben yiyeyim.” İki
kötü nazariye var, beşeri felâkete sevk eden. Biri: “Sen çalış, ben yiyeyim!” İkincisi:
“Ben yaşayayım, sen ne olursan ol!” Bugün dünya sekenesinin zihniyeti bundan
ibarettir. Menfaat hâkim, fazîlet değil.
İhtirâsât-ı nefsâniye hiçbir
vakit tatmin olunmaz; binâenaleyh fazîlet, hiçbir vakit bu ihtirâsât tatmin
olunmadığından dolayı, menfaati kaldırtamaz. Beşer aşk tedarik etmedikçe,
fazîlet de gelmeyince insanlar inler.
Yazık, günah değil mi? Hiçbir şey
olmadan geçip gitmek. Kaç yaşındasın? Otuz. Ortaya bir şey koy; yok! Kaç
yaşındasın? Kırk. Ortaya bir şey koy; yine yok! Kaç yaşındasın? Elli. Yine yok!
O hâlde ne olacak? Eli boş mu gidelim?
Hâlbuki insanın iklîm-i vücûdunda,
kendi aslını arama zevki Kudret tarafından rekz[1]
edilerek gönderilmiştir. İşte aşkın
mânâsı da o.
Ne demiştik, konuşmaya başlarken?
Aşktan doğan ahlâk. Tabii buradaki aşk, romanda okunan aşk mânâsına değil. Malûm
ya; rûhta hâsıl olan muhabbete aşk denir, nefiste hâsıl olan muhabbete şehvet
denir. Romanda o şehvete aşk diye yazarlar. O mânâya değil, burada
konuştuğumuz aşk. Birisi; biter, söner, geçer gider. Birisi, insanı tâ aslına
kadar götürür.
Hüner, rûhta hâsıl olan
muhabbete sahip olmak. Biri biter, geçer gider; o âdi, o. Rûhta hâsıl olan
muhabbet… Böyle kendi kendine kaldığın vakitte
kendi aslını aramaklık. Bu aramaklığı fıtrat bize ilk önce vermiştir. Bizim
hilkatimizde vardır.
İnsan henüz bir yaprağın hüviyetini[2]
bilmezken, bir avuç toprağın
hüviyetinden haberi yok iken, bir damla suyun neden ibaret olduğunu bilmezken;
kendi kendisinin zevâhirdeki varlığının iç yüzünü anlamamışken, yine bir “Var”
sedâsı ile bağırırdı. İsmini koyamazdı ama işte o “Var” diye bağırmış olduğu
şeyin ismi Kudret’ti. Oraya gönlünü bağlardı. Bağlamış olduğu yerden de kâm[3]
alırdı.
Bugün yalnız nefsine tapıyor. O
nefsine taptığı müddetçe de yuvarlanıyor. Bir şey yok orta yerde. Hâlbuki
sermâye aynı sermâye.
Kudret dört eşya halk etmiştir:
hava, su, toprak, ateş. Değil mi? Dünyanın bu malzemesi yerinde duruyor. O hava,
aynı hava; o su, aynı su; o toprak, aynı toprak; o güneş, her günkü yerinden
doğar, her günkü yerinden batar.
Deden altı saat çalışırdı, biz on
sekiz saat çalışırız. Evveli on nüfuslu bir ailenin bir adamı çalışırdı; şimdi
onu birden çalışır, meğer bir tanesi hasta olsun da evde kalsın. Fakat yine akşamın
yiyeceği yok.
Bütün dünya üzerinde sermâyede
eksiklik yok. Fen de yardım eder. Evveli on saatlik yerden on saatte gelirken,
şimdi beş dakikada gelinir. Fen de ona yardım ettiği hâlde yine huzûru yok.
Neden acaba?
Dedemiz… Sen dedeni küçük görme
sakın. Biz tarihin en eski efendisinin çocuklarıyız. Öyle şöyle bir kavmin
çocuğu değil; en eski, tarihin en eski efendisi olan bir varlığın evlâdıyız. Aklen
tekâmül etmiş, ilimlere mevzûu vermiş, sanatlara model vermiş; cehli gördüğü
yere ilmi koymuş, zulmü gördüğü yere adli vaz’etmiş, inkârı gördüğü yere îmânı
koymuş. Bire on dövüşmüş. Dünyânın üç kıtasında efendiliğini beyân etmiş, ilân
etmiş. Zâlimi gördüğü vakit “otur” demiş, oturtmuş. Böyle bunu yâr-ı ağyâr
tasdîk eder, her sahasında.
