128 (07.10.1962) 60dk (169)
Mevzû başlıca iki esâsa ayrılmıştı; birine vazîfeden doğan ahlâk,
diğerine aşkdan doğan ahlâk tesmiye etmiştik. Vazîfeden doğan ahlâka menşe,
anne olarak akıl; aşkdan doğan ahlâkın da menbaı kalb olduğunu söyledik.
Bunların izahlarını yapmıştık. Yine tekrar edeceğiz bu izahları.
Gerek vazife, gerek aşk… Tabi buradaki aşk, romanda okunan aşk mânâsına
değil. İnsan; sessiz sözsüz, bizsiz sizsiz, konuşan mânâsıyla baş başa kaldığı
vakit, kendi aslı arasında bir araştırma başlar.
Ben kimim, der. Nereden geldim, der. Nereye götürüleceğim, der. Gelmemde gitmemdeki gaye nedir, der. Gelirken sormadılar, götürürken sormuyorlar. O hâlde bendeki mevcût kudret acaba benim midir, der.
Bu âleme gelirken bana sormuyorlar. Bir âlem-i şuhûd vardır, bir
dârü’l-belvâ[1] vardır. İkbâlinde hileler hud'alar[2]
gizlenmiş, idbârında[3]
çirkinlikler saklanmış; zâhiri tatlı
gibi, ama hakikati bir acâip bir sahne vardır, “Teşrif eder misiniz?”
sormazlar. Giderken de… Kâinâta sahip olsan, “Nasıl beyefendi, böyle bir
yolculuk var, teşrif eder misiniz?” diye yine sormazlar.
O hâlde benim gelişimde, gidişimde elimde hiçbir ihtiyâr yok. Şimdi de
elimde birçok varlık var. Semâyı deler gibi bakıyorum, yeri ezer gibi
basıyorum. Etrafımda, işte herkesin sahasına göre şusu var busu var. Bunlar
benim mi acaba? Bu benden mi geliyor? Nedir bu şey? Kimim? Neyim?
Bu suallerin cevabı esnâsında, eğer vicdân-ı kibriyâsından, mânâ-i ihtivâsından
kendi aslına âit bir ses alabilirse, onda bir mânâ kıpırdanmaya başlar. Bir
tecellî hâsıl olur. İşte aşk denilen şey, hâl, meydana gelir. Rûhunda bir
muhabbet olur.
Rûhunda bir muhabbet. Romanda okunan muhabbet, nefiste hâsıl olan
muhabbettir. Rûhunda olan başka, nefiste hâsıl olan muhabbete şehvet denir. O
da iki kısma ayrılır; bir kısmı makbuldür, bir kısmı rezâlettir. Makbul olanı
bir müessese dâhiline Kudret sokmuştur. Neyse, o bahis ayrı; bir gün onları
konuşuruz, sırası geldiği vakitte.
Fakat ahlâkın bahsetmiş olduğu aşk, hulâsa olaraktan kendi aslını
bulmaklık heyecânıdır.
Anlatamadık mı acaba?
Cisimlerin âriyet[4] hayatın emânet olduğunu idrâk ederek
kendisinde, kendisine daha yakın bir aslı bulunduğunu duyabilirse, o kimseye
aşk tecellîsi olmuş denir. Hakikatte de saâdete kavuşmuş olur.
Meselâ hayatında hiçbir deminde, hiçbir anında şöyle bir fikir uyanmış
mıdır ki: Rûhuna, rûhunun maâdına, mebdeîne, aslına, âleme, âlemin ahvâline, şu
muhatı olduğun kâinâta, birçok ihtilâflı envâ-u ecnâsın[5] iç tarafına doğru bakıp da bir ulvî his
içinde yaşamaya başlamış mıdır?
Eğer bu yaşamak; kendi kendine böyle bir his duymuşsan aşkın kapısına
doğru yaklaştığını, Kudret sana müjdelemiş demektir. Henüz daha hiçbir deminde
böyle bir fikir gelmemişse, ahlâkın çerçevesi dâhilinde geliş ve gidişteki gayeyi
anlamadan yaşıyor denir.
Öyle his gelirse ne olur? O his geldiği dakikadan itibaren evvelâ şunu
düşünür, der ki:
“Şu üç günlük hayatın âlem-i şuhûdunda, nereye elimi atsam, hangi
sahada kucaklayacak birisini arasam, kendime tamamıyla bir mesned
bulamayacağıma kanâatim gelmiştir. -Anlatabildim mi?- Her nereye el atsam,
böyle bir ilticâgâha ihtiyâcım var. Fakat onu ne vakit ki kucaklamak istesem, o
mesnedi tamamiyle ihâta edemiyorum.” Bu geldi mi, bu hâl insana geldikten sonra
duyma hissi değişir. Değişir de ne olur?
Görüyorsunuz: Hamûle-i irfâniyye-i beşeriyye[6] yâni bugünkü insanların taşımış oldukları
ilim, irfân, fen, felsefe yükü göz kamaştırıyor, aklı durduruyor, fikre veleh
veriyor. Fennen ilerlemiş, ilmen üüü yükselmiş, her sahada… Fakat düşün ki
icâbında iki adamın, iki varlığın hislerinin infiâli dolayısıyla, birbirini
tanımayan milyonlarla insan serinkanlılıkla birbirinin kanını emiyor. Nerede
burada medeniyet! Bütün dünya üzerinde konuşuyorum.
İlmi ilerlemiş, fenni teâlî etmiş, felsefesi fikri yükseltmiş, her
şeysi olmuş. Fakat düşün: Sen netice itibâriyle tanımıyor; husûsî bir hâli de
yok, gelmişi yok, geçmişi yok, gidip yerini görmemiş. Fakat ne olmuş? Kudret’in
cilvesi...
