130 (21.10.1962) 98dk (175)
Ahlâk mevzûu üzerinde devam etmekte... Mevzû başlıca iki
esasa ayrılmıştı. Birine vazifeden doğan ahlâk diğerine aşktan doğan ahlâk tesmiye
etmiştik. Vazifeden doğan ahlâkın menbaı akıl, aşktan doğan ahlâkın menşei,
annesi kalp. Gerek akıl, vazife, aşk, kalp; bunlar mânâ-i insânîye ait birer
vasıf olması hasebiyle, mevzûun asıl rüknü[1]
insan mefhûmu üzerinde. Ve zor olan kısmı da bu, insan.
Hemen her konuşmada tekrar ettiğim gibi; insan suret itibariyle nihayet elli,
altmış, seksen, yüz kiloluk bir varlık. Nihayet iki metre uzunluğunda bir
çukurun istîâb edebileceği bir tecellîye mazhar olmuş. Fakat onun bir vicdân-ı
kibriyâsı var, bir mânâ-i ihtivâsı var ki kâinatı muhit. Şimdi bu iki veçheye
sahip olan bu varlık nasıl tarif edilebilir? Tabiatiyle beşerî takatle hakkı
ile tarif edilemez.
Kudret, bizi bize vermiş de ve “Kendinizi arayın!” diye bizi
bu âleme de sevk etmiştir. Bu âleme gelmekten gaye herkes kendisini aramak içündür.
—
Acaip! Kendimizi aramaya mı
geldik?
Evet! Kendimizi aramaya geldik. Herkesin ilk vazifesi ve son vazifesi: Kendisini taharri[2]dir, kendisini aramaktır. Bilecek, bulacak, olacaktır. Fakat çi faide ki, kıyl-i kal ile, dedikodu ile, hasedle, kinle, buğz ile, adavetle, riya ile, gadapla, şehvetle; ömür tükenir, geçer, mahrum olarak gider. Bunlardan ahlâk pûtesinde kesâfetini letâfete inkılap ettirenler, zulmetini nura çevirenler nihayet kâm alırlar. Bilirler, bulurlar, olurlar; asıllarına rücû ederler. Bugünkü konuşacağımız mevzûun neticesi bu.
Bu âleme yüklü olaraktan gelmişiz. Her fert, hepimiz…
Dünya denilen o iptila âlemi, gelmesinde gitmesinde ihtiyârımız olmayan bu
sahne-i şuhûd, o kadar bir dar’us-sürûr değildir. Burada insanın ya elemi
vardır yahut emeli vardır veyahut ikisi birden vardır. Düşünecek olursan kendi
kendine “evet” dersin.
Şu dakikada bir an içün düşün: Ya elemin var ya emelin var. Ya
bir şeyi istiyorsun yahut bir ıstırapla kıvranıyorsun. Bunun hepsi de netice
itibari ile bir elemdir. Senin birçok saadet diye tavsiye etmiş olduğun
şeylerin perdesini kaldıracak olursan eğer aşk ve îmân çerçevesi dâhilinde
değilse; bir cife, bir ıstıraptan başka bir şey değildir.
Kudret öyle Kudrettir ki; insanı yirmi sene evvel bir
hadisenin karşısında kahkaha ile güldürür; aynı hadiseyi yirmi sene sonra önüne
diker, hüngür hüngür ağlattırır. Ve bunlar tarih-i âlemde insanoğlunun başından
gelmiş geçmiştir.
İnsanın kalbi havâtırdan hâli değildir. Hatırdan hatıralardan…
Elinde değil. Boyuna bir akıntı var. Yirmi dört saat zarfında kaç bin şey hatırından
hutur[3]
eder, acaba tespit edebilir misin? Kudret onun da sana imkânını sana
vermemiştir. Bir sel akar ki, hariçte görmüş olduğun sele, nehre benzemez. Öyle
bir akıntı vardır ki iklim-i vücûdunda, o havâtır nehri aktığı vakitte: “Onu
şöyle bir kova ile önleyebilir miyim bir set çekilebilir mi?” Ona imkân mı
vaar. Ne mümkün!
O bir saniyede hatırından hutur eden şeyi kudretinle sen
kendin tespit edemezsin. O kadar da acizsindir. Fakat icabında gaflet gelir;
semayı deler gibi bakarsın, yeri ezer gibi basarsın. Neticede uyursun da, değil
mi?
Uyudun mu, bütün davan batıl kardeşim! Ne kadar varlık davan
varsa… Kendi kendine azametin, kibrin, nahvetin, benliğin, hepsi birden
uyuyunca çürüdü. Hiçbir tanesi kalmadı. Çünkü uyudun. Zalimle mazlum bir olur
uyku ile, hâkimle mahkûm bir olur uyku ile.
Uyuduğun vakitte ilmin, şuurun, aklın, debdeben, tantanan,
cehlin nen varsa heyet-i umumîsi alınır. O hâlde o, her an senden alınıp
verilen bir şeydir. Demek ki senin malın değildir eldeki varlık; ariyettir[4],
müstear[5]
alınır. Her şey fanidir. Tabi biter, tükenir. O hâlde niye benlik yarışına
çıkıyorsun Kudretle? Nihayet: Yer, adamı yer! Anlatabiliyor muyum acaba?
Dava ortada. Aksini ispat etmek kudretin varsa ispat et!
Kaldır beşeriyetten aczi. Kudret her ne tecellîsi zahir olmuşsa senin iklim-i vücûdunda
onun birer misalini vermiştir ki, bocalamayasın diye. Binaenaleyh gelmemiz de
gitmemiz de ihtiyârımız yok. Bu bizim konuşmamızın sofrasının ekmeğidir. Bunu
her konuşmada tekrar ederiz ve işitenler yaysınlar söylesinler diye. Çünkü
insanlar acayiptir.
Züğürtlük insanı
maneviyata sevk eder, o makbul değil. İnsan; sinni ilerler, kudreti gider,
gözündeki nur azalır, pazusundaki kuvvet eksilir, cebindeki servet tükenir, ondan
sonra boynu bükülür. Bu makbul değil. Kudret elindeyken, kuvvet yanındayken...
Buna karşı idrak-ı tam ile yaşar da havâtırının… Ne diyordum:
İnsanın kalbi havâtırdan bir an hâli değil. Havâtır da ya şerr-i mahz olur ya
hayr-ı mahz olur. Ahlâk şerr-i mahzı, hayr-ı mahza tebdil eder ki; insan, neticede
selâmet-i fıtriye ile gelmiştir, yine gidişinde selâmet-i fıtriyeye sahip olsun
diyerekten. Dert bu.
Şerr-i mahz olduğu vakitte beşeriyet inler; kimsenin
kimseden emniyeti kalmaz, itimat kalmaz, aile teşkilatı soğuk bir cehennem
veyahut tahammülü gayet güç sıcak bir cehennem
mahali olur.
Cemiyetlerde herkes birbirine gülümsemesi hoş biçimde
durması câlî[6]dir,
sahtedir. Netice itibari ile mâfevk bir Kudret’e tabi olmaktan kendisini gani
tutar. Mâfevk bir Kudret’e tabi olmaktan kendisini gani tutunca insan derhal zulme
elini uzatır. Aciz kalınca kuvvete yapışır, kuvvete yapışınca da beşeriyet inim
inim inler.
İstediği kadar teâlî etsin, istediği kadar terakkî etsin.
Viran kalp yapamıyor ya… Faydası yoktur o teâlinin terakkînin. Gönül
alamıyor ya, insanlığın kalbine sürûr sokamıyor ya. Semaya çıkacakmış! Nereye
çıkarsa çıksın. İsterse arşa çıksın.
Evet, Büyük Kitap da onu söylüyor “Beşeriyet bir gün semada
gezecek” diyor. Daha bugünkü fennin bulmuş olduğu şeyler gayet basit şeylerdir.
Ondan daha çok büyük şeyler olacak. Daha büyük şeyler olacak.
Büyük Kitab’ın vermiş olduğu haberlerde... Mesela dünyanın
en yüksek dağı nedir, irtifaı? Biliyorsunuz. Hepiniz okumuşsunuzdur, ilk
mektepte bile okutuyorlar. Şu irtifada bir dağ. O dağın irtifaından daha yüksek
gemi yapılacak. Bunun haberi vardır. Bütün semâvâtta insanlar irtibat teşkil
edecek. Bunun beyânı vardır. Fakat bu değil hüner. Bunlar adi terakkîdir.
Tabip insanı muayene ederken idrarına bakar, kan tahlili
yapar, ne bileyim nabzına bakar, röntgenini çıkarttırır, kazuratına bakar
nihayet bir teşhis kor. Anlatamıyor muyum?
Bir de tabib-i rûh vardır, tabib-i mânâ vardır. Onlara cevâsisü’l-kulûb[7]
denir. O da insanın kalbinin içerisindeki, gönlünün içerisindeki İlâhî
Kudret’teki bağına bakar. Hastalığın ahlâk üzerindeki düşkünlüğün derecesi
neresi ise orada acaba hangi ilaçla bu insan tedavi edilebilir; edilir mi,
edilmez mi? Müzmin midir, gidici midir, bulaşık mıdır?
Manevi rahatsızlığın sirâyeti bilir misiniz, maddi veba sirâyetine benzemez.
Onu bir iğne ile netice itibari ile belki önleyebilirsin ama beriki öyle kuvvetli
sirâyet eder ki bir an içerisinde bütün dünyaya birden geçer. Haberin olmadan
gönlünün içerisindeki mânâyı adamın çalarlar. Haberin olmadan dün ahlâklı bir
insan gezerken, bugün kaskatı bir adam olabilirsin.