Belki sen lâyıkıyla eğer dedeni
öğrenmemişsen, öğrenmeye çalış. Sakın onu küçük görme. Medeniyetinin aslını
senin deden kurmuştur. Bir iki misâl vereyim de bak şimdi hayret edersin. Her
sahada ama…
O hiçbir vakit zulmet-i
beşeriyette, leyle-i tabîatte kalmamış, ruz-u[4]
hakîkattan mahrûm olarak yaşamamış. Dâimâ… Dâimâ hatt-ı zâtında, kendisinin
mâfevk bir kudrete muhtaç olduğunu ve mâfevk kudretin kendisinden müstağnî olduğunu
tanımış ve oradan feyz almış; “aman” diyene aman vermiş, merhamet elini her
sahaya uzatmış. Ve dâimî vaziyetinde efendi olaraktan yaşamış. Beşeriyet
zindânında kendisini hapsetmemiş.
Beşeriyet zindânı nedir? Bu… Bu…
“Ben yalnız kalıbımın mahkûmu değilim.” demiş. Rûhunu nefsinin
esâretinden kurtarmış. Rûhunu nefsinin esâretinden kurtaran adama ne derler?
Hürriyetine sahip olmuş adam, derler. Hürriyetin asıl mânâsı odur.
Hangi adam hürriyetine sahiptir? Rûhunu
nefsinin esâretinden kurtaran adama hürriyet sahibi adam denir.
Ondan kurtulmuş, kâm almış;
adâletle tahdîd edilmiş hürriyetle yaşamış. Hiçbir vakit esârete boyun
kesmemiş, zillete rızâ göstermemiş, zulme dîvân durmamış. belvâya[5]
girmiş çıkmış, zulme divân durmamış.
Yok öyle… Târihte öyle bir millet
yok. Rikkatle bütün mahlûkâta kalbi çarpmış, rikkatle bütün mahlûkâta.
Ayırmamış. Şuna buna ayrı bir merhameti, ötekine ayrı bir merhameti değil,
rikkatle bütün mevcûdâta kalbi çarpmış. Evvelâ cânân demiş, sonra cân diye
yaşamış. Onun içün öyle dermiş. Herhangi bir yerden selâm beklermiş:
Yâr’ın bize bir selâmı yok mu?
İnsâfın o yerde nâmı yok mu?
Dermiş. Kimseye çin-i cebîn[6] göstermemiş, hiç kimseye soğuk davranmamış. “Cihânın her tarafından bana selâm gelir.” dermiş. Biraz selâmın arkası kesildi mi:
Yâr’ın bize bir selâmı yok mu?
İnsâfın o yerde nâmı yok mu?
Neden? “Ben insanım; bana bütün zerre, selâm verecek.” diye yaşarmış. Bir şey anlatamıyorum galiba…
Kabiliyet-i fıtriyesindeki
zekâsı, beşerî kavrayış tarzındaki edâsı… O da bambaşka bir şey. O da bambaşka
bir şey. Bir gün geliyor, İlyas’a. Kadı İlyas’â (hâkim yâni) birisi diyor ki...
Zekâsına bir misâl veriyorum.
Mânâ insanı ne kadar cilâlar, gönlünde ne kadar geniş ferahlıklar, ne büyük
sefâlar, ne muazzam ilhamlara sahip kılar. Ona misâl veriyorum…
Dâvâ ediyor birini. “Buna bu
kadar para verdim. ‘İhtiyacım var’ dedi, aldı. Şimdi İstiyorum, hakkımdır. Versin.”
Hayır... Soruyor, diyor ki:
— Kimse yoktu, Hak yanında verdim.
— Hiçbir kimse yok muydu?
— Hiçbir kimse yoktu.
— Peki, nerede verdin? Evde mi verdin, köyde mi verdin, hangi sahada verdin?
Cenâb-ı Fârûk’un zamanında bir hâdise. Hani bize öyle gelmiştir ki, zannederiz ki bütün akıllar yirminci asırda tekâmül etti, bütün zekâlar tamamıyla bu asırda tamamıyla belirdi. Ondan evvel hiçbir şey yoktu. Herkes ahmak, aptal, gabî, bilmem neymiş! Yaratırım sevdâsı şimdi geldi.Gelmişler, demişler ki:
— Efendim, filân yerde bir maktûl var. Birisini öldürmüşler, orada duruyor. Hiç sevmediği bir şey. Bir ufacık karıncanın ayağının ezilmesine razı olmayan bir zâta şikâyet ediliyor. “Keşfe ben gideyim.” demiş.