İki tane insan bir masanın başına oturmuş, hissî infiâl olmuş; o iki
insanın infiâl-i hissiyesi hasebiyle milyarlarca insan, milyarlara mâlik olmuş
mamûreler bir anda harâbeye çevrilmiş; binlerce çocuk yetîm kalmış, binlerce
insan inim inim mahvolaraktan geçip gitmiştir. Hem de gâyet serinkanlılıkla…
Böyle hâşin bir şey tanıyor muydun? Yok. Bir gelmişin, geçmişin var mı? Yok.
Neden bu oluyor? Medeniyet bu mudur? İlmin neticesi bu mudur? Her şeyin
bir semeresi olur. “Semeretü’l-ulûm el-amelî bir ma‘lûm” denmiştir.
Yemişi bu mudur?
Hâ, işte biraz evveli söylemiş olduğum; hayatın hiçbir deminde, bir
anında sen bir fikirle rûhunun maâdına, aslına, mebdeine… -Anlatamıyorum
galiba; gözler bir tuhaf bakıyor, görmüyor gibi bakıyor bana. Görmüyor musun
beni?-
Döndüğü anda ne yapar? Cisimler âriyet, hayat emânet; kulun varlık iddiâsı,
şirk u şirket. Kulun vazîfesi teslim-i itaat, kula “kulum” demesi lütf-i
inâyet. Bu kâr-u hâne de bilsem neyim, benim nem var, der.
İnsan hakkı nedir, o vakit meydana çıkar. Yoksa sözlen, bilmem şunlan
bunlan hiçbir şey olmaz. Dâimâ kavî zayıfı ezer, başka türlü olmaz. Söz hâlinde
kalır.
O, rûhunun maâdına dönmedikçe, aslını aramaklık zevki meydana
gelmedikçe, kendi mânâ-i enfüsîsinde, vicdân-ı kibriyâsında “ebed” sesini
duymadıkça, îmân-ı yakînî kendisinde hâsıl olmadıkça imkânı yok, bunların hiçbirisi
olmaz.
Onun içün ahlâk dâimâ bağırır der ki: Ey insan! Ey fikir ve izân sâhibi olanlar! İbret alınız, basîret gözünüzü açınız, mahlûkât içerisinde mevkiînizi tayin ediniz.
Canavarları utandıracak kadar cinâyetleri irtikâb ediyorsunuz. Dönünüz!
Siz bir şevk-i Cemâl-i Kibriyâ’yı görmek içün geldiniz. Hangi âyinenin peşinde
koşuyorsunuz?
Gidiyor… Ömür denilen şey neden ibârettir yahu? Fakat kalp bir
âyinedir. Cehil ve gaflet jengi[7] ile, gadab ü şehvet cengi ile, hubb-ı câh
rengi ile geniş geniş; ne bileyim, hakkı olmayan vaziyetler tozu ile
tozlanırsa, ahlâk-ı seyyie denilen yemişi verir; insanlık kendisinden haberi
olmadan istifâ eder, gider.
Her insanda insanlık emânet-i Hak’tır. Pek istiskal[8] kabul etmez. İnsanı hayvandan daha
aşağı bir mevkide bırakır, çeker geçer gider. Öyledir bu.
Ahlâk öyle der: Her şey ehlinde olması şarttır, der. Mevcûdât, Kudret’in mâlıdır. Her Kudret’in
mâlı her ehline… Alet ne kadar güzel olursa olsun, o alete lâyık olan el
olmazsa, alet bir şey yapamaz. Ben marangoz olmadıkça, bana marangozun en güzel
aletini verseler, en iyisini verseler, kat'iyyen bu tahtaya rendeyi vuramam
ben. Aletin güzelliği fayda etmez. Alet ne kadar güzel olursa olsun, fakat o aletin
güzelliğini ona ehil olan adam kullanacak. Anlatamıyor muyuz acaba?
Demek ki aşk… Mevzûa buradan girdik. Ahlâkın tarif etmiş olduğu aşk,
insanın aslını bulmak zevki.
Biz bu âleme bir şey içün gelmişizdir. Görüyoruz ki, her şey böyle
gelip geçiyor. Âriyet, iğreti yâni. Müstear, alınır. Her iğreti olan şey
alınır. Onu iklîm-i vücûdunda Kudret herkese gösteriyor. Kırk yaşındasın; yirmi
sene evvelki resminle yirmi sene sonraki resmini yan yana getir. Âyineye bak;
dâimâ avlıyor seni, değil mi? Bitmiyor…
Bakâ[9] muhâl.[10] Fakat eğer hilkatin aslında sana vermiş
olduğu bir pâye var; ona inanarak ve onu duyarak yaşarsan, iğreti olan şeyini
vererek aslını alarak gidersin. Asıl mevzûumuz bu. Şimdi ilim âleminde inkâr
kapısı kapanmıştır. Yok, o kapıyı kapamışlar! Artık müsbet ilimlerin orta
yerine kadar girmiş; o kapı kapanmış. Var olan şey yok olmuyor. Öyle değil mi?
Var olan şey yok olmuyor.
Bunu hemen hemen iki konuşmada bir tekrar ederiz, münâsebet alır da…
Size şöyle bir misâl vereyim:
Farz edelim ki yirmi beş yaşındasın, yirmi yaşındasın, yirmi beş sene
evvel kendini bilir miydin? Yirmi sene evvel de bilmezsin ya? Yirmi bir sene evvel
bilir miydin? Bir yerde ismin var mıydı? Yirmi yaşında bir insanın yirmi beş
sene evveli bir yerde ismi var mıydı? Bir kütükte, bir defterde kaydı var mıydı?
Muhîti filân tanıyanı var mıydı? İsmi, resmi, vesmi bunların hiçbirisi yok.
