Eni ü nale seher-hize ney nevası verir
Bükadan Arif i billaha mey safası gelir
Sühanverin eseri bir hayat ı sânidir
Giderse dâr ı fenâdan yine sedası gelir.




Saniye sonra Kapanacaktır

127. Kaset (Yeni ilave)

 127 (30.09.1962) 80 dk (168)

Mevzû başlıca iki esasa ayrılmıştı; birine vazifeden doğan ahlâk, diğerine de aşktan doğan ahlâk tesmiye etmiştik. Vazifeden doğan ahlâkın membaı, annesi akıl; aşktan doğan ahlâkın da menbaı, kalp olduğunu söylemiştik.

Vazife, akıl, kalp, aşk; bunların hemen hemen her konuşmada tariflerini yapıyoruz. Fakat bir arkadaş bu tarifte bulunmazsa, söyleyeceğimiz mevzûun ana hatlarını iyi anlatamamış oluruz. Onun içün tekrar etmek mecbûriyeti oluyor.

Evvelâ vazife nedir? Bunu herkes kullanır; hepimiz kullanırız işte: “Vazife, vazifeliyim efendim” der, “vazifemdir” der, “vazife her şeyden mukaddestir” denir. Fakat vazifenin kendisi ne?

İnsan bu şuhûd âlemine, dünyâ denilen bu dârü’l-belvâya… Burada öyle herkesin istediği şekilde, zannın kendi zannına göre tam bir “oh” yoktur. Ama insan noksan olduğu içün, dâimâ kendi kendine hayaliyle “oh”u ikmâl etmeye çalışır. Kudret bu pazarı böyle açmıştır. Tam “oh” nâsûtî[1]  kayıtlardan kurtulmakla olur. Onlar da istisnâ teşkil eder. Binâenaleyh istisnâlar kâideye girmez. Hitâb külle âittir. Binâenaleyh huzûr-u tâm olmaz. Neden?

Çünkü Kudret; bu âlemi, bir imtihan âlemi olarak meydana getirmiştir. Bir adam ne kadar bilirse bilsin, “Kendisini imtihan edeceğiz” deseler; hattâ imtihan edeceği kimse onun talebesi dahi olmuş olsa, bir sıkıntı geçirir. Öyle değil mi “Seni imtihan edeceğiz” deseler ve o imtihan edecek kimse de onun pek zavallı bir talebesi olsa, öğrettiği bir kimse olsa, yine bir sıkıntı geçirir.

Hâlbuki buradaki imtihanı yapan… Ne bileyim…  Bizi kudretinde, ilminde; bu kâinat O’nunla kâim, O’nunla, O’nun aşkıyla dâim olan bir varlıktır. Elbette bunun öyle tâm bir şeyi olmaz. Burada biraz insan sıkılacak; burada kemâle erecek, orada visâle sâhip olacak. Bu böyledir.

Tabiî biz şimdi bu konuşmamızı da… Ben sizin hepinizi, geliş ve gidişteki gâyeyi duymuş; her zerre ki, ne bileyim, her zerre bütün mevcûdâtta bir vazifeyle mükellef olduğunu görmüş; kâinat içerisinde insan gibi bir varlığın, böyle mensî ve mühmel bırakılmayacağını, hareket-i tabîiyyesinin bile icâbında bir imtihanı olduğu gibi, hareket-i ihtiyâriyyesinin de bir mükellefiyet-i mahsûsası bulunduğunu tatmış bir varlık olarak görüyorum, öyle konuşuyorum.

Yoksa eğer, işte “Bu kâinat kör bir tesâdüfün netîcesidir. Ben de tekâmül etmiş bir hayvanım; ne ebediyyet ne ezel, bunlar bir takım sözlerden ibârettir!” kanaatiyle yaşayanlarla konuşma şekli başka türlü olur. Onunla da konuşmasını biz biliriz. Fakat şimdi inanmış, hayatının iç âleminden zevk almış “Ben güzel bir huzûra kavuşacağım” zevkiyle; “İnsanlığa hizmet edeceğim, elimden geldiği kadar bir gönül alıp da yaşayacağım” tadıyla yaşayan kimseler diyerekten, o şekilde mevzûu onunla idâre ediyoruz.

Demek oluyor ki bu sahne-i şuhûd, ikbâlinde hud’a vardır. Aldanmamalı. Kuşu şöyle bir tuzağa getirirler, yem atarlar. Kendi cinsinden bir kuşun, bir yemle avlandığını gördü mü, kat’iyken oraya gitmez. Belki tecrübe etmişsinizdir, görmüşsünüzdür. Görsün ki kendi cinsinden birisi gözünün önünde yem atılmış da avlanmıştır; kilolarla o tuzağa yemi dök, yaklaştıramazsın. Gitmez.

E insan, ne bileyim bir kuştan da aşağı olmamalıdır. Hangi millet, hangi insan, hangi kavim, hangi câmia târihinden ibret almazsa, geçmişinden ibret almazsa, kendisinden sonra gelenler kendisinden ibret alırlar. Anlatamadım mı acaba? Yazık olur o vakit.

Geçmiş kavimlerin ahvâl-i târîhiyyesinden ibret almayanlar, kendilerinden sonra gelenlere ibret olurlar.

Demek ki biz bu sahne-i şuhûda, dünyâ denilen bu iptilâ âlemine… Malûm ya, burada nasıl iptilâ? Misâl vereyim size; çok defa verdik ya, yine verelim: İnsanın ya elemi vardır ya emeli vardır yahut hem elemi vardır hem emeli vardır. Kâide bu.

Ya “elemin var, bir ızdırâbın var” veyahut bir emelin var; bir şeyin peşindesin, bir şey talebindesin veyahut ikisi de var. E bunlara tamamıyla -arkası kesilmez bunun- muhît olmak, Kudret tarafından beşere verilmemiştir. Meğerki o beşer, Kudret’te fânî ola, O onda bâkî kala. O başka.

Dedik ya, istisnâları ayırdık. Şimdi umûmî konuşuyoruz.

Mini mini çocuk mektebe giderken “sınıfımı geçeyim” der. Emeli odur. Geçer, ilk karnesini aldığı gün koşarak gelir. Bakın der; eğer şöyle bir fevkalâde bir vaziyette geçmişse, bir zevk içerisindedir. Fakat üç gün, beş gün… Kendi haberi olmadan o ondan çekilir gider. Demek ki aradığı o değilmiş. İsmini koyamaz ama aradığı o değil.

O müntehî[2] bir talebe olur. Yüksek tahsîlin son sınıfında bulunur. Artık kendisinden âlem-i insâniyyet bir şey bekliyor. Kendisi de insâniyyet âlemine bir şey vermeye hazırlanmış. Eğer böyle ise, bilmeyiz ya... Atılır, mezûn olur. İşte artık onun o sene kafası, şu neyse, hamdolsun bitmek üzere; bir tane kaldı, iki tane kaldı, birdi ikiydi filân… Neticeyi alır. Eh, beşerdir tabiî; bir sürûr, bir zevk hâsıl olur. Beş gün, on gün, bir ay, iki ay… Bakarsınız yine o da yok. Ve yine aranılan o değildir.

Bunu diğer sahalara çevir: Servete çevir, câha çevir, rütbeye çevir, kasaya çevir; neye çevirirsen çevir, hep böyledir o.