Belki böyleleri de içinizde yahut gezdiğiniz gördüğünüz
ahbabınızda tesadüf ettiğiniz olabilir. “Yahu filan adam ne kadar güzel bir
adamdı, birdenbire değişmiş.” Zavallı kim bilir hangi mânâ rahatsızlığına
birdenbire uğradı da sirâyet etti. Kalbinin içerisindeki o büyük mânâ: “Ben
istiskal kabul etmem. Hem bedava geleyim hem de sen bu şekilde
karanlıkta beni bırakırsın” dedi, çıktı gitti de zavallı bir vaziyete düştü. Böyledir
bu.
Geçen konuşmada söylediğim gibi: Beşeriyet bir vakit
etrafındaki karanlığı izâle içün odun parçasının ışığı ile yapardı. Çıralı bir
ağacı alır yakar, zulmetin izâlesine çalışır. Terakkî etti; nihayet yağ fitilli
yağlan, mumlan, nihayet petrollen, nihayet havagazı ile, nihayet bugün
gördüğümüz şu elektrikle. Ki bir gün gelecek bu da nihayet belki bir odun
parçasının ışığı gibi kalacak.
Beşeriyet o kadar teâlî terakkî edecek. Maddi terakkisi, mânâsını
bilmem. Güzel, şu dört duvarı bununla ışıklandırdın burada oturuyorsun; fakat
kendi iklim-i vücûdunda ki sarayının odasını, kalp denen o muazzam beytini, acaba hangi
numaralı ışıkla ışıklandırıyorsun. Kanaatime göre galiba hiç ışık yok. Olsa birbirimize
sarılırız.
Orada ışık olduğu dakikadan itibaren; ben kendimi sende, sen
kendini bende görürsün. Ben sende kendimi müşâhede ettiğim vakitte sana hain
bir nazarla bakabilir miyim? Sen kendini bende gördüğün vakitte, kendini
benimle müşâhede ettiğin vakitte bana fenalık yapabilir misin? Sen ben, ben sen
olurum. Hepimiz birleştiğimiz vakitte O oluruz. Nihayet netice ne olur? Artık
herkesin irfanı verir o neticeyi. Onu da ben söyleyecek değilim ya! Acaba
anlatamıyor muyum?
İnsan ebediyet ve neş’et-i sâniye[8] imânıyla, o aşk ile yaşamadıkça felâha kavuşamaz. Olmaz.
— Ne demek bu?
Kendi iç âlemine doğru nazar eder de henüz bâb-ı Kudret’e taalluk
eden kısımda; fen, felsefe, ilm-i sûrî mahdut bir sahaya gelmiştir. Erbâb-ı hakîkat
kapalıdır, mesdûd[9]dur.
Anlatabiliyor muyum acaba? O kapı daha henüz açılmamıştır. İstikbal ise, onun hâlleri
ise nâmütenâhîye gider.
Bu zulmeti izale
edebilecek tek bir nur vardır: O nûra, nûr-u mânâ derler. Kudret’in pek sezerek,
pek benimseyerek; beşeriyete ücretsiz, külfetsiz, minnetsiz, tarafından
göndermiş olduğu Hazreti İnsanlarda bulunan o mânâ-i küllidir. Anlatabiliyor
muyum? Buna bir misal vereyim size. Çok eski konuşmalarımda vermişim.
Beynelmilel bizim bir adamımız vardır; İbn-i Sina, Reisü'l-Etibba.
Dünyaya kendisini kabul ettirmiş hâlâ tıpta kanunları var. Günü yapılır.
Medeniyetini taklit ettiğimiz saha, ismi anıldığı vakitte oranın ilim adamları;
kalkar, hürmetle yarı beline kadar eğilir. Her sahada tekâmül etmiş bir adam.
Onun bir Yahudi talebesi var. Yahudi başka Musevi başka.
Tabirime dikkat edin. İkisini birleştirirler. Ayrı ayrıdır onlar.
Zeki, kabiliyetli, yılmaz, azimli, çalışkan… Dokuz sene
okutmuş bunu. Ama o dokuz sene bizim şimdiki okuyuş tarzımıza nispeten doksan
sene gibi. Mesela dizinin dibinden ayrılmıyor. Hâl-i istirahatte, hâl-i mesaide,
herhangi bir şeyde daima not ediyor soruyor, ayrılmıyor.
Günlerden bir gün İbn-i Sina hastalanmış. O da yanında yatıyor aynı hücrede. Nısfu'l-leylde uyanmış. Seslenmiş:— Bana demiş, şu karşıki şadravan[10] -akıyor böyle- oradan bir bardak su getirirsen, iyi olacağım gibi geliyor.
İstiyor. Çünkü bir emir vardır. Belki o gün o, o emri biliyor. Şüphesiz ki bilir ve onu keşfediyor. Nedir o?Beşeriyetin Fahr-ı Ebedîsi der ki: “Hastalıklardan bazı hastalık vardır ki, ilacı o hastanın kuvvetle iştahası olan maddeye gizlenmiştir.”
Ama sakın sen bunu işittin de öyle amel etme! Onun ehlini
bulacaksın “Bu öyle mi?” diyeceksin. Sonra yanlış bir şey yaparsın, geçer
gidersin. İnsan söylemeye de bazı şeyi korkar. Anlatabildim mi acaba? O ayrı
bir iş. O, kendi doktor, belki bu emri gözünün önünde tuttu. Kendisini muayene
etti. “Hah! Bu, buraya uyuyor” dedi. O ayrı. Kar da yağıyor soğuk.
— Bak, demiş; senden su istediğim karşıki çeşmenin, sırayla çeşmenin önüne bak, insanları görüyor musun?— Evet!
— Bunlar nısfü’l-leylden sonra harim-i ismetlerinin koyunlarından çıkmışlar, gelmişler. Burada yalnız bir bardak doldurmak değil; kollarını sıvamış, bacaklarını sıvamış, şakır şakır dumanları çıkaraktan yıkanıyor. Bunlar yüzünü görmediği, sözünün edasındaki tonu işitmediği bir habere gönül vererekten bu işi yapıyorlar. Ben sana dokuz sene emek verdim, demiş. Ve bugün ben ölürsem benim yerime sen kaimsin. Benden sonra ben oldun. Ben sana dokuz sene emek verdim fakat çi faide şu karşıki sudan yarım saat evvel sana bir bardak su getirttiremedim. Bak! Yüzü görülmeden, sözündeki an işitilmeden görüyor musun demiş, ne şekilde bir habere gönül vererekten insanları toplamış orada ki. Buna nübüvvet kuvveti derler arkadaş. İki de bir de bana, şunu ilan etsene deme! O maddi kuvvet, o câh kuvveti, o masa kuvveti, o saltanat kuvveti püfftür yeldir, gelir geçer. Fakat bu kuvvetin tarifi olmaz. Bu böyle asârından anlaşılır. Buna gönül işi derler. Anlatabiliyor muyum acaba? Bu gönül işi.
Bu ya hayr-ı mahz[11]dır, doğrudan doğruya bu hatır ve havâtır hayırdır veya şerri mahzdır. Bunun ikisi de insan içün mümkün olan terkîplerdir. Şimdi senin iklim-i vücûdunda, mânândaki havâtırı hayr-ı mahza inkılap ettirecek müessesenin adına ne derler? Ahlâk derler. Anlatabiliyor muyum acaba? Ahlâkın tarifini yaparken... Ahlâk.
Suret elbisesinden çıkacaksın. Suret elbisesinden
çıkaracaksın. Beşeriyet libasından soyunacaksın, iç âlemine gireceksin. O âlemde
yıkandıktan sonra sende bir zevk hâsıl olacak, o zevkte “kimim?” diye sual
soracaksın. Anlatabiliyor muyum?
Evvela suret elbisesini çıkarmadan, beşeriyet libasından
soyunmadan, iç âlemine dalmadan, o hamamda kirini yıkanmadan, o aşka girmenin imkânı
yoktur. Hani “Ben elimi kolumu sallarım da, adam ben de girerim!” Yook kardeşim!
Gayet zor bir şey. O vakit soracaksın kendi kendine “Ben kimim?” diyeceksin.
Çünkü insan makam-ı nefiste kaldığı müddetçe Ehl-i kalp
olamaz. Ehl-i kalp olmadıkça da aşka kadem basamaz. Kalıbın kulu olmak
başka, kalbin yavrusu olmak başka. O sahaya girecek, ben kimim diyecek, nerden
geldim diyecek, ne içün getirildim diyecek, nereye götürüleceğim diyecek ve
bunların cevabını da gönlünden alacak. Deden böyle yaşardı. Muhasebe-i nefs ile
yaşardı. İmdadı senden benden, şundan bundan, nihayet fani olan şeylerden medet
ummaz…
Mesela bazı insan: “Canım der, terk ettimdi ama ne yapayım. O kadar musibet isabet etti ki, bu musibeti izâle edebilmek içün; üç senedir şu vücûdumu tahrip etmişti, kalbim bozulmuştu, nihayet çocuğumu doktora götürmüştüm. Çocuğun asabının bozukluğundan doktor bana sordu: ‘Sen çok müskirat kullandın mı hayatta?’ Kullandım. ‘Çocuğunun belası senden geçmiştir.’ Bu bana tesir etti. Ben bunu üç senedir bırakmıştım amma bugünkü hadiselerden de isabet eden, benim hisseme olan birtakım şeylere dayanamadım, tekrar başladım. Neyse bir kendi kendimi yine aldattım.”
