Eni ü nale seher-hize ney nevası verir
Bükadan Arif i billaha mey safası gelir
Sühanverin eseri bir hayat ı sânidir
Giderse dâr ı fenâdan yine sedası gelir.




Saniye sonra Kapanacaktır

131. Kaset (Yeni ilave)

 131 (28.10.1962) 85 dk (180)

Mevzû başlıca iki esasa ayrılmıştı. Birine vazifeden doğan ahlâk, diğerine aşktan doğan ahlâk tesmiye edilmişti. Vazifeden doğan ahlâkın annesi akıl; aşktan doğan ahlâkın madeni, menbaı, mastarı kalp olduğunu söylemiştik.

Tabii buradaki aşk, her konuşmada tekrar ettiğim gibi romanda okunan aşk mânâsına değil. O öyle bir aşk ki, onunla yoğrulan simâyı hiçbir âyine çirkin göstermez. O öyle bir aşk.

İnsan asude kaldığı zaman, kendi iç âleminde mânâ-i enfüsîsi ile, vicdân-ı kibriyâsı ile, mânâ-i ihtivâsı ile baş başa olduğu an, kendisine bazı sualler sorar. O suallerin içerisinde ilk sorduğu, aslını aramak sualidir. Merak eder: Acaba ben kimim, der. Neyim ben? Benim gelmemde, gitmemde ihtiyârım var mı, yok mu?

Ben şimdi otuz yaşındayım, yirmi yaşındayım, elli yaşındayım. Yirmi sene evvel, yirmi bir sene evvel, otuz bir sene evvel ben kendimi bilmezdim; muhitim de beni bilmezdi. Benim hiçbir yerde bir kaydım da yoktu. Ne ismen, ne resmen, ne cismen, ne vesmen[1] tanınmayan bir varlıktım.

Ben şimdi taayyün[2] etmişim. Bu rüyâ-yı taayyünde ben neyim acaba? Nihayet... Neyim, nereden geldim, ne olacağım? Bu yük bana niye vurulmuştur? Hepimiz yüklüyüz. Acaba nereye götürülüyorum? Hayat nedir, memat nedir? Hilkatten gaye nedir? Ben böyle başıboş mu kalacağım?

Bu suallere almış olduğu cevabın neticesinde kendisinde hâsıl olan bir varlık vardır ki, onun adına aşk derler. Ahlâkın tarif ettiği aşk. Ki âlem-i kudret onunla fethedilir.

Malûm ya, insanın iki veçhesi vardır; bir yüzü âlem-i hilkate açılmış, bir yüzü de âlem-i kudrete açılmıştır. Âlem-i hilkate açılan yüzüne/veçhesine, akıl denilen şey ihsan edilmiştir; ona rehberlik, o yapar. Fakat âlem-i kudrete taalluk eden kısmında da akıl durur, orada da imân ve aşk geçer.

Onun içün derler ki: Kalbi imân ile kavî olan kimse daima dinçtir. Ahlâka göre dinç adam, taze insan, öyle yaş mânâsına değil. Ahlâka göre insanda zaten yaş olmaz. İnsanın yaşı, mânâya takarrübü[3] nisbetindeki zevkine bağlıdır. Anlatamıyor muyum acaba?

O der ki: İnsanlar öldükleri içün gam yemesinler, fevt olan mânâ içün gam yesinler, der. Hakikatte. Zira ölüm yoktur. Hakiki insan ölmez. Ölen zâlimdir, ölen hayvandır; ölen mânâyı inkâr edendir, geliş ve gidişteki gâyeyi duymayandır. Ölen, insanları inletendir. Yoksa insan ölür mü hiç? Ona imkân var mı? İnsan ölmez; elbisesini değiştirir.

Bu mevzû uzar, o kısmına girersek. Şimdi biz şöyle bir sofranın ekmeği bu, her konuşmada tekrar ederiz. Demek oluyor ki ahlâk iki kısma ayrılıyor; bir vazifeden doğuyor, bir de aşktan doğuyor. Vazifeden doğan ahlâkın menbaı akıl oluyor, aşktan doğan ahlâkın menbaı da kalp oluyor.

Gerek kalp, gerek aşk, gerek vazife, gerek akıl; bunların hepsi mânâ-i insânîye ait birer vasıf olması dolayısıyla, mevzûumuzun asıl rüknünü[4] insan mefhûmu teşkil ediyor hakikatte.