E şimdi isim aldı, resim aldı, tanıyanı oldu. Hiç bilinmezken, hiç
tanınmazken ismi resmi yokken şimdi var mı? Var. Artık bu tekrar yok olur
denebilir mi ilmen? İlim bunu kabul eder mi? Kabul etmez. Çünkü ilim dâimâ
tasdîke götürür. Cehil inkâra götürür. İlim kabul etmez bunu.
E bütün zerrât-ı kâinât tahlil edildiği vakit de, hiçbir zerre yok
ki bir hikmet tahtında tecellî etmesin. O bizim bulduğumuz bazı “Efendim
şu akla uymuyor” akıl sâhibi değildir de ondan uymaz.
Bize iki asır evvel denseydi ki böyle bir makine çıkacak; sen
konuşacaksın, o orada duracak, sonra bir hafta sonra senin konuştuğunu tekrar
bize o madde konuşacak… “Hadi bırak be! Bunu bir yere sevk edin, bu bir şey
yapmış” derlerdi.
Anlatamıyor muyum acaba? Derlerdi değil mi? Bundan iki asır evvel
denseydi ki: Dünyanın bir ucunda bir adam konuşacak... Ama
akl-ı sahih sahibi öyle demezdi.
Bugün nasıl ki hakikatleri inkâr eden insanlar varsa, yine o günün de hakikatlerini
inkâr eden adamlar “Öyle şey olur mu!” derdi. O, on asır evvel de
söylesen: “Bu âlem, âlem-i imkândır; evet, her zerre bir hikmetle halk
olunmuştur. Kudret bunları muhâfaza eder, bunlar olur.” der, ona göre inkâr
yoktur. Çünkü ilimde inkâr kapısı kapalı, dâimâ tasdîke götürür.
Bir şeyi tasdik edersin, zararı yok. Bir kaide size söyleyeyim. Bir
şeyin tasdikinde zarar yok. İnkârında da faide yoksa dâimâ, o şeyin tasdikine
gidilir.
Farz et ki inkâr ettin bir şeyi, ne faydası var? Hak, hakikati inkâr
ettin. Güzel… Yüz kilo gelirken yüz beş kilo mu gelirsin? Yüz liran varken yüz
bir lira mı olur? Bir şey yok. Tasdik ettin; yüz kilon, doksan sekize mi iner?
Yüz liran, doksan dokuza mı iner? Böyle de bir şey yok.
İlim adamı mısın? İlim adamısın. O hâlde ilim tasdike götürür. Tasdikinde
zarar yok, inkârında faide yok. Bu kaziyeti[11] tasdik etmekle mükellefsin. Anlatamadım mı
acaba? Bu bir usûldür.
Bir esas daha vereyim size. Çünkü bunları niye veriyorum? Ahlâk mevzûu,
ebediyyet mevzûu ile bağlıdır. Bir adam, kendisinin ebedî olduğuna, nâmütenâhî
olduğuna, ebedî olduğuna îmân etmedikçe... “Ben tesâdüfün bir neticesi değilim;
vicdansız, şuursuz, izânsız bir varlığın meydana getirdiği bir varlık değilim.
Ben düşünebiliyorum, görüyorum; benden iyi gören, benden iyi bilen bir küll’ün
tecellîsiyim.” diye düşünebilecek ki nâmütenâhîye doğru gidebilsin.
Binâenaleyh, mensî[12] ve mühmel[13] bırakılmayacağım; unutulmuş, bir köşeye atılmış
olarak bırakılmayacağım. Görüyorum ki aklen ben bu âlem-i hilkatteki hâdisâtı ölçme
kudretine mâlik değilim. Yalnız bana akıl verilmiş; bâzı ufak hâdiselerde, ufak
yol gösterebilmek içün. Fakat âlem-i kudrete bağlanmış bir vücûdum var. O âlem-i
kudrete bağlanmış olan vücûdum ile bu aklım kâfi gelmiyor. Benim takılmış olduğum
noktalarım ne vakit çözülecek?
Burada biz hiçbir şey hâlledemeden gideceğiz. Sen zannetme, fen ne
kadar teâlî ederse etsin, ne kadar terakkî ederse etsin, hakiki ilm-i küll’ün, noktâ-i
nazarında bir nokta bile değildir. Onların hiçbiri hâll olunmadan gidecek; tââ ki
her şeyin iç yüzü çıktıktan sonra, bu işler hâllolacak.
Bu şekilde, bu îmân olmadıkça ahlâk kurulmaz. Hayatını elli altmış
seneden ibâret tanıyıp ve nihâyet bir köşede yok olacağına inanan bir adam;
ihtirâsât-ı nefsâniyesi kabardığı vakit, eline fırsat gelince niçün vurmasın,
niçün yakmasın, niçün yıkmasın?
Ama kendisinin biraz evveli dediğim gibi rûhunun maâdına doğru nüfûz
etmeye başladığı vakitte, aslını aramaklık zevki hâsıl olunca, vicdân-ı enfüsîsinden
“Ebed! Ebed!” sedâsını duyduğu vakit... Ki bu bize ilk hilkatin başlangıcı ile başlar, fıtratımızda vardır bizim.
Hadisât, o bizim cibilliyetimizde, selâmet-i fıtriyemizde olan o güzelliği
tozlamıştır, kapatmıştır. Onu biz silkelediğimiz vakit, her insanın ikliminde,
her insanın mânâsında o meknûzdur[14]. Onsuz yaratmaz Kudret.
Fakat o ne bileyim ben, şeye benzer, suya benzer. Bazı araziden üç metrede
su çıkar, bazısından beş metrede çıkar, bazısından yüz metrede, artezyen vurursun,
bin metrede nihayet çıkar.