Gelmiş, bakmış, bakmış, bakmış;
civarda isticvâb[8] yapmış.
Hiçbir emâre yok. Yalnız maktûlün -maktûl yani öldürülmüş adam- elbisesinin bir
parçası kopmuş, kesilmiş, alınmış elbisesi.
— Elbiseyi çıkarın, bana verin. Defnedin, demiş.
Kaldırın cenâzesini.
Gelmiş, yalvarıyor:
— Ohh! demiş, katil çıktı meydana. Demişler ki yanındakiler:
Çağırmış bir sütannesini, demiş ki:
İşte onun içün insan bir
harîka-i fıtrattır ki, âlemin en muhkem kuvvetleri anın kuvve-i tedbiriyesi karşısında
zebûn olur. Dâhilindeki kuvve-i muharrike[10]
bâzan elektriklenir de sevâik-i[11]
mühlike[12]
ile âlemi, zannedersin ki kıyâmete sevk ediyormuş gibi zelzele yapar.
Yine insan öyle bir insandır ki,
numûne-i melekût olur; bâtınındaki zevkler, melekleri imrendirir. Fakat yine
öyle insan olur ki, bir marifethâneyi icâbında berbat eder. Yine insan vardır
ki, teneffüsünden bütün âlem zehirlenir. Yine öyle insan vardır ki, onun rayiha-i
tayyibesinden ölenler dirilir.
Hep bunlar insanın içerisinden,
insan nâmı altında yaşayan varlıktan oluyor.
Ahlâk, işte fezâil-i âliyesiyle
âlemlere mârifeti tahakkuk ettiren sınıfa ait olan insanı meydana getiriyor.
Mazhariyet-i gaybiyesi cehâlet içerisinde marifet yapar. Niyet-i hasenesiyle
mezâlim içerisinde, zulümler içerisinde,
adâlet meydana getirttiren şeyin adına ahlâk derler. Anlatabildim mi
acaba?
Ahlâken tekâmül eder de ne olur?
Kendisine. Kimseye bir şey olmaz. Sen zanneder misin ki güneşi metheden adam
güneşi methediyor? Bir adam güneşin parlaklığını, güneşin feyzini, güneşin
vâridâtını methederse güneşi mi methediyor? Hayır. Kendi gözünün sıhhatini,
sıhhatini; alîl olmadığını, gözünde bir arıza olmadığını, nur-u basarında bir eksiklik olmadığını beyandır.
Güneşi, güneşi kim methedebilir? Hakikat,
Hak; Hakk’tır, meth olunmaz. O’na meyleden, kendisinin tekâmülü içün meyleder.
Anlatamadık mı acaba?
Onun içün hazret-i insan da
hakikat güneşidir. Bir hûrşîd-i mânevîdir.
Seyyidü’l-âlemdir Âdem
Gayrıdan sevdâyı kes
Âdem olmak istersen Âdem ara
Âdem’i bul, Âdem ile Âdem ol
Birbirimizi sevmiyoruz. Sevmediğimiz müddetçe böyle inleyeceğiz. Bu iş evvelâ âileden başlayacak. Hukûk bozuk. Değil mi ya? Bir evde on nüfus var, onunun kafası da ayrı işliyor. O Kafalar birleşmeyince o evin içerisinde huzur olur mu? O evin içerisinde bir varlık olabilir mi? O evde teâlî olabilir mi?
Terakkî; servet-i eslâfa, servet-i ahlâfı ilâve etmekle
olur. Babasının
malına, evlât mal koymakla olur. Babasının ilmine evlât ilim ilâve etmekle
olur. Babasının iyi hâline evlât iyi hâl koymakla olur.
Mürebbînin tarîfi de odur. Terbiyede âşikârdır tarif: Mâzîyi
tutacak, âtîyi çekecek. Mâzîyi bırakırsan yüzükoyun kapanırsın; âtîyi
bırakırsan arka üstü düşersin. Muvâzeneyi yapabilmek içün mâzîyi tutacaksın,
âtîyi de çekeceksin. At mâzîyi, yüzükoyun kapandın; bırak âtîyi, arka üstü
düştün. Hesap meydanda.
Haset kaplamış; birbirimize haset ediyoruz. İnsânî bir
vaziyeti meydana getiremiyoruz. Hâlbuki haset, haset eden kimsenin
ölümüne sebep olur. Ne gibi? Yaşıyor ya. Yok azîzim, içinde ölü o adam.
Kalbi azap içinde yaşayan adama “yaşıyor” denir mi? O her an azap içinde, her
an ölür. Mevt-i ebedî ile ölmüştür hep.