İnsan nedir? En zor, anlatılması güç olan da burasıdır. Vâk’a insan, sûret itibariyle neticede yetmiş, seksen, yüz kiloluk, altmış kiloluk bir sıkletten ibaret. Nihayet iki metre uzunluğunda bir çukur kendisini istiâb edebilir. Fakat onun mânâ-i ihtivâsı, vicdân-ı kibriyâsı da kâinatı muhittir; nasıl tarif edilebilir beşerî tâkatle, edilemez.

Neden edilemez? Çünkü insan nâib-i Hak’tır. Hak, insanı bütün sıfatlarıyla süslemiş, isimleriyle tezyin etmiş:

Benim esrâr-ı zâtiyeme âgâh, sıfatıma lâyık olaraktan, kendime muhâtap tutaraktan seni âlem-i şuhûda gönderdim, demiş ve kendisine nâib kılmış.

Onun içün insan öyle pek kolay bir şey değil. Ve buna binâendir ki, geliş ve gidişteki gâyeyi duyanlar pek kolay kolay kendilerini nefislerinin adi matâlarına satmazlar, değişmezler, zulme divan durmazlar. Hiçbir vakit kendilerini haksızlığa alet ittihâz ettirtmezler.

Bu da neyle olabilir? Ancak mânâ pûtesinde erimek, ahlâk denilen sahaya uğramakla olur. Bundan ayrıldı mı zavallı bir hâle girer.

Esasen asrımızda inkâr kapısı da kapanmıştır. Öyle bir hâle gelmiştir ki, bir insan kendi kendisine: “Ben neden acaba bir mânâya, bir varlığa inanmışım?” diye kendisine sual soracak olursa, nefsine sormuş olduğu sualin cevabını yine kendisi vicdanından şu şekilde cevaplandırır: Hilâfını isbata muktedir değilsin de ondan. Anlatamadım galiba?

Hani şöyle kendi kendine: “Acaba ben neden bir mânâya, bir kudrete bağladım? Gönlümde böyle bir ateş var, acaba neden böyle bir alâkayla yaşıyorum?” diye kendi enfüsüne bir sual îrad edecek olursa, yine kendi vicdanından alacağı cevap:

Çünkü hilâfına muktedir değilsin, zira sen: “Evet, ben bugün mânâ ile ahlâkın aslı olan, aklın mürebbîsi bulunan; kâinatın tanzimini,[5]   tanzîfini,[6] tedvîrini,[7] tedbîrini[8] yapan bir Kudret-i Mutlaka ile irtibatım var” demekliğin; kendi mânânın bir lâzımı olduğundan dolayı, lisânen atsan dahi iç âlemin onu kabul ederekten götürebilir. Hâlin oraya kadar gider. Neden?

Sende acz muhakkaktır. Sen âciz oldun mu, mâfevk kudret meydanda gözükür. Anlatamıyor muyum? Bunu inkâr edebilmeklik içün bütün hâdisâtı yenmen şarttır. Yenemedin mi, en ufak bir hâdiseye dahi yenilsen mânâ tahakkuk etmiştir. Sen mahlûksun, o hâlde boyun kesmekle mükellefsin.

Bugün zevkim var; iyi dinlersen, çok mühim şeyler söyleyeceğim... Fakat çok esas şeyler söyleyeceğim. Çok esas.

İmdi, gelmede gitmede hiçbirimizin ihtiyârı yok. Bizi buraya getirirlerken, bu dünya sahnesine geliş ve gidişte sordular mı? Hatta tesadüfen kâinatın serîr-i saltanatına sahip olsan, bütün mevcûdâta seni mâlik kılabilecek zevâhirde bir saha da eline geçse, o kadar geniş de bir varlığın olmuş olsa, acaba giderken sorarlar mı: “Böyle bir âlemden geçiceniz, nasıl teşrif eder misiniz?” diye sormazlar. Âdet değil, sormuyorlar.

Gelirken de sormuyorlar. O hâlde elimizdeki medâr nedir? Hani bâzı insanların böyle semâyı deler gibi bakması, insanlara ezâ u cefâ etmesi, vurması, kırması, yakması... Nedir bu? Bunun menbaı ne? Nereden gelir bu?