Kardeşim, buradan alacağın kuvvet, îmândan alacağın kuvvetten daha mı kavîdir?” Anlatamıyor muyuz? Daha mı kavîdir? Neden ondan istimdât etmedin de ondan istimdât ettin?
Aklını nâra inkılap ettiren bir şeyden medet umuyorsun da aklını nura
inkılap ettiren bir şeyden niçin istimdât etmiyorsun? Bu kapıyı açan
kapının adına Aşktan doğan ahlâk derler.
Oraya girdi mi mevcûdât, O’nun nazarında harf hâlinde kalır,
harf, harf!
Neden? Yükü iman çeker de ondan. Bu âlemde yükü ben…
Bir, insan yüklü gelmiştir. Yükü niye çekiyor? Konuşmaya
başlarken öyle demiştim. Herkes yüklü gelmiştir. Saâdete kavuşayım diye çeker.
Saâdete kavuşmak. Saâdete kavuşmak…
Saâdet ne ile olabilir, kavuşulabilir? Onun geçen
hafta konuşmasını yaptım ama bazı kimseler anlayamamışlar. Evet, biraz da ben
anlatamadım, kabahat bende. Zor geldi galiba, cümlenin anlatış
tarzını beceremedim ben.
İnsan, kendi mânâ-i enfüsîsinde vücûd-u ruhîsi ile baş
başa kaldığı zaman… O ne demek? Evet…
Hemen hemen her konuşmada misal olaraktan anlatayım diye
çırpındığım gibi, yine tekrar edeyim. Eski konuşmalarımda görmediğim arkadaşlar
var, onun içün tekrar ediyorum. Bu gömlek bu tenimin, bu şu beyaz şey tenimin câmesi[12]
gömleği. Tenimle münasebeti var, temas ediyor, değil mi?
Fakat bunun, benim tenimden haberi var mı? Yok!
Tenimden haberi var mı bunun? Haberi olsa bağırırım şimdi bak! “Ayy” diyorum.
Anlatamıyor muyum? Haberi yok. Tenimden haberi yok.
Şimdi bu tende benim canımın gömleğidir. Bu tenimin de
canımdan haberi yok. Anlatabildim mi acaba? Tenimin, benim canımdan haberi
yok. İnsan bu ten vücûdunun haricindeki asıl vücûdu ile baş başa kaldığı zaman…
Onla ekseriyetle ne vakit kalırsın baş başa bilir misin?
Musibet isabet edince.
Gel şunlan bir de ferah vaktinde kal bakalım. Tadını gör. Onla kalıyor adam ama
büyük felaketlerde.
Ne benlik kalır, ne senlik kalır, öyle bir boyun bükülür, burun sızlar derhal. İşte o kendi iç âleminde ruhunun maâdına
döndüğün vakit… O ruhunun maâdına dönüş, mebdeine vusûl, îmân ile olur. Orada bir sabr-ı tecellüdî[13]
hâsıl olur ki nazar-ı ibretle; nimetle nikmet, lütufla kahır müsâvi olur.
Anlatabiliyor muyum?
O lütufla kahır, nimetle nikmet müsâvi olunca; ehl-i hakîkatin,
makam-ı insaniyete çıkmış olan Hazreti İnsanın tarifinde “mesud adam” diye
tarif edilen mesud adam odur.
Neden mesuttur? Nikmetle nimet, lütufla kahır sabrın… Sabr-ı tecellüdî diyorum
bir de sabr-ı himâri[14]
vardır, o değil! Anlatamıyoruz galiba! Yine anlaşılmıyor. Ama bunun daha açıkçasını
bakalım bir iki konuşma sonra… Misaller bulayım da... Hâlim de olursa, daha iyi
anlaşılır.
O vakit mesud oluyor insan. İnsan yoksa mesud olması içün şu
kadar paraya malik olması, bu kadar servete malik olması, şöyle bir câha, böyle
bir rütbeye, şöyle bir masaya, böyle… Yok!
Mesud olmak demek, yük çekmemek demek. Kendi çekmiyor
yükünü, yüklü ama yükünü başkası taşıyor. Kim taşıyor insanlar mı? Hayır hayır!
Öyle bir yere yükünü vurmuş ki, îmânı taşıyor. Rıza hâsıl oluyor, Kudret
razı oluyor. Kudret razı olunca işte o adam mesud oluyor.
Yoksa kendi kendine tecrübe et bak! Şöyle olur böyle olur,
yine insan hayır der. Parası olur yine hayır der. Ağzı ile demez ama hâli der
onun, adamın hâli der. Bakarsın ki çok sıkıntı içerisindedir, o bir sene, iki
sene... Birdenbire bir genişlik gelir. Yine o genişliğin haftasında yine
kaşları çatılmış. Ne o yahu? Sıkılıyorum, der. Niye sıkılıyorsun? Ben de
bilmiyorum der.
Neden?
Ruhunun maâdında
biraz evveli birer birer tarif ettiğim devreleri ikmâl edemediğinden dolayı. Makâm-ı
aşka çıkamadığından dolayı. O îmânın neticesinde hâsıl olan o büyük sabrın
vermiş olduğu nazar-ı ibretle mevcûdâta bakıldığı vakitle, nimetle nikmetin müsâvi
bir şekilde tecellîsinden bir menbadan zahir olduğunu göremeyişinden dolayı…
Anlatamıyor muyuz acaba? Ondan yoksa başka bir şeyden değil. Mesud olamıyor.
Yoksa sizin, hepimizin zahirde görmüş olduğumuz birçok nimetler vardır
ki hakikatte nikmette olabilir adama. Belli olmaz ki o.
Her şey geçici değil mi? Geçici olunca saâdet kalır mı?
Geçmeyen şey nedir? Sen Kudret’ten razı, Kudret senden
razı. Öyle der Büyük Kitap'ta: Mahbûbu’l-kulûb, Mürebbi-i ukûl olan Zevât'a,
Kudret sevdiğini söylerken, beyan ederken:
“Onlar Beni sevdiler, Ben de onları sevdim, der. Onlar
Benden razı, Ben de onlardan razıyım.”
Mesud insan o insandır.
Öbürkü nedir? Değil mi ki muvakkat, muvakkat olan şeyin saâdeti olmaz. İnanmayan adamda saâdet olur mu? İğreti olan
işte saâdet tasavvur edilir mi? Bir defa sen inanmamışsın. “Ben tekâmül etmiş
bir hayvanım” diye yaşıyorsun. “Ne ebediyet. Böyle bir şey yoktur. Kör bir
tesadüfün neticesiyim. Fırsat elime geçtiği vakitte vururum, kırarım, yakarım,
keyfime bakarım!” diyorsun. Böyle insanda saâdet tasavvur edilir mi?
Çünkü neden? Vursan da yaksan da nihayet
vurulacaksın, yakılacaksın, yer yiyecek seni. Nasıl vurulacağın?
Kendi kendine kafanı yere koyacaksın. İşte koydun kafanı vurdun. Kendin
koymuyor musun kafanı böyle, vurmuyor musun yere.
Öyle günün birinde korlar bir tahtanın üzerine; kafa böyle
gider, o sert bakan, semayı deler gibi gezen gözler, çevirirler bir tarafa, böyle
bir tarafa tak diye düşer. Ne kadar büyük ibrettir insana. Yine bu tarafa doğru
yapalım, “şırankk” böyle düşer. Vaah vaah! Hepsi gelmiş geçmiş şeyler. Öyle
yaa. Hiçbir şey yok orta yerde.
Biz ne Rüstemler ne Sâm
u Güstehemler görmüşüz
Sâgarından ayrılıp göçmüş ne Cemler görmüşüz.
Subha benzer çok leyâli-i
keder seyreyleyüp
Muhtir-i leyli felâket subh-i demler görmüşüz
Nevbahâr hüsne mağrur
olmasın canân ki biz
Revnakı solmuş hezâran gonca-femler görmüşüz
Kudret öyledir azizim. Bir vakit gözünün etrafını tezyin eden
kirpiklerden duvar üzerinde diken yapar. Öyle değil mi?
— Nesini?
— Kaşını, gözünü bilmem şusunu busunu…
İsmini koyaydın Hakperest olurdun, şimdi putperestsin.
Hepsi yerinde onun. Ondan bir akıntı vardı. Musluğu görüp de nehiri
görmeyerekten, o musluktan akıyor zannediyorsun. Fakat musluktan akan, muslukta
değil ki o su, tecellî… Ampulü görüp de cereyanı görmemeye benzer. Ampulde
değil, cereyan gelen yer var.
Bergüzârı yâr bilmişiz
etmişiz hüsn-ü kabul
Yârdan ümid edilmez sitemler görmüşüz
Ta ebed ta'biri bitmez söylesek bir ânının,
Biz bu rü'ya-yı teayyünde ne demler görmüşüz...
Anlatabildim mi acaba. Gönlünde levha yap taşı, bak.
Ta ebed ta'biri
bitmez söylesek bir ânının,
Biz bu rü'ya-yı teayyünde ne demler görmüşüz
Eşkimiz mey, nâlemiz
ney, ahımız şem’-i münîr
Var ol ey hicran şebi, senden keremler görmüşüz
Her biri olmuş kefen
eshâbının iclâline
Biz cihânda ser-nigûn olmuş âlemler görmüşüz
Kâfir-i aşk olayım der
görse Ruhullah tapar
Mabed-i tekvinde öyle sanemler görmüşüz.