Zulüm iyi şey değildir. Beşer âh almamalı. İnletmek
insanı ne fena, ne kötü şeydir. Zanneder misin ki bir insan zulmetsin de,
Kudret o zâlime biraz mühlet versin; onda bir fayda mı var da versin!? Ne kadar
mühlet vermiş olsa, Allah’ın saltanatının haricine çıkabilir misin? Kudret’in mülkünün
hâricinde yerin var mı? Yok! O hâlde nesin?
Netice: Hiçbir ateş yerini küle bırakmadan nihâyetlenmez.
Ne kadar ateş olsan, yerini küle bırakacaksın. Bitti. Var mıdır ki kâinâtta bir
ateş, yerini küle bırakmasın? Her ateş yerini küle bırakacaktır. O hâlde âh
alma. Birikmiş âhların vebâlinden kâmet-i[13]
mevzûnunu[14]
eğriltme.
Kâinâtta bir ateş yok ki yerini küle bırakmasın. Her ateş
yerini küle bırakır. Teenni[15] tahammül, Rahmân’ın pertevidir[16] Hiç kimsenin Kudret’in mülkünden
hârice çıkmaya, O’nun pençe-i kahrından kurtulmaya tâkati mecâli yoktur. İyi
düşün: Var mı? Kudret’in mülkünün hâricine çıkabilecek bir vâsıtan var mı? Bir
yerin var mı? Kudret’in mülkü -Fâtır’ın, Hâlik’in, daha açık tâbiriyle Allah’ın
mülkünün- hâricine çıkabilecek bir yerin var mı? Varsa ona bir şey denmez.
O’nun pençe-i kahrından kurtulabilecek bir kuvvetin var mı? Yok!
O hâlde? Niye semâyı deler gibi bakarsın? Niye arzı ezer
gibi basarsın? Ne semâ delinilir ne arz. Hiçbir şey yok. Titrer bacakların yine
günün birinde. Üüü! Yer, adamı yer. Hiç kafandan çıkarma onu: Yer, adamı
yer. O nahvetle, kibr-i gurur ile nice kabarmış göğüsler, toprağın sadrında
böyle yapyassı kalır.
Ne güzel söyler, misâl getirmiştir Mevlânâ. Büyük Türk
adamı. Muazzam adam. Dünyaya kendisini kabul ettirtmiş. Amerika’da Mesnevî
kürsüsü vardır. İki sene evveli, koca Hristiyâniyeti temsil eden Papa, onun
gününde resmen îlân etti:
“Hristiyâniyet nâmına Mevlânâ’nın huzûrunda hürmetle
eğiliyorum.”
Mevlânâ da der ki: “Ben, Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsinin huzûrunda
eğilmişim.” Artık sen onları bağla birbirine. Nereye giderse.
Öyle diyor. Misâl gayet şık. Yoruldunuz mu? Keseyim mi?
Bir adam, diyor.
O Mevlânâ. Büyük adam, her anlatacağını umûr-ı hâriciyede
bir misâle sokar, insan çok kuvvetle kavrar. Daha muâfiyet serumu yeni çıktı.
Yedi-sekiz asır evvel söylemiş koca adam.
Öyle dert vardır ki devâsı içinden çıkar. İşte muafiyet
serûmu. Ne ararsan
senin dedende var. Ama bize Kudret o zevki versin de, biraz meşgul olalım
kendimizle. Onur meselesi yapalım kendimizi. Küçük görmeyelim.
Bir adam evine gelmiş ki... Öyle diyor, şimdi hikâye
ediyor:
“Yıkılacağın vakit bana haber ver. Bana haber vermeden
sakın yıkılma.”
Günün birinde de ev yıkılıvermiş. Bu sefer adam şikâyet
ediyor, diyor ki:
“Yahu, sen ne insafsızsın, diyor; ben sana dedim ki, sen
yıkılacağın vakit bana haber ver. Sen haber vermeden yıkıldın; benim evlâd ü
iyâlimi, beni de mahvettin. Perişan bir vaziyette nihayet imhâma gittin.”
Bu misâli verdikten sonra diyor ki kendisi:
“İnsanda hastalıklar, eskimiş bir hanenin çatlaklarına
benzer.”
Şimdi cevap veriyor:
“Ah hasta! Sen hastalık… Ben sana haber vermemezlik
etmedim. Haber verdim. Fakat sen hastalıklarının çatlaklarını, ilâçlarla
kapatmaya çalıştın. Yarıklara muttasıl samanlıklı sıva tıkadın. Ben bir rahne
yaptım, yine tıkadın. Kendi kendini aldatmaktan başka hiçbir türlü yaşayamadın.
