129 (14.10.1962) 65 dk (170)
... Ahlâk mevzûu üzerinde devam etmektedir. Mevzû, başlıca
iki esasa ayrılmıştı. Birine vazîfeden doğan ahlâk, diğerine de aşktan doğan
ahlâk tesmiye etmiştik. Vazîfeden doğan ahlâka memba, menşe akıl olduğunu;
aşktan doğan ahlâkın da annesi, kalp olduğunu söylemiştik.
Her konuşmada tekrar ettiğim gibi; buradaki aşk, romanda
okunan aşk mânâsına değil. Buradaki kalp de, elli altmış kiloluk kan ve kemik
torbasının, göğsün ortasında mahrûtî[1]
bir şekil, işte dört gözlü, kanı şöyle böyle yapan, vücûd-u hayvânîmize ait
olan kalp de değil.
Vücûd-u insânîmizin, mânâ-i enfüsîmizin kalbi... Ne demek yani, bizde öyle birçok vücût mu var? Evet, bizde birçok vücût var. Biz her an bir tecellide vücûduz.
Geçen konuşmada getirdiğim misali tekrar edeyim, mevzû daha
iyi anlaşılsın:
Nasıl bu tenime bu ceket vâsıl olmuş, şu gömlek o tenimi
kavramış… Fakat bu gömlek, bu tenimden haberdar değil. Bu gömlek, bu tenimi
muhît ama tenimden haberdar değil. Bu tenim de canımın elbisesi, fakat canımdan
haberdar değil. Anlatabildim mi?
Şu gömlek bu tenimin elbisesi olduğu gibi, bu tenim de benim
mânâmın elbisesi, mânâmdan haberdar değil. Onun içün derler ki:
Gönlün arzusunu,
gönlün istediğini, kalıbından talep etme. Gönlün talebini kalıbınden isteme.
Her isteğin isteğini yerinden al.
Demek oluyor ki insan iç âleminde bir an içün... Bu dünya
denilen ikbâlinde hîleler, hud’alar[2]
gizlenmiş, idbârında[3]
fecîalar saklanmış; bazısını güldürür
bazısını ağlatır, bâzan bir insanı yirmi
sene evvel bir hadise karşısında güldürür, yirmi sene sonra aynı hadiseyi
karşısına diker, ağlatır.
Hulâsa, bu
imtihan âleminde bir an içün hadiselerden kendisini alıkoyar da, içinde sessiz
sözsüz, bizsiz sizsiz, konuşan vücûdu ile baş başa kalıp kendi aslına doğru bir
arama başlarsa ve o aramada kendisinde bir zevk tecellîsi hâsıl olursa; o
tecellîde kedurâttan kendini kurtararak bu âleme ne içün geldiğinin tadını
duyarsa, onda aşk denilen şey başladı demektir. Ahlâkın tarifindeki aşk bu.
Bir de örfün tarifindeki aşk var, o ayrı.
İnsan, henüz nefsinin mahiyetini bilmediği anlarda; yani
kendi hüviyeti hakkında daha ufak bir zerrenin şekl-i sûrîsini, zaten şekl-i hakîkisi daha henüz bilinemiyor ya, sûrîsinden
dahi bilmezken hayretli gözleriyle Vâcibü’l-Vücûd’u aramaklık, bakmaklık aşkını
taşımıştır. Bu cibillîdir. O taşındığı dakikada insanda bir ferahlık gelmiştir.
Neden acaba öyle? Zira insana hakiki
hürriyet Allah’dan gelir de ondan.
Bir şey anlatamadım. Nazarlar öyle… Bakış tarzlarında, şimdiye
kadar söylediğim cümlelerin zevkini veremedim size. Tekrar edeyim. -Burada
temeli kuramazsak, konuşacağımız cümleler tutmaz.-
İnsan; bu âleme
nereden geldiğini ve ne içün geldiğini ve nereye götürüleceğini aradığı vakit,
vicdân-ı kibriyâsından bir “Ebed”
sesi duyar. Bu sesi duyan adama âşık denir. Anlatabildim mi? Daha kestirme
bir söz.
Şöyle bir bakar: Yirmi beş yaşındayım, der. Yirmi altı sene
evveli ben neredeydim? Kendimi o vakit bilir miydim? Kendimi kendim mi yaptım?
Kendimi kendim yapmışsam her şeyi yapmak kudretine mâlikim. Fakat benim öyle
bir anım oluyor ki uyuyorum; uyuduğum vakitte, her şeyimi elimden alıyorlar.
Ben o kadar da âcizim.
Vak’a bâzan içimdeki nefsânî sıfatlar kabarıyor. Kafamı
semâya deler gibi baktırtıyor, yeri ezer gibi bastırtıyor. Gözlerim bu kadar
açılıyor. Hâl-i tagaddubumda[4]
damarlarım kabarıyor, pazum şişiyor. Fakat bir an da geliyor, bunların hepsi
birden sönüyor. Bir kenara büzülüyorum. Kolumun arasında ufacıcık bir cisim, bir
mini mini bir şey…
Nihâyet şu kadarcık, iki metre uzunluğunda bir satıh
üzerinde büzülmüş bîçâre… Ne arkamdan haberim var, ne önümden, ne kâinâttan,
hiçbir şeyden haberim yok. Malımı elimden almışlar, karımı almışlar, kocamı
almışlar, evlâdımı almışlar, masamı almışlar, kasamı almışlar; işte her nem
varsa, ilmimi, şuûrumu… Acaba ben neyim?
Sonra bir hâl geliyor tekrar bana, “Al bakalım” diyorlar. Şunları
topla, şöyle gözünü filân şey ettikten sonra filân, ağzın burnun yerine
geldikten sonra… Bazısı çok acâyip kalkar, bazısı da gayet beşûş[5]
bir çehreyle kalkar. Gidiş âlemindeki gelişine bağlıdır çehresi de.
Kalkış tarzında biçimler vardır. Seni başıboş bırakmazlar.
Gelişinde bakarsın ki böyle karmakarışık bir suratın varsa, o suratı ikinci
uykuda güzel bir şekilde kalkacak şekle çalış. Anlatabildim mi? İlk söylediğim
sözdür. Bazısı böyle aman, kalktığı vakit de “Ne kadar yakışmış sana.” deriz.
Bâzan da acâyip… Alınıyor, gidiliyor.