Söylenmemiş sözdür haa! Bir defa daha okuyayım. Bu da kendim içün.
Kâfir-i aşk olayım
der görse Ruhullah tapar
Mabed-i tekvinde öyle sanemler görmüşüz
Hor görme her dil-i virâneyi
ey sathî nazâr
Biz yıkık yerlerde çok Bag-ı İremler görmüşüz
Eşkimiz mey, diyor nâlemiz ney, ahımız şem’-i münîr
Biz içki içeriz ama nasıl içki içeriz? Gözümüzün yaşından
içki yapar içeriz. Musiki dinleriz ama nasıl ney dinleriz? Nâle[15]mizdir,
biz kendi kendimize bir nâle yaparız. Bize ney olur. Işık yakmayız. Neden?
Bizim elektriğe filan ihtiyacımız yok, biz “Ahh” dedik mi kâinat aydınlanır. Bir
“Ahh” deriz sema aydınlanır.
Eşkimiz mey, nâlemiz
ney, ahımız şem’-i münîr
Var ol ey hicran şebi, senden çok keremler görmüşüz
Demek oluyor ki: İnsan, zübde-i kâinat.[16]
Dedik ya mevzûun an yerini insan teşkil ediyor. Ahlâkın tarif ettiği aşkı
da söyledik. Kendi aslına doğru bir varlık aramalıdır. Kendisinin yalnız bir
toprak cisim olmayıp, bir ruh-u pak olduğunu, cism-i halk olmayıp, asıl kendisi
ruh-u pak olduğunu idrak etti mi, o adama insan denir. O vakit gıda arar. Nasıl
insan havasız, susuz, ekmeksiz yaşayamazsa kalıbı; kalbi de, ruhu da Allahsız
yaşayamaz. Anlatabildik mi? Netice bu!
Kalıp nasıl havasız, gıdasız yaşayamazsa, ruhu da
Allahsız yaşayamaz. Neden? Ruh serbestlik ister, ruh hürriyet ister. O
hürriyeti de insana insanlar değil, Allah verir. Anlatabildim mi acaba?
İnsanların vermiş olduğu hürriyet, kalıp hürriyetidir. O, o hiç, hiçbir
şey değil o.
Allah veriyor. Seni insan yaptım, der. Bütün kâinatı
tasarruf etmek hakkını sana verdim, der. Sıfatlarımı sana verdim, der. İrade
sıfatımı verdim sana, der. Hiçbir mahlûka vermedim, der. Yoktur hiçbir mahlûk.
Benimle konuşma hakkını verdim, der. Meleğe de vermedim, der. Meleğe de
vermemiştir. Benimle konuşma hakkını verdim sana, der.
Çok sever bizi Kudret. Sakın yüzünü Benden başkasına
çevirme, der. Ben sana aşıkım, der. Hayranım, der. Seciye-i insânîni
kat’iyen nefs-i emmârenin semen-i kalîline[17]
satma, der. Kat’iyen. Razı olmaz.
Öyle değil mi ya? Kim tarif edebilir bana konuşmayı? Hangi
ilim adamı, hangi fen adamı, hangi felsefe adamı? Haddine mi düşmüş? Edemez ki!
Nedir o konuşma bakayım? Konuşuruz da konuşmanın ne olduğunu bilemeyiz. Daha
bırak, fen senin şu iki ayak üzerinde durmanı da
tarif edemez. Böyle anlatamazsın bana: Bu iki ayak üzerinde nasıl duruyorsun?
Bunlar bedavadır da bilirsin. Hele bir ayağın rahatsızlansın, o vakit anlarsın.
Şöyle iki ayak üzerinde durmayı fennen tarif edemez. Bilmez.
Rüyet nedir, rüyet? Bir dirhem yağ parçasına taalluk eden o nûr-u rüyet
nedir? Tabibin tarif ettiği gözdür. Rüyet değil ki o! Ziya akisleri filan,
o fiziki şeyler… Ben onu sormuyorum. Ben fiil-i rüyeti soruyorum, onları bana
anlatma. Onlar değil sorduğum. Nedir o?
O irtisam[18]
ne? Bak boyuna çekiyoruz. Fakat fotoğraf makinesini alırsın bir çekersin
bir daha çekersin, beş tane çektin mi birbirinin üzerine karışır. Nâmütenâhî çekiyorsun
da hiçbiri birbirine karışmıyor. Anlatamıyor muyuz?
Hiç bu nakış olur mu Nakkâşiden hâli? Olmaz!
İmân bu âlemde hikmetsiz bir zerre olmadığını, her amelin
bir neticesi olacağını gösterir. Kendisine öyle bir nazarla baktırır ki,
hissettirir anlattırır; karmakarışık meselelerin üzerinde zafer-yâb kılar,
nihayet terakkî kapısını açar ve o kapıdan terakkî edildiği vakitte beşeriyet
huzura kavuşturabilir.
Çünkü neden? Ordan ettiği vakitte bir teslimiyet gelir,
teslimiyette kalp bütün mevcûdâta karşı rikkatle çarpmaya başlar. Kalp
rikkatle çarpmadıkça neyi icad edersen et senin hakkında bir canavar makinesi
olur.
Terakkî demek, “düğmeye bas da bir milyon adamı öldür” demek
değildir ki. Hayat almak değil, hayat vermektir, iki gözüm. Hayat almak değil,
hayatı vermek. İmhâ değil, ihyâ!
Kaç defa misal vermiştim size. Yine vereyim de konuşmayı
orada bağlar mıyız bağlamaz mıyız. Dur bakalım. Acaba saat kaç? Ooo daha da çok
erken.
Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsi... Dedenin gönlünde taşıdığı mânâya
“aptalca taşımış” diye nazar etme! Onu anlatmak istiyorum. “Yani saf
adammış, dünyayı bilmezmiş…” Neyi bilmezmiş!
Amerika müzesine git, Viyana’da dedenin kurmuş olduğu,
Viyana kapısında kurmuş olduğu çadırın içerisindeki halının boyu, burdan
karşıki taaa öbür caddeye kadar uzun, böyle asılı, şeyde asılı duruyor. Katlı
da değil de böyle, hayretle bakıyorlar. Adi bir misal verdim, adi.
Yirmi - otuz sene evveli. Senesini tam tahmin edip söyleyemeyeceğim.
O kadar var Yirmi beş - otuz sene evveli. Bir Alman mimar, bir beynelminel bir
adam geldi. Süleymaniye Camisinde, sabahleyin girdi gece yarısına kadar. Hesabı
yapıyor yapıyor, yapıyor, yapıyor, yapıyor, yapıyor... Saçlarını çekiyor,
dövünüyor, yapıyor yapıyor filan… Nazar-ı dikkatini celbeden insanın birisi:
— Ben diyor, dünyada bir tane adamım. Kudret bana onu vermiş. Bir tek adamım. Bütün fenni usulleri tatbik ediyorum: Bu kubbeyi fennen buraya tutturmanın imkânı yok, bugünkü bizim tatbikle… Bu nasıl tutturmuş, diyor. Ben bunu anlayamadım.
Mesela, bizim tarihimiz çok zengin. Öyle basit bir milletin
tarihi gibi değil. İlim mevzûundan zengin, fikir mevzûundan zengin.
Kütüphanemiz; yanmış yakılmış, yine bol. Belki bütün esaslar yakılmış, fakat
elde kalan o da yeter. O kadar yine bol.
Öyle aptal adamlar değil. Kafaları muntazam fikir adamları, pazuları
kuvvetli beden adamları, ruhları safâlı iffet adamları, sahaları bol, gözleri
tok…
Bütün memleketi vakfetmişler; vakıf, vakıf, vakıf...
Dünyanın hiçbir yerinde yok. Servetinin dörtte üçünü vakfetmiş. Bir yer
alıyorsun bakıyorsun, bakıyorsun, bilmem kimin vakfında. Onun vakfiyesini gidip
ödeyeceksin, ondan sonra. O gün akçe hesabı ile yapılmış başka. O günün
parasına göre.
Fatih İstanbul’u aldı. Herkes biliyor devre kapadı devre
açtı değil mi? Yirmi üç yaşında. Şimdi yirmi üç yaşında, çocuk sayılıyor insan.
Çocuk “bööö” diye bağırıyor. Sinnen[19]
çocuk. Şimdi beş bin senelik bir varlık var. O vakit dünyada iki hâkimiyet var;
bir Bizans, bir Kisra.
Servet, Sultan Ahmet Meydanına yığıldı. Kolağalarına
arabayla, askere 25 bin altın böyle büyük büyük derhal mesela… Bunlar bir akıl
neticesi değil mi netice itibariyle? O işi tutabilmek. Hemen çıktılar, dediler
ki:
— E burayı almak içün burada birçok insanlar şehit olmuştur; bunların ruhlarını, şimdi şu anda sizin yanınızda görmek ister misiniz?
— Tabi herkes aşk ile...
— O hâlde herkes almış olduğu o ganâimin dörtte üçünü hayra sarf etsin.
Buraya sen mektep yaptıracaksın, buraya ben hastane
yaptıracağım, oraya öbür tarafta ben şu hayrı yapacağım diye, birbiri ile
dövüşen oluyor. Anlatamıyor muyuz?Demek ki muazzam bir iş. Sen yapacaksın ben yapacağım…
Bu nereden geliyor bu iş?