Her gün kendini aldattın. Ben ne yapaydım sana? Ben yine ağır yaptım bu işi.
Hafif çatlattım, iri çatlattım, biraz daha büyükçe yaptım, bir gün biraz daha…
Hiç aldırış etmedin. Samanı kardın, tıkadın; samanı kardın, tıkadın. Olacak
gibi değil. Menekşe şurubu ile nar şurubu ile bu iş olmaz!” diyor. Latife
ediyor.
“Dikkat et, diyor; sen ciddî bir tedâviye teşebbüs edersen…
Fazîletten sonra gelen menfaate tâlip ol; o vakit Kudret, senden râzı olur.
Râzı olunca yüzünü o tarafa çevir. O şarâbı iç. Gel, bir Cemâl şarâbı iç.”
Anlatamıyor muyum acaba?
Bu ilâç kâfî gelmez. Biraz da masiyetten içtinâb[17] hapını yut. Bu da bu, lâyıkı ile seni tedâvi
edemez. Biraz dirilirsin ammâ gel; birçok gönül kırdın, lüzumsuz işler yaptın, bunları
terk et. Bunların gönüllerini kazanmaklık macûnu ile kendini gıdalandır. O taâm
ile bakalım. O şekilde bir perhiz yemeği ye. Nasıl olacaksın?
Bunları yaptıktan sonra da aslından aff-u mağfiret
talebinde bulun da kâm al, git.
Bu şimdi insan olmanın bir reçetesi. Demek oluyor
ki insanları muhâsebe-i nefse dâvet ediyor. Fakat neredee!
Ben sizin hepinizi, inanmış, bir varlık olaraktan muhatap
tutup konuşuyorum. Fakat içinizde maddenin kesâfetinde kalmış; “İnsan netice
itibariyle tekâmül etmiş bir hayvandır, bu kâinat kör bir tesâdüfün
neticesidir” bu kanaatte olan kimselere, bu sözler abestir. Onun sahası başka.
Onlarla da konuşuruz; ammâ şimdi biz, öyle tanımıyoruz sizi.
Siz; yaratılışındaki gâyesini duymuş, alın akı ile: “Ben
böyle üç günlük hayata râzı değilim. Bu âlemde de gönlüme bir sefâ isterim. Ve
nihâyet asıl hayat…”
Öyle değil mi? Eğer bundan ibaretse, hiç yazık. Hiç birbirimize
merhabâ demeyelim. Geçti bu, bitti bu. Bu bitti.
Her doğum, insanın idâmını haber veren bir haberdir.
İnfâzı bekliyoruz hepimiz. Doğumlar… Herkesin doğması, kendisinin idâmına ait bir haberdir;
infâzını bekliyor. Hepimiz bunu bekliyoruz.
E bunun huzûru? Bunun huzûru ebediyette olur. Burada
huzur mu ararsın? Buradaki huzûru ne vakit bulursun? Tam ebediyet aşkı ile
yaşarsan; o vakit iki hayat birleşir, o vakit huzûr içinde gidersin. O
vakit iki hayat birden birleşir. O zaman iki hayat birleşir.
Buraya dâr-ı iptilâ derler. Bir vakit yazmışım: Hakikatte belâ yoktur. Belâyı belâ görmek belâdır. Anlatabildim mi acaba?
Hakikatte belâ yok. Ne vakit belâyı belâ görürsün, işte
belâ o vakit olur. Belâyı bal yapacaksın. Burada başka şey yok. O da
ihlâs ile olur.
İhlâs… İki kardeş varmış. İhlâsın bak büyüklüğünü size
anlatayım. İki kardeş… Biri çok akıllı, çok da ilmi var. Satır ilmi ammâ.
Bir de ahlâka göre de bir ilim vardır. Şimdi biz buradaki
ilim dendi mi örfe göre ilim… Bilgi yani ya. Bir de ahlâkın tarif ettiği bir
ilim var ki: Doğru hisse sahip olan kimseye âlim der. Hissi doğru, hiçbir
vakit yanılmıyor. Doğru histen mahrum olan kimseye câhil der. İsterse yüz
bin kitap okusun. Doğru histen mahrum mu, o câhildir.
Bazı adam vardır ki hiçbir şey bilmez. Senin
bildiklerinin hiçbirisini bilmez. Fakat doğru hisse sahiptir; böyle bakar, seni
okur. Ne aldanır ne aldatır. Âlim işte o. Doğru hisse sahip.
İnsan niçün okur? Doğru hisse sahip olayım diyerekten.
