Eni ü nale seher-hize ney nevası verir
Bükadan Arif i billaha mey safası gelir
Sühanverin eseri bir hayat ı sânidir
Giderse dâr ı fenâdan yine sedası gelir.




Saniye sonra Kapanacaktır

130. Kaset (yeni eklenen)

 130 (21.10.1962) 98dk (175)

Ahlâk mevzûu üzerinde devam etmekte... Mevzû başlıca iki esasa ayrılmıştı. Birine vazifeden doğan ahlâk diğerine aşktan doğan ahlâk tesmiye etmiştik. Vazifeden doğan ahlâkın menbaı akıl, aşktan doğan ahlâkın menşei, annesi kalp. Gerek akıl, vazife, aşk, kalp; bunlar mânâ-i insânîye ait birer vasıf olması hasebiyle, mevzûun asıl rüknü[1] insan mefhûmu üzerinde. Ve zor olan kısmı da bu, insan.

Hemen her konuşmada tekrar ettiğim gibi; insan suret itibariyle nihayet elli, altmış, seksen, yüz kiloluk bir varlık. Nihayet iki metre uzunluğunda bir çukurun istîâb edebileceği bir tecellîye mazhar olmuş. Fakat onun bir vicdân-ı kibriyâsı var, bir mânâ-i ihtivâsı var ki kâinatı muhit. Şimdi bu iki veçheye sahip olan bu varlık nasıl tarif edilebilir? Tabiatiyle beşerî takatle hakkı ile tarif edilemez.

Kudret, bizi bize vermiş de ve “Kendinizi arayın!” diye bizi bu âleme de sevk etmiştir. Bu âleme gelmekten gaye herkes kendisini aramak içündür.
     Acaip! Kendimizi aramaya mı geldik?

Evet! Kendimizi aramaya geldik. Herkesin ilk vazifesi ve son vazifesi: Kendisini taharri[2]dir, kendisini aramaktır. Bilecek, bulacak, olacaktır. Fakat çi faide ki, kıyl-i kal ile, dedikodu ile, hasedle, kinle, buğz ile, adavetle, riya ile, gadapla, şehvetle; ömür tükenir, geçer, mahrum olarak gider. Bunlardan ahlâk pûtesinde kesâfetini letâfete inkılap ettirenler, zulmetini nura çevirenler nihayet kâm alırlar. Bilirler, bulurlar, olurlar; asıllarına rücû ederler. Bugünkü konuşacağımız mevzûun neticesi bu.

Bu âleme yüklü olaraktan gelmişiz. Her fert, hepimiz… Dünya denilen o iptila âlemi, gelmesinde gitmesinde ihtiyârımız olmayan bu sahne-i şuhûd, o kadar bir dar’us-sürûr değildir. Burada insanın ya elemi vardır yahut emeli vardır veyahut ikisi birden vardır. Düşünecek olursan kendi kendine “evet” dersin.

Şu dakikada bir an içün düşün: Ya elemin var ya emelin var. Ya bir şeyi istiyorsun yahut bir ıstırapla kıvranıyorsun. Bunun hepsi de netice itibari ile bir elemdir. Senin birçok saadet diye tavsiye etmiş olduğun şeylerin perdesini kaldıracak olursan eğer aşk ve îmân çerçevesi dâhilinde değilse; bir cife, bir ıstıraptan başka bir şey değildir.

Kudret öyle Kudrettir ki; insanı yirmi sene evvel bir hadisenin karşısında kahkaha ile güldürür; aynı hadiseyi yirmi sene sonra önüne diker, hüngür hüngür ağlattırır. Ve bunlar tarih-i âlemde insanoğlunun başından gelmiş geçmiştir.

İnsanın kalbi havâtırdan hâli değildir. Hatırdan hatıralardan… Elinde değil. Boyuna bir akıntı var. Yirmi dört saat zarfında kaç bin şey hatırından hutur[3] eder, acaba tespit edebilir misin? Kudret onun da sana imkânını sana vermemiştir. Bir sel akar ki, hariçte görmüş olduğun sele, nehre benzemez. Öyle bir akıntı vardır ki iklim-i vücûdunda, o havâtır nehri aktığı vakitte: “Onu şöyle bir kova ile önleyebilir miyim bir set çekilebilir mi?” Ona imkân mı vaar. Ne mümkün!

O bir saniyede hatırından hutur eden şeyi kudretinle sen kendin tespit edemezsin. O kadar da acizsindir. Fakat icabında gaflet gelir; semayı deler gibi bakarsın, yeri ezer gibi basarsın. Neticede uyursun da, değil mi?

Uyudun mu, bütün davan batıl kardeşim! Ne kadar varlık davan varsa… Kendi kendine azametin, kibrin, nahvetin, benliğin, hepsi birden uyuyunca çürüdü. Hiçbir tanesi kalmadı. Çünkü uyudun. Zalimle mazlum bir olur uyku ile, hâkimle mahkûm bir olur uyku ile.

Uyuduğun vakitte ilmin, şuurun, aklın, debdeben, tantanan, cehlin nen varsa heyet-i umumîsi alınır. O hâlde o, her an senden alınıp verilen bir şeydir. Demek ki senin malın değildir eldeki varlık; ariyettir[4], müstear[5] alınır. Her şey fanidir. Tabi biter, tükenir. O hâlde niye benlik yarışına çıkıyorsun Kudretle? Nihayet: Yer, adamı yer! Anlatabiliyor muyum acaba?

Dava ortada. Aksini ispat etmek kudretin varsa ispat et! Kaldır beşeriyetten aczi. Kudret her ne tecellîsi zahir olmuşsa senin iklim-i vücûdunda onun birer misalini vermiştir ki, bocalamayasın diye. Binaenaleyh gelmemiz de gitmemiz de ihtiyârımız yok. Bu bizim konuşmamızın sofrasının ekmeğidir. Bunu her konuşmada tekrar ederiz ve işitenler yaysınlar söylesinler diye. Çünkü insanlar acayiptir.

Züğürtlük insanı maneviyata sevk eder, o makbul değil. İnsan; sinni ilerler, kudreti gider, gözündeki nur azalır, pazusundaki kuvvet eksilir, cebindeki servet tükenir, ondan sonra boynu bükülür. Bu makbul değil. Kudret elindeyken, kuvvet yanındayken...

Buna karşı idrak-ı tam ile yaşar da havâtırının… Ne diyordum: İnsanın kalbi havâtırdan bir an hâli değil. Havâtır da ya şerr-i mahz olur ya hayr-ı mahz olur. Ahlâk şerr-i mahzı, hayr-ı mahza tebdil eder ki; insan, neticede selâmet-i fıtriye ile gelmiştir, yine gidişinde selâmet-i fıtriyeye sahip olsun diyerekten. Dert bu.

Şerr-i mahz olduğu vakitte beşeriyet inler; kimsenin kimseden emniyeti kalmaz, itimat kalmaz, aile teşkilatı soğuk bir cehennem veyahut  tahammülü gayet güç sıcak bir cehennem mahali olur.

Cemiyetlerde herkes birbirine gülümsemesi hoş biçimde durması câlî[6]dir, sahtedir. Netice itibari ile mâfevk bir Kudret’e tabi olmaktan kendisini gani tutar. Mâfevk bir Kudret’e tabi olmaktan kendisini gani tutunca insan derhal zulme elini uzatır. Aciz kalınca kuvvete yapışır, kuvvete yapışınca da beşeriyet inim inim inler.

İstediği kadar teâlî etsin, istediği kadar terakkî etsin. Viran kalp yapamıyor ya… Faydası yoktur o teâlinin terakkînin. Gönül alamıyor ya, insanlığın kalbine sürûr sokamıyor ya. Semaya çıkacakmış! Nereye çıkarsa çıksın. İsterse arşa çıksın.

Evet, Büyük Kitap da onu söylüyor “Beşeriyet bir gün semada gezecek” diyor. Daha bugünkü fennin bulmuş olduğu şeyler gayet basit şeylerdir. Ondan daha çok büyük şeyler olacak. Daha büyük şeyler olacak.

Büyük Kitab’ın vermiş olduğu haberlerde... Mesela dünyanın en yüksek dağı nedir, irtifaı? Biliyorsunuz. Hepiniz okumuşsunuzdur, ilk mektepte bile okutuyorlar. Şu irtifada bir dağ. O dağın irtifaından daha yüksek gemi yapılacak. Bunun haberi vardır. Bütün semâvâtta insanlar irtibat teşkil edecek. Bunun beyânı vardır. Fakat bu değil hüner. Bunlar adi terakkîdir.

Tabip insanı muayene ederken idrarına bakar, kan tahlili yapar, ne bileyim nabzına bakar, röntgenini çıkarttırır, kazuratına bakar nihayet bir teşhis kor. Anlatamıyor muyum?

Bir de tabib-i rûh vardır, tabib-i mânâ vardır. Onlara cevâsisü’l-kulûb[7] denir. O da insanın kalbinin içerisindeki, gönlünün içerisindeki İlâhî Kudret’teki bağına bakar. Hastalığın ahlâk üzerindeki düşkünlüğün derecesi neresi ise orada acaba hangi ilaçla bu insan tedavi edilebilir; edilir mi, edilmez mi? Müzmin midir, gidici midir, bulaşık mıdır?

Manevi rahatsızlığın sirâyeti bilir misiniz, maddi veba sirâyetine benzemez. Onu bir iğne ile netice itibari ile belki önleyebilirsin ama beriki öyle kuvvetli sirâyet eder ki bir an içerisinde bütün dünyaya birden geçer. Haberin olmadan gönlünün içerisindeki mânâyı adamın çalarlar. Haberin olmadan dün ahlâklı bir insan gezerken, bugün kaskatı bir adam olabilirsin.