Bunun içerisine doğru böyle girerek: Acaba ben kimim? Ne
içün geldim? Gelmede, gitmede ihtiyârım yok. Benim, “benim” diyecek elimde bir
medârım yok. Öyle değil mi ya? Sordular mı bize: “Beyefendi, bir âlem-i şuhûd
vardır, teşrif eder misiniz?” Sormazlar. Giderken? Hiiiç… Hiç sormazlar.
Giderken de sormazlar. “Nasıl hanımefendi, bir âlem-i berzâh vardır, teşrif
eder misiniz?” Yok, sorulmuyor. E o hâlde?
Ömr-ü dünyâ bir
dakika, ömr-ü âdem bir nefes.
Bu kadar ufak bir
anda çok çalışılacak; burada kemâle iletilecek, orada visâle varılacak.
İsteyene… Öyle demiş Kudret: “Pazarı açın, sergiyi gösterin, zorlamayın baksın;
işine gelen, hoşuna giden, arzu ederse... Etmezse bırakın kendi hâline.”
Ahlâk, Kudret tarafından biçilmiş; pek nâzdâr, pek
niyâzdâr, pek nâzenîn olan Hazret-i insâna ait, Kudret’in biçtiği bir libâs-ı
fâhiredir.[6] Kim
isterse, Kudret onu ona giydirir.
Onu giyebilmek içün parayla değil, bahâ ile değil; yalnız
ihlâs ile şevk iledir. İştiyâk ile de değil ha… Şevk ile... İştiyâk ile şevk
arasında fark var mı? Vardır. İştiyâk ile şevk arasında ne fark vardır? İkisini
bir kullanırlar ya… Bir değil.
Birisini seversin, görürsün; gördükten sonra konuşursun. Kaç
seneden beri görmedik, dersin yahu! Hasretlik filan… Nihâyet gördükten sonra
hâl-i tabîîye gelirsin. Ona iştiyâk denir. Yine birisini seversin; görürsün,
artar. Yine görüşürsün, daha artar, daha artar, daha artar… Hüü nâmütenâhîye
gider. Ona da şevk derler. Anlatabildim mi acaba?
Şevk ile iştiyâk
arasında fark vardır. Yola tâlib olmak da iştiyâkla değil. Yaa? Şevk ile.
Arasında fark var. Şevkle gidecek.
Hâ, böyle iç âlemine girip, bir an içün hadisâttan
soyunarak, kendi içinde bulunan vücûd-ı hâssı ile baş başa kalarak: Nereden
geldim? Niye getirildim? Kâinâtta hiçbir zerre yok ki, hiçbir varlık yok ki
vazîfesiz olsun. Unutulmuş, ihmâl edilmiş, terkedilmiş bir mevkide bırakılsın.
Bense mevcûdât içerisinde ayrılmış, husûsî bir hâlim var. Beni niye getirdiler?
Kendim mi kendimi getirdim?”
Bu suallerin arasında, kendi mânâ-i ihtivâsından, vicdân-ı
kibriyâsından “Sen insansın, muhâtab-ı
Hak’sın; ebed sana lâyık.” sedâsını duydu mu, aşk denilen şey kendisinde tecellî
eder. Ne olur, eder? Derhâl gönül âyinesi tertemiz olur.
Kalp, her şeyi
gösteren şeyin adına derler. İnsânî kalp, nazargâh-ı Hudâ’dır. Anlatabildim
mi? Her an bir şân da olduğu içün ismi de kalptir. Bak, değişiyor dâimâ kalp…
Her an terakkîde olacaksın.
Bu anda madden beş kuruş, gelecek anda da beş kuruşsa
aldanmışsın. Bu anda mânân şu kadar, gelecek anda da o mânâ o kadarsa yine
aldanmışsın. Maddî ve mânevî ikisi
beraber teâlî ve terakkî edecek. Terakkî fazîlete bağlıdır. Şimdi
anlatacağım: Fazîlete bağlıdır.
Demek oluyor ki, gerek vazîfe, gerek kalp, gerek akıl… Akıl
da hissin galatlarını tashih eden kuvve diyerekten hemen hemen her konuşmada tekrar
ettik. Hissin galatlarını tashih ediyor. Âlem-i hilkatte insanın işine yarar,
âlem-i kudret de “saham değil” derler. “Dur geri” derler, durur.
İnsanın da iki cephesi var, iki yüzü var. Bir yüzü âlem-i
hilkate bağlanmış, bir yüzü de âlem-i kudrete rabtedilmiş. Anlatabildim mi?
Yani âlem-i hilkat dendiği vakitte işte bu içinde yaşadığımız bu mazâhir, bu mükevvenât…
Hilkat âlemi bu. Akıl bu alana yarıyor.
Fakat bizim bir de âlem-i kudrete bağlanmış olan bir
varlığımız var. Oraya geldi mi akıl tıkanır. Akla, durak mahallinden ilerde yer
vermezler. Oradan öbür tarafa îmân ve biraz evveli tarif etmiş olduğum aşk
geçer.
Bunlar herhangi bir insandan alındı mı, o insan zavallı olaraktan
yaşar. Mahrum olarak yaşar. Meyûs yaşar. Yükünü yükleyemez. Hâlbuki bu âleme
herkes yüklü gelmiştir. Niçün yük taşınır? Bir saâdete kavuşayım diyerekten
taşınır.
Saâdet de bu âlemde mevcût değildir kardeşim. Buradaki
saâdet sûrîdir. Bir şey ki nihâyet bulur; onda saâdet olur mu? Tarife giriyor
mu şimdi saâdet?
Seni, farz edelim ki şu kâinâtı; semâsı ile, arşı ile, bütün
vâridâtı ile sana verdiler. Fakat ne kadar sene verdiler? Elli sene, altmış
sene, yüz sene, bin sene, milyon sene… Olmaz ya, muhâl… Milyar, nüvilyon…
Nihâyet bitti mi? Bitti. O hâlde saâdet değil o. Anlatamıyoruz galiba?
Bizi gaflet perdesi kaplamıştır da hilkatimizin netîcesini
düşünmeyiz. Yoksa onu düşündüğün dakikadan itibâren, eğer onu lâyıkıyla
düşünebilirsen, acaba hayatında ufacıcık bir mahlûka şöyle bir kem nazarla
bakabilir misin? Değil bir insanın kalbini kırmak, bir hayvanın ufak bir tüyüne
basabilir misin?