Doğru hissi bozmak içün okuyana, ona şeytan ilmi derler. Böyle bakar, seni okur
o.
Şimdi biz... Örfün, cemiyetin tarif ettiği sahada bir
ilme sahip iki kardeş; terbiye-i nefs içün bir hocaya gitmişler, bir ilim
adamına. Birisi çok akıllı, birisinin o kadar aklı yok. O kadar çok da
okumamış. Şimdi o çok akıllı, çok ilim bir zâhirîsi -gösteriş ilmi, açık tabirle-
olan adam; bakmış, öbür kardeşi daha fazla yol almış. Herhangi bir meçhul bir
mevzû geldiği vakitte: “Bu böyle olur, böyle olur, böyle olur, böyle olur.” Bakıyor
ki neticeye. Hayret!— Yahu birâder, sen ne yapıyorsun yahu, diyor.
— Ben ne yapayım, diyor. “Buram söylüyor.” Allah Allah! Gittikçe açılmış, gittikçe açılmış, gittikçe
açılmış. O akıllı adam, o zâhirî dış bilgisi çok olan adam pek geride kalmış,
canı da sıkılmaya başlamış.
— Sen demiş, bu okuduğumuz insana çok hizmet ediyorsun;
yoksa bu çok hizmet ettiğinden dolayı mı sen böyle şeyler bilmeye başladın? Ben,
demiş. Anlamıyorum seni hiç, demiş.
— Ee, demiş. O, bana teklif ediyor; şunu yap, bunu yap
diyerekten, demiş. İstersen benim yerime sen gel, demiş.
— Fena olmayacak. Sen gel biraz, biraz sen gel, azıcık dur,
demiş. Durmuş... İşte o mutat olan, yapılacak iş neyse
yapılırken bakmış ki o her günkü kardeşi değil de başka… Gülmüş.
—
“Nerede kardeşin?” demiş.
—
İşte efendim, biraz rahatsız da filân… Ben demiş, şey
edeyim.
—
Olmaz, demiş. E senin dediğin...
—
Ne olmaz?
— Sen diyorsun ki işte: Bu şöyle yaptı, böyle yaptı, şunu
şöyle daha iyi bildi, bunu daha iyi bildi; ben de şöyle bileyim, ben de bileyim...O büsbütün afallamış.
— Onun, demiş: İçi şey, pürüzsüz. İhlâsı var. İhlâsı… Kuyucu demiş, hiçbir
vakit kuyuya su koymaz. Suyun çıkmasına engel olan toprağı izâle eder. Kazar,
kuyudan toprağı kaldırır, kaldırır; su fışkırır, su çıkar. Amma bazısından elli
metreden, bazısından üç metreden, bazısından on metreden… Nihayet artezyen
vurur, beş yüze gider, bine gider; nihayet suyu bulur, çıkartır. Suyun
çıkmasına mâni olan toprağı izâle eder. Kendisi bizâtihî suyu koymaz, demiş.
“Bizâtihî koymaz.”
O da, biraz kaçamak yapıyor ya… Bazı araziden üç metreden
çıkar, bazısından on metreden çıkar, bazısından beş metreden, bazısından bir
metreden çıkar hulâsa… Arazi-i kalbiyyenin kesâfetine bağlı.
—
Onun demiş, ihlâsı kendisini yetiştirdi.
—
Benim de ihlâsım var efendim, demiş.
— Yok! Senin ihlâsın yok, demiş.
— Neyi demiş, kusurlu yapıyorum? Af edersiniz yani,
yaptığım işin neresinde kusur var? Kusur neresinde? Elimden geldiği kadar kusur
yapmamaya…
— Sen, ilk geldiğin gün benden okumaya geldiğin gün; gezdik
gezdik de öyle bir hoca bulduk ki, dudakları kocaman, kaba dudaklı bir herife
düştük dedin, demiş. Sen demiş, gezdik gezdik, dudakları kocaman, kaba dudaklı
bir herife düştük dedin, demiş. Binâenaleyh, sen daha çok çok çalışman lâzım,
bu işlerde, demiş.
Hani bunu niye misâl getirdim? Kudret’in insanlarda
aradığı en mühim şey, ihlâstır ve niyettir. Âdet ile ibâdeti ayıran şeyin adına
niyet derler. Değil mi? Mesela niyet…
İnsan iyi bir şeye niyet etse ve yapamasa, Kudret diyor
ki: “Bu buna niyet etti, yapmış gibi karşılarım.” Kötü bir şeye niyet etti… Bu
da ikramıdır Kudret’in. Yapamadı; ceza vermem, diyor. Kuvveden fiile çıkmadı. İyi
bir şey kuvveden fiile çıkmadan ecrini alıyor da, kötü bir şey kuvveden fiile
çıkmadan cezasını görmüyor. O kadar muazzam bir iş…
Şimdi bizim kayıplarımızdan bir tanesi; bunu söylemekten maksadım...