Bazı arâzî-i kalbiyeden mârifet-i Hak bir tecellîde, bir nazarda çıkar;
bazısından bin nazarda çıkar, bazısından beş nazarda çıkar, bazısından her hâlde
çıkar.
Fakat acaba der, kendi kendine; onu kuyuyu kaparsa, hiçbir vakitte
kuyucu kuyuya su koymamıştır. Suyun çıkmasına mâni olan toprağı izâle etmiştir.
Her insanda o aşk olacak ki, Kudret onun kendisine ait olan o zevk-i mârifete mâni
olan kesâfeti atabilsin. Yine bir şey anlatamıyoruz galiba? Muhakkak oluyor. O “Ebed!
Ebed!” sedâsını duymadıkça ve böyle inanmadıkça...
Bir soran çıkar: “Efendim, inandım diyen insanlarda ne kadar kötülükler
vardır, ne büyük cinayetler vardır.”
Onun inanması ağzındadır, burada (kalbinde) değildir. Anlatabildim mi
acaba? Burada değil o. O inanma onun ağzındadır, burada değil. O sesi duyduğu
vakitte yaşayış tarzı başkalaşır. Fazilet denilen şey meydana gelir. Anlar ki:
Ben, hilkat abes değil; fakat ben bunların hey’et-i umumîsini burada
halledemiyorum, der.
Bazı insanlar der ki: “Aklım hâkimimdir, vicdan da âmîrimdir.” Böyle mağrur
adamlar vardır. “Benim aklım hâkimimdir, vicdanım da âmirimdir. Ben başka bir şey
tanımam!” der.
Kaç defa söyleriz biz, ahh deriz. Bugünkü aklım olsaydı, ben o işi öyle
mi yapardım? Ne malûm, yarın da bu aklını öyle yermeyeceksin. Dikkat ediyor
musun? Benim bugünkü aklım olsaydı ben o işi öyle yapar mıydım, diye nedâmet çekeriz.
Acaba yarın, bugünkü aklını levm etmeyeceğin ne malûm!
Demek ki akıl bizâtihî kâfî değil. Akıl medâr-ı tekliftir. Hayrı, şerri
bizâtihî bilmez. Hayır ve şer öğretildikten sonra bilir. Hayır ve şerrin
neticeleri kendisine anlatıldıktan sonra derhal kabul eder.
Fakat akıl, bir mânâ çerçevesinde, bir ahlâk dâiresinde tekâmül
ettirilmezse, o akıl öyle isyana inkılâb eder ki; dünyada en büyük cinayetler,
en büyük kötülükler, ahlâk pûtesinde, mânâ çerçevesinde yetişmeyen büyük akıllılardan
çıkmıştır. Belâ olur adama.
Akıl; mânânın dâiresinde, ahlâkın çerçevesi arasında tekâmül edecek
olursa, o bir asâ-yı hakikat olur; öyle bir varlık olur ki, doğrudan doğruya
sizi lâzım gelen makama îsâl[15] eder. Ama ondan hariç kaldı mı,
iyilikleri değil de, müşkül olan kötülükler nasıl çıkacak diye o düğümleri çözer,
onları meydana çıkarır. Bela olur. Hakikat yolunda akıl bir yere kadardır.
Oradan öbür tarafa da ona yol verilmemiştir, bir işe yaramaz.
(Yoruldunuz mu, keseyim mi?)
Demek, vazifeden doğan ahlâkın annesi akıl oluyor, aşktan doğan ahlâkın
da annesi kalp oluyor. Bizim ecdâdımız, dedelerimiz acaba bunun hangisinin sâlikleriydi?[16]
Aşktan doğan ahlâka sâliktiler. O daha kıymetli. Mâmâfih bugün içün hepsi makbul ya. Orada
hiç benlik yok. Evvelâ cânân, sonra cân diye yaşıyor. Bire on dövüşüyor;
yemiyor, yediriyor; giymiyor, giydiriyor. Bir tuhaf.
Deden tarihte çok büyük adam. Tarihini bilmeyen bir insan, dünyada büyük
bir varlık gösteremez. Bugün fenni ile gözünü kamaştıran Amerikalılar, bizim
tarihimizle hasret çekerler. Gidip gelenler söylüyor. “Böyleyiz şöyleyiz ama ne
yapalım, sizin gibi tarihimiz yok” diyorlar. Öyle derlermiş. Anlatamıyor muyum
acaba? “Ne parlak bir tarihe mâliksiniz.”
Çünkü terakkî; servet-i eslâfa[17] servet-i ahlâfı[18] ilâve etmekle olur. Yani, babasının malına evlât mal koymakla
olur. Babasının ilmine ilim, babasının faziletine fazilet, babasının ahlâkının üzerine
daha yüksek ahlâk, babasının ne varlığı varsa onun üzerine daha varlık… Yoksa
onu çiğneyerek olmaz. Anlatabildim mi?
Terakkînin tarifinde; terakkî, servet-i eslâfa ilâve ile olur. Yani
babasının, ecdâdının varlığına varlık ilâvesi ile olur. Ecdâdının varlığını çiğneyerek
kendi kendine bir varlık, o, olmaz o. O nankörlük olur. O olmaz.
Bizim dedemiz böyle tarihte, cehli gördüğü yere ilmi, inkârı gördüğü
yere îmânı, zulmü gördüğü yere adli koymuş ve işaret etmiş eliyle: “Sen çok zulüm
yapıyorsun, otur!” öyle… O dedenin çocuğusun sen. Öyle tarihi küçük bir adamın,
bir milletin çocuğu değilsin. Büyük.
O meziyet yine sende vardır, kanında vardır. Aşk tedarik eder; o kalbe
sahip olursan Kudret, o satveti[19] yine sana ihsan eder. Vardır o. Görmek meselesi,
görmek. O cömertliği bulabilmek. Cömertlik elden değil, gözden.