Ebediyete inanmasa, îmân denilen bir varlığa gönül
vermese, o kazanmış olduğu milyonların bir kuruşunu acaba bir yere adam
verebilir mi? Niye vereyim yahu? Ne
münasebet, der. Hem de şöyle bir bakar. Söylerken böyle omuzundan, tüyü varsa
omuzundaki tüyleri bu tarafa döner, kaşıntı başlar. Değil bir sıcaklık olsun,
bir halâvet[21] olsun.
İçinde bir halâvet öyle: “Aman ne güzel akletti. Ben ne
yapacaktım bu serveti?” Gönlünü bir yere bağlayıp. “Evet, benim bir oğlum
olacak, benim bir kızım olacak, o da mânâya gönlünü verecek, o da bu kanı
taşıyacak. Bu nâmütenâhî benim elimde, benim zevkimle, benim ruhumla, benim
gölümdeki aşk ile kalacak, diyor; on milyonu götürüp, veriyor. Kolay iş
değildir para ölçüsü. İnsanlar içün en mühim iş para.
Hz Ömer’in zamanında oldu bu hadise, bir adamı tezkiye[22]
ettirdiler. Yani bir adamın iyi olduğuna ait şahit istediler. Tezkiye edebilir
mi bu adamı? Geldi birisi tezkiye ediyor; şöyledir, böyledir…
— (Dinliyor, Ömer) E..?
— Bu her namazı imamın arkasında kılar. Hiçbir vakit cemaati de terk etmez. Onun arkasında kılar.
— Sonra?
— İşte...
— Bunlar dedi, onun mânâsına ait hususlar. Ben sana tezkiye et, diyorum. Tezkiye. Biliyor musun bunun hakkında bir şey? Bununla para işi yaptın mı, dedi, para işi?
Evde otururken pencereden tozu silkeledindi, yok suyu akıttındı bilmem neydi…
Komşu hakkına riâyet ediyor mu, etmiyor mu? Böyle Bir şey de yok. Çık dışarı!
Ölçü o, para dedik ya!
Milyonlar alınmış, kuvvet yerinde, her şey emrine amâde,
öyle olduğu hâlde dörtte üçünü…
Buraya ben hastane yaptıracağım, diyor. Ben
yaptıracağım. Hayır, ben yaptıracağım! Senden önce ben çıktım. Öteki: Ben mektep
yaptıracağım, diyor. Beriki: Ben çeşme yaptıracağım. Ben hamam yaptıracağım.
Temiz idi çünkü. Sen oooo…
Frenk'in temizliği daha yakın zamandadır. Napolyon’un Sarayında
abdesthane yoktu. Fıçıya pislerler çöpçü alır götürürdü. Yaaa…Temizlik filan o
senin dedende. Hususi yıkanmalar filan. Onlar ayrı işler… Her sokak başında bir
sebil. Her sokakta bir hamam. Yaa...
Yani bundan maksadım müdrik[23]
insanlar, dünyayı iyi biliyor ve iyi kullanıyor. Dünyayı iyi kullanıyor.
Bütün dünyanın en büyük milletleri boyun kesiyor. Herifin krallığını tasdik
etmeden krallık yapamıyor. Bu laf değil ki, bu olduktan sonra… Kolay iş değil
bunlar. Bunlar senin tarihinde senin içün büyük bir şereftir.
Amerika bugün talihi terakkî etmiştir, kendileri söylerler,
gittiğiniz vakitte bir samimiyetle:
Fakat ne yapalım ki tarihimiz yok! Biz meyûsuz[24]
derler. Biz bugün bu kadar terakkî etmişiz fakat sizin gibi tarihimiz yok, der.
Anlatabildim mi? Şimdi o tarihe karşı sen şöyle bir de gayret göstersen, bir de
mânâlı gayret göstermiş olsan...
Sendeki zekâ dünyanın insanlarında yoktur, bunu kabul et bir
defa. Kudret senin kafana hususi dimağ[25]
koymuştur. Fakat ah! Biz birbirimizi sevmiyoruz. Kudret sevdirsin, ne diyeyim.
Tek başına olmaz kafa. Kafa tek başına olmaz. Biz birbirimizi sevmiyoruz.
Mesela birimiz bir işi şuraya kadar yaptık mı? O iş öbür
tarafta kalır o. Onu sevmeyiz biz. Ömür de kâfî değildir hadiseleri nâmütenâhîye
götürmek. Seveceksin ki gelen oradan çekecek, öteki oradan çekecek, öteki oradan çekecek öyle
gidecek. Sevmiyoruz onun içün böyle oluyor. Yoksa bizim kafamız gibi kafa yok.
Bunu kabul edin siz. Bunu icad eder Frenk, kendi iki dakikada kullanırsa, sana
öğretir, sen yarım dakikada kullanırsın. O da ağzını açar bakar. Böyledir.
Misal veriyordum. Bir misal veriyordum değil mi? Mürebbi-i
ukûl dedim, Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsi dedim. Buna neden misal veriyordum?
Nereden dedim bu şey geldi? Nasıl olur da veriyor?
Bir adam ebediyeti kabul etmedikçe fedakârlık yapamaz,
fazilete sahip olamaz. Câlî[26]dir
o, muvakkattır[27],
günlüktür. Bazı insanlar ebediyeti de kabul etmez de sahib-i fazilet gibi
gözükür; cebr-i nefs iledir, desinler içündür. Makbul değildir.
Sahib-i faziletin yegâne merakı, dedirtmekten korkmaktır.
Arasındaki fark bu. Öbürkü desinler diyerekten muvakkat câlî bir vaziyet
gösterebilir. Fakat muvakkattır, samimi değildir. Berikisindeki fazilet
görülecek diye ödü patlar. Bilinecek diyerekten titrer. Bildirtmek istemez.
Öyledir o.
Misal veriyordum. Mesela deden bir mânâya sahip olmuş. Körü
körüne mi olmuş?
İnsan maddi zevklerle hiçbir vakit tatmin olamaz kardeşim. Belki
içinizde gençler vardır olur gibi gelir. Fakat tecrübe, hayatta yaşadığınız
müddetçe ne kadar büyük maddiyata sahip olsanız -ki mânâ da bunu emreder- tabi
sahip olursunuz, o ayrı bir husustur fakat insanın içerisindeki, gönlünde
aranılan şey o değildir. Hepsi geçer.
Biraz evvel İbn-i Sina’yı söyledik. İbn-i Sina’nın felsefesi
vardır. İbn-i Sina, riyaziye[28]cidir.
İbn-i sina hâkimdir. İbn-i Sina, ne bileyim ben işte en büyük tabip desem bir
tuhaf gelir. Tıp vâzı-ı kânunu gibi bir adam bu sahada. Fakat ölürken bilir
misin neler söylemiştir
Ölürken. Yanındaki
dostlarına: “Ömrü bedava verdim, gidiyorum ama fayda yok. Asıl çalışacağım şeye
çalışamamışım.”
Hâlbuki inanmış, tasdik etmiş, gönül vermiş fakat perde
açıldıktan sona az görünmüş. Anlatabiliyor muyum acaba? Az görülmüş. “Ahhh”
diyor. Onun içün bu insanlar bu âlemde biraz felaket çektikleri vakit kat’iyen
müteessir olmamışlar.
Ben sizi inanmış bir zümre diye konuşuyorum. Tabi konuşmanın
şekli inananla başka türlü olur, inanmayanla başka türlü olur, ikisinin
ortasında olanla başka türlü olur. Ben sizi mânâya gönül vermiş, geliş ve
gidişteki gayeyi duymuş insanlar diyerekten konuşuyorum da onun içün... Öyle
der. Ki muhakkak işte görüyoruz.
- Kaç yaşındasınız?
- Otuz.
Bunu iki misli büyüt, üç büyüt, beş büyüt… Sonra bu âlem kapısı kapanır.
İstikamet karşıki çukura, derler. Bu kadar.
Ahlâk pûtesinde, mânâ zevkinde müstağrak[29]
kalmışsa; taaffün[30]
edecek olan cesedi, o çukura hubut[31]
eder. Mânâsı, havâtırı -biraz evveli söylediğim gibi- hayr-ı mahz
olaraktan kalmışsa Refik-i Alâ’ya huruc[32]
eder. Kâm alır.
Fakat. Şimdi bu muamele kısmında, bu âlemde hepimiz birçok
sıkıntılar çekeriz. Çekeriz, böyle kurulmuş bu pazar. Ve bunu bilin ki; şöyle
yere bir kibrit parçası düşürseniz, bir kâğıt parçası düşürseniz; onun alması içün
eğilseniz, Kudret de o kadar Rahim’dir ki: Ben bunu kendime muhatap yaptım; bu,
bu külfeti yaptı eğildi, bunun da filmini çekin, diyor. O eğilmenin de bir
karşılığı vardır. Nihayet bir kâğıdı düşürdün, kaldırdın şuradan değil mi?
Artık siz onu derece derece kendiniz üzerinizde tatbik ediniz.
Ve öyle bir hâl gelir ki nihayet: Ahh, keşke biraz daha ben
o âlem-i şuhûdda inleseydim. Bunlar inlemenin karşılığı imiş ha! Ne kadar az
inlemişim. Biraz daha inleseydim. Yirmi-otuz sene muvakkat bir inlemeye karşı
bu kadar mı? Ahh, daha inleseydim!
Enîn ü
nâle seher-hîze ney nevâsı verir
Ârif-i billâha bükâdan mey safâsı
gelir
Bunlar böyle kafaya gelmiş de söylenmiş değil. O safâyı
duymuş da söylemiş onu o. Anlatabiliyor muyum acaba?