Biz, kendime söyleyeyim, siz kendi üzerinize alınmayın.
İhlâsı kaybetmişiz. İhlâs yok bir defa bizde. Hiç yok.
Hep sûret itibariyle… Görüşürüz, iltifatlarımız şöyle filan… Câlî. Eğilmeler,
bükülmeler; tatlı tatlı, içerisinde bir şey yok.
Onun içün Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsi ne kadar güzel
usûller vaz’etmiştir, bak. Meselâ toka dediğimiz -İslâm’da müsâfaha derler ona-
şu hani el tutmak yok mu? Frenkler bizden almıştır. O da doğrusunu yapmaz.
Bizdeki kaba sofu da yapmasını bilmez.
Bizde meselâ yakalar böyle, şurasını tutar, şurayı sıkar
ki, güyâ burada kemik olmazsa Hızır olurmuş. Hınzır olur yahu! Hızır olur mu
hiç? Eksik azalı olur mu Hızır? Allah’ın dostu olan insanlar güzel olurlar. Tam
azalı olurlar. Öyle olur mu?
Hızır… Hınzır… Hep yanlış şeyler. Hızır ne? Sonra Hızır
diye aradığın şey nedir Hızır?
Hızır: Her hikmet söyleyen adam… Onu tarif etmiş Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsi,
Hızır’dır.
Hangi insan ki seni fenâlıktan ayırabiliyor, senin
haberin yokken. Dikkat et. Senin kalbindeki kötülüğü senden çıkarabiliyor; sana
ağırlık vermeden, seni tazyik[18]
etmeden, senin haberin yokken
sana hikmet aşılayabiliyor. İşte Kudret’in Hızır’ı O’dur. Filân bin sene evvel,
şu kadar zaman sonra bir adam gelmiş, gitmiş… Öyle bir şey yok.
Hızır, hikmet söyleyen insandır. Anlatamadık mı? Böyle arayacaksın da…
Öyle mânevî bir adam varmış vaktiyle, güzel yapmış. Var ya Kudret’in acâyip
acâyip insanları var. Anlatırken insanı sayarken “harika-yı fıtrat” dedik.
İnsan… Öylesi de var, böylesi de var. Durur akıl.
Biri gidiyormuş.
— Hızır’ı aramaya gidiyorum, demiş. Elinde de kürek varmış.
— Hızır, adamın elindeki demir küreğini tahta kürek yapar, demiş. Bulabilirsen aşk olsun! Demiş, geçmiş gitmiş. Evet, o sözle giderken, giderken bakmış eli hafif. Küreğine bakmış, tahta.
Öyle değil… Hikmet söyleyecek. Kim ki hikmet söyler…
İhlâs.
Eski konuşmalarımda söylemiştim. Bir misâl daha vereyim
de konuşmayı keselim. Ahlâkta ihlâs… Saat kaç? ... Vakit gelmiş öyleyse. Birkaç
kere söyledim amma yabancı arkadaş gördüğüm içün…
Kâmil insanlardan bir insanın evinin kapısının önünde bir
vakit bir sarhoş yıkılmış, sızmış oraya. İnliyor da… Bakmış üst kattan.
Çağırmış adamlarını:
—
Bu kapının önüne sızmış insanı içeriye alın. Üç kat yatak
yapın. Gayet itinâ ile ikram ile alın. İtinâ ile yatırın. Masanın üzerine de
bir binlik rakı koyun. Hürmette kusur etmeyin. Çekilin.
Yukarıdan, hâne sahibi, kâmil olan o büyük insan, adamına demiş ki:
Yine iş görüyor ama soğuk. Üç gün sonra çağırmış:
Ne bahtiyar adammış. Bir çıkıklığı vardı; temizlendi,
geçti gitti. Benden iyi o adam şimdi, diyor. Ona şimdi katresine dünyayı versen
ağzına da almaz. Geçti, onunla temizlendi gitti.
Yalnız şunu da söylerken, bu misâli verirken de insan
korkar. Bazı yanlış anlayanlar olur da: “Acaba böyle içki güzel bir şey miymiş?
Filân… Adam ehemmiyeti yokmuş gibi” Öyle mânâya da almayın.