Dikkatle düşünsen, iki çene kemiğinin arasında benim bir gün
dilim un ufak olacak. Kâinâtta serîr-i[7]saltanat
kurmuş olan nice adamların, bir kasırga yeli ile saltanatları rüzgâr hâlinde,
toz toprak hâlinde gelmiş geçmiş. Bugün görmüş olduğun bu denizler, büyük
verilen haberlere göre her üç yüz bin seneden üç yüz bin seneye; denizler kara,
karalar deniz olur. Sen bu hilkatin bidâyetinin[8] senesini bulabilir misin? Öyle
mi zannedersin? Müspet ilim buna bir bidâyet bulabilmiş mi zannedersin? Hangi
senesini bulmuştur bu? Daha bırak sen âlem-i kudret’in, Âlem-i hilkatin
bidâyetine bir rakam koyabilir misin sen?
Beşeriyetin Fahri Ebedîsi: “Her
üç yüz bin seneden, üç yüz bin seneye denizler kara, karalar deniz olur.”
Onun içündür ki derler ki: “Bastığın yere dikkatle bas, o
kadar hor basma; o bastığın yer, ya bir dilârânın yanağıdır ya bir arslanın
göbeğidir.”
Sen eğer düşünsen ki, netice itibariyle benim bir gün o
gözlerimi tezyin eden kirpiklerimden Kudret, duvar üzerinde dikenler yapacak…
Onu düşündüğün dakikada; acaba bu kirpiğin, icabında bir mazlumun, bir masumun
karşısında hançer gibi dikilebilir mi? Bir zayıfı saplayacak gibi sen bakabilir
misin? Fakat bunlar, onları düşünmediğimizden ileri geliyor.
Onu sen eğer düşünsen ki, bir dirhem yağ parçasına taalluk
eden nûr-u rü’yet[9] nedir?
Bir gün o rü’yet alınıp da bu neticede ne olacağını şöyle iki elinin arasında
düşürdüğün vakitte, acaba bu göz, “neye bakılacaksa ben ona bakayım” diye başka
bir şeye bakmaklık içün bir an zaman bulabilir misin? Buna imkân var mıdır?
Beşeriyet, bu düşünceden ayrıldıktan sonra, hepsi bir ağacın
mahsulü, hepsi bir netice itibârıyle bir kül’ün cüz’ü olduğu hâlde birbirini yiyor.
Bütün dünya sekenesi bu hâle düşmüş, Kudret’in ne ağır cezasına çarpılmıştır.
Ne acip bir tecellîdir ki bugün, hatt-ı zatında netice itibariyle
hilkatte beraber, hakikatte birader olan bu varlık; birbirini boğmakla muhabbet
tamamen orta yerden kalkmış, fazilet kalktıktan sonra zaten netice itibârıyle hakikî
terakkî olmaz.
Hakikî terakkî füzeye çıkmak değildir. Hakikî terakkî, geçen
konuşmamda dediğim gibi, gönlü fethedip bir kırık kalp alarak bir gönlün
içerisinde bir sıcaklık yapmaktır.
Evet… Bir vakit beşer, bir çırası ile ışığını tedarik
ederdi. Zulmetini, gecenin karanlığını bir ağacın, yağlı bir ağacın nihayet
sürte, sürte, sürte parlatmış olduğu ışığıyla etrafı aydınlatırdı. Biraz daha
teâlî etti, ne bileyim mumla yaptı; biraz daha teâlî etti, petrolle yaptı;
biraz daha teâlî etti, gazla yaptı; biraz daha nihayet elektrik… Belki bir gün
gelecek, bu elektrik de bir çıra hâlinde kalacak. Bunun daha fevkalâde,
akılları durduracak şeklini Kudret bu kafalarda meydana getirtecek. Kendi
eliyle yaptırtacak bunları.
Fakat bunlar büyük bir ders-i ibrettir. Bu odayı bunla
aydınlatıyoruz. Fakat Hakk’ın misafir kalmış olduğu kalp odasında hangi
ışığımız var bizim? Işıksız oda da Hak bakar mı? Oraya büyük misafir gelir mi?
O misafirin gelmediği yerde muhabbet olur mu? Muhabbet olmayan yerde beşer
huzur bulur mu? Bulamaz. Ne yapar? Birbirini yer.
Ahlâk olmadıktan sonra ışık yanmaz. Hiç sorduk mu acaba
birbirimize: “Azizim, siz gönül evinizde ne gibi bir terakkî yaptınız,
hangi cins ışıktan ışık var sizde?” diyerekten…
İnkâr insanı kurtarmaz. Biraz evveli dediğim gibi, insanda
perde eliyle örtülmüş olan esrarı anlamaklık hırsı cibillîdir. Her insanda serâiri
anlayayım hırsı vardır. Meçhuliyet perdesine bürünmüş hakâik üzerindeki
örtüyü açayım da bir şeyi öğreneyim diye… Bu da cibillîdir.
Hele daha ziyade tahassüs[10]
etmiş olan insanlarda bu o kadar parlar ki, kalbi yanar, ruhu tutuşur, “ah”
diye bağırır. Bu böyledir bu. Cibillîdir bu. Bunu örtmek, insanlıktan istifa
etmek gibi bir hâle gelir. İnsan için çok fena olur.
Her kalp, hangi tabakadan olursa olsun, herkesin zihnini
kurcalayan meselelerin en büyüğü, Hakîkatü’l-Hakâik olan Kudret’tir. Aslına
baktığı vakitte, “kimim?” dediği vakitte oraya derhal elini atıyor.
Beşerin kendisinde acz vardır. Denize düştüğün vakitte
muhakkak elini kaldırırsın. Bitti. Âcizsin işte. Acz tahakkuk ediyor. Acz
tahakkuk edince mâfevk Kudret meydana geliyor.
Putunu önüne almış bir adam, sanemine tapınmış, hadi ilâh-ı
mec’ûlünden;[11]
mevcûdâttan, kendi üzerine geçecek olan âlâm u ekdârın def‘i üzerinde
kendisinde bir itminân hâsıl oluyor. Peki, inkârda bulunan bir âdem, âdemin zalâmından[12]
kurtulmaklıkta kendisinin kalbine bir safâ gelir mi? O daha yaralıdır, o delillerini
getirinceye kadar bütün kalbi yara içerisindedir. Çok zavallıdır, çok acınacak
hâldedir. Anlatamıyoruz galiba?