Belki böyleleri de içinizde yahut gezdiğiniz gördüğünüz ahbabınızda tesadüf ettiğiniz olabilir. “Yahu filan adam ne kadar güzel bir adamdı, birdenbire değişmiş.” Zavallı kim bilir hangi mânâ rahatsızlığına birdenbire uğradı da sirâyet etti. Kalbinin içerisindeki o büyük mânâ: “Ben istiskal kabul etmem. Hem bedava geleyim hem de sen bu şekilde karanlıkta beni bırakırsın” dedi, çıktı gitti de zavallı bir vaziyete düştü. Böyledir bu.

Geçen konuşmada söylediğim gibi: Beşeriyet bir vakit etrafındaki karanlığı izâle içün odun parçasının ışığı ile yapardı. Çıralı bir ağacı alır yakar, zulmetin izâlesine çalışır. Terakkî etti; nihayet yağ fitilli yağlan, mumlan, nihayet petrollen, nihayet havagazı ile, nihayet bugün gördüğümüz şu elektrikle. Ki bir gün gelecek bu da nihayet belki bir odun parçasının ışığı gibi kalacak.

Beşeriyet o kadar teâlî terakkî edecek. Maddi terakkisi, mânâsını bilmem. Güzel, şu dört duvarı bununla ışıklandırdın burada oturuyorsun; fakat kendi iklim-i vücûdunda ki sarayının odasını,  kalp denen o muazzam beytini, acaba hangi numaralı ışıkla ışıklandırıyorsun. Kanaatime göre galiba hiç ışık yok. Olsa birbirimize sarılırız.

Orada ışık olduğu dakikadan itibaren; ben kendimi sende, sen kendini bende görürsün. Ben sende kendimi müşâhede ettiğim vakitte sana hain bir nazarla bakabilir miyim? Sen kendini bende gördüğün vakitte, kendini benimle müşâhede ettiğin vakitte bana fenalık yapabilir misin? Sen ben, ben sen olurum. Hepimiz birleştiğimiz vakitte O oluruz. Nihayet netice ne olur? Artık herkesin irfanı verir o neticeyi. Onu da ben söyleyecek değilim ya! Acaba anlatamıyor muyum?

İnsan ebediyet ve neş’et-i sâniye[8] imânıyla, o aşk ile yaşamadıkça felâha kavuşamaz. Olmaz. 

     Ne demek bu?

Kendi iç âlemine doğru nazar eder de henüz bâb-ı Kudret’e taalluk eden kısımda; fen, felsefe, ilm-i sûrî mahdut bir sahaya gelmiştir. Erbâb-ı hakîkat kapalıdır, mesdûd[9]dur. Anlatabiliyor muyum acaba? O kapı daha henüz açılmamıştır. İstikbal ise, onun hâlleri ise nâmütenâhîye gider.

Bu  zulmeti izale edebilecek tek bir nur vardır: O nûra, nûr-u mânâ derler. Kudret’in pek sezerek, pek benimseyerek; beşeriyete ücretsiz, külfetsiz, minnetsiz, tarafından göndermiş olduğu Hazreti İnsanlarda bulunan o mânâ-i küllidir. Anlatabiliyor muyum? Buna bir misal vereyim size. Çok eski konuşmalarımda vermişim.

Beynelmilel bizim bir adamımız vardır; İbn-i Sina, Reisü'l-Etibba. Dünyaya kendisini kabul ettirmiş hâlâ tıpta kanunları var. Günü yapılır. Medeniyetini taklit ettiğimiz saha, ismi anıldığı vakitte oranın ilim adamları; kalkar, hürmetle yarı beline kadar eğilir. Her sahada tekâmül etmiş bir adam.

Onun bir Yahudi talebesi var. Yahudi başka Musevi başka. Tabirime dikkat edin. İkisini birleştirirler. Ayrı ayrıdır onlar.

Zeki, kabiliyetli, yılmaz, azimli, çalışkan… Dokuz sene okutmuş bunu. Ama o dokuz sene bizim şimdiki okuyuş tarzımıza nispeten doksan sene gibi. Mesela dizinin dibinden ayrılmıyor. Hâl-i istirahatte, hâl-i mesaide, herhangi bir şeyde daima not ediyor soruyor, ayrılmıyor.

Günlerden bir gün İbn-i Sina hastalanmış. O da yanında yatıyor aynı hücrede. Nısfu'l-leylde uyanmış. Seslenmiş:     Bana demiş, şu karşıki şadravan[10] -akıyor böyle- oradan bir bardak su getirirsen, iyi olacağım gibi geliyor.

İstiyor. Çünkü bir emir vardır. Belki o gün o, o emri biliyor. Şüphesiz ki bilir ve onu keşfediyor. Nedir o?Beşeriyetin Fahr-ı Ebedîsi der ki: “Hastalıklardan bazı hastalık vardır ki, ilacı o hastanın kuvvetle iştahası olan maddeye gizlenmiştir.”

Ama sakın sen bunu işittin de öyle amel etme! Onun ehlini bulacaksın “Bu öyle mi?” diyeceksin. Sonra yanlış bir şey yaparsın, geçer gidersin. İnsan söylemeye de bazı şeyi korkar. Anlatabildim mi acaba? O ayrı bir iş. O, kendi doktor, belki bu emri gözünün önünde tuttu. Kendisini muayene etti. “Hah! Bu, buraya uyuyor” dedi. O ayrı. Kar da yağıyor soğuk.

     Demiş: Efendim siz rahatsızsınız. Ben de bu havada şimdi bu sıcak yataktan kalkar, o karşıki pınara gidersem, şadravana gidersem zatürre olmam kuvvetle muhtemel. Testide su var, oradan susuzluğunuzu gidereyim.
Onun da neşesini bozmamış. Çünkü… Yine bir emir vardır: “Muhatabının seviyesine göre konuş!”  Bazı insan onu ille şöyle yapmak… Yapma kardeşim. Kabiliyeti ne kadar alıyorsa o kadar konuş. Muhatabının seviyesine göre konuş.
     Hah, peki ver bir parça, demiş.
Burayı söylemekten maksadım. Cümleyi bozdum söyleyemedim. Bunu söylemekten maksadım: İbn-i Sina öyle takrirler, öyle fikirler, öyle düsturlar, öyle kanunlar va’z edermiş ki; o talebe, o Yahudi çocuğu hayran olur: “Efendim, siz nübüvvetinizi ilan etseniz kim size îmân etmez? Kim itiraz edebilir,  bu ilmin bu varlığın karşısında?” O da gülermiş.
Neyse tekrar yatmışlar. Ara yerden bir saat filan geçmiş. O karşıki şadravanda herkes kalkmış, dumanlar çıkıyor, abdest alıyorlar. Yine ses çıkarmamış. 
     Bak, demiş; senden su istediğim karşıki çeşmenin, sırayla çeşmenin önüne bak, insanları görüyor musun?     Evet!
     Bunlar nısfü’l-leylden sonra harim-i ismetlerinin koyunlarından çıkmışlar, gelmişler. Burada yalnız bir bardak doldurmak değil; kollarını sıvamış, bacaklarını sıvamış, şakır şakır dumanları çıkaraktan yıkanıyor. Bunlar yüzünü görmediği, sözünün edasındaki tonu işitmediği bir habere gönül vererekten bu işi yapıyorlar. Ben sana dokuz sene emek verdim, demiş. Ve bugün ben ölürsem benim yerime sen kaimsin. Benden sonra ben oldun. Ben sana dokuz sene emek verdim fakat çi faide şu karşıki sudan yarım saat evvel sana bir bardak su getirttiremedim. Bak! Yüzü görülmeden, sözündeki an işitilmeden görüyor musun demiş, ne şekilde bir habere gönül vererekten insanları toplamış orada ki. Buna nübüvvet kuvveti derler arkadaş. İki de bir de bana, şunu ilan etsene deme! O maddi kuvvet, o câh kuvveti, o masa kuvveti, o saltanat kuvveti püfftür yeldir, gelir geçer. Fakat bu kuvvetin tarifi olmaz.  Bu böyle asârından anlaşılır. Buna gönül işi derler. Anlatabiliyor muyum acaba? Bu gönül işi.

Demek oluyor ki, insanın kalbi... Mevzûu topluyorum, yoruldunuz galiba değil mi? İnsanın kalbi, havâtırdan hâli değildir. Ne dedik, insanın içinde öyle bir nehir öyle bir sel akar ki, bir saniyede akanının sen zaptına muktedir değilsin. Öyle bir şey.

Bu ya hayr-ı mahz[11]dır, doğrudan doğruya bu hatır ve havâtır hayırdır veya şerri mahzdır. Bunun ikisi de insan içün mümkün olan  terkîplerdir. Şimdi senin iklim-i vücûdunda, mânândaki havâtırı hayr-ı mahza inkılap ettirecek müessesenin adına ne derler? Ahlâk derler. Anlatabiliyor muyum acaba? Ahlâkın tarifini yaparken... Ahlâk.

Bu da ya aşktan doğuyor ya akıldan doğuyor. Makbul olanı yani üstün olanı aşktan doğan. Tabi buradaki aşk; her hafta konuştuğum gibi romanda okunan aşk mânâsına değil, romanda okunan aşk değil. Ahlâkın tarif etmiş olduğu aşk, romanda okunan aşk değil.

Suret elbisesinden çıkacaksın. Suret elbisesinden çıkaracaksın. Beşeriyet libasından soyunacaksın, iç âlemine gireceksin. O âlemde yıkandıktan sonra sende bir zevk hâsıl olacak, o zevkte “kimim?” diye sual soracaksın. Anlatabiliyor muyum?

Evvela suret elbisesini çıkarmadan, beşeriyet libasından soyunmadan, iç âlemine dalmadan, o hamamda kirini yıkanmadan, o aşka girmenin imkânı yoktur. Hani “Ben elimi kolumu sallarım da, adam ben de girerim!” Yook kardeşim! Gayet zor bir şey. O vakit soracaksın kendi kendine “Ben kimim?” diyeceksin.