Ahlâk, öyle şeye tabiatıyle hoş görmez. Fakat bu bir misâl
olaraktan, ihlâsa misâl olaraktan verdim. Yoksa ahlâk, diğer tarafında der ki:
Meyhâne, yine bir sürü insan ile dolmuş.
İnsâf ile bakın renklerine, kül gibi solmuş.
Denmez mi ki zehrâbe-i işret de bozulmuş?
Bilmem ne çıkar serveti beyhûde serefden.
Dilhûn oluyor âile! Bu hâle esefden!
Gençler, siz bâri koşup kurtarın nesli teleften!
Evlâd-ı iyâl zulm ile âbâd edilir mi?
Ekmek parası meyhâneye îrâd edilir mi?
Hiçbir neş’esi yoktur, mâyesi şerdir.
Bezminde geçen ömre yazık, çünkü hederdir.
Oğlum! Bu sözüm sana ait nush-u pederdir.
Kânûn-ı hikmet anı men etse sezâdır.
İhmâle de gelmez bu husûs, halka ezâdır.
Mâni’-i irfân, ervâh-ı cinâyet.
İğrenç kokusundan tanınır, vasfa ne hâcet!
O cephesi yine ayrı. Burada bunu
misâl olaraktan söyledik. Yoksa bugün fenle de; bir kadeh içki, bir adamın
kalbini yirmi dört saat zarfında bilmem ne kadar arttırdığını Amerika tabipleri
resmen ilân etmişlerdir. Ve ilân ettikten sonra da demişlerdir ki: Bunu vaz’î
kânunlar içerisinde ilk haber veren Hazret-i Muhammed olmuştur.
Sadrazam, eski imparatorluk
devrinde Tevfik Paşa sefir iken, o vakit İstanbul’a dâvet edilmiş. Ani hareket
lâzım. İhmâl etmiş. Orada meşhur beynelmilel bir doktor varmış. Riche isminde.
“Bugün muâyene olayım, yarın muâyene olayım” diyerekten olamamış. Nihâyet işte
geleceği gün gitmiş. Açmışlar defteri “Üç ay sonra gelin.” demişler.
— Aman demiş, benim üç ay değil, muhakkak yarın hareket etmem
lâzım. İstiyordum ki bir malûmât edineyim.
O muâyenehâneyi idâre eden insan
demiş ki: “Olmaz, bizde yok böyle usûl.”
— Yahu şu kartımı içeriye ver de… Demiş.
— Azarlar beni. Demiş.
— Ver bir defa, belki bir istisnâ olabilir.
Kartı vermiş. “Girsin.” demiş.
Kart elinde böyle duruyor doktorun. Demiş ki:
— Sizin etiketinize tamahen, muhabbeten veyâ herhangi bir sûretle
sizi dâvet etmedim. Yanlış anlamayın. Yalnız sizin etiketinizde, bizim en
büyüğümüze ait bir insan olduğunuz, oraya izâfe edilmiş bir kimse olduğunuz
anlaşılıyor. Ona hürmeten… Yani demiş, siz Muhammedîsiniz. O bizim başımızdır.
Ona hürmeten sizi tercihen aldım. Ben hürmetle bir defa eğiliyorum, siz de
eğilin ve soyunun.”
Anlatabildim mi? Ve içkiyi ilk
önce o aleyhinde bulunmuştur diyerekten…
Bugünkü konuşma bu kadar yeter.
[1] Rekz:
Dikmek, yerleştirmek, delil getirmek.
[2] Hüviyet:
Şahsiyet, kişilik, kimlik, öz
[3] Kâm: Meram,
maksat, istek, arzu
[4] Rûz:
Gün, gündüz
[6] Çîn-i cebîn: Alın kırışıklığı. Mecazen: Memnuniyetsizliği ifade etmek için; yüzü, alnı buruşturup çatmak, kırıştırmak anlamında...
[8] İsticvâb: Sorguya çekme
[9] Tahmil: Yükleme.
[11] Sevâik: Sebepler, sâikler
[12] Mühlik/ Mühlike: Öldürücü, helâk edici
[14] Mevzûn: Biçimli, düzgün, ölçülü. Her bir vasfı ölçülü ve itidal üzere bulunup, sırf iyi ve güzel şeylere nâil olan.
[15] Teennî: İhtiyatlı ve akıllıca davranma. Bir işte acele etmeyip bir düşünce dairesinde dikkatlice hareket etme.
[16] Pertev: Nur. Işık, parlaklık.
[17] İctinâb/İçtinap: Kaçınma, sakınma, çekinme
0 yorum:
Yorum Gönder