Demek oluyor ki mevzû; vazife, akıl, kalp, aşk, bunların
hepsi mânâ-i insâniyeye ait birer vasıf olması hasebiyle mevzûmuzun en büyük
rüknünü, insan mefhûmu teşkil ediyor ve anlatılması güç olan da bu: İnsan. Nasıl
anlatılabilir? Zor burası…
İnsan. Tarifi çok zor. Bir defa kendisi Nâib-i Hak olması
dolayısıyla, Kudret’in imzasını, Kudret’in emanetini… Kudret’e muhatap olması
hasebiyle... Sen kendini küçük görme; eğer o imzayı bozmamışsan, selâmet-i
fıtriyeni âdi bir mâta mukabilinde değişmemişsen, kefâletini yıkmamışsan... Ne
gibi kefâlet?
Meselâ “insan” der, ahlâk tarif ederken: İnsan, namus ve
vicdanının kefâleti arasında yaşar, der. Tarifler gayet mühimdir. İffet,
şehvete terhin[13]
edilmiştir, der. Bu esas kayıtlara sahip olaraktan yaşıyorsa bir kimse,
bu kaide dâhilinde gidiyorsa, onun sûret-i zâhiresi -evet, biraz evveli de
söylediğim gibi- nihayet boyunun uzunluğunda bir çukur istîâb[14]
edebilir. Hepimizi bir çukur istîâb edecek, kısmet olursa. Değil mi? O da bir
ders-i ibrettir.
Şöyle bir düşün bakalım. Acayip bir şey… Şöyle bir kendi
kendine gel, düşün; bütün varlığı orta yere koy, şöyle bir düşün. Fakat bunun
yanına en büyük Ahlâkçı, hakikatleri birer birer şey etmiş, beyân etmiş:
“Vücûd-u müktesebe-i mâneviyenle gidersin.” der.
O ne demek? İşte buna çok dikkat ediniz. Edelim. İnsana
“gel” emri verildiği vakit; “gel” dendi mi, bu hayatında iken konuşması,
oturması, kalkması, bütün ef‘âli, Kudret tarafından vücûd verilmiştir. Onun
adına vücûd-u müktesebe-i mâneviye denir, ilim ıstılahıyla konuşursak.
Canım, öyle şey mi olur? Kudret o kadar, bu asırda ism-i
zâhiri ile tecellî etmiştir ki bütün kapılar kapanmıştır. Bütün kapılar kapalı.
Belki bundan yüz sene evveli diyebilir. Fakat O ismi ile zâhir olmuş; fen ismi
ile Kudret zâhir olmuş, dudağı koparıp atıyor. Amerika’da konuşuyor, burada
dinliyorsun. Burada konuşuyor, dünyanın öbür ucunda dinliyor.
O konuşulan söz, senin konuştuğun vakitte senin sözün; senin
bir vücûd-u müktesebe-i mâneviyen olup hâriçte vücûd bulmasa, orada o dinlenir
mi? Anlatamadık mı acaba? Hâriçte bir vücûd veriyor, onu dinliyor.
Nasıl onun vücûdu varsa, ef‘âlinin de ahvâlinin de… Yalnız
işte Kâdir-i Mutlak, Kerem sahibi olduğu içün bazı çirkinliklerden yapılan vücûdlara,
o işin vücûdunu yapan memura, vazifedara:
“Hemen yapma, diyor. Biçimini yap, çiz biçimini, hayatını
verme, diyor. Belki boynunu büker de “yapma” der, diyor; silerim” diyor.
Anlatabildim mi acaba? Keremi... Bizim gibi değil. Bizim ayakkabının ucuna
bassalar adamın gözünü çıkarırız. Değil mi ya? Mevhum[15]
“belki” ile ne fenalıklar yaparız. Oo, isyan ederiz, inkâr ederiz, her şeyi
yaparız. Yine de “Buyurun nimetin, işte sıhhatin.” der; hepsini verir, Keremi
var. Öyledir O…
İyi bir şey oldu mu derhâl o vücûd hemen meydana gelir; kötü
bir şey tecellî etti mi bizden “derhâl yapmayın” der. Belki rücû eder, silinir.
Vücûd yapıldıktan sonra da onu imha eder mi? Eder. Yanarak yıkabilirsen, âhara
taaddî etmemişse… Şartları var, neyse. Bize orası lâzım değil.
Ben şimdi mühim olan yerini söylüyorum. Meselâ mahzun bir
insanı sevindirmişsin. Kalbe sürûr ilkâ etmek, ahlâkın birinci sınıfında
geliyor. Vazife edinmiş… Eskiden varmış bizim ecdâdımızda.
“Sen necisin?” derlermiş.
“Ben yıkık, virâne kalp ararım; benim elimden o gelir, ben onun yıkıklığını
tamir ederim.” Sürûr...
Şimdi biz, “sırası mı deriz, canım sıkılıyor benim” dersin. Mânâda, ahlâkta yer
alabilmek kolay iş değil.
Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsi dedi ki: Bir kimse, bir
kimseye rütbesi var, masası var, kasası var, cemiyette büyük mevkii var
diyerek; bu kafayla, bu niyetle hususî ikramda bulunacak olursa, insan diye
değil, fazileti nokta-i nazarından değil, ehl-i kalp olduğu nokta-i nazardan
değil, ehl-i hâl olduğu sıfatından dolayı değil de: “Bunun masası var, belki
günün birinde lâzım olur; bunun kasası var, belki günün birinde bir işe yarar;
bunun cemiyette büyük bir mevkii var, belki bir şey olur” derse... Hiçbir şey
olmaz hâ! Hiç… Hiçbir şey olmaz. Bedava peşinden koşarsın. Hiç!
Bu şekilde hususî bir muamele yapacak olursa, mânâya olan
kısmetinden üçte ikisini terk etmiştir, der. “Mânâya olan kısmetinden üçte
ikisi terk olmuş gitmiştir.”
E, biz bunlardan kendimizi pek kurtaramayız zannederim. Çulu
mulu düzgün olur; beyefendi hanfendi, diyerekten yerlere kadar eğilir. Biraz
çulu filan bir şey olmaz ama içerisinde, kalbinde cevher olur. “Ne istiyorsun
yahu, ne!?” Fayda yok. Mânâya taalluk eden varlığından üçte ikisi derhâl alınır.