Herkes zanneder ki eli ile cömertlik; yok, göz. Göz. Göz cömert olmazsa
el kendini kullandırır mı? Kullandırtmaz ki! İyi görürdü deden, elini iyi
kullanırdı. Anlatamıyor muyum? Cömertlik gözde. Görüşü iyi. İyi görüyor. Gördüğü yeri iyi görüyor.
Fazilete talip. Fazilet... Menfaat sonra geliyor, ikinci kısımda. Fazilet öncer….
Meselâ bir misal vereyim size, eskiden verdiğim misallerden. Mânâ
zevkinden yetişmiş, oradan feyz almış insanlardan.
Harb oluyor, Uhud'da. Yedi kişi yaralanmış. Yaranın acısıyla su istiyorlar.
Suyu da bir kadın dağıtıyor yaralıların içerisinde. Kadın dağıtıyor. Yaralıların
iki üç tanesi akrabası. Ses en yakın akrabasından gelince doğru suyu oraya götürüyor.
Suyu oraya götürüyor.
“Su dedin”, diyor.
“Evet, Allah’a gidiyorum, yanıyor içim.” diyor.
“Getirdim”
“Yukarıdaki benden önce istedi, o içmeden içmem!”
Ona koşuyor ki, ona da yetiştireyim diye...
O diyor ki: “Öbür baştaki benden önce istedi, o içmeden içmem!”
Sözü uzatmayalım, bunların hepsine gidiyor. Ta o baştan o başa gidinceye kadar hiçbirisi o kadının elinden suyu içmiyor, ama Allah’ın elinden içerek gidiyorlar.
Ferâgati gördün mü? Müsâvatı gördün mü? Yapabilir misin böyle bir müsâvat?
Kurulabilir mi böyle bir medeniyet? Bu tâlim yapılabilir mi, olur mu bu, bu ferâgat?
Lafla değil bu. Nihâyet işte canın yanmış gidiyorsun, yaralanmış, sayılı nefesi.
“Sen çok yaralısın.”
“Evet, Allah’a gidiyorum. Bir iki nefesim kaldı.” diyor.
O da diyor ki: “Benden de selâm söyle Rabbime.”
Ondaki metânete bak; ötekindeki sağlam şuûra bak ve o aşkın içerisinde,
evvelâ cânân demeye bak. Müsâvata bak, bak bak! Ferâgate bak, fazîlete bak! Gördün
mü ahlâkı?
Hepimiz aynı müsâvatta olacağız, yapabilir misin kardeşim? Tarihte
bunun misâli var. Yapar mısın, olur mu? Bu neylen oldu bu, ne gördü de bunu
yaptı? Hangi şey bunu buna yaptırttı? Aranılacak nokta budur.
Bu, ne okudu bu? Bu nerede ihtisâs yaptı? O kalp nasıl bir kalp oldu,
nasıl bir vicdan oldu? Nasıl olabiliyor da böyle, kendisi ölümün pençesi üzerindeyken,
içi yanarken, ötekinin sesi kendi yangınlığından daha ziyâde onun kalbinde
serinlik yapıyor da o sudan vazgeçiyor?
Bunun tahlilini yaptın mı, hikmetini arayabildin mi? O nazar-ı ibret, nîmetle
musibeti nasıl onun gözünde müsâvi kılıyor? İşte ehl-i hakîkatın: Sabrın,
tecellüdün[20] neticesinde hâsıl olan; musibetle nîmet,
lutf ile kahr müsâvi olursa hakiki saâdet doğar, dedikleri burasıdır.
Anlatabildim mi acaba?
Hani saâdet saâdet dillerde dolaşır. O saâdet demek: “Şu kadar mala sâhip
olurum, böyle büyük bir rütbeye mâlik olurum, şöyle bir insanla evlenirim, altımda
şöyle renkli bir arabam olur, arkamda şu kadar bir debdebem olur...” Yok!
Bunların hepsi birer yüktür. Olduğu vakit anlarsın. Onlar... Kısmet artmaz,
mihnet artar.
Bir milyar liran da olsa nihâyet karnın doyuncaya kadar yersin. Zevki
yemeğin cinsinde değildir, Kudret’in vermesindedir. Ve bunu sana da tattırmıştır.
Bâzan en nefis bir yemek olur, istikrah[21] edersin. Bâzan da kuru ekmeği bu kadar bu
kadar koparırsın, hııım hııımm diyerekten yersin. Nereden geldi bunlar? Bunlar
nereden geldi bunlar?
Ağız aynı ağız, lokmalar aynı lokma, hücreleri aynı hücre. Ne bileyim
ben şimdi tahlil mi yapayım heyet-i umumisi... Nereden geliyor? Ders kaçırıyor
Kudret. Kafana al. “Ben vereceğim o zevki, diyor. Bâzan seni hammal yaparım;
veririm, verdiğimin hamalı yaparım. Bâzan vermem lâtif yaparım.” Sen, bilir
misin Kadir’in işlerini? A yrı ayrı işler.
İşte ehl-i hakikatin, sabr-ı tecellüdün, o büyük tahammülün neticesinde;
onun neticesinde, neticesinde hâsıl olacak o yakîn olan îmânın neticesinde
gelen bir varlık o. O zor bir iş. Ben de tatlı tatlı anlatıyorum ama tatbikatı
zordur haa.
İçine girdikten sonra gâyet kolay. Bir defa içine gir. Yüzmeyi öğreninceye
kadar insan denizde çok bocalar, ödü patlar: “Batacağım, öleceğim, boğulacağım!” diyerekten. Öğrendikten sonra bööyle bakar, herkese güler.
Kendisi şıp şıp, şıp şıp... Anlatamıyor muyum?