Çünkü insan makam-ı nefiste kaldığı müddetçe Ehl-i kalp olamaz. Ehl-i kalp olmadıkça da aşka kadem basamaz. Kalıbın kulu olmak başka, kalbin yavrusu olmak başka. O sahaya girecek, ben kimim diyecek, nerden geldim diyecek, ne içün getirildim diyecek, nereye götürüleceğim diyecek ve bunların cevabını da gönlünden alacak. Deden böyle yaşardı. Muhasebe-i nefs ile yaşardı. İmdadı senden benden, şundan bundan, nihayet fani olan şeylerden medet ummaz…

Mesela bazı insan: “Canım der, terk ettimdi ama ne yapayım.  O kadar musibet isabet etti ki, bu musibeti izâle edebilmek içün; üç senedir şu vücûdumu tahrip etmişti, kalbim bozulmuştu, nihayet çocuğumu doktora götürmüştüm. Çocuğun asabının bozukluğundan doktor bana sordu: ‘Sen çok müskirat kullandın mı hayatta?’ Kullandım. ‘Çocuğunun belası senden geçmiştir.’ Bu bana tesir etti. Ben bunu üç senedir bırakmıştım amma bugünkü hadiselerden de isabet eden, benim hisseme olan birtakım şeylere dayanamadım, tekrar başladım. Neyse bir kendi kendimi yine aldattım.”

Kardeşim, buradan alacağın kuvvet, îmândan alacağın kuvvetten daha mı kavîdir?” Anlatamıyor muyuz? Daha mı kavîdir? Neden ondan istimdât etmedin de ondan istimdât ettin?

Aklını nâra inkılap ettiren bir şeyden medet umuyorsun da aklını nura inkılap ettiren bir şeyden niçin istimdât etmiyorsun? Bu kapıyı açan kapının adına Aşktan doğan ahlâk derler.

Oraya girdi mi mevcûdât, O’nun nazarında harf hâlinde kalır, harf, harf!
Neden? Yükü iman çeker de ondan. Bu âlemde yükü ben…

Bir, insan yüklü gelmiştir. Yükü niye çekiyor? Konuşmaya başlarken öyle demiştim. Herkes yüklü gelmiştir. Saâdete kavuşayım diye çeker. Saâdete kavuşmak. Saâdete kavuşmak…

Saâdet ne ile olabilir, kavuşulabilir? Onun geçen hafta konuşmasını yaptım ama bazı kimseler anlayamamışlar. Evet, biraz da ben anlatamadım, kabahat bende. Zor geldi galiba, cümlenin anlatış tarzını beceremedim ben.

İnsan, kendi mânâ-i enfüsîsinde vücûd-u ruhîsi ile baş başa kaldığı zaman… O ne demek? Evet…

Hemen hemen her konuşmada misal olaraktan anlatayım diye çırpındığım gibi, yine tekrar edeyim. Eski konuşmalarımda görmediğim arkadaşlar var, onun içün tekrar ediyorum. Bu gömlek bu tenimin, bu şu beyaz şey tenimin câmesi[12] gömleği. Tenimle münasebeti var, temas ediyor, değil mi?
Fakat bunun, benim tenimden haberi var mı? Yok!
Tenimden haberi var mı bunun? Haberi olsa bağırırım şimdi bak! “Ayy” diyorum. Anlatamıyor muyum? Haberi yok. Tenimden haberi yok.

Şimdi bu tende benim canımın gömleğidir. Bu tenimin de canımdan haberi yok. Anlatabildim mi acaba? Tenimin, benim canımdan haberi yok. İnsan bu ten vücûdunun haricindeki asıl vücûdu ile baş başa kaldığı zaman…

Onla ekseriyetle ne vakit kalırsın baş başa bilir misin? Musibet isabet edince.
Gel şunlan bir de ferah vaktinde kal bakalım. Tadını gör. Onla kalıyor adam ama büyük felaketlerde.

Ne benlik kalır, ne senlik kalır, öyle bir boyun bükülür, burun sızlar derhal. İşte o kendi iç âleminde ruhunun maâdına döndüğün vakit… O ruhunun maâdına dönüş, mebdeine vusûl, îmân  ile olur. Orada bir sabr-ı tecellüdî[13] hâsıl olur ki nazar-ı ibretle; nimetle nikmet, lütufla kahır müsâvi olur. Anlatabiliyor muyum?

O lütufla kahır, nimetle nikmet müsâvi olunca; ehl-i hakîkatin, makam-ı insaniyete çıkmış olan Hazreti İnsanın tarifinde “mesud adam” diye tarif edilen mesud adam odur.
Neden mesuttur? Nikmetle nimet, lütufla kahır sabrın… Sabr-ı tecellüdî diyorum bir de sabr-ı himâri[14] vardır, o değil! Anlatamıyoruz galiba! Yine anlaşılmıyor. Ama bunun daha açıkçasını bakalım bir iki konuşma sonra… Misaller bulayım da... Hâlim de olursa, daha iyi anlaşılır.

O vakit mesud oluyor insan. İnsan yoksa mesud olması içün şu kadar paraya malik olması, bu kadar servete malik olması, şöyle bir câha, böyle bir rütbeye, şöyle bir masaya, böyle… Yok!

Mesud olmak demek, yük çekmemek demek. Kendi çekmiyor yükünü, yüklü ama yükünü başkası taşıyor. Kim taşıyor insanlar mı? Hayır hayır! Öyle bir yere yükünü vurmuş ki, îmânı taşıyor. Rıza hâsıl oluyor, Kudret razı oluyor. Kudret razı olunca işte o adam mesud oluyor.

Yoksa kendi kendine tecrübe et bak! Şöyle olur böyle olur, yine insan hayır der. Parası olur yine hayır der. Ağzı ile demez ama hâli der onun, adamın hâli der. Bakarsın ki çok sıkıntı içerisindedir, o bir sene, iki sene... Birdenbire bir genişlik gelir. Yine o genişliğin haftasında yine kaşları çatılmış. Ne o yahu? Sıkılıyorum, der. Niye sıkılıyorsun? Ben de bilmiyorum der.
Neden?

Ruhunun maâdında biraz evveli birer birer tarif ettiğim devreleri ikmâl edemediğinden dolayı. Makâm-ı aşka çıkamadığından dolayı. O îmânın neticesinde hâsıl olan o büyük sabrın vermiş olduğu nazar-ı ibretle mevcûdâta bakıldığı vakitle, nimetle nikmetin müsâvi bir şekilde tecellîsinden bir menbadan zahir olduğunu göremeyişinden dolayı… Anlatamıyor muyuz acaba? Ondan yoksa başka bir şeyden değil. Mesud olamıyor.

Yoksa sizin, hepimizin zahirde görmüş olduğumuz birçok nimetler vardır ki hakikatte nikmette olabilir adama. Belli olmaz ki o.
Her şey geçici değil mi? Geçici olunca saâdet kalır mı?
Geçmeyen şey nedir? Sen Kudret’ten razı, Kudret senden razı. Öyle der Büyük Kitap'ta: Mahbûbu’l-kulûb, Mürebbi-i ukûl olan Zevât'a, Kudret sevdiğini söylerken, beyan ederken:
Onlar Beni sevdiler, Ben de onları sevdim, der. Onlar Benden razı, Ben de onlardan razıyım.
Mesud insan o insandır.
Öbürkü nedir? Değil mi ki muvakkat, muvakkat olan şeyin saâdeti olmaz.  İnanmayan adamda saâdet olur mu? İğreti olan işte saâdet tasavvur edilir mi? Bir defa sen inanmamışsın. “Ben tekâmül etmiş bir hayvanım” diye yaşıyorsun. “Ne ebediyet. Böyle bir şey yoktur. Kör bir tesadüfün neticesiyim. Fırsat elime geçtiği vakitte vururum, kırarım, yakarım, keyfime bakarım!” diyorsun. Böyle insanda saâdet tasavvur edilir mi?

Çünkü neden? Vursan da yaksan da nihayet vurulacaksın, yakılacaksın, yer yiyecek seni. Nasıl vurulacağın?
Kendi kendine kafanı yere koyacaksın. İşte koydun kafanı vurdun. Kendin koymuyor musun kafanı böyle, vurmuyor musun yere.

Öyle günün birinde korlar bir tahtanın üzerine; kafa böyle gider, o sert bakan, semayı deler gibi gezen gözler, çevirirler bir tarafa, böyle bir tarafa tak diye düşer. Ne kadar büyük ibrettir insana. Yine bu tarafa doğru yapalım, “şırankk” böyle düşer. Vaah vaah! Hepsi gelmiş geçmiş şeyler. Öyle yaa. Hiçbir şey yok orta yerde.

Biz ne Rüstemler ne Sâm u Güstehemler görmüşüz
Sâgarından ayrılıp göçmüş ne Cemler görmüşüz.

Subha benzer çok leyâli-i keder seyreyleyüp
Muhtir-i leyli felâket subh-i demler görmüşüz

Nevbahâr hüsne mağrur olmasın canân ki biz
Revnakı solmuş hezâran gonca-femler görmüşüz

Kudret öyledir azizim. Bir vakit gözünün etrafını tezyin eden kirpiklerden duvar üzerinde diken yapar. Öyle değil mi?

     Filanı sevdim, dersin.
     Nesini?
     Kaşını, gözünü bilmem şusunu busunu…
Beşer zavallıdır tarife kalkar. Niye kayıtlıyorsun kardeşim? Nesini sevdin sen onun, niye aldanıyorsun? Bir gün gelir kaşı da yerinde, gözü de yerinde… Yirmi dört saat yanında duramazsın. Burnunu tıkar, odasına giremezsin. Ne oldu? Kaş da duruyor, göz de duruyor, hepsi duruyor. Onda bir akıntı vardı kaçtı.

İsmini koyaydın Hakperest olurdun, şimdi putperestsin. Hepsi yerinde onun. Ondan bir akıntı vardı. Musluğu görüp de nehiri görmeyerekten, o musluktan akıyor zannediyorsun. Fakat musluktan akan, muslukta değil ki o su, tecellî… Ampulü görüp de cereyanı görmemeye benzer. Ampulde değil,  cereyan gelen yer var.

Bergüzârı yâr bilmişiz etmişiz hüsn-ü kabul
Yârdan ümid edilmez sitemler görmüşüz

Ta ebed ta'biri bitmez söylesek bir ânının,
Biz bu rü'ya-yı teayyünde ne demler görmüşüz...