Onun içün insan şöyle düşünecek olursa… Bu kadar çeşit çeşit ilimleriyle, bu kadar muazzam fenleriyle, geniş nüfûz ve kudretleriyle, kuvvâ-i akliyesiyle ve o kuvvâ-i akliyesinin kuvve-i idrâkiyesiyle, nihâyet fânî olan bu topraktaki mücâdeleden ibârettir hayâtı. Eğer îmân ve aşkı yoksa… Anlatabildim mi? Adi bir putperestliğe çıkar, zavallıdır. Elinde kalsa o da güzel amma kalmaz. Anlatabildim mi acaba?

Çok dikkatle dinleyin burayı ve kendinizi ayarlayın. Yanlış da anlamayın, bunlar olmasın mânâsına değil. Bunlar olacak amma, âriyet vücûdun içün olacak; bir de ebediyyete âit olan, bizim içimizde bir vücûdumûz var, buna âit bir şey yok.

O ebedî vücûdumûzun, o mânâmıza gıdâ arandığı vakitte: “Bırak, eskimiştir, o modası geçmiştir” diyoruz. Öyle eski şeyler vardır ki, hiçbir vakit modası geçmez. Âdem’in evlâdı Havvâ’nın memesinden emdi; sen de oradan emiyorsun, geçmedi modası işte. Ekmek, su, hava… Her an alıp veriyorsun.

Bu cismânî anâsırı muhâfaza etmeklik içün. Bunlar binlerce, milyonlarca, hesâba girmeyen seneler; ne bileyim, rakam almaz. Bidâyet-i hilkat; kimsenin hesâbına girecek bir vaziyyette değildir, onlar hep nazariyyeden ibârettir. Kudret var, hilkat var. Onu sen kendi kendine ölçme. Binlerce sene, milyonlar… Yok efendim, yok öyle değil.

Kâinât; hudûs-u zâtîyle hâdistir, hudûs-u zamâniyle hâdis değildir. O ne demek o?

Bak sana bir misâl vereyim, canlı misâl vereyim de daha iyi anla. Şu anahtar, şu da kapı. Bu anahtarı buraya soktuk, kapıyı açıyoruz. Bu elin ve anahtarın hareketi arasında ki zaman var mı? Zaman yok. Yalnız bunun sonradan oluşu zâtîyledir. Neyse, burası dursun. Burayı ben anlatıncaya kadar çok zorluk çekecek, belki siz de şaşıracaksınız. Biraz zor yeri burası. Bir, şöyle bir neşeli bir günümde anlatırım.

Yani öyle bunu anlatmaktan maksadım, böyle hilkate şöyle yirmi milyon sene, elli milyon sene, bilmem şu kadar sene koyup da öyle bidâyet tasavvur etmeyin. Öyle bir şey yok. Orada akl-ı beşer duruyor. Beşerin aklı duruyor. Henüz daha fen, müsbet ilim oralara yaklaşamadı. Oralara.

Ekmek, su, hava… “Hadi geçmiştir vakti” diyor musun? Yiyoruz. E cesedine taalluk eden bir gıdânın modası geçmiyor da, ruhuna âit olan bir gıdânın şeyi geçer mi kardeşim? Hak ve hakîkat geçer mi? “O vaktiyle lâzımmış.” denir mi ona? Dendiği dakikada beşeriyyet birbirini yer.

İşte ne ilim önlüyor ne akıl önlüyor ne fen önlüyor ne felsefesi önlüyor ne sanatı önlüyor. Önleyemiyor. Bütün dünya hâlinde konuşuyorum; mevzii konuşmuyorum. Bütün sekene-i dünya, bugün böyle tuhaf bir vaziyyette, zavallı bir hâldedir.

Yalnız ihtirâsât-ı nefsâniyyesine kapılmış, yalnız mahsûsât âleminde dolmuş, fikrini yalnız kendi hevâsâtına tahsis etmiş, hevâ-yı nefsiyyesinin ipine sarılmış olan kimse; hiçbir vakit, Hak ve hakîkate yaklaşabilir mi? Buna imkân var mı? Bugünkü beşeriyyet bu hâle düşmüştür.

Aya çıkmak hüner değildir, bir gün çıkılacaktır. Belki daha başka âlemlere de çıkılacaktır. Gönle çıkabiliyor musun kardeşim? Nasıl bir kırık kalbin içerisine yol bulup da yürüyüp girebiliyor musun? Keşif ona derler.

Semâya çıkmışsın, ne çıkar ondan? Evet, çıkılacak. On dört asır evvel onu Büyük Kitâb haber verdi. Aya da çıkılacak; daha daha neler olacak, neler olacak… Fakat bunlar değil asıl kıymet. Asıl kıymet, gönülleri fethetmektir. Nasıl, bir kırık kalbin içerisinde bir keşif yapabiliyor musun? Aya çıkmışsın…

“İstikbâle sâhip olmak” diyorlar. İstikbâle sâhip olmanın mânâsı nedir, biliyor musun?

İstikbâl, gönül uyanıklığına denir. Gönül uyanıklığına. Gönlü uyanmayan kimsenin istikbâli olmaz. Ahlâk öyle tarif etmiştir. Kâidedir bunlar. İstikbâlin tarifi budur.

İnsan; cem-i hevâda bir şihâba benzer, onun bir pırıltısına benzer. Bir parlar, bir söner. Aldanma! Eğer sinnin ilerlemişse bu tecrübeleri de görmüşsün, ilerlememişse bu tecrübeleri göreceksin. Hem öyle çabuk geçer ki o, insan şaşırır kendi kendine. Değil mi, “Dün onbeş, yirmi idim” dersin; “bugün altmış, yetmişim” dersin. “Yahu, nasıl olmuş bu?” dersin, kendi kendin de hayrette kalırsın.

İnsan ancak, bir şihâb ile cem-i hevâda parlayan bir pırıltıya benzer. Söner kül olur, döner gider. Ne emvâl ne hayâl ne evlât… Hepsi serap, hepsi hayâl; hiçbirisi bir şey olaraktan, senin elinde tam olarak bırakılmaz. Kudret çok iyi işini bilir; verir alır, kalmaz.

Onun içün ne diyorlar? Demek ki bu dünyâ denilen âlem, bir muzlim âlemdir. Bu muzlim hayatın bir subhî[3] münevveri[4] var. O da “Gel!” emri verildikten sonra, eğer bir gönül almışsan, o vakit başlar. Anlatabildim mi acaba? Yoksa bu âlem, bir muzlim âlemdir. Anlıyorsun değil mi? Biraz sıhhatim iyi değil de, iyi konuşamıyorum. Hâlimden anla sen. Ne demek yani kelimelerin mânâsını…

Bunun bir subhî münevveri var. Ne vakit O: “Gel!” derler adama; eğer şöyle hooş… Giderken insanları ağlatmışsan, “Kaybettik!” diye yanıyor gönüller… Hah, o vakit bir sabaha girdin.

Hak yolunun erleri, düşmanlarını bile incitmez. Sen dostunla güzel geçinemiyorsun, nerdee subhî münevveri bulacaksın? O da pek kolay şey değil.

Buraya nereden girdik? Ahlâkın taksimâtını yaparken, vazifenin tarifinden buralara kadar geldik. Yine dönelim. Bu sahne-i şuhûda, dünyâ denilen bu imtihan âlemine… Hepimiz şimdi burada, mükellef bir vaziyyette, güzel bir imtihan oluyoruz.