Şimdi dedenin gönül verdiği mânânın mürebbisi olan,
mübelliği olan Zât-ı âlî… Size eski konuşmalarımda bunun birçok misallerini
vermiştim ya, bunu da vermiştim fakat tekrar edeyim ki, daha canlansın. Buraya
nereden girdim. Belki siz konuşurken kaybettiniz.
Hakiki medeniyet, ahlâk-ı sâfiyye, mânâ ile beraber
yürüyen ahlâk, ebediyetli ahlâk, selâmet-i fıtriyyeyi bildiren ahlâk; hayat
verir hayat almaz, imhâya değil ihyâya memurdur. O ahlaka sahip olan
milletin ölüsü de dirisi de nakıs olan milletlere kemâl verir.
Şimdi misal: Dünyayı kesif bir zulmet perdesi
kaplamıştı o vakit. Fikren seyahate çıkarsak on dört asır evvele. Bir zümre var;
yer, içer, yaşar. Bir zümre var; fakir, zayıf, inler. Bir zümre var kavî, bir
zümre var o kavîye taptırılır. Zayıf, kavîden hakkını alamaz. Putperestlik esas
olur. Ama hangi put? Yanlış anlamayın kilisedeki put değil, insan putu.
Aciz insana tapılıyor. Zalim taptırıyor kendisine. Böyle. Bütün
medeniyetler de böyle o vakit. Öyle bir hâl ki, hilkaten mütefekkir doğmuş,
hilkaten mânâ ile doğmuş olan insanlar; daima her sabah bakıyorlar Kudret’e,
hangi bir bucaktan bir ışık çıkacak? Nereden bir mânâ parlayacak? Nereden bir
merhamet eli uzanacak? Kimse ağzını açamaz.
Beşeriyet inler fakat daima gözler Kudret’in yolunda,
bakıyor. Hiç umulmadık bir yerde, hiç umulmadık bir semtte, hiiiç akla gelmeyen
bir anda bir tecellî oluyor. Kudret bu! Pazar O’nun pazarı; burada açar, orada
açar, şurada açar.
Nihayet öyle bir Zât lazım ki, hem mürebbi olacak, hem
muktesid[33] olacak,
hem hakîm olacak, hem hâkim olacak. Anlatabiliyor muyum acaba? Hem mürşid
olacak, hem sahib-i burhân olacak, hem sahib-i yakîn olacak, hem sahib-i irfân olacak,
hem sahib-i iz’ân olacak ve bütün vicdanlara sürûr verecek.
Öyle bir Zât olacak ki, onun yaptığını ne Musa yapabilecek,
ne İsa yapabilecek, ne sair gelmiş büyük insanlar yapabilecek. Öyle bir Zât.
Fakirle zenginin arasını bulabilecek, havas ile avâmın muvâzene[34]sini
yapabilecek, fakir zengine düşman olmayacak, dost olabilecek, âharın[35]
zararına dolmuş olan kasalar yıkılabilecek fakat hiçbir vakit herkesin kisb-i
meşrûu[36],
emeği, emeli, kendisine ait olan varlığı elinden alınmayacak. O kazanç
başkasının sırtından çıkmışsa “Niçün kendin kazanmadın?” diye te’dip edilecek.
Makamı-ı zillete dikilecek. Anlatamıyor muyum acaba?
Zira, iki üç konuşma evveli de söylediğim gibi, beşerin
fıtratında Kudret tarafından... Neden bu var? Kudret: İnsan nâib-i Hak’tır.
Allah nasıl malik ise kendi yerine nâib kıldığına da muvakkat bir malikiyet
sıfatı veriyor. Beşerin tarifi böyledir. Beşer mâlik bil araz, memlûk bizâtihîdir[37].
İlmi tarifi bu. İnsanın ilmi tarifi budur. Mâlik bil
araz, memlûk bizâtihî. Araziyyeti itibâriyle kendi kendine değil. Araz ne
demek biliyor musunuz? Zât ne demek? Araz ne demek? Şimdi bunlar birer ilim.
Ben size nasıl anlatayım bunları? Hah şöyle bir misalle anlatayım.
Şimdi bu ceketimi bir kurşunu gri tasavvur edin. Bu renk.
Bunun rengi arazdır, kendisi zattır. Bu renk bu ceketle kaimdir. Anlatabildim
mi? (“Çok güzel” cemaatten cevap veriliyor.) Araz bu işte.
İnsan mâlik bil arazdır, kendisine sahip değil. Kudret
onun zatıdır, ona bir malikiyyet vermiş, arızi. O kimle kaim? Kudretle kaim.
Kendisine nâib kıldığı içün “Ben malikim ya, hadi sana da müsaade ettim; arıziyyetin
mucibince muvakkat bir zaman içün malik ol.” Anlatabildik mi?
İlk söylediğim yerdir burası, dikkatle dinleyin. Zevkim var
bugün. İlmi tabiri kaybetme. Misal de artık anlattık değil mi? Misal. Mesela şu
koyu kahverengi. Bu madenin üzerindeki renk araz, madenin kendisi zat. Bu renk
buradan çıkarıp kendi kendine durmaz. Bu madene muhtaç, bununla kaim. Buna araz
denir, buna zat denir.
Beşer de kendi kendine kaim değil, o hâlde arazdır. Kim ile kaimdir, Allah
ile. Hah, o hâlde Kudret, mevcûdât içerisinde kendisine muhatap tutmuş,
bütün sıfatlarına layık kılmış, bütün isimlerine agâh olabilecek sıfatı vermiş.
O sıfatı verdiğinden dolayı “Hadi sen de malikiyet sıfatımı al” demiş. Onun içün
insan daha mini miniyken, böyle ufakken, aklı temyiz kudreti bile yokken, eline
bir şey verdiniz mi almak isterseniz böyle tepinir, ağlar, bırakmaz. Neden?
Fıtratında var onun. Onun alınmasını
istemez.
Şimdi, ya insanlar müsâvi olacak, vicdanlarında, mânâlarında,
haklarında… Bir hukuk meselesi çıktığı vakitte bunun mevkii var, buna el
sürülmez; bunun mevkii yok, bu tepelenir, değil. Bu hukuk meselesidir, mevkiler
mülgadır. Anlatabildim mi?
Mesela canlı bir misalini yapmış bunun: Mânâdan misali
getirir, mesela İslam dininde camiye
girer. Cemiyette en hakir görülen bir insan diyelim; ne bileyim, cemiyetin böyle
kıymet vermediği bir insan gider, en önde bir yere oturur. Cemiyetin en büyük
kıymet verdiği bir insan kimse, o da gelir...
Belki başka bir yerde “Sen şöyle çekil burada filancanın
mevkii vardır, yer ayrılmıştır filan...” Orada öyle bir şey dendi mi, denir
denmez, oradaki ibadetlerin hepsi batıl olur. Allah herkese “Defolun gidin!”
der. Hiçbirisinin kabul etmez. Mahalli mahsus yoktur, der. Niye? Hepiniz bence
müsâvisiniz. Müsâvât böyledir, anlatabildim mi acaba? Başka türlü değil.
O malikiyyetini onun aldın mı, onun Kudret tarafından
bahşedilmiş olan fıtri selâmetindeki sıfatını reddediyorsun, insanlığı gidiyor
demektir, o sıfat… İki üç konuşma evveli misal vermiştim, demiştim ki: Mesela
hadım yapılır, zürriyeti alınır bir adamın. Sen ne hakla alabilirsin? “Ama gine
çalışıyor işte…” Efendim çalışmak iş meydana getirtmek başka, o insanın Kudret
tarafından verilmiş olan o sıfatını, o
vasfını elinden almak başka. O ayrı iş.
Buna düsturlar koymuş. Dedenin kabul etmiş olduğu mânâda. Mesela diyor ki: “Yanındaki komşusunun aç olduğunu bilerek kendi karnını doyuran, bizimle alâkası yoktur. Kudret’e inanmış olarak kabul etmeyiz.” Düştü mü bir defa yıkılır gider. Şakası yok. Ama gitsin de bin defa Hacca gitsin. Allah kabul etmiyor ki, kabul etmem, diyor.
O dedenin… Sû-i istîmâl edilmiş başka. Hani imâret
yapmaları… Efendim sonra miskinler yetişmiş, tembeller yetişmiş başka...
Doktor, hasta öldürdü diye hastane kapatılmaz. Doktor yetiştirilir. Eczacı
yanlış ecza… İki gram yerine reçeteyi yirmi gram okumuş da koyduğu ilaçla hasta
ölmüş. Eczaneler kapanmaz. Adamakıllı eczacı yetiştirilir. O ayrı iş o. Mesela
onu düşünüyor.
Şimdi deden diyor ki: “Eee yanındaki komşusunun aç
olduğunu bilerek, kendi karnını doyuran Kudret’le alâkası yoktur.” Ben
nasıl arayacağım bunu? Ya ben bilmezsem birisi varsa. O hâlde ben bunu
minnetsiz bir vaziyette şuraya bir yemekhane yapayım.
Öbür tarafta da bir madde koyuyor, diyor ki: Bir adamın çalışma kudreti var,
çalışma zekâsı var. Bunları kullanmadı,
tembellik etti, başka birisine yük olursa onun da bizimle alâkası yoktur. O da
bizden değildir. Anlatabildik mi? İntizamında gidiyor iş yolunda.
Umûmî ihtiyaç zamanında, büyük felaketlerde, büyük umûmî felaketlerde
servetini iddihar[38]
edip de meydana koymayan bizden değildir, diyor. Böyle müsâvât var, o mânâda.