Anlatabildim mi acaba. Gönlünde levha yap taşı, bak.

Ta ebed ta'biri bitmez söylesek bir ânının,
Biz bu rü'ya-yı teayyünde ne demler görmüşüz

Eşkimiz mey, nâlemiz ney, ahımız şem’-i münîr
Var ol ey hicran şebi, senden keremler görmüşüz

Her biri olmuş kefen eshâbının iclâline
Biz cihânda ser-nigûn olmuş âlemler görmüşüz

Kâfir-i aşk olayım der görse Ruhullah tapar
Mabed-i tekvinde öyle sanemler görmüşüz.

Söylenmemiş sözdür haa! Bir defa daha okuyayım. Bu da kendim içün.

Kâfir-i aşk olayım der görse Ruhullah tapar
Mabed-i tekvinde öyle sanemler görmüşüz

Hor görme her dil-i virâneyi ey sathî nazâr
Biz yıkık yerlerde çok Bag-ı İremler görmüşüz

Eşkimiz mey, diyor nâlemiz ney, ahımız şem’-i münîr 

Biz içki içeriz ama nasıl içki içeriz? Gözümüzün yaşından içki yapar içeriz. Musiki dinleriz ama nasıl ney dinleriz? Nâle[15]mizdir, biz kendi kendimize bir nâle yaparız. Bize ney olur. Işık yakmayız. Neden? Bizim elektriğe filan ihtiyacımız yok, biz “Ahh” dedik mi kâinat aydınlanır. Bir “Ahh” deriz sema aydınlanır.

Eşkimiz mey, nâlemiz ney, ahımız şem’-i münîr
Var ol ey hicran şebi, senden çok keremler görmüşüz

Demek oluyor ki: İnsan, zübde-i kâinat.[16] Dedik ya mevzûun an yerini insan teşkil ediyor. Ahlâkın tarif ettiği aşkı da söyledik. Kendi aslına doğru bir varlık aramalıdır. Kendisinin yalnız bir toprak cisim olmayıp, bir ruh-u pak olduğunu, cism-i halk olmayıp, asıl kendisi ruh-u pak olduğunu idrak etti mi, o adama insan denir. O vakit gıda arar. Nasıl insan havasız, susuz, ekmeksiz yaşayamazsa kalıbı; kalbi de, ruhu da Allahsız yaşayamaz. Anlatabildik mi? Netice bu!

Kalıp nasıl havasız, gıdasız yaşayamazsa, ruhu da Allahsız yaşayamaz. Neden? Ruh serbestlik ister, ruh hürriyet ister. O hürriyeti de insana insanlar değil, Allah verir. Anlatabildim mi acaba?
İnsanların vermiş olduğu hürriyet, kalıp hürriyetidir. O, o hiç, hiçbir şey değil o.

Allah veriyor. Seni insan yaptım, der. Bütün kâinatı tasarruf etmek hakkını sana verdim, der. Sıfatlarımı sana verdim, der. İrade sıfatımı verdim sana, der. Hiçbir mahlûka vermedim, der. Yoktur hiçbir mahlûk. Benimle konuşma hakkını verdim, der. Meleğe de vermedim, der. Meleğe de vermemiştir. Benimle konuşma hakkını verdim sana, der.

Çok sever bizi Kudret. Sakın yüzünü Benden başkasına çevirme, der. Ben sana aşıkım, der. Hayranım, der. Seciye-i insânîni kat’iyen nefs-i emmârenin semen-i kalîline[17] satma, der. Kat’iyen. Razı olmaz.

Öyle değil mi ya? Kim tarif edebilir bana konuşmayı? Hangi ilim adamı, hangi fen adamı, hangi felsefe adamı? Haddine mi düşmüş? Edemez ki! Nedir o konuşma bakayım? Konuşuruz da konuşmanın ne olduğunu bilemeyiz. Daha bırak, fen senin şu iki ayak üzerinde durmanı da tarif edemez. Böyle anlatamazsın bana: Bu iki ayak üzerinde nasıl duruyorsun? Bunlar bedavadır da bilirsin. Hele bir ayağın rahatsızlansın, o vakit anlarsın. Şöyle iki ayak üzerinde durmayı fennen tarif edemez. Bilmez.

Rüyet nedir, rüyet? Bir dirhem yağ parçasına taalluk eden o nûr-u rüyet nedir? Tabibin tarif ettiği gözdür. Rüyet değil ki o! Ziya akisleri filan, o fiziki şeyler… Ben onu sormuyorum. Ben fiil-i rüyeti soruyorum, onları bana anlatma. Onlar değil sorduğum. Nedir o?

O irtisam[18] ne? Bak boyuna çekiyoruz. Fakat fotoğraf makinesini alırsın bir çekersin bir daha çekersin, beş tane çektin mi birbirinin üzerine karışır. Nâmütenâhî çekiyorsun da hiçbiri birbirine karışmıyor. Anlatamıyor muyuz?

Hiç bu nakış olur mu Nakkâşiden hâli? Olmaz!

İmân bu âlemde hikmetsiz bir zerre olmadığını, her amelin bir neticesi olacağını gösterir. Kendisine öyle bir nazarla baktırır ki, hissettirir anlattırır; karmakarışık meselelerin üzerinde zafer-yâb kılar, nihayet terakkî kapısını açar ve o kapıdan terakkî edildiği vakitte beşeriyet huzura kavuşturabilir.

Çünkü neden? Ordan ettiği vakitte bir teslimiyet gelir, teslimiyette kalp bütün mevcûdâta karşı rikkatle çarpmaya başlar. Kalp rikkatle çarpmadıkça neyi icad edersen et senin hakkında bir canavar makinesi olur.

Terakkî demek, “düğmeye bas da bir milyon adamı öldür” demek değildir ki. Hayat almak değil, hayat vermektir, iki gözüm. Hayat almak değil, hayatı vermek. İmhâ değil, ihyâ!

Kaç defa misal vermiştim size. Yine vereyim de konuşmayı orada bağlar mıyız bağlamaz mıyız. Dur bakalım. Acaba saat kaç? Ooo daha da çok erken.

Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsi... Dedenin gönlünde taşıdığı mânâya “aptalca taşımış” diye nazar etme! Onu anlatmak istiyorum. “Yani saf adammış, dünyayı bilmezmiş…” Neyi bilmezmiş!

Amerika müzesine git, Viyana’da dedenin kurmuş olduğu, Viyana kapısında kurmuş olduğu çadırın içerisindeki halının boyu, burdan karşıki taaa öbür caddeye kadar uzun, böyle asılı, şeyde asılı duruyor. Katlı da değil de böyle, hayretle bakıyorlar. Adi bir misal verdim, adi.

Yirmi - otuz sene evveli. Senesini tam tahmin edip söyleyemeyeceğim. O kadar var Yirmi beş - otuz sene evveli. Bir Alman mimar, bir beynelminel bir adam geldi. Süleymaniye Camisinde, sabahleyin girdi gece yarısına kadar. Hesabı yapıyor yapıyor, yapıyor, yapıyor, yapıyor, yapıyor... Saçlarını çekiyor, dövünüyor, yapıyor yapıyor filan… Nazar-ı dikkatini celbeden insanın birisi:

     “Ne oldu?” Filan diyor.
     Ben diyor, dünyada bir tane adamım. Kudret bana onu vermiş. Bir tek adamım. Bütün fenni usulleri tatbik ediyorum: Bu kubbeyi fennen buraya tutturmanın imkânı yok, bugünkü bizim tatbikle… Bu nasıl tutturmuş, diyor.  Ben bunu anlayamadım.
Sana da anlattıramam fakat gel diyor, şöyle bir şey. Kaba bir misal vereyim. Götürüyor.
     “Bak bu duvar ne kadar ince. Bu ince duvarda bu sıklet durmaz fakat mum gibi duruyor. Ee bundan acizim. Bineaneleyh dünya yıkılsa hiçbir zerre kalmasa, bunu yapan adamın kafasından şu kadar bir kemik parçasıyla Muhammed’in cümlesinden bir cümle kalsa bu dünya insan devresi geçirmiştir demeye kâfidir.” Anlatamıyor muyum?

Mesela, bizim tarihimiz çok zengin. Öyle basit bir milletin tarihi gibi değil. İlim mevzûundan zengin, fikir mevzûundan zengin. Kütüphanemiz; yanmış yakılmış, yine bol. Belki bütün esaslar yakılmış, fakat elde kalan o da yeter. O kadar yine bol.  Öyle aptal adamlar değil. Kafaları muntazam fikir adamları, pazuları kuvvetli beden adamları, ruhları safâlı iffet adamları, sahaları bol, gözleri tok…

Bütün memleketi vakfetmişler; vakıf, vakıf, vakıf... Dünyanın hiçbir yerinde yok. Servetinin dörtte üçünü vakfetmiş. Bir yer alıyorsun bakıyorsun, bakıyorsun, bilmem kimin vakfında. Onun vakfiyesini gidip ödeyeceksin, ondan sonra. O gün akçe hesabı ile yapılmış başka. O günün parasına göre.

Fatih İstanbul’u aldı. Herkes biliyor devre kapadı devre açtı değil mi? Yirmi üç yaşında. Şimdi yirmi üç yaşında, çocuk sayılıyor insan. Çocuk “bööö” diye bağırıyor. Sinnen[19] çocuk. Şimdi beş bin senelik bir varlık var. O vakit dünyada iki hâkimiyet var; bir Bizans, bir Kisra.