Buraya İlm-i İlâhî’den geldik. Değil mi? İnkâr edebilir misin? Nasıl edeceksin? Kaç yaşındasın? Otuz. Otuz bir sene evvelki hayatını bilir misin? Bilmezsin. O hâlde inkâr da edemezsin. İnsan bilmediği şeyi inkâr edebilir mi? Kapı kapalı. Anlatabildim mi acaba?

Kaç yaşındasın? Yirmi beş yaşındayım. Sen İlm-i İlâhî’den geldin buraya. “Hayır efendim!” E neden hayır diyorsun sen? Sen yirmi altı sene evveli, kendini bilir misin sen? Bilmezsin. Bilmediğin şey hakkında konuşmasana. Hayır! İlim kabul etmez onu. Kabul etmez ilim. Yaa!

İlm-i İlâhî’den geldik. Geldiğimiz âlemdeki yolu biliyor muyuz, bilmiyor muyuz? Gideceğimiz yolu biliyor muyuz, bilmiyor muyuz? Bunlar birer meseledir. Yalnız iki üç konuşma evveli misâller vermiştim size.

Kudret çok merhametlidir, çok Rahîmdir. İnsanların ayağının kaymasını istemez. Misâller verir, bu âlem-i şuhûdda.

Meselâ uyku denilen bir hâl… O da bir âlemdir. Uyuduğun vakitte hayatının yarısı o âlemde geçiyor da farkında değilsin. Değil mi? Bir de gaflet uykusundaysa, o da fena. Geceleyin hilkat uykusu, gündüzünde gaflet uykusu… Berbat!

İnsan, şeyi şöyle dikkatle düşünmez kendisini de; ulu orta meselâ “uyumaya gidiyorum” der, şöyle odaya çekilir. İnceliğini düşünse insan, birdenbire çok ürker. Ne demektir uykuya gitmek? Gidiyorsun işte kendinden. Ya tekrar gelmesen? O kadar basit bir şey mi o? “Efendim Allah rahatlık versin, biz artık çekiliyoruz.” O gayet bir tuhaf ama onun inceliğini insan bir düşünecek olursa, oraya giderken o dik kafa inceliyor, sert ayak yumuşuyor.

Ne bileyim, insanın kıymeti fikriyle ölçülür. Ahlâk öyle der. Bir adam kıymetini neyle alır? Fikriyle alır. Maddî kıymetini neyle alır? Ameliyle alır. Mânevî kıymetini fikriyle alır. E maddî kıymetini de elinden alıyorlar, mânevî kıymetini de elinden alıyorlar, güvendiğin her şeyi de elinden alıyorlar; nihayet bööyle, iki metre, bir seksen boyunda yahut bir doksan boyunda işte bir şeyin üzerinde, kendinden de haberin yok, öyle teslim olmuş duruyorsun. Şunu vaktiyle diriyken teslim olsana.

Kudret misâlini veriyor: “Gel sen diriyken böyle teslim ol da, senin hesabına bu makineyi ben işleteyim.” diyor. “Bak ne kârlar var.” diyor. Fakat kendine geldiğin vakitte derhal işi değiştiriyorsun. Neyse, bize şimdi orası lâzım değil.

Orada insan meselâ rüya görür. Rüya… Bir de adğâsü’l-ahlâm vardır. Ne demek o? Biri cismânî kesâfetin kâbusu; adğâsü’l-ahlâm, rüyadan madûd değil. Rüya ile onun ikisinin de echizesi bir olduğu içün insanlar şaşırır.

Hakiki rüya; Kudret’in, Levh-i Mahfûz’dan, insana ders kaçırmasıdır. Levh-i Mahfûz’dan insanın dimağına, kapıyı aralayarak o anda, ondan sonraki anda olacak vukûatı, onun istîdâdı nisbetinde ona anlatmaktır. Onun adına rüya derler.

Bir de adğâsü’l-ahlâm vardır. Yer içer, midesi şişer; icâbı aczi, tazyik eder. Nihayet o buhar dimağ üzerinde tesirini yapar, bir kâbus… O da rüya gibidir. Onlar bâtıldır, hariçte tahakkuk etmez.

Rüyâ-yı sâliha, tahakkuk edecek sâlih rüyalar, Beşeriyetin Fahri Ebedîsi’nin verdiği habere göre “Doğru söyleyen insanların rüyalarıdır” der. Anlatamadık mı acaba? Doğru söyleyen…

Görürsün meselâ bir yere gidersin terlersin… Bâzan hattâ o acıyı duyarak uyanırsın. Uyandığın vakitte de yine acı devam eder. Hiç başınıza gelmedi mi böyle şeyler? Hattâ bâzı yemek yersin; o yemekten ikrâh edersin, hâl-i yakazada o yemek senelerce sana önüne geldiği vakitte dışarı çıkarırsın, yiyemezsin. Rüyada tiksinmişindir, yakaza âleminde de sana tesirini gösterir. Böyle şeyler olur.

Oradan gelirsin, buraya gidersin. O yolları bana göster bakayım. Anlatamadım mı acaba? O yollar mânevîdir, değil mi? Mânevî oluyor. İşte bu âlemden de o âleme giden yollar, o geldiğin yollar da öyledir.

İnkâr yoluna sapmamak içün; Kudret, dâima senin vücûdun içinde bütün büyük varlıkların misâlini halk etmiştir.

Şimdi bizim söyleyeceğimiz şey… Bunlar ara yerde böyle birer mâlûmat olarak veriliyor. Vazife üzerinde duruyorduk. Geldik İlm-i İlâhî’den buraya. Kudret bize çok kıymet verdi. İnsan, hulâsa-i kâinât, zübde-i mevcûdât. Kudret’e muhâtap hepimiziz. Eğer kendi kıymetimizi bilirsek, az bir zamanda çok büyük şeylere sahip olacağız. Nihayet şurası nedir ki? Gelip gidiyor. Bir şey yok orta yerde. Hiçbir şey yok.

Sad İbn-i Vakkâs, on sayılı zâttan bir tânesidir. Sadr-ı İslâm’da İran’ın Zerdüşt hâkimiyetinin fâtihi… Sekiz bin senelik İran servetini, medeniyetini fethetmiş. Doldurmuş. Hazret-i Ömer’in zaman-ı emâretinde oluyor. Doğru Medîne’ye göndermiş. Cenâb-ı Ömer meydanlığa yığmış. Göz tokluğuna bak. Fazîlet insanlarda ne işler yapıyor.

Şöyle yarım asır evveline dön, ne vaziyet; yarım asır sonrasına dön, ne vaziyet! Göz kamaştırıcı servet… Böyle şimdiki gibi değil, muazzammış… Girân-bahâ mücevherât, zümrütler, yakutlar, pırlantalar, o çeşit çeşit altınlar…

Dünyâda iki büyük hâkimiyet var o vakit; biri Bizans hâkimiyeti, biri de Kisrâ hâkimiyeti. O vakitte Kisrâ hâkimiyeti, Bizans hâkimiyetini de tepelemiş; tek hâkimiyet vaziyetinde bir şey.

Çağırmış insanları: “Bakın şu hâle ibret alın, demiş. Beşeriyet birbirini şu yığılan şey içün imhâ eder, demiş. Şu gözünüzün önünde görülen şey, acaba sekiz bin seneden beri kaç milyon adamın kellesini yemiştir? Bunları konuşturmak imkânı olsa… Kudret bir gün konuşturacak amma bugün müsaadesi yok. İmkânı olsa demiş, bunlar söyleyecekler: Bunun bir tanesi içün kaç yüz adamın kalbi parçalanmıştır, ne kadar ciğeri kesilmiş adamın eline verilmiştir. Bunlar demiş, nihayet işte böyle bir süfliyyâttan ibâret. Bundan ibret almak herkese lâzımdır.”