Öğreninceye kadar, o denize teslim olmasını öğreninceye kadar, bir parça
bir şey yaptı mı dibindedir. Şöyle ettin mi şurasındadır. Fakat öğrendikten
sonra… Artık o sakin bir denizde elinde fışş fışş... O kenarda bocalayanlara
bakar, güler. Ondan sonra ayağınla oynar böyle, elinle...
Saâdet dedikleri o. Yoksa şu olacak, bu olacak, saâdet yok. Öyle saâdet
yok. Âlem-i ibtilâ. Kudret resmen Büyük Kitab’ında ilân etmiş: Sizi beş şeyle
imtihân edeceğim, diyor. İmtihanda adamda öyle şey olur mu? “Muhakkak sûrette
her birinize beş suâl soracağım.” Bu beş suâl herkeste var. Beş tane suâl. Bir,
iki, üç, dört, beş.
O yakîn olan îmândan sonra insanda hâsıl olan bir sabr-ı tecellüd var.
O vakit nazar-ı ibret; nîmetle musibeti, lutf ile kahrı bir gösteriyor. Gösterdiği
dakikadan itibaren işte ehl-i hakikatin; mesûd adam, saâdete kavuşmuş insan, saâdetle
yaşayan insan, kendisine saâdet güneşi doğdu... Saâdet güneşi doğdu demek; büyük
bir paraya sâhip oldu, büyük bir masaya malik oldu demek değil. O âmiyâne tâbir
onlar. O belli olmaz. Saâdet midir nedir, onlar bilinmez. Oraları bilinmez. Neticeye
bak dâimâ. Netice.
Ger görmemek
dilersen resm-i cefâ
Fuzûlî
olma, vefâya tâlib dünyâ-yı bî-vefâda ‘Aklı erenler öyle söylemiş.
Ger görmemek
dilersen resm-i cefâ
Fuzûlî
olma, vefâya tâlib dünyâ-yı bî-vefâda
…
İsterdim bunları da size tahlil edeyim ama şimdi dursun.
Serverlik istersen üftâdelik şiâr et
Sen Kudret yanında; eğer başköşede oturmak istersen, hakikî bir saâdet
istersen, bırak şu hırsı, diyor. Bırak şunu bunu, bırak!
Serverlik istersen üftâdelik şiâr et
Bırak başköşede gezinmeyi.
Kim düşmeden ayağa çıkmadı başa bâde
Bu... İki mânâsı var buranın; onu da sağ kalırsam, aklımda kaldırırlarsa,
başka bir konuşmada o iki mânâyı da veririm.
Ne vakit ki insan Kudret’le arası iyi olursa, bütün yükler kendisine hoş
gelir. Bak ne diyor:
Ben öyle bir devlet sahibiyim ki, meleklerin...
Orada bir cümle var, hafızamdan çıkmış, onların bir şeysinden bile... Ne
olduğunu unutmuşum. Unutturulmuşum.
Melül olurum. Bu kadar kâinâtın kıylükâlini, zahmet-i melâlini niçün çekerim
bilir misin, diyor. Ol Mahbûb-ı Hakîkî’nin rızâ-yı şerîfini almak için çekerim.
Geldi bir musîbet, geldi bir hâdise, geldi bir senin sevmediğin bir şey.
Netîce itibâriyle eğer gönlün bir yere bağlı, hakîkatte bir aşkın varsa, biraz
evveli aşkdan doğan demiştik ya; anlatabildim mi?
Hakîkaten o varsa... Canım, buna da uzun boylu düşünmek mi lâzım?
Maşûkun hukukunu vukâyâ, âşıkın şânındandır.
Bana O’nun rızâsı lâzımdır, der; güzel bir tebessüm edersin, edebilirsen.
Gelir, geçer, gider.
Bununla beraber, böyle olmadı mı yeis gelir. Yeis de geldi mi bütün işler
durur. Yeis yok ha! Kat’iyen yeis yok. Yeis olmayacak hayatta. En zor şey, yeis
olmayacak.
“Hakikî insana yeis yakışmaz” demiş Allah. Kabul etmiyor.
“Ben varken insan nasıl meyûs olurmuş!” diyor.
“Demek ki, Benim varlığımı kabul etmedi de meyûs oldu; çok gücüme
gitti.” diyor. Anlatabildim mi acaba?
“Nasıl meyûs olurmuş, diyor. Ben varım, o meyûs! Hayret, diyor. Ben
varken meyûssun ha! Demek ki bana inanmamışsın. Hem bana inan, hem meyûs ol!
Kabul etmem!” diyor.
Ben varken sen nasıl meyûs olursun yahu? Diyor. Mahzûn olmayı bir parça
kabul ediyor da, mahzûn olmayı bir parça kabul eder de: “Dostlarım mahzûn da
olmaz.” der. Kendi dostlarında onu da kabul etmez.
“Benim dostlarımda ne korku olur, ne mahzûn olmak olur.” diyor.
Onu ayriyeten zikrediyor. Umûmî olaraktan bir şey demiyor. Meyûs
olanları kat’iyen kabul etmiyor.
“Ben varım, meyûs oldu; öyle mi!” diyor.
“Hiç benimle alâkası yokmuş.” diyor.
“Ben varken nasıl meyûs olur!” diyor.
Mahzûn olmaya bir parça şöyle bir ufak bir yer gösteriyor; fakat, “Dostlarım
olmaz” diyor.
Hem öyle başına, öyle bir şey eder ki:
“Agâh olun, aklınızı başınıza alın.” der.
Söylerken böyle tenbih vardır:
“Agâh olun, aklınızı başınıza alın, tepelerim! Benim dostlarım...