Kudret bunu bize gösteriyor ki, her an bizde olan bütün varlığın hepsi iğreti. Öyle değil mi? Elli yaşındasın; yirmi sene evvelki resminle, bu seneki resmini yan yana getir. Hüner, sen zulüm ile insanlığı inletmek değil; kendinde mevcût olan kudreti muhafazadan âcizsin. O kadar âcizsin. Acz o kadar muhakkak ki, henüz ağaran saçını geriye çeviremiyorsun.

Neden elindeki sermayeyi boş yere sarf eder beşer acaba? Beşer ne vakit kalbine itmînânı, hâtırına huzurunu, fikrine sükûnu getirebilir? Acaba milyona sahip olunca mı, milyara mâlik olunca mı, geniş bir malikhanesi olunca mı? Evlâd u ıyâli bol bol olunca mı? Çok geniş bir zürriyete sahip olunca mı? Hayır! Öyle bir şey yok.

Kalbe itmînân, hâtırına huzur, fikrine sükûn; ruhunun aradığı, aslına ait olan sesi duyuncadır. Ondan evvel bir şey bulamazsın. Hepsi yarı yerde kalır. Hem öyle bir yerinde bıraktırır ki Kudret; tam “ohh” nefesini alırken, o nefes seni yuvarlar. “Ohh” nefesi, insanı çukura yuvarlayan nefesdir. Ondan evvel yok bir şey. Anlatamadım mı acaba?

Sen dersin ki: “Tam kâmımı aldım, işte elli senelik emeğin neticesi çıkıyor, ne güzel ooh!” dediğin dakikada çukurun içerisindesin. Bu pazar öyle açılmıştır.

Bunun içerisindeki huzuru bulabilmek içün, kalbe itmînân hâsıl olabilmek içün; ruhun sırf nûrânî bir fıtratta olduğunu idrak ederek, ancak nûr ile enîs olabileceğini duyarak ve o nûrun adına da ahlâk dendiğini bilerek; o ahlâkın da menbaı ebediyete inanmakla olduğunu anlayarak; ebediyete inanmak da ancak, Allah olduğunu tadarak olur. Anlatamadık mı? Olmaz başka türlü.

Niçün inanan mesuddur? Hürdür de onun içün. Neden hürdür? Çünkü îmân onu nefsinin esaretinden kurtarmıştır. Îmân onu rezâletten alıkoymuştur. Rezaletten, nefsinin esaretinden kurtulan adam hakikatte hürdür.

Hür olan insan, bütün insan haklarına riayet eder ve o herhangi bir insana kötülük yaptığı vakitte; ‘ben’den ayrı değildir, der. Ben onda kendimi görüyorum, o da bende kendisini görüyor. Binâenaleyh herhangi çirkin bir şey yaparsa; kendime yapıyorum, der.

Zalim, kendi butundan kebap yapıp da yiyen adamdır. Başka bir şey değildir hâ! Fakat o, gaflet morfiniyle morfinlenmiştir. Bugün onun acısını duymaz; butunu keserken, kebabı yaparken... Fakat nasıl ki bir gün gelir, bir morfin yapılır da -morfinin saati vardır, o saat geçinceye kadar- keserler, biçerler, insan hiç duymaz; fakat o saat geçtikten sonra, başlar acı duymaya... Bu morfinin acısı o acı gibi de değildir; çok fena duyar adam, çok acîb duyar. Tedavisi, telafisi hiçbir şeysi yok. Hiç!

Onun içün ne der ahlâk? İnsan lezzet ve elemin mahkûmu olarak yaşamamalı; yalnız Hak ve hakîkatin mahkûmu olarak yaşarsa, ahlâkta o adama “insan” diye tesmiye edilir. Yoksa bir adam yalnız lezzete mahkûm olmuş yaşıyor,  yalnız -ne bileyim ben- eleme mahkûm olmuş yaşıyor; ona insan demez. Ya?

Yalnız Hakk’a mahkûm olmuş yaşıyor. İnsanın ahlâktaki tarifi bu. Hakk’a mahkûm olunca ne olur? Şerefe sahip olur. Şerefe.

Şeref nedir? Şeref, kalplerde zevâle mahkûm olmuş olan hissiyât-ı hamîdeyi uyandırmak demektir. Şerefli adam kime derler? Şöyle rütbesi var, böyle masası var, şöyle efendim debdebesi var, böyle tantanası var. Hayır!