Servet, Sultan Ahmet Meydanına yığıldı. Kolağalarına arabayla, askere 25 bin altın böyle büyük büyük derhal mesela… Bunlar bir akıl neticesi değil mi netice itibariyle? O işi tutabilmek. Hemen çıktılar, dediler ki:

     Bu memleket ilânihâye sizin elinizde kalmasını ister misiniz?
Tabi o zaferin neşesi var, o aşk var. Defalarca muhasara edilmiş, kimseye kısmet olmamış. Türk alıyor, içeriye giriyor. Böyle bir şey.
     Ağlayarak herkes: Tabi istiyoruz.
     E burayı almak içün burada birçok insanlar şehit olmuştur; bunların ruhlarını, şimdi şu anda sizin yanınızda görmek ister misiniz?
     Tabi herkes aşk ile...
     O hâlde herkes almış olduğu o ganâimin dörtte üçünü hayra sarf etsin.
E bu bir geri kafalının sözü olabilir mi? Bir aptal adamın sözü olabilir mi? Bir düşüncesi basit insanın sözü olabilir mi? Pazusu yerinde, bedeni yerinde, kafası yerinde, zafer önünde, kâinat önünde divan durmuş, dünyanın en hasna[20], müstesna dilâra kızları karşısında, her şey önünde; paranın dörtte üçünü hayra sarf edeceksin, dendiği vakitte “Baş üstüne” diyor.

Buraya sen mektep yaptıracaksın, buraya ben hastane yaptıracağım, oraya öbür tarafta ben şu hayrı yapacağım diye, birbiri ile dövüşen oluyor. Anlatamıyor muyuz?Demek ki muazzam bir iş. Sen yapacaksın ben yapacağım…
Bu nereden geliyor bu iş?

Ebediyete inanmasa, îmân denilen bir varlığa gönül vermese, o kazanmış olduğu milyonların bir kuruşunu acaba bir yere adam verebilir mi? Niye vereyim yahu?  Ne münasebet, der. Hem de şöyle bir bakar. Söylerken böyle omuzundan, tüyü varsa omuzundaki tüyleri bu tarafa döner, kaşıntı başlar. Değil bir sıcaklık olsun, bir halâvet[21] olsun.

İçinde bir halâvet öyle: “Aman ne güzel akletti. Ben ne yapacaktım bu serveti?” Gönlünü bir yere bağlayıp. “Evet, benim bir oğlum olacak, benim bir kızım olacak, o da mânâya gönlünü verecek, o da bu kanı taşıyacak. Bu nâmütenâhî benim elimde, benim zevkimle, benim ruhumla, benim gölümdeki aşk ile kalacak, diyor; on milyonu götürüp, veriyor. Kolay iş değildir para ölçüsü. İnsanlar içün en mühim iş para.

Hz Ömer’in zamanında oldu bu hadise, bir adamı tezkiye[22] ettirdiler. Yani bir adamın iyi olduğuna ait şahit istediler. Tezkiye edebilir mi bu adamı? Geldi birisi tezkiye ediyor; şöyledir, böyledir…

     Nereden biliyorsun, dedi adama.
Kadılığı zamanında, hâkimliği zamanında.
     Dedi: Efendim, bu abittir.
     (Dinliyor, Ömer) E..?
     Bu her namazı imamın arkasında kılar. Hiçbir vakit cemaati de terk etmez. Onun arkasında kılar.
     Sonra?
     İşte...
     Bunlar dedi, onun mânâsına ait hususlar. Ben sana tezkiye et, diyorum. Tezkiye. Biliyor musun bunun hakkında bir şey? Bununla para işi yaptın mı, dedi, para işi?
     Hayır efendim.
     Uzun bir yolculuk yaptın mı? Şöyle birkaç ay beraber gidip geldiniz mi?
     Hayır!
     Bir bina da komşuluk yaptınız mı? Aynı çatı altında bir komşuluğunuz var mı?
      Yok!
     Çık dışarı, çık!
Bu üç şeyi yapmadan bir adam, iyi veya kötü bilinmez. Her gün oruç tutuyormuş, imamın arkasında her an namazını kılıyormuş. Bunlar ölçü değildir. Para işi yaptın mı bir defa, para? On binler yüzbinler oynadı mı bakalım, böyle tıkırında gidip geliyor mu bir şey? Öyle bir şey var mı? Yook!
Ya? Uzun yolculuk? Yolda giderken kırbaçladı mı? Âmiyâne tabirle.

Evde otururken pencereden tozu silkeledindi, yok suyu akıttındı bilmem neydi… Komşu hakkına riâyet ediyor mu, etmiyor mu? Böyle Bir şey de yok. Çık dışarı!
Ölçü o, para dedik ya!

Milyonlar alınmış, kuvvet yerinde, her şey emrine amâde, öyle olduğu hâlde dörtte üçünü…
Buraya ben hastane yaptıracağım,  diyor. Ben yaptıracağım. Hayır, ben yaptıracağım! Senden önce ben çıktım. Öteki: Ben mektep yaptıracağım, diyor. Beriki: Ben çeşme yaptıracağım. Ben hamam yaptıracağım. Temiz idi çünkü. Sen oooo…

Frenk'in temizliği daha yakın zamandadır. Napolyon’un Sarayında abdesthane yoktu. Fıçıya pislerler çöpçü alır götürürdü. Yaaa…Temizlik filan o senin dedende. Hususi yıkanmalar filan. Onlar ayrı işler… Her sokak başında bir sebil. Her sokakta bir hamam. Yaa...

Yani bundan maksadım müdrik[23] insanlar, dünyayı iyi biliyor ve iyi kullanıyor. Dünyayı iyi kullanıyor. Bütün dünyanın en büyük milletleri boyun kesiyor. Herifin krallığını tasdik etmeden krallık yapamıyor. Bu laf değil ki, bu olduktan sonra… Kolay iş değil bunlar. Bunlar senin tarihinde senin içün büyük bir şereftir.

Amerika bugün talihi terakkî etmiştir, kendileri söylerler, gittiğiniz vakitte bir samimiyetle:  Fakat ne yapalım ki tarihimiz yok! Biz meyûsuz[24] derler. Biz bugün bu kadar terakkî etmişiz fakat sizin gibi tarihimiz yok, der. Anlatabildim mi? Şimdi o tarihe karşı sen şöyle bir de gayret göstersen, bir de mânâlı gayret göstermiş olsan...

Sendeki zekâ dünyanın insanlarında yoktur, bunu kabul et bir defa. Kudret senin kafana hususi dimağ[25] koymuştur. Fakat ah! Biz birbirimizi sevmiyoruz. Kudret sevdirsin, ne diyeyim. Tek başına olmaz kafa. Kafa tek başına olmaz. Biz birbirimizi sevmiyoruz.

Mesela birimiz bir işi şuraya kadar yaptık mı? O iş öbür tarafta kalır o. Onu sevmeyiz biz. Ömür de kâfî değildir hadiseleri nâmütenâhîye götürmek. Seveceksin ki gelen oradan çekecek,  öteki oradan çekecek, öteki oradan çekecek öyle gidecek. Sevmiyoruz onun içün böyle oluyor. Yoksa bizim kafamız gibi kafa yok. Bunu kabul edin siz. Bunu icad eder Frenk, kendi iki dakikada kullanırsa, sana öğretir, sen yarım dakikada kullanırsın. O da ağzını açar bakar. Böyledir.

Misal veriyordum. Bir misal veriyordum değil mi? Mürebbi-i ukûl dedim, Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsi dedim. Buna neden misal veriyordum? Nereden dedim bu şey geldi? Nasıl olur da veriyor?

Bir adam ebediyeti kabul etmedikçe fedakârlık yapamaz, fazilete sahip olamaz. Câlî[26]dir o, muvakkattır[27], günlüktür. Bazı insanlar ebediyeti de kabul etmez de sahib-i fazilet gibi gözükür; cebr-i nefs iledir, desinler içündür. Makbul değildir.

Sahib-i faziletin yegâne merakı, dedirtmekten korkmaktır. Arasındaki fark bu. Öbürkü desinler diyerekten muvakkat câlî bir vaziyet gösterebilir. Fakat muvakkattır, samimi değildir. Berikisindeki fazilet görülecek diye ödü patlar. Bilinecek diyerekten titrer. Bildirtmek istemez. Öyledir o.

Misal veriyordum. Mesela deden bir mânâya sahip olmuş. Körü körüne mi olmuş?
İnsan maddi zevklerle hiçbir vakit tatmin olamaz kardeşim. Belki içinizde gençler vardır olur gibi gelir. Fakat tecrübe, hayatta yaşadığınız müddetçe ne kadar büyük maddiyata sahip olsanız -ki mânâ da bunu emreder- tabi sahip olursunuz, o ayrı bir husustur fakat insanın içerisindeki, gönlünde aranılan şey o değildir. Hepsi geçer.

Biraz evvel İbn-i Sina’yı söyledik. İbn-i Sina’nın felsefesi vardır. İbn-i Sina, riyaziye[28]cidir. İbn-i sina hâkimdir. İbn-i Sina, ne bileyim ben işte en büyük tabip desem bir tuhaf gelir. Tıp vâzı-ı kânunu gibi bir adam bu sahada. Fakat ölürken bilir misin neler söylemiştir

 Ölürken. Yanındaki dostlarına: “Ömrü bedava verdim, gidiyorum ama fayda yok. Asıl çalışacağım şeye çalışamamışım.”

Hâlbuki inanmış, tasdik etmiş, gönül vermiş fakat perde açıldıktan sona az görünmüş. Anlatabiliyor muyum acaba? Az görülmüş. “Ahhh” diyor. Onun içün bu insanlar bu âlemde biraz felaket çektikleri vakit kat’iyen müteessir olmamışlar.

Ben sizi inanmış bir zümre diye konuşuyorum. Tabi konuşmanın şekli inananla başka türlü olur, inanmayanla başka türlü olur, ikisinin ortasında olanla başka türlü olur. Ben sizi mânâya gönül vermiş, geliş ve gidişteki gayeyi duymuş insanlar diyerekten konuşuyorum da onun içün... Öyle der. Ki muhakkak işte görüyoruz.

- Kaç yaşındasınız?
- Otuz.
Bunu iki misli büyüt, üç büyüt, beş büyüt… Sonra bu âlem kapısı kapanır. İstikamet karşıki çukura, derler. Bu kadar.