Üçte ikisini o şekilde gideren, diğer vaziyetleri ile de
üçte üçünü gidermiştir. Yani Kudret de henüz insan diye kendisine bir berat
verilmemiştir. Kolay iş değil ki o.
Demek ki insan bu işlere lâyıkıyle idrak hâsıl edebilmesi
içün; evvelâ kendisini bilmesi, kendisini bilmesi içün de aslını bulması şarttır.
Aslını bulması; böyle okumakla yazmakla değil; safâ-yı kalp ile olur, öbürkü
zevâiddendir.[16]
Öyle insan vardır ki kendisini öyle iyi bilmiştir ki, fakat
satır ilmini bilmez de o kendisinde ki bulmuş olduğu cevheri güzel bir muhafaza
içerisinde göstermek kudretine mâlik değildir. Kendi içiyor ya, sen ona bak.
Birisi gayet kıymetli bir tabakta kokmuş yemek yiyor; birisi hatt-ı zâtında
gayet kıymetsiz bir tabak içerisinde, hiç kimsenin yemediği bir yemeği yiyor. O
iş orada değil ki.
Demek ki, sizde konuşan birisi var. Şimdi şöyle bir vücûdun
var ya, beni dinlerken konuşuyorsun sen. Kudret ne kadar acîbdir, ne muazzam
bir tecellîdir: Beş kişi bir yere gidersiniz, bir an sükût geçer, hiç kimse
konuşmuyor; hâlbuki hepiniz de konuşuyorsunuz. Aynı adımlarla gidiyorsunuz,
beşiniz de birden konuşuyorsunuz fakat birbirinize anlatmıyorsunuz.
Kendiniz de farkında değilsiniz ama konuşuyorsunuz boyuna
giderken. Anlatamıyor muyum? Boyuna konuşuyorsunuz. Şimdi hem konuşursunuz hem
dinlersiniz. Bir konuşan vücûdunuz var, bir de dinleyen vücûdunuz var.
Bunun daha canlı misalleri vardır. Meselâ güzel bir sesin
olur, yahut güzel bir musiki bilirsin, bir musiki âletine sahipsin. Kendi
kendine odayı kaparsın, “bir şey okuyayım” dersin. Kimse yok, kime okuyorsun?
Kendine. Bu ağzınla okuyorsun, bu kulağınla dinliyorsun, zevk alıyorsun. Anlatamıyor
muyum? Bu ağzınla okudun, bu kulağınla dinledin.
Cüz-ü küll yekdiğerinden eyler istimdâd-ı dâd[17]
Beşeriyet bunu idrak etmedikçe kat’iyyen felâh yoktur. Yok.
Cüz-ü küll yekdiğerinden eyler istimdâd-ı dâd.
Eski konuşmalarda çok misal vermişimdir bunu defaat ile. Bazı
insanlar vardır; kendi varlığına güvenir, kendisine güvenir. İşte “şuyum buyum”
der. Güzel… Onların hepsi âriyet ya. Fakat tahdîs-i nimet[18]
kabilinden söylenebilir; kendisine izâfe etmeden. Bizâtihî kendinde görmeden
“Kudret bunu bende böyle tasarruf ediyor” dedin mi tehlikesi yoktur. Fakat
“benim” dedin mi, kimsenin bir şeyi yok.
Ölmesene! Ölümü öldür bakalım. Kabrin kapısını kapa da, bir
de beşeriyetten aczi gider.
Üç şartı var bunun: Bu davada bulunan adama üç şey teklif
edilir. Evvelâ derler ki: Sen şu âlem-i insâniyetteki aczi gider. Sonra ölümü öldür. Ondan sonra… Neyse, bilinen
şeyler, söylediğim şeylerden, uzatmayalım.
Farz ediniz ki bir kantarınız var. Yazıyorlar meselâ,
sokakta görüyorsunuz; kamyonla eşyayı tartıyor, dört liraya. “Otuz tonluk”
diyor. Otuz ton tartıyor, yok mu ya…
Hastalandı; doktor geldi, bir ilâç verdi. Bir gram
kullanacak, dedi yahut “yarım gram” dedi. Otuz tonluk kantarda bunu
tartamazsın. Dikkat edin dedi, bu yarım gramdan biraz fazla oldu mu bu ölür ha!
Bu yarım gram bunun hayatını verir, kurtarır; biraz da fazla oldu mu ölür.
Şimdi o otuz tonluk kantara sahip olan adam; birisinin
evinde şu kadarcık mini mini, bir sakız terazisinden daha ufak bir terazi var, şöyle
bir camekânın içerisinde… “Nedir o oyuncak? Ben de otuz tonluğu var!” diye
vaktiyle hakaret eden adam: Kimde var böyle bir şey? Filan da var. Aman, der.
Cüz- ü küll
yekdiğerinden eyler istimdâd-ı dâd. Anlatamıyor muyuz acaba misali?
Onu Kudret ölçülü yapmıştır. Ben sana muhtacım. Muhtacım.
Ben sana muhtaç olmasam, Kudret seni yapmaz. Sen de bana muhtaç olmasan, beni
yapmaz. Allah’da tekerrür yoktur. Bir yaptığını bir daha yapmaz; âdeti
öyledir. Anlatabildim mi?
Muhakkak her yaratmış olduğu mahlûkta, diğerinden ayrı
bir sıfat-ı kemâliyye olacaktır ki, o sıfat-ı kemâliyyesi hasebiyle bu âleme
gelmesi şart kılınmıştır. Anlatamıyoruz galiba? O sıfat hasebiyle
gelmiştir; ama hayırda ama şerde. Bizâtihî şer de yoktur. Yanlış
anlamayın, sû-i tefsir etmeyin. Sizi kemâle gelmiş insan kastıyla konuşuyorum.
Mühim bir yerdir: Bir büyük insanın huzurunda… Bir büyük
insanın huzurunda; bir nâdân, bir vakit...
“Büyük insan” deyince Hakk’a nedîm olmuş, Hakk’a kendini
kabul ettirtmiş mânâsı alınır.
Bir insanın huzurunda; zavallı, herkesin dedikodusuna maruz
kalmış, ayağa düşmüş bir kadın aleyhinde, ona ait bir sıfatla hakaret etmiş o
huzurda.