Ahlâkın tarifinde şerefli adam: Kalblerde sönmek üzere, mahkûm-u zevâl olmak üzere veyahut mahkûm-u zevâl olmuş hissiyât-ı hamîdeyi uyandıran insana “Şerefli adam” tâbirini kullanır. Anlatabildim mi acaba? Şerefin târifi bu. Ve bu, doğrudan doğruya hakiki insanda bir inâyet-i İlâhiyedir. Onu husûsî olarak böyle ara, vakf-ı vücûd et. Bende var mı bu meziyet, de.

Deden böyle yaşardı. Dedenin yaşayış tarzı böyle idi. O, makâm-ı tabiatta kalmamıştır. Kâlıbını makâm-ı tabiata, kalbini de makâm-ı hakîkate bağlayarak yaşamıştır. Tarihte büyük bir mevki almış senin deden. İnâyet-i Hakk’a mazhar olmuş.

Ve onun içün derler ki ahlâkçılar, hakiki insanı tarif ederken. Hakiki insan der, cibillî olarak, fıtrî olarak... İnsanlarda varmış bu ama işte dikkat olunmazsa körleniyor, kaybolup gidiyor, yazık oluyor. Yoksa istîdâdında var.

Hakiki insan, -diyor ahlâkçı- ancak o şerefi kazanmak ve bu âlemi şeref-yâb etmek içün yaşar, diyor. Şimdi bunun altından ne çıkacak, biliyor musunuz? Şereften başka ne kadar lezzet varsa, onların hepsi insanı şerefe vesile olsun içün kullanır. Anlatamadım galiba? Biraz zorca geldi. Bir daha söyleyeyim.

Evvelâ şerefi tarif ettik. Ahlâkın tarifinde şeref: Kalplerde mahkûm-u zevâl olan hissiyât-ı hamîdeyi uyandırmaktır. Hangi adam bununla muttasıftır, o insan şerefli insandır. Bu bir inâyet-i Hakk’tır.

Binâenaleyh hakiki insan, ancak o şerefi kazanmak içün yaşar ve bu şerefi âleme yaymak içün çalışır. Diğer lezzetler, diğer zevkler, o şerefe vesile olmaklık içün tedarik edilir; yoksa o şerefi izâle içün değil. Anlaşıldı değil mi şimdi? Daha anlaşılmadı mı acaba? Onu yerine getirmeklik içün.

Bu şereften mahrum olursa ne olur? Şimdi geliyor, en mühim söyleyeceğim yerler geliyor şimdi. Bu şereften mahrum olursa ne olur? Evvelâ ihânet, hâin olmaklık, hiss-i merhametten soyunmak; muhabbet, merhamet, hürmet mefhûmları, onun nazarında bir dırıltı hâlinde kalır.

“Ne muhabbeti? Bırak şimdi hissi sözler onlar, hissi... Fırsat eline geçti mi vur! Zamanı geldi mi yak! İhtirâsât-ı nefsâniyen kabardı mı, meydanı buldun mu ez!”

Bunların neticesi ne? Bunların neticesi mahrûmiyettir. Nereden bilirsiniz: Gerek tarihin mazbût olan bu gününden, gerek ondan evveline fikren seyahate çıkacak olursak, bu sahne ne devreler geçirmiştir. Hepsinin âkıbeti görülmüştür.

Tâatın sıcaklığını, mâsiyetin[9] soğukluğunu; iyiliğin sıcaklığını, kötülüğün soğukluğunu duymayan insan, insan değildir. Ahlâk, bu sıcaklığı, bu soğukluğu duyuran şeyin adına derler. İyiliğin sıcaklığını, kötülüğün soğukluğunu duyuran şeyin adına ahlâk denir.

Bugün yaptığım târif, zapt et. Tâatın sıcaklığını, mâsiyetin soğukluğunu duyuran şeyin adına ahlâk denir. Bunu duymadı mı, daha ilmen çok aşağıdır o insan.

Beşerde fıtrî olarak şerefli bir emel vardır yaradılışında. Fert olarak da vardır, millet olarak da vardır. Fert olarak herkes ister bir şerefe sahip olsun. Ahlâka girdi mi bu şerefi ister, bundan mahrûm oldu mu çok fenadır.

Millet olarak da vardır. Dâima diğer milletten bir emced[10] bir mecd[11] bir yükseklik kendisinde olmasını ister. Fıtrîdir bu. Ve o istemeklikle teâlî, terakkî eder. İstemekliğindeki istîdâdını kullanmasıyla Kudret ona lâzım gelen şeyi verir. Bundan mahrûm oldu mu, bu şerefi terk ettiği gün ne olur? Teşebbüsât-ı merdânesi kalkar da temenniyât-ı zelîlâneyle mahkûm olur.