Benim bir dostlarım vardır; onlar ne mahzûn olurlar, ne korkarlar. Onlarda mahzûn
olmak yok, korku da yoktur.” diyor.
Mevlânâ der ki: İnsanlar der, saâdete kavuşamamaları kendileri içün çalıştıklarından dolayıdır, der. Mevlânâ.
O da acâyip adam. Mübârek bir zât.
Bir insan şöyle bir durur: Kim içün çalışacak? Ya kendisi değilse... Ama
insan düşünecek olursa, hakîkatte kendisi içün çalışma yok ki. İnanan da
inanmayan da hep O’na çalışıyoruz biz.
O zavallı insan zanneder ki... Yook! Tezgâhı kurmuş, mükellef bir
vaziyette kurmuş tezgâhı:“Hadi bakalım!” diyor herkese. Delâle mazhar olan
orada istîdâdını gösteriyor, değil mi? Git, delâlette çalış.
Bazı insanlar vardır ki: “Efendim, o delâlettedir, muvaffak olmaz, şöyle
olmaz...”
Öyle bir şey yok bu âlem içün. Olur mu? Hayat burada değil ki. Burası
imtihan olduğu içün, burada lâzım gelen sahnede lâzım geleni görür o. Öyle bir şey
yok.
O olsaydı, İblîs’te olmazdı. İblîs, ism-i dalâlin mazhar-ı tam’mıdır,
değil midir ya? Matrud[22] oldu, kovuldu. Bizim iltimasçımız kuvvetlidir
de, biz yine yakayı boyuna kurtarırız.
İblîs’in de o kadar şeyi yok. Netîce itibariyle kovulmasındaki sebep
bir benliktir. Benliği sebep oldu. Biz günde kaç defa benliğimiz olur; ama bizi kurtarırlar. Kudret’e îmânı
olmadığından dolayı değil.
“Âdem’e boyun kes.” Dedi.
“Hilkatim benim ulvidir!”
İç mânâda öyle demiyor o. Onun iç mânâsında diyor ki:
“Ben yalnız sana gönül vermişim; nasıl ona boyun keserim?” diyor. Anlatabiliyor
muyum acaba?
Âdem’den konuşanın “O” olduğunun farkına varmadı. Zannetti ki o... Meselâ,
İblîs’e... Burada bir incelik anlatayım, ister misiniz? Bulunmayan bir şeydir
bu anlatacağım; güzel bir yerdir, tatlı bir yer.
Kudret, İblîs’e emretti: “Âdem’e secde et!” diye İblîs’e emretti.
Kimin lisânı ile emretti? O emir nereden geldi?
Âdem’in lisânı ile emretti. Anlatabildim mi acaba? Orada iltibâsa[23] düştüğünden dolayı İblîs oldu.
İblîs’e“İblîs”
denmesindeki sebep, iltibâsından dolayı. Orada iltibâsa düştü; zannetti ki emir
Âdem’den çıkıyor. Hâlbuki Âdem’den emri veren, Hakk’ın kendisi idi. Anlatabildim mi?
Kudret, insanı şaşırtmasın. Ömer’e bile öyle dedi o, yaa!
Hazret-i Ömer; onu vücûd-ı husûsiyesiyle yakaladı, bağlayacak İblîsi. İblîs
bu. Öyle şık isimleri var ki, vaktiyle İblîs olmazdan evvel. İnsan onun içün
kendisinden çok korkmalı ve dâimâ hayır üzerine olmalı.
Acaba... Netîceye bakmalı insan. Günde kaç sınıfa girer? Hâl-i gadabında
kim bilir hangi vücûdundasın; hâl-i şehvetinde hangi vücûdundasın; can yakıcı
vaziyetinde hangi vücûdundasın? Acaba son “gel” emrinde insan vücûdunda mısın?
Korkulu şeylerdir bunlar.
İblîs de İblîs olmazdan evvel bir ism-i zûmîredir. Kudret vermiş ona o
ismi. Derhâl aldı işte. Zûmîre: Güven olmaz. Zûmîre demek ne demek biliyor
musun? Bir ismi Azazil'dir; muazzam isimlere sâhip. Fakat ondan iltibâsa düştü;
İblîs oldu, racîm oldu, matrut oldu, mahrûm oldu, geçti gitti.
— Seni dedi, bağlayacağım;
çoluk çocuğa seni rezil edeceğim.
— Ömer dedi, sen bir Zât’a
kavuşmazdan evvel ben senin putlar önünde secde ettiğini bilirim; fakat sen,
benim kırk bin senelik bir secdem vardır, onu bilmezsin. Ben bir secdede kırk
bin sene kalmışım. O kadar mağrur olma! Bir Zât geldi, seni kurtardı. Bakma ben
dedi, uğramışım bir felâkete...
— Git be iblis! Burada
da çıkarttın İblîsliğini! Dedi.
Kovdu, geçti gitti. Anlatabildim mi acaba?
“Bana ikinci hayat gününe kadar müsaade ver.” dedi Allah’a. Tâ kıyâmete kadar.
“Pekâlâ, müsaadelisin; isminin iktizâsını[24] yap.” dedi. Hâlâ iktizâsını yapar, gider.
Binâenaleyh, bu âlem-i şuhûdda da herkes hangi sahada çalışırsa, çalışma sahasındaki kuvveti hangi sahaya daha kuvvetli ise, orada ona yol verir.
“ Bu inanmıştır, buna husûsî muâmele yapayım; bu inanmamıştır, buna başka türlü muâmele yapayım.” Öyle âdeti yok. Kudret’in öyle âdeti yoktur. Onlar, ikinci “toplan” kumandasından sonradır. Burada öyle değil.
Bir vakit deden dünyayı... Bak;
“Yeryüzünü kim imâr ederse ona veririm.” diyor Allah. “Ona vâris kılarım.”