Şimdi… Çünkü öbür türlü olursa, o kelime oyunu olur. Yine kavî işini becerir,
zayıf yine ezilir, bir şey olmaz ondan. Çünkü neden? Öbür türlü müsâvât olmaz.
Cemiyette cüz olacak küll olacak. Hepsi aynı sıfatta
yaşayamaz. Yapmamış Allah. Öyle bişey açmamış, olmaz o. Öyle olduğu dakika
da o, kelime oyunu olur. Laf hâlinde kalır. Herkes lağımcı olmaz, herkes
mühendis olmaz, herkes doktor olmaz, herkes rençper olmaz.
Taksimat yapmış Kudret. Herkes birbirinin uzvu olur.
Musiki de en yüksek perde ile bir şey çal, dinleyemezsin. Patladım, dersin.
Yüksek sesler, ufak sesler birbiri ile imtizaç[39]
ettiği vakitte musiki olur, dinlemeye doyamazsın.
Cemiyet içerisinde tatlı fakir, temiz zengin, sabîr, şakîr,
sabreden, şükreden ne bileyim temiz kalpler birleştiği vakitte Kudret’in
varlığı meydana görülür, Kudret bahçesi olaraktan insanlık meydana çıkar.
Anlatamıyor muyuz acaba? Olmaz o, öbür türlüsü sahte olur.
Cüz ü küll yekdiğerinden eyler istimdâd-ı dâd. Bunu koymalı
insan kafasına. Sonra herkesin istîdâdına Allah ayrı bir ilham vermiştir.
Herkesin istîdâdına… Siz çok güzel koşarsınız, ben çok iyi yazarım, öteki çok
iyi konuşur, beriki çok iyi yürür. O istîdâtlar dolayısıyla bu âleme gelmek
mecburiyeti olmuştur.
Bir yaptığını bir daha yapmaz Allah. Âdeti öyle. Tekerrür
yok benim sünnetimde, diyor. Daima
teceddüt[40] vardır,
der. Bir yaptığımı bir daha yapmam, der. Anlatamıyor muyum?
Senin bu âlemde vücûd bulabilmekliğin içün muhakkak benden husûsî
bir sıfatın var. Benim de bu âlemde vücûd bulabilmekliğim içün muhakkak senden
üstün bir sıfatım var. O ayrı üstün sıfatlarımız sebebiyle biz bu âleme
gelmişiz. Sen o sıfatların hepsini müsâvi yap. Yapamazsın ki, olmaz ki!
Yapmamış ki Kudret, nasıl yapacan? Herkes siyah gözlü olsun! Hadi bakalım yap
bakalım. Herkes elli sene yaşayacak. Yap bakalım! Herkes mavi gözlü olsun. Yap
bakalım! Olmaz böyle şey.
Şimdi o Zât-ı âlî... İşte beşeriyet bekliyordu. Kâinatı
kaplamış hüüü her taraf, manen yanıyor, insanlık namına bir şey yok. Ahh diyor,
nerden demiş? Evvela putperestliği
yıktı. O maddeden başladı. Putperestlik deyince biraz evveli söylediğim gibi
Kilise putu değil, insan putu. Ki insan hakları meydana çıksın. Gaye o, insan
hakları.
Ebediyet mefhûmu kabul edilmedikçe insan hakkı meydana
çıkmaz. O olmaz. Tabi o günkü insanların işine gelmiyordu. Bütün mevcûdât,
o günkü beşeriyet cephe aldı. Biliyorsunuz hepiniz tarih okudunuz. Bazı ince yerleri var, belki yazılmamıştır,
yazılmıştır başka. Ama yani umûmî olaraktan biliniyor. Şahsiyetindeki gaye, insan
hakları.
Hısımlar hasım oldu, medeniyetler hasım oldu. Evet. Kudret
ki, bir insanın elinden tutarsa fayda eder mi hasım olmak filan? Yok! Fakat
beşeriyete numune olabilmesi içün, bu âlemdeki hadiselerin en ağırını
geçirmeklik Kudret tarafından iktizâ[41]
ediyor. En ağırını görecek. En ağırını görecek. Ve hakikaten de en
ağırını görüyordu.
Mesela en ağırı ne olabilir? Tekâmül etmiş bir insan içün
hayatta en ağır şey evlâdına yapılan hakarettir. Öyle mi? Evet! Kayıtlı
söylüyorum ama. Tekâmül etmiş bir insan içün emr-i manî böyle. Çünkü Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsinin
öyle acı inkisârı[42]
yok, evlâdına yapılan muamelede var. Ama hangi muamelede? O bir hakaret muamelesi var, cinayette yok da
hakarette var. Dikkat edin, şimdi anlatacağım misallerini.
Onun içün, niçün derler ya aile teşkilatında, işte bu ahlâk niye
lazım? Herkes evlâd sahibidir. Şimdi “haha hiihiii” ile geçirilecek… Evet,
insan aldırış etmeyebilir ama yarın kendi başına geldiği vakitte çoook acı
hisseder. İnsaniyet makamına çıkmışsa, çıkmamışsa o da ayrı
bir iş.
Ebu Leheb’in bir oğlunda bir kızı, diğer oğlunda bir kızı
var. Kudret’in cilvesine bak!
Ne dedim? Beşeriyetin bu âlemde geçireceği sahnenin en ağır kısmını, kendisi
numune olmak içün kendisinde, Kudret tatbik ettirecek.
Ebu Leheb de amcası. Bir gün geldi içeriye. Reis adam Ebu
Leheb, çağırdı oğullarını: “Daha ne vakte kadar bunun kızını tutacağınız, dedi.
Ne vakte kadar tutacağınız? Dövün, sövün, hakaret edin, kapıdan dışarı
fırlatın. İkisini de. Ve meclisine gidin bu muamelenizi de kendisine anlatın.” dedi.
Aynı hakareti yaptılar. Onlar da ağlayarak Mürebbi-i ukûlun
yanına geldiler. Sultan-ı Resûl dostları ile beraber bir mecliste bulunurken,
onlar da geldiler. Senden böyle intikam alacağız, dedi ve kızlarını da
böyle fırlattık, dışarıya attık, dedi. Fahr-i
Âlemin de mübarek yakasından tutup, yaptığı şekli, böyle fırlattık diyerekten
çekti gittiler.
Demek ki, evlâda yapılan muamelede işin şekli, tekâmül etmiş
olan insanda başka türlü oluyor. Ki hiçbir kimseye Resulullah böyle dememiştir:
Kudret’e hitaben: “Görüyorsun ya Rabbi!”
Uhud’da dişi şehit düşmüştür, yüzü parçalanmıştır. En büyük
felaket gelmiştir.
— Bilerek yapmıyorlar, diyor. Etmiyor.
Fakat orada “Görüyorsun Ya Rabbi. Bir tek arzum var. Bir
canavara parçalat!” Hakîkaten de bir seyahatlerinde, onlar bir ticari seyahatte
bir yerde konaklamışlar. Bir arslan geliyor. Yüz küsur kişi oldukları hâlde uyurlarken
hepsini kokluyor kokluyor, onları buluyor, parçalayıp gidiyor.
Benim söylemek isteyeceğim şey burası değil fakat mevzû
buraya uğradı da… Ya ne demek istiyordum? Buradaki mevzûun bize lazım olan yeri:
İnsan tekâmül ederse en ağır musibet, evlâdına yapılan hakaret diye tarif
edilmiştir. Şahsına yapılan hiiç, malına yapılan hiiç… Burada tahammül
olmuyor, Kudret çok fena şey ediyor, el koyuyor.
Şimdi, tabiatiyle insan hakları meydana çıkacak. İnsan
Hakları meydana çıkması içün zulme divan durulmayacak. Zalimi mazlum
yetiştirir, diyor. Onun için düsturu koyuyor. “Bir kimse zalimi bildiği hâlde
ona yardım kastı ile beraber yürüdü mü, bizimle alâkası yoktur.” Bu sefer
kendini taptırtan, kendi kendine düşüyor: “Eyvah, diyor. Bizim iş kendi kendine
düştü.”
Öyle cephe alıyorlar, böyle cephe alıyorlar. Nihayet ana
vatanından hicret ediyor, çekiliyor, çıkıyor. Bir kızı hasretine dayanamıyor
geceleyin kavuşmak üzere giderken, Dâru'n-Nedve’de
verilen bir karar üzerine “Kim öldürebilir. Kendisine şu kadar para
verilecektir.” Biri çıkıyor; ben o işi yaparım, diyor. Paraya tamahı… Para malum ya, acayip bir şey. Hayırda da
çok yarar, şerde de çok fenalık yapar.
Bir ok atıyor arkasından. Hamileymiş, iskat-ı cenin oluyor.
Çocuk düşüyor. Ve o Ahirete gitmesine sebep oluyor. Ondan da Mürebbi-i ukûl çok
fazla müteessir oluyor, mahzun oluyor. Gün geliyor, zaman geliyor, bütün iş
Hakk’ı arayanların eline geçiyor. O adam da nadim oluyor. O adam da nadim oluyor.
Bir gün geliyor, diyor ki:—
Efendim bir ricam var.
Yalvarırım size. (Ağlıyor çok) Benim size inandığıma, sizin beyanınızı tasdik
ettiğime siz şahit olun ve beni imhâ edin!
—
Niçün, diyor.
—
Ehh...