Ondan sonra onun taksîmine başlamış. Soruyor, diyor ki:

“İmâna, aşka gönül vermiş, Hak ve hakikati ser-tâc-ı iftihâr etmiş; insânlığa hâdim olmaklık içün kendisini vakfetmiş, ileri gelenlerden içinizde kim vardır?”
Ebû Bekir’in oğlu çıkıyor. Anlatıyor işte: Benim babam şuydu, buydu…
“Sen babanın kıymetini bilmiyorsun. Senin baban anlattığından çok büyük adamdı. On bin dinar verin.” diyor.
Taksim ediyor. “Başka kim var?” diyor. Hazret-i Osman çıkıyor.
“Ordunun en müşkil bir zamanında, mânâ mukadderâtı tehlikeye düştüğü bir anda, ben bir ordu techiz etmişim, şöyle etmişim…”
“Sen de farkında değilsin yaptığının, Osman” diyor. “Sen anlattığından daha büyük bir adamsın.”
Fakat gözü Hasaneyn Hazretlerindedir. Hep onlara bakıyor.
“Ona da on bin dinar verin.” diyor.
“Başka kim var?” diyor. Kendi oğlu Abdullah İbn-i Ömer çıkıyor. O da kendisine âit olan meziyetleri anlatıyor. “Ona da verin.” diyor.-
Artık sabredemiyor:
“İftihârın, mefhâretin menbaı sizsiniz, sizi hangi şey men ediyor? Harîta-i kudsiyye-i[5]  mâneviyye sizin kalbinize inzâl oldu. Siz niçün içtinâb eder bir vaziyette durursunuz?”
Onlar ses çıkarmıyorlar. Cenâb-ı Ali diyor ki: “İyi takdir ettin bizi, sana teşekkür ederiz.”
Uzun boylu şey ediyor. Yirmi beşer bin dinar verilmesini ricâ ediyor. O vakit Abdullah İbn-i Ömer kalkıyor, diyor: “Bizi niçin böyle küçük gördün?”
O da söylüyor: “Ne onların dedesinin cinsinden bir dedeye, ne babası kâ’bında bir babaya, ne annesi şerefince bir anneye, ne kendileri zâtında bir hâle mâlik değilsiniz.” diyor.
Uzun boylu bir şeydir. Bize burada lâzım olan şeysi:

Yani netîce itibârıyla zâhirdeki varlık, kalp âleminde değil de kalıp âleminde kalarak, elinde beraber götürmek şartıyla fütûhât olur.

Bir geminin yürüyebilmesi içün denize ihtiyacı vardır. Deniz olmazsa gemi yürümez. Fakat geminin dibinden bir rahne açılır da denizin suyu geminin içine girerse, o gemi batar.

Bir adamın da bu sahne-i şuhûdda yürüyebilmesi içün, daha serbest adım atabilmesi içün zevâhire, servete, şuna buna ihtiyacı elbette vardır; fakat elinde durmak şartı ile. Eğer gönlüne girecek olursa, o adamı batırır.

Nihâyet öyle batar ki, icâbında nefs-i emmâresinin semen-i kalîline hayat-ı ebedisini satar. Öyle batar ki, icâbında âdî bir metâ‘ mukâbilinde zâlime uşak olur.

Öyle bir batar ki, netîce itibârıyla ufacık bir ihtirâsât-ı nefsâniyyesini tatmin edebilmek içün bir câmiâ-i insâniyyeyi icâbında koca bir uçurumun önünde bir tekme ile yuvarlar; yıkılırken de zâlimâne vücûduyla, kahkaha ile güler. İnsâniyyetten de çıkar, nihâyet kendisi de hüsrân-ı ebedî gayyasında mahvolur gider. Bilmem anlatabiliyor muyum?

Onun içün biz bilmeyiz. Meselâ bazı adamlar sıkılırlar. Çalışacaksın. Aklın... Kudret insanlara nimetler vermiştir.  Göz büyük bir nimettir. Olmadığı vakitte, insan bir arıza olduğu vakitte o vakit anlar kıymetini. Hudâ muhâfaza etsin.

Bütün nimetler bedâva olduğu içün farkında değildir. Meselâ sayılı nefes… Onun bir tanesi, şöyle saniyenin saniyesi kadar bir parçacık şey ederken, o en dik kafa birdenbire düşer. Ne o yahu! Hepsi âriyettir.

Bunlar; akıl, zekâ, fikir ne varsa hepsini yerli yerine kullanacağız. Kullandıktan sonra: Kendi hakkında Kudret tarafından verilen kısmet-i ezeliyyeden râzı ve hoşnûd olacaksın. Kat’iyyen kaşını çatmayacaksın. Ve diyeceksin ki: “Benim içün buymuş.”

Hayrın biz ne olduğunu bilmiyoruz. Ama atıl duraraktan “Ne yapalım, bu kadarmış!” öyle değil. Bir defa çok çalışacak insan. On sekiz saatten aşağı mesâîsi oldu mu, makbûl değildir ahlâka nazaran. On sekiz saat mesâisi olacak. En aşağı on sekiz saat çalışacak. On sekiz saat. On sekiz saatten aşağı oldu mu makbul değil. Mükemmel çalışacak.

Akıl çalıştı, beden çalıştı, kalp çalıştı; bütün âzâ-yı cevârih çalıştı. Esbâb tamâmıyla kullanıldı. Kullanıldıktan sonra netîce bu oldu.

“Bu kadar çalıştım da bu mu olacaktı?” dedin mi, Kudret gücenir.
Ve o olduğu vakit de çok memnûn olacaksın. O vakit diyor ki:“İşte bu, bâb-ı Rızâ’nın kuludur. Bu. Bana âit insandır yahu!”
Onu biz bilmeyiz.
Bazı insanlar hakkında öyle diyor, Allah.
وَلَوْ بَسَطَ اللّٰهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهٖ لَبَغَوْا [6]
Eğer onun istediği kadar rızkını Ben genişletecek olursam, ilk işi bütün iinsanlığı inletmek olur.” diyor.

Ve bunlar kâinâtta da görülmüştür. Bakarsın ki, zavallı bir vaziyetteyken, zannedersin ki aman melek-haslet bir adam. Üç beş kuruşu olduktan sonra, bizim Türkçemizde çok güzel darb-ı meseller vardır; hiçbir yerde yoktur, öyle kuvvetli misal yoktur.

Meselâ: “Biti kanlandı” denir. Biti kanlandı.
Meselâ: O “Bit yiğitte bulunur.” diyorlar.

Biz o pislik mânâsında demiyoruz ha! Onu sen canım, biz pisliğe râzıyız değil. Eskiden kuvvetli gençlerde, kuvvetin netîcesi olarak bit olurmuş. Eski tıbbı okursanız, bilmiyorum belki yeni tıpta da vardır. Eski tıp yazar, eski tıpta vardır. Çok kuvvetli gençlerde, kuvvetin netîcesinde bit olurmuş. Bit. Tâbii onu temizleyecek. Yine ayrı.

Hani “Bit yiğitte olur, pire itte olur. Aa ne biçim milletmiş bunlar, pisliği kabul ediyor da yiğitlik veriyor!” O mânâda değil o. Pisliği kabul ediyor mânâsında değil. Onu da ben size bir anlatırım amma nasıl olur şimdi artık... eTâbii oluyor o temizliyor onu. “Biti kanlandı, tırnağı uzadı.”