O zât bir terbiye ediyor, diyor ki:(Tabire dikkat et ama)
“Sus, edepsizlik etme. Namuslu kadının bekçisidir; o olmasaydı, anan orospu
olacaktı.”
Anlatabildim mi acaba? Cüz-ü kül… Yani, anlatması zor
yerlere girdik. Dur biraz, kendime geleyim.
Ahlâkın talimatı şöyledir: Herhangi bir çirkinliği
gördün; lisân-ı mahviyetle izâlesine çalış, bir. Dikkat et: O çirkinliği
kaldırırken, kaldırma usûlünü bilmez de, onu kaldırırken daha büyük çirkinliği
meydana getireceksen, oradan kaç. Anlatabildim mi acaba? Zor yerler bunlar.
O çirkinliği kaldırırken sakın kendinde bir varlık görme.
Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsi şöyle demiştir:
Men ayyere ahâhu lem yemud hattâ ya‘melehû
Bir kimse ayıpladığı bir şeyi, eğer hakaretle
ayıplamışsa, kendi yapmadan kat’iyen ölmez. O fiili muhakkak kendi de irtikâb
edecek; ettirir Kudret, ondan sonra ölür. Zor yeri bunlar. Öyle...
Beni bu hâle getirmemişsin; tezellülle, kendisini büyük
görmeksizin… Anlatabiliyor muyum? Ahlâkın verdiği talimat bu. Bu şekilde.
Bizde öyle değildir ekseriyetle. Koca bir cemiyetin
içerisinde “onu öyle yapma” der. Ne o, tashih mi ediyorsun? Nefsi var; doğrudan
doğruya hitap ona oldu, on mislini yaptırtmaya sebep oldun. Öyle değil.
“Evvelâ misal getirin” der Fahr-i Âlem. Bir
dostunuzda istenmeyen bir hâl oldu mu, o gün içün değil; bir biçimine getirin,
bir misal getirin. O misal ile o işin çirkin olduğunu anlatın. Bir daha getirin,
yine anlaşılmadı. Sonra kendisini tenha görün. Gördükten sonra teminat alın;
gayet yalvarır bir vaziyette, mütevâzıâne bir eda ile:
“Benim seninle olan hukukum sence nasıldır? Ben hakikaten,
için benim dost olduğumu, seni senin kadar sevdiğimi kabul eder misin, etmez
misin? Şüphen var mı, yok mu?” Evvelâ buradan bir söz alın. Ondan sonra: Sen
bensin, diye söylüyorum; şurasını bilmiyorsun, dalgınsın, deyin. “Bilerek
yapıyorsun” demeyin. Anlatabildim mi acaba? Ya...
Yoruldunuz mu?
Demek ki sizde bir konuşan, bende bir dinleyen var. Yahut
bende bir konuşan, sizde bir dinleyen var; değil mi? Bunun ikisinin mecmûuna
insan deniyor. İnsan kelimesi tesniyedir.[19]
Sizde bir konuşan, bende bir dinleyen veyahut bende bir dinleyen, sizde bir
konuşan… Bunun ikisinin mecmûu... Ünsden müştakız, bunun ikisinin mecmûuna
insan denir.
Sen bensiz, ben sensiz olamam. Neden birbirimizi yiyoruz?
Eski konuşmalarda demiştim ki: Kudret; bütün mevcûdâtı bize verse, fakat dese
ki: “İnsan sınıfını kaldıracağım, yalnız sen kalacaksın.” Zannetmem ki on beş
dakika yaşayabilesin. Ama bazı adamı böyle hiç insansız bir yere tıkarlar da
senelerce kalır; onda ümit vardır, hayal vardır. O tamamıyla insansız demez
kâinat. Anlatabildim mi acaba?
O tamamen çekildikten sonra duramazsın. Olmaz. Demek ki
lâzım. Sen benim içün âyine; ben kendimi sen de görüyorum, sen de kendini bende
görüyorsun. Fakat beşeriyet bu ihtirâ’lara daha başlamadı. Hep âfâkî ihtirâ.
Biçarelikle yüzüyor. Ne vakte kadar? Ee bir gün gelir, o da geçer.
İnsana, insan denmesinin sebebi; kendini ibdâ eden
Kudret-i Mutlaka’yı düşünmek iktidarı, kendisinde bulunduğundan dolayıdır. Ahlâkın
tarifinde böyledir. İnsana niçün “insan” denmiştir? Kendini ibdâ eden, meydana
getiren, tezyin eden; aradı taradı, kendi kendisini yapmadığını idrak etti.
Değil mi ya?
Bir âdî bir şey vardır, ispat. Kudret’i ispat. Bir
yere bağlayacağım da bu mevzûun üzerinde bugün duruyorum, konuşmayı bir yere
bağlayacağım. Belki bunlar sizin bildiğiniz; belki değil, muhakkak bildiğiniz
şeyler ama bir yere bağlayacağım da onun için tekrar ediyorum.
Derler ki her hâdise, diğer hâdisenin vücûdu ile kâimdir.
Biz öyle demeyiz, fakat şimdi biz de ona uyalım: Her hâdise, diğer
hâdisenin vücûdu ile kâim!
Meselâ: Ben bir hâdiseyim; diğer bir hâdisenin vücûdu ile
kâim. Babam da bir hâdise; babamın vücûdu ile kâim. Demek ki ben yoktum; yoka
ne konur? Sıfır. Koy sıfırı. Babam da bir hâdise; o da diğer bir hâdisenin vücûdu
ile kâim. Kim? Dedem. Demek ki babam da yoktu; koy yine sıfır. Dedem bir
hâdise; o da diğer bir hâdisenin vücûdu ile kâim. Hoop, dedemin babası… Koy bir
sıfır. E, kâinâtı sıfıra mı çıkaracağız? Batıldır o; bir yerde dayanacak.
İllet-i ûlâ[20] denir.
Sıfatlar aranır burada. Bizde birçok sıfatlar var, bu
sıfatların mükemmeli orada bulunacak ki bizde olabilsin. Bir şeyin küll’ünde
olmayan, cüz’ünde olmaz. Yaa... Şimdi bu gayet basit bu; ilk mektep
çocuğuna ait bir şey. Bize göre böyle değil.