Ana kâidedir söylediğim şeyler. Dikkatle dinle, tarihe bak.

İzzetten mahrûmiyetle mahkûm olunca bütün ihânet, bütün hakaret o insandan beklenir. O vakit insanı hayvandan ayıran imtiyaz orta yerden kalkar. Âlî hisler çöker, o hislerden vicdanı bigâne kalır. Hayvanlara yapılan şeylerden hayvanlar ne kadar kanaat ederse, kendisine yapılan şeylerden öyle kanaatkâr olur.

Ne oluyor böyle olunca? Kudret bırakmıyor ki yakasını. Bırakmaz. Hani böyle olsa da bırakır mı? Kudret bırakmıyor.

Ben seni insan yaptım, diyor. Sana bu fıtratları vermiştim. Sen bunların hepsini adi bir şekilde sattın, değiştin. Şereften uzaklaştın. Kendi nefsinle çalışmayı, -ne bileyim- şerefe ait olan varlığını, mânâyı inkâr ettin; ahlâkın çerçevesinin haricine çıktın. Bu terk ediş...

Ben seni başıboş bırakmam, diyor. Başkalarının hesabına çalıştıracağım, diyor. Sen kendi hesabına çalışmadın değil mi? Başkalarının hesabına çalışacaksın. Karınca gibi. Karınca da taşıdığı buğdayın hamalıdır, fakat kendisine yaramaz. Sen de çalışacaksın, çalışacaksın; başkaları sana hâkim olacak. O müsterîh, mesûd yaşayacak; sen çalışman sayesinde, ancak hayvan gibi yaşayacaksın!

Anlatabiliyor muyum acaba? Ağır! Karınca da öyle değil mi ya? Ne kadar çok çalışır.

O kadar çok çalıştıracağım ki seni, diyor. Sen, Benim vermiş olduğum mânâ sıfatlarına lâyıkıyla sarılamadın değil mi? Ben seni bırakır mıyım bu tezgâhta? Öyle başıboş mu kalacaksın? Bu tezgâh Benimdir; seni Ben çalıştıracağım, sana öyle insanları hâkim kılarım ki Ben! Sen kendi hesabına değil, onun hesabına çalışacaksın.

Ve ne yazık ki karınca ki o kadar çok çalışır; yalnız taşımış olduğu yükün hamallığıyla kalır, kendisi ondan bir şey istifade edemez. Sen de çalıştığının hamallığıyla kalacaksın. Seni çalıştıranlar senden zevk alacak; onlar müsterîh yaşayacak, sen de yaşayamayacaksın. Sen yalnız işin mahkûmu ve hamalı olarak kalacaksın.

İnsan eğer kendi hakîkatini lâyıkıyla teemmül[12] edemeyip ruhunun aradığı, zulmetin mukabili olmayan nûrunu bulamadığı zaman hakiki çalışma zevkini kaybeder. O zevki kaybettiği vakitte yeis gelir. Bunlar ana kaidelerdir; dikkatle dinleyin.

Ama yorulmuş gibi gözleriniz uyku hâlinde... Yaa, uyku hâlinde! Niye uyumadan geldin? Pazar bugün, uyuyaydın ondan sonra geleydin. O kadar zevkim vardı, dörtte üçü gitti. Şimdi yine keseceğim şimdi, on dakika sonra.

Söyleyenin zevki, dinleyenin zevkine bağlıdır. Bu bir kaidedir. Elektrik vardır söyleyenle dinleyende. Mevzû iyi mevzû. Hadi ben anlatamıyorum desem, mevzûun kendi iyi. Öyle değil mi? Mânâya taalluk eden mevzû, mânâ!

Beşeriyet o kadar yükselmiş, birbirini yiyor. Niçün raporu verilmiyor, hastalığı nedir? Değil mi? Beşer; ilmi yürümüş, fennî gözleri kamaştırmış, felsefesi fikirleri durdurmuş. Bakıyorsun, iki insanın hissiyâtındaki infiâl, milyonla milyarla insanın birbirinin yüzünü görmediği hâlde kanını içebilecek bir soğukkanlılıkla böyle tir tir titretiyor.