—
Ben diyor, imhâya
gelmedim ki! Biz hayat almaya gelmedik, hayat vermeye geldik. Hem sûrî[44]
hem manevi, hem bu âlemin hayatını, hem Hakk’ın yanındaki hayatı. Ne demek,
hayat al! Ben o cins adam değilim, diyor.
—
Ferş[45]
ile arş arasında benden alçak adam yok. Benim alın, diyor. Yalnız beni kabul
edin ki, “inanmıştır” deyin. Siz tasdik edin “Bu inanmıştır” deyin Kudret’e
karşı. Beni alın. Çok ısrar ediyor.
—
Soruyor: Senin suçun nedir
bu ısrarında?
—
Sormayın, diyor. Ben diyor,
sizin kızınızın katiliyim. Cahildim, iğfal edildim. Bu cinayeti irtikâp ettim.
Şimdi vicdanım recmediyor. Beni derhal imha edin. İmha edin yalnız seni de
kabul ettiğimi, tasdik ettiğimi kabul edin.
O vakit, o Zât-ı âlî, ondan fazla ağlayarak. Ağlayan
cinayeti yapandan fazla ağlayarak Kudret’e hitaben ve yanındaki dostlarına
dönerek:
—
Evlâdım evlâdımdır,
ciğerpâremdir, yanarım. Hâlâ içim yanar
fakat bunun hâline evlâdımdan fazla yanıyorum şimdi. Ya Rabbi bunu bana bağışla.
Var mı böyle bir medeniyet? Kurulabilir mi? Olabilir mi?
Ümit edilebilir mi? Olmaz!
Dedenin gönül bağladığı mânâ böyle bir mânâ idi.
Anlatabildik mi? Böyle bir yani böyle ulu orta, ahmakçasına, hiçbir şey
bilmezcesine, öyle bir mânâ değil.
Bugünkü konuşma bu kadar yeter.
[1] Rükn: 1. Direk. Esas. 2.
Kuvvet
[2] Taharri: Aramak. Araştırmak. İncelemek. Araştırılmak.
[3] Hutur: (Hatıra) Gelme, (zihne, fikre) doğma
[4] Ariyet: Geri verilmek üzere, geçici olarak alınan,
eğreti.
[5] Müstear: Eğreti, takma, geçici.
[6] Cali: Sahtelik, yapmacıktan.
[7] Cevâsis:
(Tekili: Casus) Casuslar. Gizli şeyleri
araştıranlar. Gizlilikleri öğrenip bilenler.
Cevasisü’l-kulûb: Kalplerin casusları; insanın kalbinde
olup biteni gizlice yoklayan, niyetleri, eğilimleri ve gizli hâlleri bilen kimseler.
[8] Neş’et-i
sâniye: İkinci yaratılış
[9] Mesdûd:
("sedd: kapamak, tıkamak”tan mesdûd ) Önüne çekilen
bir setle kapanmış, kapalı.
[10] Şadravan: (Fars) Şâdurvân, şadırvan
[11] Mahz: Safi ve hâlis.
Katıksız. Sırf. Hâs. Bir şeyin tâ kendisi, aslı.
[12] Câme: Elbise, çamaşır, giyecek şey
[13] Tecellüd/Tecellüt: Kendini şecaatli ve cesâretli göstermeğe çalışmak.
[14] Himâr: Eşek,
merkez.
[15] Nâle: İnleme, inilti
(bkz: feryâd).
[16] Zübde-i Kâinat: Kâinâtın özü, en seçkin, en değerlisi
[17] Semen-i kalîl: Az bir bedel
Tevbe Suresi 9. Ayet-i
Kerimede geçer: اِشْتَرَوْا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَنًا قَل۪يلًا فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Meali: Allah'ın ayetlerini az bir değere sattılar da,
böylece insanları Allah yolundan engellediler. Onların yaptıkları gerçekten ne
kötüdür.
[18] İrtisam: Resmi çizilme, resmi çıkma. İzdüşüm.
[19] Sinnen: Yaşça
[20] Hasna: Güzel, iffetli ve namuslu kadın
[21] Halâvet: Hoşluk,
tatlılık, zevk.
[22] Tezkiye: Temizlemek,
arıtmak, temize çıkarmak
[23] Müdrik: İdrak etmiş,
yetişmiş, kavuşmuş
[24] Meyus: Üzgün, ümitsiz, umutsuz, moral bozukluğu içinde olan
[25] Dimağ: Beyin
[26] Câlî: Yapmacıklı.Suni.Samîmî ve içten olmayan, sahte
[27] Muvakkat: Geçici. Belirli
bir zamâna mahsus olan, az süren, sürekli ve devamlı olmayan.
[28] Riyaziye: Matematik
[29] Müstağrak: Batmış, dalmış, içine gömülmüş, garkolmuş.
[30] Taaffün: Çürüme sonucu
kokma, bozulma. Kokuşmak.
[31] Hubut: (ﻫﺒﻮﻁ) i. (Ar. hubūṭ) Yukarıdan aşağıya inme
[32] Huruc: Dışarı çıkma, yararak dışarı çıkma, çıkış. Göç etme,
göç.
[33] Muktesid: İktisadlı, tutumlu. Malını, ömrünü, vaktini boşuna geçirmeyen
[34] Muvazene:
Denge
[35] Âhar: Gayrı, başkası
[36] Kisb-i Meşru:
Meşru kazanç.
[37] Malik bil araz,
memluk bizâtihî: Sahibinin sayesinde geçici bir mülke sahip olmuş, özü
itibari ile kul/köle
[38] İddihar: Bir şeyi ihtiyaç zamanı için saklamak; malı biriktirip yığma,
"kenz"in eş anlamlısı.
[39] İmtizaç:
Bağdaşma, kaynaşma, uyuşma, uygunluk.
[40] Teceddüd:
Yenileşme, yenilik.
[41] İktiza: Lâzım, ihtiyaç. Gerek.
[42] İnkisâr:
1-İlenme, bedduâ, intizâr. 2- Kalp kırılması,
gücenme.
[43] Muzmahil: Çökmüş,
yıkılmış, yok olmuş, perîşan duruma gelmiş.
[44] Sûrî: Zâhir görünüşte; hakîki, ciddi ve samimi olmayan
[45] Ferş: Yer. Yeryüzü.
10 yorum:
Güzel, şu dört duvarı bununla ışıklandırdın burada oturuyorsun; fakat kendi iklim-i vücûdunda ki sarayının odasını, kalp denen o muazzam beytini, acaba hangi numaralı ışıkla ışıklandırıyorsun. Kanaatime göre galiba hiç ışık yok. Olsa birbirimize sarılırız.
Şimdi bu muamele kısmında, bu âlemde hepimiz birçok sıkıntılar çekeriz. Çekeriz, böyle kurulmuş bu pazar. Ve bunu bilin ki; şöyle yere bir kibrit parçası düşürseniz, bir kâğıt parçası düşürseniz; onun alması içün eğilseniz, Kudret de o kadar Rahim’dir ki: Ben bunu kendime muhatap yaptım; bu, bu külfeti yaptı eğildi, bunun da filmini çekin, diyor. O eğilmenin de bir karşılığı vardır. Nihayet bir kâğıdı düşürdün, kaldırdın şuradan değil mi? Artık siz onu derece derece kendiniz üzerinizde tatbik ediniz.
İlk söylediğim yerdir burası, dikkatle dinleyin. Zevkim var bugün. İlmi tabiri kaybetme. Misal de artık anlattık değil mi? Misal. Mesela şu koyu kahverengi. Bu madenin üzerindeki renk araz, madenin kendisi zat. Bu renk buradan çıkarıp kendi kendine durmaz. Bu madene muhtaç, bununla kaim. Buna araz denir, buna zat denir.
Beşer de kendi kendine kaim değil, o hâlde arazdır. Kim ile kaimdir, Allah ile.
Şimdi deden diyor ki: “Eee yanındaki komşusunun aç olduğunu bilerek, kendi karnını doyuran Kudret’le alâkası yoktur.” Ben nasıl arayacağım bunu? Ya ben bilmezsem birisi varsa. O hâlde ben bunu minnetsiz bir vaziyette şuraya bir yemekhane yapayım.
Öbür tarafta da bir madde koyuyor, diyor ki: Bir adamın çalışma kudreti var, çalışma zekâsı var. Bunları kullanmadı, tembellik etti, başka birisine yük olursa onun da bizimle alâkası yoktur. O da bizden değildir. Anlatabildik mi?
Taksimat yapmış Kudret. Herkes birbirinin uzvu olur. Musiki de en yüksek perde ile bir şey çal, dinleyemezsin. Patladım, dersin. Yüksek sesler, ufak sesler birbiri ile imtizaç[39] ettiği vakitte musiki olur, dinlemeye doyamazsın.
İnsan mâlik bil arazdır, kendisine sahip değil. Kudret onun zatıdır, ona bir malikiyyet vermiş, arızi. O kimle kaim? Kudretle kaim.
Tekâmül etmiş bir insan içün hayatta en ağır şey evlâdına yapılan hakarettir
İnsan tekâmül ederse en ağır musibet, evlâdına yapılan hakaret diye tarif edilmiştir. Şahsına yapılan hiiç, malına yapılan hiiç… Burada tahammül olmuyor, Kudret çok fena şey ediyor, el koyuyor.
Zalimi mazlum yetiştirir, diyor. Onun için düsturu koyuyor. “Bir kimse zalimi bildiği hâlde ona yardım kastı ile beraber yürüdü mü, bizimle alâkası yoktur.”
Yorum Gönder