Her hâdise Allah ile kâimdir. Babamla kâim, dedemle
değil. Allah ile kâim; O’nun aşkıyla dâim. Anlatabildim mi acaba? İşin
ân yeri bu.
Şimdi işte onun içün ahlâk der ki: İnsana insan denmesi,
kendini ibdâ eden Kudret-i Mutlaka’yı düşünmek iktidarı olduğundan dolayı. Bu
düşünceyi de insana ne verir? Ahlâk verir, ahlâk. Demek ki kendini ibdâ
eden Kudret-i Mutlaka’yı düşündürten şeyin adına ahlâk derler.
Bidayette söyleyeceğimiz ahlâk tarifinden bir tarifi şimdi
söyledik. Birçok tarifini yaptık da bugün de bir tarifi... İnsan… Tarifini
yapıyorum, kalıbını bırak. Bunu her yerde okursun, bilirsin. Benden iyi
bilirsin. Hücrelerini, mücrelerini cayır cayır bilirsin.
Şimdi: Asıl insan, doğrudan doğruya gönülden ibarettir.
Onun lezzeti, mânâsı da ancak Marifetullah ve Muhabbetullah’tır. Anlatabildim
mi acaba? Ondan başka bütün zevkler zaten geçicidir. Hayatta hangi zevkin bakâ
hâlinde kaldığını bana kim ispat edebilir? Hepsi geçicidir. Ancak O’dur.
O zevk hangi gönülde yoktur; o kimse, nasıl hasta olan kimse
iştahasızlık hasebiyle yemeye yemeye zafiyet gelip de o sebeb-i mevti olursa,
bu hastalığa tutulan kimseler de bu zevki alamaya alamaya ruhen ölür giderler.
Anlatamadım mı acaba? Ölür, geçer gider; helâk olur, gider.
Hem bu öyle bir zevktir ki, biraz evveli dediğim gibi; henüz
insan mahiyetini bilmezden evvel, bunu aramak zevkini cibillî olarak kendisine
vermiş. Neden? İnsan, hür yaşamak istiyor. Hür. Sâir mahlûkāt gibi değil.
İnsana hürriyet, ancak Allah’tan gelir. Başka bir yerden gelmez. Hiçbir
yerden gelmez insana hürriyet.
Allah’ı tanımayan, ahlâka kıymet vermeyen varlıklarda
hukuk-u insânîye riâyet edin terkîbi, fezâ gibi boşluktur. Hiç farkı
yoktur. Allah tanımayan, ahlâka kıymet vermeyen toplulukta, varlıkta; “Yahu
hukuk-u insâniye riâyet edilmez mi?” gibi, diye şöyle sehv ederekten böyle bir
terkîb çıkarsa; fezâ kadar boş, hayâl kadar bîmevcûd/vücûdu yok. Böyle bir şey,
hiç faydası yok.
Hâ, hukuk-u insânî demek; hayvanlardan bile esirgenmeyen
bazı vazîfeler, bazı müsaadeler demek değildir. Anlatabildim mi acaba? Hukuk-u
insânî dendiği vakitte, hayvanlardan bile esirgenmeyen bazı vazîfeler, bazı
müsaadeler değildir.
Cesedi muhafaza edilip de ruhu mahkûm ve idam edilen
insana, hatt-ı zâtında hukuk-u insânisi var adam denmez. Ahlâk öyle kabul
etmiyor. Onun tarifinde ayrıdır o. Tarif ayrı. Bu da neyle kâim oluyor?
Fazîletle.
Herhangi bir fazîlet ki, yani fazîlet; her fazîlet
kendisiyle iktisâb edenler arasında muhakkak bir ülfet husûle getirir, nifak
kalkar. İki cömert arasında kavga olur mu? İki afîf, namuslu insan arasında
nifak, şikak olur mu? Anlatamıyor muyum? Say artık boyuna, fazîlete ait olan
bütün sıfatları say. Hep böyledir.
Gönül bir yere bağlanmadıkça, o yer de her yerin fevkinde; sana
muhtaç olmaktan ganî, bütün varlık O’na muhtaç olduğu âşikâr olan yer
olmadıkça, huzur içinde yaşayamazsın ve ahlâk sahibi de olamazsın. Çünkü
ahlâk, ancak mânâya îman ile olur. Aah! Nazarî sözlerle öyle şeyler dönmez.
İnanacak burası; inandığını da duyacak. Mesele o.
Deden ilimlere mevzû vermişti, sanatlara model vermişti.
Hâlen kütüphânesi mevcût, ecdâdının kitabından bütün dünya istifâde eder.
Kuvvetini îmandan alırdı. Başka türlü yük çekilmez ki.
İnsan âciz kalınca bir müşfik el istiyor. Öyle değil mi? Bir
müşfik el istiyor. Bir gün gelecek; hepimize nihâyet bir yere “bak” emri
gelecek. Gözler bir yere bakarken, en sevdiğin yanından geriye çekilecek. Belki
rikkati, şefkati dolayısıyla sana göstermeden ağlayacak; annen, baban, haremin,
zevcin her neyse, âşıkın, mâşukun… Fakat netice o kadar. Sen o esnada bir şefik
el arayacaksın. Bir şefik el arayacaksın.
Çünkü mecburi.
Onun içün ehl-i ahlâk der ki: Her amelin bir netîcesi olacağını
idrak etmeli.
Niçün beşeriyet zavallı hâldedir? Niçün? Burayı düşünmüyor.
Her işin bir netîcesi olacaktır. Bunu düşündüğün dakikadan itibaren muhâsebe-i
nefs başlar. Herhangi bir iş olursa olsun; “adam sende” değil, bunun bir
neticesi olacak.
Ahlâk bunu ilk önce yaparken talîm eder: Neticesi olacak
der, ona göre yap der. Îman-ı nazarla bak der. O vakit bütün mesâilin halli
içün fikrini yormaya başlar. Fikir yoğrulmaya başladı mı, dedikodu kalkar. Sen
benle meşgul olmazsın, ben senle meşgul olmam. Sen benle meşgul olmayınca, ben
senle meşgul olmayınca hased kalkar. Hased kalkınca kin kalkar. Kin kalkınca… Ne
bileyim, can yakmak kalkar, cehennemî sıfat orta yerden kalkar. Nihâyet
insanlar dârüsselâma nâil olur. Anlatamıyor muyuz acaba? Birbirine bağlı o.