Mesela görüyoruz ekseriyetle, bakıyorsun ki ilk önce vaziyeti orta bir hâldeyken birisiyle evleniyor; güzel güzel geçinirken, çoluğu çocuğu da oluyor. Neyse işte biraz Kudret ihsan ediyor, servet biraz artınca bakıyorsun ki bir tekme vuruyor çoluğuna da, çocuğuna da. Netice itibariyle onu beğenmiyor, bilmem ne ediyor filan.

Şimdi onun hakkında o servet, bir nimet midir? O zahirde nimet de olsa hakîkatte nikmettir[7] o. Bir şey değil o. Mânâya, ahlâka girmeden...

Akıl; ahlâk pûtesinde erimeden, mânâ zevkinde cilâlanmadan beşere belâdır. Aklı, mânânın tahtında yürütmedin mi, ne kadar kötülükler varsa, çıkmayan kötülükleri çıkarmaya çalışır. O kötülükleri meydana çıkarır. Onun içün demişler ki:

“Aklını isyâna inkılâb ettirtme, âsâ-yı hakîkat yap” derler.

Onun iki yüzü vardır; bir böyle keser, bir böyle keser. İki yüzü vardır. Öyle. Ve görürsünüz tarihte; en büyük ağır fenâlıkları yapan insanlar, çok akıllı insanlardır. Fakat çi-faide ki o akıllar mânâ ve ahlâkın dâiresinde yetişmemiş, hariçte kalmıştır, daima aleyhe kullanılmıştır. Ve câmia-i insâniyye yanmıştır. Neden öyle oluyor?

Çünkü mânânın ve ahlâkın dâiresinde kaldı mı, istikâmet meydana geliyor. İstikâmet doğuruyor. “Bir insan da istikâmete sahip oldu mu, iblis ondan tir tir titrer.” diyor Hazret-i Muhammed.

İnsan, iblisin ...

Elbette ahlâk, insanı vicdânının ve namusunun kefâletinde yaşattırır. O, cemiyetin tarif ettiği şekilde değildir ha, ahlâkın tarif ettiği namus da. Bir cemiyetin tarif ettiği namus vardır, kıymet hükmü der.

Durkheim’in nazariyesidir o: O cemiyette öyle kabul edilir, bu cemiyette böyle kabul edilir, onun hakikatte bir vücudu yoktur. Cemiyetin verdiği kıymet hükmündedir. Öyle değil. Ahlâk da öyle değil ha! Onun içün bir şeyi kalmaz.

Durkheim’ın bir nazariyesi vardır. İçtimâiyatçılar onu paçavraya çevirmişlerdir. Yaptı ama işte o… Oradan oraya geçe geçe devrelerini ikmâl edinceye kadar birçok insanlar yuvarlanır. O öyle der: Kıymet hükmüdür, der. Kıymet hükmü, yani bugün böyle denmiş, yarın öyle denir. Öyle değil!

Ahlâk da, namusun tarifi o kadar ağırdır ki, çok zordur. Çok ağır. Allah’ın Gayûr isminden, pek sevip, pek seçip, pek kabul etmiş olduğu insana giydirmiş olduğu bir mânânın adıdır o. Anlatabildim mi acaba? O muazzam bir şeydir.

Onun içün derler ki, o öyle bir yüzsuyudur ki der onu - Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsi tarif ederken — o altın suyuna benzemez. Altın suyunu ressamlar, nakkâşlar levha hâlinde nakşederler. Fakat onun nakkâşı Hak’tır; o bozuldu mu, bir daha yapıcısı yoktur.

Onun içün İmam-ı Ali gayet güzel tarif etmiştir:
“El-hayâü katretün, izâ kutire kutilet.”
Gayet de güzel. “El-hayâü katretün” Hayâ denilen şey, bir damladır. O damla düştü mü ölür. Anlatamadık galiba?
“El-hayâü katretün, izâ kutire kutilet.” Hayâ bir damladır; damladı mı derhâl ölür.

Ve onun içün derler ki ahlâkçılar: Evvelâ insan kendinden utanacak. Kendinden utanmayan kimseden utanmaz. Kendinden utandın mı korkma. Kendinden utanacak. O başkasından utanmak sonraya kalıyor. Evvelâ insan kendisinden utanacak. Kendinden utanmadı mı, damlamış o.

“El-hayâü katretün, izâ kutire kutilet.” Hayâ bir damladır; düştü mü ölür.
Vazifeyi bir türlü tarif edemedik. Edeceğim amma. İnşâallah edeceğim.
Demek ki bu âleme, ilm-i İlâhî’den gelmişiz. Gelmeye bir misâl verdim; umûm-u hâriciyede, bâzı gönüllerde bir takıntı varsa izâle olsun diyerekten. Tabi tarif kuldan, tevfîk Hak’tan. O kadarı tarif edilebilir, öbür tarafı da kısmet meselesidir.

E bu gelişimiz yalnız ithalât ve ihracat içün değildir. Mükellefiz. Neye mükellefiz? Bilip bildirmeye. Bulmaya, olmaya. Neyi bilmeye? Aslımızı bilmeye. Anlatabildim mi acaba?

Aslını bulmak ilmine âgâh olmaklık hâline vazife denir. Yeni yaptığım tariftir. Belle. Asıl insanların vazifesi budur. İnsan aslını bulmak ilmi ile vazifelenmiştir. Bu asıl vazife; sonra furûa geçer artık, tafsîle geçer. Âlem-i imkân olduğu içün şubelere ayrılır.

Evvelâ ne ile vazifelendin? Aslını bulmaklıkla vazifelendin. Ne yapacak yapacak herkes aslını bulacak. Bu, aslını bulabilmeklik içün nefsi ile mücâhede edecek. Nefisle mücâhede olmasaydı, Emr-i Hakk’a ittisâl[8] içün emir olmazdı. Hep birbirine bağlı. Anlatabiliyor muyum?

O emri; kendinde, eğer senin vicdanın varsa oradan da duyarsın sen. Herhangi çirkin bir şey yaptığın vakitte içinde bir şey olur; bir çöküntü olur, eğer sâhib-i vicdan isen. Olur. Bâzan vicdan cilâlanır; seneler geçtikten sonra “âhh” der, “ne fenalık etmişim” der. O da bir nimettir. Vakti geçti ama neyse nisbeten…

O nedâmetin de bir kıymeti olur. Yıkanmış elbise kadar bir kıymet alır. Ne demek yıkanmış elbise kadar? Öyle ya, meselâ iki kat elbise yaptırdın. Biri lekelendi; lekeciye verdin, temizlettin, tertemiz. Giyince yine öyle rağbetli bir elbisedir sence. Birini de hiç giymedin; sıkıldın satacaksın, paraya ihtiyacın var. Çıkardın satıya; o hiç giyilmemiş elbiseye yüz lira verirler, ötekine yirmi lira verirler.

“Ya bu da aynı kumaştan, aynı terziden.” “Ama kullanılmış” der. “Bu kullanılmamış” der. Anlatabildim mi acaba? “Bu kullanılmış, bu kullanılmamış” der. Aralarında fark vardır onların. Biri kullanılmış, biri kullanılmamış olur. Neyse, yine bir ihtiyaç giderir ya.

Dön. Rücû etmek çok hayırlı bir şeydir. Nedâmeti kabul ediyor Kudret, eğer teaddîli değilse. Bunlar hep birbirine bağlı.