Ahlâk pûtesinde, mânâ zevkinde müstağrak[29] kalmışsa; taaffün[30] edecek olan cesedi, o çukura hubut[31] eder. Mânâsı, havâtırı -biraz evveli söylediğim gibi- hayr-ı mahz olaraktan kalmışsa Refik-i Alâ’ya huruc[32] eder. Kâm alır.

Fakat. Şimdi bu muamele kısmında, bu âlemde hepimiz birçok sıkıntılar çekeriz. Çekeriz, böyle kurulmuş bu pazar. Ve bunu bilin ki; şöyle yere bir kibrit parçası düşürseniz, bir kâğıt parçası düşürseniz; onun alması içün eğilseniz, Kudret de o kadar Rahim’dir ki: Ben bunu kendime muhatap yaptım; bu, bu külfeti yaptı eğildi, bunun da filmini çekin, diyor. O eğilmenin de bir karşılığı vardır. Nihayet bir kâğıdı düşürdün, kaldırdın şuradan değil mi? Artık siz onu derece derece kendiniz üzerinizde tatbik ediniz.

Ve öyle bir hâl gelir ki nihayet: Ahh, keşke biraz daha ben o âlem-i şuhûdda inleseydim. Bunlar inlemenin karşılığı imiş ha! Ne kadar az inlemişim. Biraz daha inleseydim. Yirmi-otuz sene muvakkat bir inlemeye karşı bu kadar mı? Ahh, daha inleseydim!

Enîn ü nâle seher-hîze ney nevâsı verir
Ârif-i billâha bükâdan mey safâsı gelir

Bunlar böyle kafaya gelmiş de söylenmiş değil. O safâyı duymuş da söylemiş onu o. Anlatabiliyor muyum acaba?

Şimdi dedenin gönül verdiği mânânın mürebbisi olan, mübelliği olan Zât-ı âlî… Size eski konuşmalarımda bunun birçok misallerini vermiştim ya, bunu da vermiştim fakat tekrar edeyim ki, daha canlansın. Buraya nereden girdim. Belki siz konuşurken kaybettiniz.

Hakiki medeniyet, ahlâk-ı sâfiyye, mânâ ile beraber yürüyen ahlâk, ebediyetli ahlâk, selâmet-i fıtriyyeyi bildiren ahlâk; hayat verir hayat almaz, imhâya değil ihyâya memurdur. O ahlaka sahip olan milletin ölüsü de dirisi de nakıs olan milletlere kemâl verir.

Şimdi misal: Dünyayı kesif bir zulmet perdesi kaplamıştı o vakit. Fikren seyahate çıkarsak on dört asır evvele. Bir zümre var; yer, içer, yaşar. Bir zümre var; fakir, zayıf, inler. Bir zümre var kavî, bir zümre var o kavîye taptırılır. Zayıf, kavîden hakkını alamaz. Putperestlik esas olur. Ama hangi put? Yanlış anlamayın kilisedeki put değil, insan putu.

Aciz insana tapılıyor. Zalim taptırıyor kendisine. Böyle. Bütün medeniyetler de böyle o vakit. Öyle bir hâl ki, hilkaten mütefekkir doğmuş, hilkaten mânâ ile doğmuş olan insanlar; daima her sabah bakıyorlar Kudret’e, hangi bir bucaktan bir ışık çıkacak? Nereden bir mânâ parlayacak? Nereden bir merhamet eli uzanacak? Kimse ağzını açamaz.

Beşeriyet inler fakat daima gözler Kudret’in yolunda, bakıyor. Hiç umulmadık bir yerde, hiç umulmadık bir semtte, hiiiç akla gelmeyen bir anda bir tecellî oluyor. Kudret bu! Pazar O’nun pazarı; burada açar, orada açar, şurada açar.

Nihayet öyle bir Zât lazım ki, hem mürebbi olacak, hem muktesid[33] olacak, hem hakîm olacak, hem hâkim olacak. Anlatabiliyor muyum acaba? Hem mürşid olacak, hem sahib-i burhân olacak, hem sahib-i yakîn olacak, hem sahib-i irfân olacak, hem sahib-i iz’ân olacak ve bütün vicdanlara sürûr verecek.

Öyle bir Zât olacak ki, onun yaptığını ne Musa yapabilecek, ne İsa yapabilecek, ne sair gelmiş büyük insanlar yapabilecek. Öyle bir Zât. Fakirle zenginin arasını bulabilecek, havas ile avâmın muvâzene[34]sini yapabilecek, fakir zengine düşman olmayacak, dost olabilecek, âharın[35] zararına dolmuş olan kasalar yıkılabilecek fakat hiçbir vakit herkesin kisb-i meşrûu[36], emeği, emeli, kendisine ait olan varlığı elinden alınmayacak. O kazanç başkasının sırtından çıkmışsa “Niçün kendin kazanmadın?” diye te’dip edilecek. Makamı-ı zillete dikilecek. Anlatamıyor muyum acaba?

Zira, iki üç konuşma evveli de söylediğim gibi, beşerin fıtratında Kudret tarafından... Neden bu var? Kudret: İnsan nâib-i Hak’tır. Allah nasıl malik ise kendi yerine nâib kıldığına da muvakkat bir malikiyet sıfatı veriyor. Beşerin tarifi böyledir. Beşer mâlik bil araz, memlûk bizâtihîdir[37].

İlmi tarifi bu. İnsanın ilmi tarifi budur. Mâlik bil araz, memlûk bizâtihî. Araziyyeti itibâriyle kendi kendine değil. Araz ne demek biliyor musunuz? Zât ne demek? Araz ne demek? Şimdi bunlar birer ilim. Ben size nasıl anlatayım bunları? Hah şöyle bir misalle anlatayım.

Şimdi bu ceketimi bir kurşunu gri tasavvur edin. Bu renk. Bunun rengi arazdır, kendisi zattır. Bu renk bu ceketle kaimdir. Anlatabildim mi? (“Çok güzel” cemaatten cevap veriliyor.) Araz bu işte.

İnsan mâlik bil arazdır, kendisine sahip değil. Kudret onun zatıdır, ona bir malikiyyet vermiş, arızi. O kimle kaim? Kudretle kaim. Kendisine nâib kıldığı içün “Ben malikim ya, hadi sana da müsaade ettim; arıziyyetin mucibince muvakkat bir zaman içün malik ol.” Anlatabildik mi?

İlk söylediğim yerdir burası, dikkatle dinleyin. Zevkim var bugün. İlmi tabiri kaybetme. Misal de artık anlattık değil mi? Misal. Mesela şu koyu kahverengi. Bu madenin üzerindeki renk araz, madenin kendisi zat. Bu renk buradan çıkarıp kendi kendine durmaz. Bu madene muhtaç, bununla kaim. Buna araz denir, buna zat denir.

Beşer de kendi kendine kaim değil, o hâlde arazdır. Kim ile kaimdir, Allah ile. Hah, o hâlde Kudret, mevcûdât içerisinde kendisine muhatap tutmuş, bütün sıfatlarına layık kılmış, bütün isimlerine agâh olabilecek sıfatı vermiş. O sıfatı verdiğinden dolayı “Hadi sen de malikiyet sıfatımı al” demiş. Onun içün insan daha mini miniyken, böyle ufakken, aklı temyiz kudreti bile yokken, eline bir şey verdiniz mi almak isterseniz böyle tepinir, ağlar, bırakmaz. Neden? Fıtratında var onun. Onun alınmasını istemez.

Şimdi, ya insanlar müsâvi olacak, vicdanlarında, mânâlarında, haklarında… Bir hukuk meselesi çıktığı vakitte bunun mevkii var, buna el sürülmez; bunun mevkii yok, bu tepelenir, değil. Bu hukuk meselesidir, mevkiler mülgadır. Anlatabildim mi?

Mesela canlı bir misalini yapmış bunun: Mânâdan misali getirir,  mesela İslam dininde camiye girer. Cemiyette en hakir görülen bir insan diyelim; ne bileyim, cemiyetin böyle kıymet vermediği bir insan gider, en önde bir yere oturur. Cemiyetin en büyük kıymet verdiği bir insan kimse, o da gelir...  

Belki başka bir yerde “Sen şöyle çekil burada filancanın mevkii vardır, yer ayrılmıştır filan...” Orada öyle bir şey dendi mi, denir denmez, oradaki ibadetlerin hepsi batıl olur. Allah herkese “Defolun gidin!” der. Hiçbirisinin kabul etmez. Mahalli mahsus yoktur, der. Niye? Hepiniz bence müsâvisiniz. Müsâvât böyledir, anlatabildim mi acaba? Başka türlü değil.

O malikiyyetini onun aldın mı, onun Kudret tarafından bahşedilmiş olan fıtri selâmetindeki sıfatını reddediyorsun, insanlığı gidiyor demektir, o sıfat… İki üç konuşma evveli misal vermiştim, demiştim ki: Mesela hadım yapılır, zürriyeti alınır bir adamın. Sen ne hakla alabilirsin? “Ama gine çalışıyor işte…” Efendim çalışmak iş meydana getirtmek başka, o insanın Kudret tarafından verilmiş olan o sıfatını,  o vasfını elinden almak başka. O ayrı iş.

Buna düsturlar koymuş. Dedenin kabul etmiş olduğu mânâda. Mesela diyor ki: “Yanındaki komşusunun aç olduğunu bilerek kendi karnını doyuran, bizimle alâkası yoktur. Kudret’e inanmış olarak kabul etmeyiz.” Düştü mü bir defa yıkılır gider. Şakası yok. Ama gitsin de bin defa Hacca gitsin. Allah kabul etmiyor ki, kabul etmem, diyor.

    “Şu yanındaki komşusunun aç olduğunu biliyor, değil mi?”
     Biliyor.
“Haa bildi. Bildiği hâlde, kendi karnını doyurdu. Ondan sonra da gitti imamın arkasında namazını kıldı. Ben istemiyorum öyle şey yahu! Hiç, hiç faydası yok!”