Nedir bu medeniyet? Neresinde bunun ân? Ama biz bunun yalnız zevâhirindeki şunu bunu görüyoruz. Perdenin arkasında acaba bir Kudret’in cezası mıdır, bir mânânın bir vergisi midir, nedir bu? Bunu arayan yok, tarayan yok. Neyin nesidir bu?

İlimse; işte semâya çıktın, çıkıyorsun. Daha ne? Denizin dibinde gidiyorsun, kalp takıyorsun, göz takıyorsun... Bunun daha nesi olacak? Vâk’a, olacağa nispeten hiçbir şey ama düne nispeten bugün içün bir şey yok.  

Zevâhirde bu kadar bir şey olduğu hâlde, gönülde niçün bir keşif yok? Hep burada mı olacak bu keşif? Bunun içinde sessiz sözsüz, bizsiz sizsiz, konuşan vücûdda niçün bir keşif yok?

Kolay mıdır bir insan, azîzim? Bir insanın zevâhirde geliş tarzını sen düşünme. Onun Kudret’e... Bir defa daha eğer inanmışsan, ki ben sizi inanmış bir zümre diyerekten kabul edip o şekilde konuşuyorum; inanmayanlarla başka türlü konuşuruz, fakat inanmış diyerekten...

Bir defa düşün. Bir varlığı düşün. Onun Kudret’in ilminde duruşu var; sonra âlem-i gaybında bulunuşu var, birçok âlemi seyredişi var; nice devreler geçirişi var; ondan sonra tabâyie inkılâbı var; şu var, bu var. Nihayet sen kendini idrak ettikten sonra devrelerin var. Böyle, böyle, böyle gel; sonra bir anda, birdenbire “şşştt” de geçsin gitsin. Bu nasıl iş bu?

Medeniyet bu mudur? İlim bunu mu icâb eder? Fen bu mudur? Sonra o ufak bir iş değil ki o. Düşün, bir evlât yetiştiriyorsun; nasıl yetişiyor o? Onun üzerinde ne emekler sarf ediyorsun, neler oluyor. Kendini düşün: Nasıl yetiştin sen?

Beşeriyetin, bugün mevzii konuşmuyorum; şurası burası değil. Bütün dünya sekenesi üzerinde küre ne kadar milyar insan besler? Bunun heyet-i umumisindeki çöken bu ağırlık nedir? Niçün bu saha üzerinde insanlar çalışmaz? Çalışsa, Kudret'e dönse, derhâl değiştirir. Derhâl değiştirir. Suç bir tane olsa, iki tane, bir defa olsa, iki defa olsa, derhâl değiştirir. Nasıl değiştirir? Değiştirir.

Bir misal vereyim size, bak gayet güzel, belki hoşunuza gider. Uyuyorsunuz, uykunuz açılır.

Hazreti Ömer’in zaman-ı emâretinde bir hırsız getirdiler. Genç birisi, hırsız. O günkü hükmün, o günkü ahkâmın cezası verilecek. Ceza verilirken bir ihtiyar kadın geldi. İhtiyar. Mahzun bir edâ ile içeriye girdi.

     Yâ Emîr el-Mü’minin, dedi. Ey Halîfe-i Resûlullah! Sana ricâm var. Cezayı vereceğin oğlumdur, câhildir, dedi. İlk yaptığı suçtur, affet.

     Yalan söyleme! Ben Ömer’im, dedi. Yalan söyleme! İlk yaptığı suçu Allah meydana çıkarmaz. Kaçıncıdır kim bilir, dedi.

Anlatabiliyor muyum inceliği? İlk yapılan suçu Kudret kendi gizler. “Verin cezasını” Anlatamadık mı? İnceliğe bak.

     İlk yaptığı suçu Kudret kendi gizler. Yalan söyleme! Ben Ömer’im, bana yalan söylenmez.

Demek oluyor ki insanlar mânânın zevkinden, geliş ve gidişteki gayenin hikmetinden uzaklaştığı günden itibaren hakiki hayatın istikametini veremiyorlar. O verilmeyince zavallı vaziyete düşüyorlar. Ne kadar teâlî ederse etsin, fayda olmuyor.