Bir de var ki teaddî etmiş; yaptığı kötülük ilânihâye devam edecek, başkalarında sirâyet edecek bir kötülük o. Kurtaramazsın yakanı. Öyle bir kötülük bırakmışsın ki, kendin nâdim oldun amma o kötülük artık sirâyet ediyor, boyuna gidiyor. O kötülüğü sen kaldıramayacaksın.

Şimdi aslını bulmaklık bir vazife oluyor değil mi? Bu vazife olunca mukaddes oluyor. Şimdi bunun furûatına geçelim.

Aslı insanın nedir? Hak’tır. Onun içün “Kendi hakikatını bilen Rabbisini bilir” emri verilmiştir.  Ve ilk ders ve son ders olarak da beşeriyete gelen büyük insanlar: “Kendi hakikatınızı arayıp bulmadan gitmeyin” demişlerdir.

Fakat çi-fâide ki işte hırslar, tamahlar, boş cidaller; biraz evvel dediğim gibi, fânî toprak cidâli… Böyle mücadele dâimâ, neticesi oraya gidecek. Hepimizde var, hepimizde var, nisbet dâhilinde.

Kâinâta mânevî zehirli gaz sıkılmıştır. Herkes istîdâdı nisbetinde almıştır. Kimisi yüzde yüz almıştır, zavallı mahrum olmuştur; kimisi yüzde elli almıştır, kimisi yüzde altmış almıştır, kimisi yüzde on almıştır. Böyle bir tuhaf bir tecellî.

Şimdi... Mukaddes olan şey kudsiyâttan doğar. Kudsiyât ahlâkiyâttan doğar. Ahlâkiyyât mânâdan doğar. Mânâ Allah’tan doğar. Anlatabildik mi acaba? Bu kanalla gider.

Bu kanaldan gelen herhangi bir şey doğrudan doğruya vazifedir. İşte buradan çıkan bir ahlâk vardır, bir de aşktan çıkan ahlâk vardır. Buradan çıkan ahlâkta vücûd vardır. Aşktan çıkan ahlâkta vücûd yoktur. Bilmem anlatabiliyor muyum?

O ne demek; vücûd var, vücûd yok?
Birisi bir şeyi yaparken bir hayrı yaparken, hayrı yaparken kendini görür. Hayrı da görür. “Kudret bana müsaade etti, yaptım” der. Hoşuna gider, sevinir. Bu vazifeden doğan ahlâkındır. Makbuldür, güzeldir.

Bundan daha güzeli var mı? Var. Birisi bir hayrı yapar; yaptığı vakitte, kendini görmez. Anlatabiliyor muyum? Ve üzülür: “Yapamadım ben bunu” der. Anlatabiliyor muyum acaba? Kendini orada görmez.

Meselâ demiş ki Cenâb-ı Peygamber: “Niyyetü’l-mü’mini hayrun min amelihî” Bir inanan adamın niyeti, yaptığından daha hayırlıdır.

İnsan burada durur. Biri niyet etmiş, henüz niyette; biri yapmış. Biri meselâ diyor ki: “Param olsun, şuraya beş yüz bin liralık beş yataklı bir hastahane yapacağım, bir milyon liralık bir aşevi kuracağım, hiç olmazsa yüz fakir günde kendisini kurtaracak.” Niyet ediyor. Biri de yapıyor. Birinin ki niyette, birinin ki yapmış. Bununki bundan hayırlıdır, diyor.

Yanlış anlaşılmasın, yapmasın mânâsına değil. Burda bir incelik var. O incelik nedir? Bunun kudreti yok, yapmazken boynu bükük “ne olur” diyor, “ver de şunu yapayım” diyor. Yok kendisi içinde. Anlatamıyor muyum acaba? Yok.

Öteki yaptıktan sonra, yazın şunun üzerine diyor: “Filânca adamın hayrıdır.” Geçerken de bakarken şöyle yapıldıktan sonra geri çekiliyor; şööyle bir makâm-ı iftiharda bakıyor, etrafına da bakıyor, kendi hisleriyle “bunu ben yaptım” diyor. Anlatabildim mi? Orada iblîslik var. Benlik var onun içerisinde. O, onu çürüttü. Berikinde daha girmedi. Eğer bu hâl olaraktan yapılacak olursa, tabiî o fevkalâde bir şey. Anlatabildik mi acaba?

Bizim dedemiz böyle idi. Bu şekilde. Ecdâdımız bu şekilde. Hattâ birçok hayırları isimleriyle yapmamışlardır, isimlerini vermemişlerdir. Bizde o kadar hayır vardır ki, zaten olmasaydı elimizde bunlar kalmazdı. Çoğu ismini vermemiştir. Neden?

Sağ eliyle verdiğini sol elin bilmesin diyor. Öyle şey olur mu? Sağ eli ile verdiğinde sol eli bilecek. Yani bu o kadar gizli olsun ki, bu yapılan mânâdan kimse âgâh olmasın. Göstermiyor kendisini.

Ne de olsa beşer, birisinin iyiliğini gördüğü vakitte cibillî olarak onun minneti altında kalır. İstemez Kudret; kendi minnetinin altının haricinde bir minnet istemez insanlardan. Onu bıraktırtmıyor. İşte buna aşktan doğan ahlâk denir. Anlatabildik mi?

Aşktan doğan ahlâkın da annesi… Ötekinde akıl, kalp… O kalp de bizim bildiğimiz bu sadrın içerisinde, şu orta yerde duran mahrûtî yüz, şekil; dört köşeli, kanı şöyle yapan, böyle yapan… O vücûd-i hayvânîmizin kalbidir ki; maddecilerin inkâr ettikleri, bundan sonra bir hayat yok dedikleri. O doğru, o vücûd-ı hayvânî içün yok.

Vücûd-ı insâniyeye âit kalbimiz var. Buna taalluk eden bir kalp daha var bizde. Anlatabiliyor muyum? O kalbe taalluk etmiştir, o kalp. Onu nasıl bilelim? İnsan; mânen teâlî terakkî ede, ede, ede, ede onu hisseder, bilir. Yalnız ben size birkaç konuşma misal verdim. O misaller sizi tenvir[9] edebilir.

Meselâ ne diye misal verdim? Dedim ki: Nasıl ki bu gömlek benim tenimi lâbis[10] değil mi ya? Benim tenim bu gömleği kuşatmış mı? Bu gömlek benim tenimi ihâta etmiş. Fakat bu gömleğin, benim tenimden haberi var mı? Şu etimden haberi var mı? Şundan, bu gömleğin yoktur haberi.

Bu tenin de benim canımdan haberi yoktur. Canımın gömleğidir. Bu kalp de benim asıl kalbimin gömleğidir.  Ondan haberi yoktur. Anlatabildik mi acaba? O da onun ayrıyeten gömleğidir, ondan haberi yoktur.

(Saat nasıl acaba? Dokuz mu?)

Bunların başında bir insanın, dedik ya: Bu âlem bir âriyet âlemidir. “Değil Efendim!” dersen, ölümü öldür. Boşuna konuşmanın lüzumu yok. Kabrin kapısını kapa, beşerden ihtiyacı gider. Her an içün beşerin acz içerisinde olduğu tahakkuk eder. Aciz tahakkuk edince mâfevk kudret meydana çıkar.

Koşarsın, vapuru kaçırırsın; aciz olduğun çıktı, mâfevk kudret meydana geliyor. Aciz beşer, bir cephesi acizdir. Muhâsebe-i nefisle yaşarsa iyi netice alır. Muhâsebe-i nefis de gaye-i edep ile olur. Gaye-i edep; yani hayâ, insanın edebinin zırhıdır. Zırhlanır adam.