O dedenin… Sû-i istîmâl edilmiş başka. Hani imâret yapmaları… Efendim sonra miskinler yetişmiş, tembeller yetişmiş başka... Doktor, hasta öldürdü diye hastane kapatılmaz. Doktor yetiştirilir. Eczacı yanlış ecza… İki gram yerine reçeteyi yirmi gram okumuş da koyduğu ilaçla hasta ölmüş. Eczaneler kapanmaz. Adamakıllı eczacı yetiştirilir. O ayrı iş o. Mesela onu düşünüyor.

Şimdi deden diyor ki: “Eee yanındaki komşusunun aç olduğunu bilerek, kendi karnını doyuran Kudret’le alâkası yoktur.” Ben nasıl arayacağım bunu? Ya ben bilmezsem birisi varsa. O hâlde ben bunu minnetsiz bir vaziyette şuraya bir yemekhane yapayım.

Öbür tarafta da bir madde koyuyor, diyor ki: Bir adamın çalışma kudreti var, çalışma zekâsı var.  Bunları kullanmadı, tembellik etti, başka birisine yük olursa onun da bizimle alâkası yoktur. O da bizden değildir. Anlatabildik mi? İntizamında gidiyor iş yolunda. 

Umûmî ihtiyaç zamanında, büyük felaketlerde, büyük umûmî felaketlerde servetini iddihar[38] edip de meydana koymayan bizden değildir, diyor. Böyle müsâvât var, o mânâda. Şimdi… Çünkü öbür türlü olursa, o kelime oyunu olur. Yine kavî işini becerir, zayıf yine ezilir, bir şey olmaz ondan. Çünkü neden? Öbür türlü müsâvât olmaz.

Cemiyette cüz olacak küll olacak. Hepsi aynı sıfatta yaşayamaz. Yapmamış Allah. Öyle bişey açmamış, olmaz o. Öyle olduğu dakika da o, kelime oyunu olur. Laf hâlinde kalır. Herkes lağımcı olmaz, herkes mühendis olmaz, herkes doktor olmaz, herkes rençper olmaz.

Taksimat yapmış Kudret. Herkes birbirinin uzvu olur. Musiki de en yüksek perde ile bir şey çal, dinleyemezsin. Patladım, dersin. Yüksek sesler, ufak sesler birbiri ile imtizaç[39] ettiği vakitte musiki olur, dinlemeye doyamazsın.

Cemiyet içerisinde tatlı fakir, temiz zengin, sabîr, şakîr, sabreden, şükreden ne bileyim temiz kalpler birleştiği vakitte Kudret’in varlığı meydana görülür, Kudret bahçesi olaraktan insanlık meydana çıkar. Anlatamıyor muyuz acaba? Olmaz o, öbür türlüsü sahte olur.

Cüz ü küll yekdiğerinden eyler istimdâd-ı dâd. Bunu koymalı insan kafasına. Sonra herkesin istîdâdına Allah ayrı bir ilham vermiştir. Herkesin istîdâdına… Siz çok güzel koşarsınız, ben çok iyi yazarım, öteki çok iyi konuşur, beriki çok iyi yürür. O istîdâtlar dolayısıyla bu âleme gelmek mecburiyeti olmuştur.

Bir yaptığını bir daha yapmaz Allah. Âdeti öyle. Tekerrür yok benim sünnetimde, diyor.  Daima teceddüt[40] vardır, der. Bir yaptığımı bir daha yapmam, der. Anlatamıyor muyum?

Senin bu âlemde vücûd bulabilmekliğin içün muhakkak benden husûsî bir sıfatın var. Benim de bu âlemde vücûd bulabilmekliğim içün muhakkak senden üstün bir sıfatım var. O ayrı üstün sıfatlarımız sebebiyle biz bu âleme gelmişiz. Sen o sıfatların hepsini müsâvi yap. Yapamazsın ki, olmaz ki! Yapmamış ki Kudret, nasıl yapacan? Herkes siyah gözlü olsun! Hadi bakalım yap bakalım. Herkes elli sene yaşayacak. Yap bakalım! Herkes mavi gözlü olsun. Yap bakalım! Olmaz böyle şey.

Şimdi o Zât-ı âlî... İşte beşeriyet bekliyordu. Kâinatı kaplamış hüüü her taraf, manen yanıyor, insanlık namına bir şey yok. Ahh diyor,  nerden demiş? Evvela putperestliği yıktı. O maddeden başladı. Putperestlik deyince biraz evveli söylediğim gibi Kilise putu değil, insan putu. Ki insan hakları meydana çıksın. Gaye o, insan hakları.

Ebediyet mefhûmu kabul edilmedikçe insan hakkı meydana çıkmaz. O olmaz. Tabi o günkü insanların işine gelmiyordu. Bütün mevcûdât, o günkü beşeriyet cephe aldı. Biliyorsunuz hepiniz tarih okudunuz.  Bazı ince yerleri var, belki yazılmamıştır, yazılmıştır başka. Ama yani umûmî olaraktan biliniyor. Şahsiyetindeki gaye, insan hakları.

Hısımlar hasım oldu, medeniyetler hasım oldu. Evet. Kudret ki, bir insanın elinden tutarsa fayda eder mi hasım olmak filan? Yok! Fakat beşeriyete numune olabilmesi içün, bu âlemdeki hadiselerin en ağırını geçirmeklik Kudret tarafından iktizâ[41] ediyor. En ağırını görecek. En ağırını görecek. Ve hakikaten de en ağırını görüyordu.

Mesela en ağırı ne olabilir? Tekâmül etmiş bir insan içün hayatta en ağır şey evlâdına yapılan hakarettir. Öyle mi? Evet! Kayıtlı söylüyorum ama. Tekâmül etmiş bir insan içün emr-i manî böyle. Çünkü Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsinin öyle acı inkisârı[42] yok, evlâdına yapılan muamelede var. Ama hangi muamelede?  O bir hakaret muamelesi var, cinayette yok da hakarette var. Dikkat edin, şimdi anlatacağım misallerini.

Onun içün, niçün derler ya aile teşkilatında, işte bu ahlâk niye lazım? Herkes evlâd sahibidir. Şimdi “haha hiihiii” ile geçirilecek… Evet, insan aldırış etmeyebilir ama yarın kendi başına geldiği vakitte çoook acı hisseder. İnsaniyet makamına çıkmışsa, çıkmamışsa o da ayrı bir iş.

Ebu Leheb’in bir oğlunda bir kızı, diğer oğlunda bir kızı var. Kudret’in cilvesine bak!
Ne dedim? Beşeriyetin bu âlemde geçireceği sahnenin en ağır kısmını, kendisi numune olmak içün kendisinde, Kudret tatbik ettirecek.

Ebu Leheb de amcası. Bir gün geldi içeriye. Reis adam Ebu Leheb, çağırdı oğullarını: “Daha ne vakte kadar bunun kızını tutacağınız, dedi. Ne vakte kadar tutacağınız? Dövün, sövün, hakaret edin, kapıdan dışarı fırlatın. İkisini de. Ve meclisine gidin bu muamelenizi de kendisine anlatın.” dedi.

Aynı hakareti yaptılar. Onlar da ağlayarak Mürebbi-i ukûlun yanına geldiler. Sultan-ı Resûl dostları ile beraber bir mecliste bulunurken, onlar da geldiler. Senden böyle intikam alacağız, dedi ve kızlarını da böyle  fırlattık, dışarıya attık, dedi. Fahr-i Âlemin de mübarek yakasından tutup, yaptığı şekli, böyle fırlattık diyerekten çekti gittiler.    

Demek ki, evlâda yapılan muamelede işin şekli, tekâmül etmiş olan insanda başka türlü oluyor. Ki hiçbir kimseye Resulullah böyle dememiştir: Kudret’e hitaben: “Görüyorsun ya Rabbi!”

Uhud’da dişi şehit düşmüştür, yüzü parçalanmıştır. En büyük felaket gelmiştir.

     Ne olursun, diyorlar. Bir defacık müracaat et Hakka. Bunlar muzmahil[43] olurlar.
     Bilerek yapmıyorlar, diyor. Etmiyor.

Fakat orada “Görüyorsun Ya Rabbi. Bir tek arzum var. Bir canavara parçalat!” Hakîkaten de bir seyahatlerinde, onlar bir ticari seyahatte bir yerde konaklamışlar. Bir arslan geliyor. Yüz küsur kişi oldukları hâlde uyurlarken hepsini kokluyor kokluyor, onları buluyor, parçalayıp gidiyor.

Benim söylemek isteyeceğim şey burası değil fakat mevzû buraya uğradı da… Ya ne demek istiyordum? Buradaki mevzûun bize lazım olan yeri: İnsan tekâmül ederse en ağır musibet, evlâdına yapılan hakaret diye tarif edilmiştir. Şahsına yapılan hiiç, malına yapılan hiiç… Burada tahammül olmuyor, Kudret çok fena şey ediyor, el koyuyor.

Şimdi, tabiatiyle insan hakları meydana çıkacak. İnsan Hakları meydana çıkması içün zulme divan durulmayacak. Zalimi mazlum yetiştirir, diyor. Onun için düsturu koyuyor. “Bir kimse zalimi bildiği hâlde ona yardım kastı ile beraber yürüdü mü, bizimle alâkası yoktur.” Bu sefer kendini taptırtan, kendi kendine düşüyor: “Eyvah, diyor. Bizim iş kendi kendine düştü.”

Öyle cephe alıyorlar, böyle cephe alıyorlar. Nihayet ana vatanından hicret ediyor, çekiliyor, çıkıyor. Bir kızı hasretine dayanamıyor geceleyin kavuşmak üzere giderken, Dâru'n-Nedve’de verilen bir karar üzerine “Kim öldürebilir. Kendisine şu kadar para verilecektir.” Biri çıkıyor; ben o işi yaparım, diyor. Paraya tamahı…  Para malum ya, acayip bir şey. Hayırda da çok yarar, şerde de çok fenalık yapar.