Ahlâk ilk önce der: Her amelin bir netîcesi var, der;
neticesini idrak edeceksin, der. Her amelin. O netîceyi idrak başladığı
vakitte, bütün meselenin halli içün fikir yoğrulmaya başlar. Fikrini yoğurmaya
başladığı vakitte bir adam; benim işimle gücümle, ben onun işiyle gücüyle,
dedikodusuyla meşgul olacak bir ânım yok ki benim. Olmayınca ben onunla meşgul
değilim, o da benimle meşgul değil. O hâlde hased yok.
Hased kalktı mı kin yok, kin olmadıktan sonra nifak yok, nifak
olmadıktan sonra vifak[21]
var. Vifak muhabbeti getirir;
muhabbet, hürmetle merhameti meydana getirir. Zaten bunun üçü bir araya
geldikten sonra cemiyette huzur olur. Başka türlü olmaz. Bağlı birbirine.
Bunların hepsi bizim iklîm-i vücûdumuzda, Kudret tarafından bol
bol verilmiş sermâye. Kapısını açıp da bulmak lâzım. Nefs-i emmârenin kapısı
açık, istediği gibi girip çıkıyor. Öbür tarafa ait olan mânânın kapısı
adamakıllı kitlenmiş. Öyle der Kudret: “Bunlar acaba o kapıyı kitlediler mi,
yoksa tefekkür mü etmiyorlar?” der.
O tefekkür, netîce itibariyle benim biraz evveli söylemiş
olduğum sualleri sorduracak. Tefekkürün netîcesi. Tefekkür etmeye başladı mı,
derhal fikir keşfe zaferyâb olacak. O vakit başlayacak sual sormaya: Neyim,
nereden gelmişim, hayat nedir, memât nedir, bu musîbetler, bu âlâm benim
üzerime neden musallat edilmiştir, bu kâinât nedir, benim onunla münasebetim
nedir?
O vakit başlayacak serâir çözülmeye. Serâir[22]
çözüldüğü vakitte Kudret, bir kısmını akıl-fikir vasıtasıyla, bir kısmını da...
Kalp temizleniyor ya; kin yok, hased yok, rezâlet yok, nifak yok. Bu sefer kalp
safâ içerisinde; o vakit Levh-i Mahfûz
kitabı oluyor, Kalem-i A‘lâ da hâdimi oluyor, derhal işin hakîkatini anlıyor.
Ondan sonra terakkî başlıyor. İşte terakkî o vakit başlıyor.
Demiştim ya: Terakkî ne vakit başlar, söyleyeceğim dedim. Söyleyebildim mi acaba? Anlattımsa ne âlâ. Bu kadar yetişir konuşma.
[1] Mahrûtî: Üstü sivri,
altı dâire biçiminde olan geometrik şekil, Koni biçiminde olan.
[2] Hud'a: Hîle, düzen, oyun,
aldatma.
[3] İdbâr: Tâlihin insana yüz
çevirmesi, ters dönmesi, tâlihsizlik, bahtsızlık.
[4] Tagaddub/ Tegazzub: Gazaba
gelme, hiddetlenme, öfkelenme.
[5] Beşûş: Güler yüzlü,
güleç, beşâşetli.
[6] Libâs-ı fâhire: İftihar
edilecek nitelikte kıymetli, ihtişamlı, elbise..
[7] Serîr: Taht.
[8] Bidâyet: Başlangıç,
başlama.
[9] Rü’yet: Görme, bakış,
görüş.
[10] Tahassüs: Kalben ve ruhen
hislenmek, hissetmek, duygulanmak.
[11] Mec'ûl: Sonradan
yapılmış, yapma, câlî
[12] Zalâm: Karanlık.
[13] Terhin: Rehin verme.
Emanet bırakma.
[14] İstîâb/İstîap: İçine
alma, içine sığma, içine sığdırma.
[15] Mevhûm: Gerçekte olmadığı
halde var gibi düşünülen, kuruntuya dayanan, vehmedilen (şey).
[16] Zevâid: Fazlalıklar,
fazla şeyler. Faydasız şeyler.
Zevâidden
addetmek: (Bir
şeyi) Söylemeye gerek duymamak.
[17] Cüz-ü küll yekdiğerinden eyler istimdâd-ı dâd: Bütünün
salahiyeti her biri kendi başına varlık olan küçük zerrelerin birbirlerine
ettiği hizmete muhtaçtır.
[18] Tahdîs-i nîmet: Nîmete
şükretme, memnûniyetini dile getirme.
[19] Tesniye: Vasıflandırma.
İkil. Arapçada bir kelimenin iki şeye delâlet etmesi hâli, kelimeyi iki
şeye delâlet ettiren siga.
[20] İllet-i ûlâ: İlk
sebep, ilk neden.
[21] Vifak: Dostça bir fikir üzerinde birleşmek.
[22] Serair: Sırlar, gizlenmiş olanlar
4 yorum:
Kalbe sürûr ilkâ etmek, ahlâkın birinci sınıfında geliyor.
Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsi dedi ki: Bir kimse, bir kimseye rütbesi var, masası var, kasası var, cemiyette büyük mevkii var diyerek; bu kafayla, bu niyetle hususî ikramda bulunacak olursa, insan diye değil, fazileti nokta-i nazarından değil, ehl-i kalp olduğu nokta-i nazardan değil, ehl-i hâl olduğu sıfatından dolayı değil de: “Bunun masası var, belki günün birinde lâzım olur; bunun kasası var, belki günün birinde bir işe yarar; bunun cemiyette büyük bir mevkii var, belki bir şey olur” derse... Hiçbir şey olmaz hâ! Hiç… Hiçbir şey olmaz. Bedava peşinden koşarsın. Hiç!
Meselâ güzel bir sesin olur, yahut güzel bir musiki bilirsin, bir musiki âletine sahipsin. Kendi kendine odayı kaparsın, “bir şey okuyayım” dersin. Kimse yok, kime okuyorsun? Kendine. Bu ağzınla okuyorsun, bu kulağınla dinliyorsun, zevk alıyorsun. Anlatamıyor muyum? Bu ağzınla okudun, bu kulağınla dinledin.
Büyük insan” deyince Hakk’a nedîm olmuş, Hakk’a kendini kabul ettirtmiş mânâsı alınır.
Yorum Gönder