Muhâsebe-i nefisle yaşamaya tenezzül etmeyen kimseler ikinci hayatı kabul etmeyenlerdir. Kabul etmez. O gibi insanlarda Kerem-i Hak bulunmaz. Kerem-i Hakk’ı tanımayanlar da ne bu âlemde ne ebediyet âleminde kâm alamazlar. Kerîm olmazlar, merhametli olmazlar. Acıma hissi olmaz. Acımaz yani acımayı kabul etmez. Acımaya zâfiyet der, zâfiyet olaraktan kabul eder.

E o vakit hepimizi doğurtacak birisi gelecek; doğururken o da, ona acımaz. Boynunu büktüğü vakitte “Bende zâfiyet yok” der. “Asab zaafı bende yok, ben adamı dipdiri çıkarırım!” der. Şöyle bir “bak” kumandası verirler adama. Etrafındakiler geriye çekilir; kimisi ağlar, kimisi birbirine bakar. Kendisi… Kudret de öyle acîbdir ki, koma hâlindeyken de bunları görür.

Meselâ bir sual vârid olur: “Ya o koma hâlinde gitti.”  Zaman yok Kudret içün. Birdenbire bir kimyevî gaz kuyusuna düştü de bir anda gaz oldu. Kudret’te öyle şeyler yok, zaman filân yok.

Hep: Küllü nefsin zâikatü’l-mevt. [11]  كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ثُمَّ اِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

“Her yaşayan mevcûda ölüm denilen şeyi muhakkak tattıracağım” diyor. “Onun tadını tattıracağım. Ya Beni görecek, ya Benden mahrum olacak.” Bu iki tadı tadacak. Bu tadmaktan maksat muhakkak acılık mânâsına değildir; güzellik mânâsına da var, çirkinlik mânâsına da var.

Beşerin Fahr-i Ebedîsi diyor ki: Bu âlemde Hak ve hakikati arayanlar “gel” emrini gördükleri vakitte -kolay değildir bu âlemden, bu vücûddan ayrılmak fakat- öyle tatlı ayrılır ki diyor, o kadar tatlı ayrılır ki, o işin memuruna âşık olur. O “gel” emrini aldığı vakitte ona taaşşuk eder, o alâka ile ne olduğunun farkında olmaz.

Anlatamıyor muyum? Öyle olur mu, böyle olur mu? Hepimiz göreceğiz ya; artık olur mu filân, yok bunun. Nihayet şu kadar seneler içerisinde göreceğiz tadacağız. Hepimiz, herkes tadacak.

Mâmâfih bunları artık elimizdeki ilim demeyelim de, malûmat bile haber vermeye başlıyor değil mi? Yalnız bazı şeyler soruyorlar: “Onlara biz cevap veremeyiz, yasak” diyorlar. Ruh değildir o gelen. Bana da soruyorlar: “Bunlar ruh mudur filân, ruh davet ediyoruz.” Ruh değil. Ama Kudret ders kaçırıyor, ruhun sıfatlarıdır.

O âleme geçtikten sonra ruh, âlem-i emirdendir. Âlem-i emr, öyle adama uşak olmaz. Fakat nasıl ruh buna taalluk ediyor da bununla bir iş yapıyorsa, orada da bir sıfatı vardır; o sıfatla, o iş yapılıyor. Mesele o değil de... Bir mânânın varlığına.

Kudret; kim bilir kimi sever. Allah’ın işi acayiptir. Bir insanı sever; bir insan içün, milyarla insanın kafasını yorar, onu ikna etsin diye neler icat ettirir. Ağası mısın? Onun ayağı kaymak üzere olur; onun kaydığını istemez, neler icat ettirir.

Sonra o büyük ihtirâ'ları[12] yapanlar… Sen zannetme ki öyle yarım cahil insanlar gibi, öyle benlikli adamlardır. Hiç öyle şeyler değil onlar. Hani o büyük ihtirâları yapan adamlar, o kadar mahviyetli, o kadar mütevâzı, o kadar dedikodudan âzâde, o kadar ne bileyim ben acayip insanlardır ki. Ve bu, kafasının neticesi de değildir ha. Fakat orada fânî olmuştur, kendisini oraya vermiştir; Kudret, onun orada çırpınmasına acır, hepsi rüyada icat etmişlerdir.

Ve hepsi tercüme-i hâlinde[13] söyler. Nihayet Kudret ona söyler. Hani biraz evvel rüya dedim ya…  Belki içinizde birisi rüyada bir iş mi derse, misal veriyorum: Rüyada “Senin aradığın mevzû budur” der. Rüyada. Sabahleyin kalkar yapar, çıkar iş meydana. El verir ki insan azmini bozmaksızın...

Kudret misal kaçırmıştır. Devekuşu yumurtasına baka baka yavrusunu çıkarır. Devekuşu yumurtasına bakar. Kudret, ona onu tâlim etmiştir. Bakıyor orada: “Buradan bu yavru çıkacak” diyor. O yavruyu halk ediyor Kudret. Anlatabildim mi?

İnsanın kalbi, bir devekuşunun gözü gibi değil. Sen eğer o kalbi Kudret’e karşı “bu buradan olacak” diyerekten acabasız bağladın mı, semâ yere iner. Et parçası değilse… Kalpse. O ne demek? Ne bileyim, Allah öyle diyor:

Limen kâne lehû kalb [14]  لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ

Anlatır, anlatır da: “Bu söylediklerim kalbi olan içündür” der. Demek ki herkeste kalp yok. Bir de o mevzû var. Söyler, söyler… Dedik ya: Öyle olmasa, bu et parçası olsa yalnız insânî kalp, böyle der mi Allah?

لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ   Anlatabildim mi? Biraz evveli söylediğim sözün senedini veriyorum sana. Belki dersin ki: “Canım, işte kalp dendiği vakitte sadrın ortasındaki bu mahrûtî bir şekil olan şeydir. Sen bunun karşısında bir de insânî kalp çıkardın, o ne demek?” Ben çıkarmadım ki; Kudret, öyle dedi. Anlattı, anlattı da dedi ki:

لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ   İyi ama Benim bu söylediklerim kalbi olanlar içündür, dedi. Kalbi olmayan anlamaz, dedi.  لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ

Kalbi olan, yani kalb-i insânîsi. Öyle ya… Bizim vücûdumuz -her hafta söylediğim gibi, her konuşmada- birçok vücûda sahiptir. Bu elli altmış kiloluk kan ve kemik çorbasında üüü! Kaç türlü vücûdumuz var bizim. Geçen konuşmada söylediğim gibi: Yalvaralım ki son “gel” emrindeki vücûd, bir sâid vücûd olsun. Bir sâid vücûd olsun.

İnsan, hâl-i tağaddübündeki vücûdu başkadır. Hâl-i hasedinde ki vücûdu başkadır. Kin sahibiyken vücûdu başkadır. Eğer bir kinli vaziyetteyken geldiyse o ecel denilen şey, imkânı yok ehl-i nardır. Kinli olaraktan bir adam yaşarsa, o adam ehl-i nârdır. Dârü’s-selâm’a giremez. Her şey aslına rücû edeceğinden dolayı, kin ehli de nâra girer. Başka çaresi yok onun. Acı, acılara mülhak olur.