Bir ok atıyor arkasından. Hamileymiş, iskat-ı cenin oluyor. Çocuk düşüyor. Ve o Ahirete gitmesine sebep oluyor. Ondan da Mürebbi-i ukûl çok fazla müteessir oluyor, mahzun oluyor. Gün geliyor, zaman geliyor, bütün iş Hakk’ı arayanların eline geçiyor. O adam da nadim oluyor. O adam da nadim oluyor. Bir gün geliyor, diyor ki:     Efendim bir ricam var. Yalvarırım size. (Ağlıyor çok) Benim size inandığıma, sizin beyanınızı tasdik ettiğime siz şahit olun ve beni imhâ edin!
     Niçün, diyor.
     Ehh...
     Ben diyor, imhâya gelmedim ki! Biz hayat almaya gelmedik, hayat vermeye geldik. Hem sûrî[44] hem manevi, hem bu âlemin hayatını, hem Hakk’ın yanındaki hayatı. Ne demek, hayat al!  Ben o cins adam değilim, diyor.
     Ferş[45] ile arş arasında benden alçak adam yok. Benim alın, diyor. Yalnız beni kabul edin ki, “inanmıştır” deyin. Siz tasdik edin “Bu inanmıştır” deyin Kudret’e karşı. Beni alın. Çok ısrar ediyor.
     Soruyor: Senin suçun nedir bu ısrarında?
     Sormayın, diyor. Ben diyor, sizin kızınızın katiliyim. Cahildim, iğfal edildim. Bu cinayeti irtikâp ettim. Şimdi vicdanım recmediyor. Beni derhal imha edin. İmha edin yalnız seni de kabul ettiğimi, tasdik ettiğimi kabul edin.
O vakit, o Zât-ı âlî, ondan fazla ağlayarak. Ağlayan cinayeti yapandan fazla ağlayarak Kudret’e hitaben ve yanındaki dostlarına dönerek:
     Evlâdım evlâdımdır, ciğerpâremdir, yanarım.  Hâlâ içim yanar fakat bunun hâline evlâdımdan fazla yanıyorum şimdi. Ya Rabbi bunu bana bağışla.

Var mı böyle bir medeniyet? Kurulabilir mi? Olabilir mi? Ümit edilebilir mi? Olmaz!

Dedenin gönül bağladığı mânâ böyle bir mânâ idi. Anlatabildik mi? Böyle bir yani böyle ulu orta, ahmakçasına, hiçbir şey bilmezcesine, öyle bir mânâ değil.
Bugünkü konuşma bu kadar yeter.


[1] Rükn: 1. Direk. Esas. 2. Kuvvet
[2] Taharri: Aramak. Araştırmak. İncelemek. Araştırılmak.
[3] Hutur: (Hatıra) Gelme, (zihne, fikre) doğma
[4] Ariyet: Geri verilmek üzere, geçici olarak alınan, eğreti.
[5] Müstear: Eğreti, takma, geçici.
[6] Cali: Sahtelik, yapmacıktan.
[7] Cevâsis: (Tekili: Casus) Casuslar. Gizli şeyleri araştıranlar. Gizlilikleri öğrenip bilenler.
Cevasisü’l-kulûb: Kalplerin casusları; insanın kalbinde olup biteni gizlice yoklayan, niyetleri,    eğilimleri ve gizli hâlleri bilen kimseler.
[8] Neş’et-i sâniye: İkinci yaratılış
[9] Mesdûd:  ("sedd: kapamak, tıkamak”tan mesdûd ) Önüne çekilen bir setle kapanmış, kapalı.
[10] Şadravan: (Fars) Şâdurvân, şadırvan
[11] Mahz: Safi ve hâlis. Katıksız. Sırf. Hâs. Bir şeyin tâ kendisi, aslı. 
[12] Câme: Elbise, çamaşır, giyecek şey
[13] Tecellüd/Tecellüt: Kendini şecaatli ve cesâretli göstermeğe çalışmak
[14] Himâr: Eşek, merkez. 
[15] Nâle: İnleme, inilti (bkz: feryâd).
[16] Zübde-i Kâinat: Kâinâtın özü, en seçkin, en değerlisi
[17] Semen-i kalîl: Az bir bedel
Tevbe Suresi 9. Ayet-i Kerimede geçer: اِشْتَرَوْا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَنًا قَل۪يلًا فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Meali: Allah'ın ayetlerini az bir değere sattılar da, böylece insanları Allah yolundan engellediler. Onların yaptıkları gerçekten ne kötüdür.
[18] İrtisam: Resmi çizilme, resmi çıkma. İzdüşüm.
[19] Sinnen: Yaşça
[20] Hasna: Güzel, iffetli ve namuslu kadın
[21] Halâvet: Hoşluk, tatlılık, zevk.
[22] Tezkiye: Temizlemek, arıtmak, temize çıkarmak
[23] Müdrik: İdrak etmiş, yetişmiş, kavuşmuş
[24] Meyus: Üzgün, ümitsiz, umutsuz, moral bozukluğu içinde olan
[25] Dimağ: Beyin
[26] Câlî: Yapmacıklı.Suni.Samîmî ve içten olmayan, sahte
[27] Muvakkat: Geçici. Belirli bir zamâna mahsus olan, az süren, sürekli ve devamlı olmayan.
[28] Riyaziye: Matematik
[29] Müstağrak: Batmış, dalmış, içine gömülmüş, garkolmuş.
[30] Taaffün: Çürüme sonucu kokma, bozulma. Kokuşmak.
[31] Hubut: (ﻫﺒﻮﻁ) i. (Ar. hubūYukarıdan aşağıya inme
[32] Huruc: Dışarı çıkma, yararak dışarı çıkma, çıkış. Göç etme, göç.
[33] Muktesid: İktisadlı, tutumlu. Malını, ömrünü, vaktini boşuna geçirmeyen
[34] Muvazene: Denge
[35] Âhar: Gayrı, başkası
[36] Kisb-i Meşru: Meşru kazanç.
[37] Malik bil araz, memluk bizâtihî: Sahibinin sayesinde geçici bir mülke sahip olmuş, özü itibari ile kul/köle
[38] İddihar: Bir şeyi ihtiyaç zamanı için saklamak; malı biriktirip yığma, "kenz"in eş anlamlısı.
[39] İmtizaç: Bağdaşma, kaynaşma, uyuşma, uygunluk.
[40] Teceddüd: Yenileşme, yenilik.
[41] İktiza: Lâzım, ihtiyaç. Gerek.
[42] İnkisâr: 1-İlenme, bedduâ, intizâr. 2- Kalp kırılması, gücenme.
[43] Muzmahil: Çökmüş, yıkılmış, yok olmuş, perîşan duruma gelmiş.
[44] Sûrî: Zâhir görünüşte; hakîki, ciddi ve samimi olmayan
[45] Ferş: Yer. Yeryüzü.

10 yorum:

Güzel, şu dört duvarı bununla ışıklandırdın burada oturuyorsun; fakat kendi iklim-i vücûdunda ki sarayının odasını, kalp denen o muazzam beytini, acaba hangi numaralı ışıkla ışıklandırıyorsun. Kanaatime göre galiba hiç ışık yok. Olsa birbirimize sarılırız.

Şimdi bu muamele kısmında, bu âlemde hepimiz birçok sıkıntılar çekeriz. Çekeriz, böyle kurulmuş bu pazar. Ve bunu bilin ki; şöyle yere bir kibrit parçası düşürseniz, bir kâğıt parçası düşürseniz; onun alması içün eğilseniz, Kudret de o kadar Rahim’dir ki: Ben bunu kendime muhatap yaptım; bu, bu külfeti yaptı eğildi, bunun da filmini çekin, diyor. O eğilmenin de bir karşılığı vardır. Nihayet bir kâğıdı düşürdün, kaldırdın şuradan değil mi? Artık siz onu derece derece kendiniz üzerinizde tatbik ediniz.

İlk söylediğim yerdir burası, dikkatle dinleyin. Zevkim var bugün. İlmi tabiri kaybetme. Misal de artık anlattık değil mi? Misal. Mesela şu koyu kahverengi. Bu madenin üzerindeki renk araz, madenin kendisi zat. Bu renk buradan çıkarıp kendi kendine durmaz. Bu madene muhtaç, bununla kaim. Buna araz denir, buna zat denir.

Beşer de kendi kendine kaim değil, o hâlde arazdır. Kim ile kaimdir, Allah ile.

Şimdi deden diyor ki: “Eee yanındaki komşusunun aç olduğunu bilerek, kendi karnını doyuran Kudret’le alâkası yoktur.” Ben nasıl arayacağım bunu? Ya ben bilmezsem birisi varsa. O hâlde ben bunu minnetsiz bir vaziyette şuraya bir yemekhane yapayım.

Öbür tarafta da bir madde koyuyor, diyor ki: Bir adamın çalışma kudreti var, çalışma zekâsı var. Bunları kullanmadı, tembellik etti, başka birisine yük olursa onun da bizimle alâkası yoktur. O da bizden değildir. Anlatabildik mi?

Taksimat yapmış Kudret. Herkes birbirinin uzvu olur. Musiki de en yüksek perde ile bir şey çal, dinleyemezsin. Patladım, dersin. Yüksek sesler, ufak sesler birbiri ile imtizaç[39] ettiği vakitte musiki olur, dinlemeye doyamazsın.

İnsan mâlik bil arazdır, kendisine sahip değil. Kudret onun zatıdır, ona bir malikiyyet vermiş, arızi. O kimle kaim? Kudretle kaim.

Tekâmül etmiş bir insan içün hayatta en ağır şey evlâdına yapılan hakarettir

İnsan tekâmül ederse en ağır musibet, evlâdına yapılan hakaret diye tarif edilmiştir. Şahsına yapılan hiiç, malına yapılan hiiç… Burada tahammül olmuyor, Kudret çok fena şey ediyor, el koyuyor.

Zalimi mazlum yetiştirir, diyor. Onun için düsturu koyuyor. “Bir kimse zalimi bildiği hâlde ona yardım kastı ile beraber yürüdü mü, bizimle alâkası yoktur.”

Yorum Gönder

 
Şemseddin Yeşil - Tüm Hakları Saklıdır..
Designed by CruelKeSh | 2017