Çünkü şunun gibidir:
Büyük bir ticârethâne açtın. Bu ticârethânenin işlemesi için tezgâhtar lâzım. Kardeşin var ama aptal. Tezgâhtarlığa getirmiş olsan, ertesi gün iflâs edecek.
“Yâhu bu senin kardeşin diyorlar, bunu koysana.” İyi ama bu aptal, diyorsun. Bu sefîh bir adam yahu.
Öbür tarafta, hiç seninle alâkası bile yok; herhangi bir insan olursa olsun. Fakat senin işini kavramış, o işin mütehassısı; elini kor komaz, boyuna teâlî, terakkî var. Getirir, onu korsun. Anlatabildim mi?
Her işte ehil aranır. Binâenaleyh bu mevcûdât da Hakk’ındır. Bir vakit deden yeryüzünü imâr ediyordu; yeryüzünün vârisi oydu. Ne vakit ki sen yeryüzünü imâr etmek selâhiyetine, insanlarda hidâyet nokta-i nazarından teâlî ettirmeklik cevherini ortaya korsun, bütün saha senin olur. Anlatamadık mı acaba?
Bu da neyle olur? Bunun hakîkîsi neyle olur? Bunun bir taklîdi vardır; muvakkattir, talaş alevine benzer. Talaş alevi gibi değil; devamlı, insanlara nâfi olanı, ahlâk dairesinde olanıdır. Bir hürriyet-i dâimi ile...
Ahlâkın, hürriyet dedim de buradan da birkaç kelime söyleyeyim de konuşmayı keseyim:
Ahlâkın tarifinde hürriyet demek, her kayıttan âzâde olmak demek değildir. Hürriyetin mânâsı, her kayıttan âzâde ol mânâsına değildir. Hürriyet; Allah tarafından verilir, adâletle tahdîd edilir. Adâletle tahdîd edilmezse ona hürriyet denmez.
Niçin adâletle tahdîd edilir? Zîrâ bütün mahlûkâtta, bütün mevcûdâtta
sırr-ı teklif vardır. Sırr-ı teklif. Kudret’in teklifâtı vardır,
Allah’ın teklifâtı vardır. Bizi vazîfelendirmiştir Kudret. O vazîfe dolayısıyla
hürriyet kayıtlanmıştır. Anlatamıyor muyum? İlleti, hikmeti budur.
O kayıt, adâletle tahdîd edilir. Bütün sırr-ı teklif olmasa; sırr-ı
teklif olmasa kâinât teşekkül etmezdi. Kâinâtın teşekkülü sırr-ı teklife bağlıdır.
Sırr-ı teklif içerisinde Kudret’e nâib olaraktan mükellef olan insandır.
Bu kayıt dolayısıyla, kendisine Kudret tarafından verilen hürriyet de
ahlâk ile kayıtlanmıştır. Anlatabildik mi acaba?
Bugünkü konuşma da bu kadar yeter.
[1] Dârü’l-belvâ: Dünya, imtihan yeri. Belâ ve musibet âlemi.
[2] Hud'a: Hîle,
düzen, oyun, aldatma.
[3] İdbâr: Tâlihin
insana yüz çevirmesi, ters dönmesi, tâlihsizlik, bahtsızlık.
[4] Âriyet: Ödünç.
Kullanıp geri vermek üzere, emanet.
[5] Envâ-u ecnâs: (Envâ) Çeşit çeşit, türlü türlü; (Ecnâs)
Cinsler, çeşitler, türler, soylar
[6] Hamûle-i irfâniyye-i
beşeriyye: İnsanlığın
irfan yükü, medeniyet vs.
[7] Jeng: Pas,
küf, zeng
[8] İstiskal: Hoşnut
olmadığını belli edecek tarzda soğuk davranma, yüz vermeme, aşağılama.
[9] Bakâ: Bekâ, Ölmezlik, ölümsüzlük, ebediyet, ebedîlik,
bâkîlik.
[10] Muhâl: İmkânsız.
Olması, gerçekleşmesi, yapılması mümkün olmayan.
[11] Kaziye: İspâtı
kâbil iddia, dâvâ, mesele, husus. Karar. Fikir.
[12] Mensî: Unutulmuş,
hatırdan çıkmış.
[13] Mühmel:
Kendi hâline bırakılmış, boş verilmiş, önemsenmemiş, ihmal edilmiş.
[14] Meknûz: Saklanan,
gizlenen, saklı, gizli
[15] İsal/Îsâl:
Ulaştırma, vâsıl etme. Eriştirme.
[16] Sâlik: Bir
yola girmiş olan, bir yol tutup onu tâkip eden kimse.
[17] Eslâf: Bizden
öncekiler, bizden evvel geçmiş kimseler, eskiler. Karşıtı: AHLÂF
[18] Ahlâf: Halef;
sonradan gelen kimse, “babanın yerine geçen oğul”un çoğul şekli aḫlâf: Gelecek
nesiller, sonradan gelip öncekilerin yerini alacak olanlar.
[19] Satvet: Karşı
konulmaz derecede zorlu ve ezici kuvvet, sindirici, boyun eğdirici güç.
[20] Tecellüd: Kendini
şecaatli ve cesâretli göstermeğe çalışmak.
[21] İstikrah: İğrenme,
tiksinme. Kerih görme.
[22]Matrud/Matrut: Kovulmuş,
tardedilmiş.
[23] İltibas: Fazla
benzerlikten veya anlamın başka tarafa yorulmaya elverişli olmasından ileri
gelen karışıklık, başka bir şeye benzetilmekten doğan şüphe ve tereddüt,
Karıştırma, ayıramama.
[24] İktizâ: Gerekme,
gerek, lüzum, ihtiyaç.
0 yorum:
Yorum Gönder