Gönlün endişesi gülşense, gülşene gider. Gönlün endişesi külhansa, külhana gider. Kestirmesi bu. Bak gönlünü ara, endişesi ne onun? Endişesi neyse, oraya gider.

Teslimiyet… Teslim olduktan sonra kederler kalkar. Biraz da kolay değil tabii; bu anlattığım kadar da böyle hemen ağzımla söylediğim gibi de kolay değil ki bu. Tabii bu, içine girinceye kadar zordur. Pek kolay şey değil. Fakat gayet tatlı. İhlâs istiyor. İhlâsı gördükten sonra, okusa da okumasa da hakikat ilmi ona âşikâr oluyor.

Hani bazı adam vardır ki: “Ne yapayım yahu, der. İşte ben okusaydım böyle olmazdım filân...” Yok kardeşim; bu senin aradığın kalbinin zenginliği, kalbindeki safâ, satırdaki yazılarda değil. Satırdaki yazılarda değil o. O ayrı bir iş.

Sana bir misal söyleyeyim, dinler misin? Keseyim mi? Çok eskiden söylemiştim. Birisi nasihat veriyormuş. Nasihat verirken demiş ki: “İş rızadadır, rızada. Rızayı buldu mu mesele hâlloldu.” Saf, temiz; işte ihlâs diyoruz ya, anasından doğduğu gibi bir adam… O rızayı zannetmiş ki “Rıza” isminde bir adam.

“Yahu bu iş kolay” demiş, hemen kalkmış. Seyyah da kendisi. Gidiyor, yolda kime rast gelirse: “İsmin ne?” Ali… Veli… “Sende iş yok” diyor. Kudret’in de işi acayip… Aylarca gidiyor, Rıza isminde bir adama rast gelmiyor. “İsmin ne?” “İşte filân.” “Sende iş yok.” Nihayet tesadüf etmiş. Senin ismin ne?” demiş.

   Rıza.  
   Haa, gel azizim, gel. Aylarca dolaştım ben. Gel, gel… İş rızadaymış, sendeymiş!
   Ne olacak?
   Ne olacağı var mı, demiş ya.
Anlamış o adamcağız saf bir adam. Demiş:
   Azizim, siz yanlış anlamışsınız. Buradaki rızadan maksat, bu mevcûdâtın Sahibini memnun etmek, razı etmek. Yoksa benim gibi ismi Rıza olan bir adama yapışmak değil.
Donmuş kalmış şimdi adam.
   E nasıl memnun edeceğim?
   Artık sen O’nu memnun et de demiş, nasıl edersen et. Neyle edersen et. Çalış et, oyna et.
   (Gayet saf bir adam) Benim hiçbir iş elimden gelmez ama demiş, ben çocukluğumdan beri iyi oynarım.
   Ne yaparsan yap! (Yakasını kurtaracak adamdan. Yakasını kurtaracak ne yapsın) Ne yaparsan yap! Demiş.
   Oynarsam da olur mu?
   E Belli olmaz, demiş. Olur, belki olur.
Boynunu bükmüş, gözü yaşla dolmuş. Kudret’e karşı hitap etmiş: “Senin istediğini yapmak için aylardan beri yola düştüm, demiş. Yahu ne yapayım ben? Zannettim ki Rıza isminde birisinde… O da değilmiş. Elimden de başka bir şey gelmiyor.” Diyerekten başlamış semâ etmeye, dönmeye.

Onu öğreten zât da çekilmiş bir ağacın dibinde seyrediyor. İşte kendisine ait bir gözle bakıyor ki, âlem-i mânâdan ona mahsus bir tecellî, bir tâc… Ee, senelerce uğraşır bu adam; iki defa döndü, bu hâli giyindi, gidiyor. Ama yine ona o, o Rıza, vermiştir ona o işi. Yakasını, kendisini göstermeden o Rıza, o işi usulacık ona, o işi yapıvermiştir. Ama kim bilir neyin nesidir.

Yani hulâsa: Kudret’e temiz bir kalp ile “acabasız” insanlık âlemine de hâdim olmak şartıyla teslimiyet, bütün kedûreti insanlardan kaldırır. Başka bir çare yok. Olursun öyle... Her amelin bir neticesi vardır dersin; amelini tetkik edersin, o neticeye göre ayarlarsın.

Bir Nazm-ı Kerîm vardır, getiremedim ki daha güzel anlaşılsın bu iş. Belki haftaya sağ kalırsam getiririm, onu hafızama alırım. Çıkmış hafızamdan.

Kudret ne istiyor insanlardan? Kendisi beyan ediyor: “Ben bunu isterim” diyor. Bir gün Fahr-i Âlem Efendimiz, Medîne sokağından geçiyorlarmış. Bir insanı görmüşler; böyle bir tenekemsi, böyle bir sivri bir taşın üzerinde böyle oturuyor. “Senelerden beri bu adam Hak namına uyumamıştır; hep böyle oturur, ama şu kadar bir koku koklayamamıştır, yazık” demiş.

Anlatabildim mi acaba? Demek oluyor ki evvelâ kalbi tasfiye etmek lâzım.

Pes cihân kaydı ile olsa gönül mükedder
Bîfâidedir eldeki tesbîh-i mücevher

Anlatabildim mi acaba?

Pes cihân kaydı ile olsa gönül mükedder
Bîfâidedir eldeki tesbîh-i mücevher

Bugünkü konuşma bu kadar yeter.


[1] Nâsût/ Nâsûtî: İnsanlık âlemi, insan ve insana âit şeyler. Görünen âlem, kesret âlemi olan dünya.
[2] Müntehî: Sona eren. Son. Bir şeyi tamamlayan. Biten • Son sınıfa gelen (öğrenci)
[3] Subh/ Subhî: Sabah. Sabah vakti.
[4] Münevver: Aydınlatılmış, aydınlık, ışıklı, nurlu.
[5] Harîta-i kudsiyye: Kutsal Harita. Vahiy. Kur’ân-ı Kerim. Namaz/ Salât.
[6]  Şûrâ Suresi: 27. Ayet Meali: Eğer Allah kullarına rızkı genişletseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi; fakat O, dilediğini bir ölçü ile indirir. Şüphesiz ki O, kullarından hakkıyla haberdardır, hakkıyla görendir.
[7] Nikmet/Nıkmet: Azap, ceza.
[8] İttisal: Yakınlık, ulaşma, vasıl.• Kulun seyr ü sülûk ile fenâfillâh netîcesinde Hak’tan başka şey görmeyerek Hakk’a vâsıl olması.
[9] Tenvir: Aydınlatma, bilgilendirme.
[10] Lâbis: Giyen, giymiş, giyinmiş.
[11] Küllü nefsin zâikatü’l-mevt (meali) Her nefis ölümü tadacaktır.(Âl-i İmrân Suresi: 185; Enbiyâ Suresi: 35; Ankebût Suresi: 57)
[12] İhtirâ' / İhtirâ:Evvelce keşfolunmamış, bilinmeyen bir şeyi keşfetmek. İcad etmek.
[13] Tercüme-i hâl: Hâl tercümesi. Biyografi. Bir kimsenin hayâtını ve eserlerini anlatan yazı veya eser, öz geçmiş, yaşam öyküsü.
[14] Limen kâne lehû kalbün... Kaf Suresi: 37. Ayet (meali) Şüphesiz ki bunda aklı olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır..

0 yorum:

Yorum Gönder

 
Şemseddin Yeşil - Tüm Hakları Saklıdır..
Designed by CruelKeSh | 2017