Şimdi biraz evveli demiştim ki: Gerek fert hâlinde, gerek cemiyet hâlinde, cibillî olarak herkeste bir şeref, bir teâlî zevki Kudret tarafından verilmiştir. Bu vardır. Bunu usûlüyle meydana koyabilmeklik içün, ahlâkın pûtesinde gösterilen düstur ile meydana çıkarılacak olursa, beşeriyet huzura kavuşur. Böyle olmazsa...

İnsanın aldandığı nokta nedir? Mühim bir yer söyleyeceğim. İnsanın aldandığı nokta: İnsan öyle zanneder ki bütün işlerini sırf kendi kuvveti ve kendi ihtiyârı ile meydana getiriyor.

Bu hâdisât âleminde kendi işlerini yaparken: “Kendi kuvvetimle, kendi zekâmla, kendi dirâyetimle, kendi ihtiyârımla meydana getiriyorum.” derken, el üstünde bir el olduğunun farkında olmaksızın bir sademeye[13] uğradığı vakitte derhâl kendinden biliyor ve onu “Artık ben bunu yapamam” diyor, düşüyor. Düşünce yeis kaplıyor, yeis kapladıktan sonra yıkılıyor. Anlatabildim mi?

Fakat imân ki insana geniş bir hürriyet vermiştir; o hürriyete sahip olan bir insan herhangi bir işi yaparken doğrudan doğruya: “Bizâtihî kendi ihtiyârımla, kendi kudretimle, kendi dirâyetimle...” demeyip de:

Kudret’in bana vermiş olduğu ihtiyârla, Kudret’in bana bahşetmiş olduğu zekâ ile, O’nun bende eğreti olan varlığıyla yapıyorum.” dediği vakitte -hayatın içerisinde dâima çarpışma vardır- hangi bir çarpışmada bir yıkıntı, bir sarsıntı olduğu vakitte sabır denilen büyük evinde önünde kal’ası vardır. “Muhakkak bunun üstündeki el buna gelecektir.” diyor.

O azim karşısında deden gibi bire on dövüşüyor; açken doyuyor, -ne bileyim ben- bütün mânialar tamamiyle önünden izâle ediyor. Çünkü neden? Kudret’in eli o işin içerisinde. Anlatamadık mı acaba?

Esef, yeis ne vakit insanda olurmuş? Herhangi bir işini yaparken kendine güvenerek, kendi kudretiyle, kendi varlığıyla yaptığına imân ettiği vakitte; iş aksi gidince oluyor. Fakat bu kudret kendisinin değil; bu kudretin fevkinde bir Kudret var, diyerekten yapacak olursa, yeis olmuyor.

Ben bu konuşmayı çok sefer yaptım, fakat bu hikmetini anlatmamıştım. Anlatabildim mi acaba? En mühim nokta bu. Mühim bir şey söyleyeceğim, demiştim; buraya dikkat et. Bu hayatta bize her gün olur. Onun içün yeis olmadı mı en kuvvetli şeyle karşılaş, hepsi altı üstüne gelir.

Havl-ü kuvvet, asıl kuvvetin sâhibi olan Kudret’indir. İsterse bizâtihî tesir eder, isterse etmez. Deden böyle yaşamıştı. Dünya elinde oyuncak. Kalbiyle kalıbının vazifesini ayırmış; ikisinin vazifesini ayırmış, hem maddede hâkim hem mânâda hâkim. Karadan gemi yürütmek ne demek? Akıl durur yahu! Karadan gemi yürütülür mü? Karadan gemi yürüttü.

Şimdi meselâ derler ki: “Efendim, o günkü o kadar büyük mânâya sahip ama ne gösterebilirsiniz?” Birinci Cihan Harbinde dedenin dökmüş olduğu toplar, Alman müzesinin kapısının önünde duruyor, git gör. Adi bir misal. En adi bir misal.

Ne gösterecek sana? Kütüphanesi var, okudun mu kitaplarını? “Ne gösterecek?” diyorsun. Bir milletin göstereceği şey ilmidir. Dedenin kitabı bugün herhangi bir yerde bir kıymet ifade ederekten durur. Kütüphanesi var. İlmini kabul ettirmiş; ilimlere mevzû vermiş, sanatlara model vermiş, ama ebediyet neş’esiyle yaşamış.

Ebediyet neş’esiyle yaşamadıkça ebvâb-ı hakîkat[14] açılmaz. O hakîkat açılmayınca istibdât[15] doğar, istibdât! Neden doğar istibdât? Her zâlim: “Benden daha kavî yoktur”der.

Bütün kuvvetlerin fevkinde bir kuvvet olduğuna inanmadı mı insanlar zâlim olurlar. İnsanlar zâlim oldu mu, beşeriyet zavallı vaziyete düşer, inler. İşte ahlâk bunlardan insanları kurtarmak ister. Bunlardan kurtulmasına âmildir.

Size bir misal vereyim ben bak; eskiden de konuşmalarımda verdim ya, canlı misal vereyim. Ama maddenin kesâfetinde kalan insan, bu misalden bir şey anlamaz. Bu likāullah[16] devletine nâil olan insanlarda olur bu zevk.

Malûm ya, bütün zevkler geçicidir. Kendisinin bir nokta-i kübrâ olduğunu, mevcûdâtın da o noktanın harfi olduğunu idrak etmiş ve hakîkî insan da likâullah devletine nâil olmuş zevkiyle yaşayan insan bu işten anlayacak. Eski konuşmalarımda bulunanlar bunu dinlemişlerdir; ama tekrar edeyim, zararı yok.

Malûm ya en büyük kazanç, ahlâkta gönül kazanmaktır. Gönlü kazan da nasıl kazanırsan kazan. Kırık kalp satın almaktır. Biz bilhassa kalbi kırmayı zevk ittihâz etmişizdir. Kırık kalbi satın almayı bırak; sağlam kalbi nasıl kırarız diye, ondan zevk alırız.

Mesela para efendisini kaybetmiştir. Böyle hiç kökü olmayan bir insanın eline geçtiği vakitte şımarır; o şımarıklıkla birçok insanın gönlünü kırar, evini yıkar, ötekini ezer, berikini şey eder. Bu gibi insanlara eski insanlar derler ki: “Ne oldu, neden bu böyle?” Para efendisini kaybetti, derler. Anlatamadım mı acaba?

Para efendisini kaybetti. Çok fena! Kazancın en büyüğü o. Hepimiz gidiyoruz. Ne kazanırsak hepsi kalacak. Çünkü bizim değil ki. Fakat Kudret bize “bizim" hissini vermiş ki iyi çalışsınlar diye. O hissi vermeseydi...

Meselâ Fatih geldi, Akşemseddin’e dedi ki:

     Sen kendi zevkini bana aşılasana.
   Yok, dedi. Sen mü’minsin, Kudret seni kabul etmiştir. Bendeki zevki sana verecek olursam, sen bütün insanlara ait olan vazifenden geçersin. Çünkü o zevk seni bambaşka bir adam yapar. Öyle şey olmaz. Sen bu şekilde insanlara lâzımsın, dedi.

Anlatabiliyor muyum acaba? O ayrı bir iş. Kalp işi. Gönül. Sizin değil o. Onun bizâtihî bir mutasarrıfı var. Ve öyle zamanda insanı imtihan eder ki O. Öyle zamanda imtihan eder ki...

Mesela ahlâk der ki, bir insan... Mevzûu dağıttım yine ama toplayacağım. Bir insan kırk gün yalan söylemezse (tekâmül etmenin usûlleri) kırk gün yalan söylemezse muhakkak gönlünde bir ilham membaı kaynar.

Nasıl insan hiç konuşmazken... İlham ne demek? Niye inkâr ediyorsun, niçün gülüyorsun kardeşim? Oğlun olur, çocuğun olur; gözünün içine bakarsın. Büyüdü, şu kadar aylık oldu; ama daha hiç “ana-baba” demiyor filân diyerekten biraz daha büyürse, “Acaba ne olacak bu çocuk?” dersin. O nasıl birdenbire başlıyor? Onu sen nasıl izah edemiyorsan, gönlünde de böyle bir konuşturan vardır; başka bir şey konuşulur. Anlatabildim mi?

Ağzın konuşması gibi gönlün de husûsî bir konuşması var. Yine anlatamıyoruz galiba?

E ama der ki insan: “Ben şu... Bu kolay bir şey. Giderim bir yere kapanırım kırk gün...” Öyle değil! Böyle kesret hâlinde, cemiyet içerisinde... Hem öyle yapar ki tam otuz sekiz gün, hakikaten bütün insanlarla düşersin kalkarsın; tam otuz dokuzuncu günü hâdiseler birbirine karışır, öyle bir hâdise ile imtihan eder ki perhizi birdenbire bozarsın. Bozuluverir perhiz. Perhizi bozmayacaksın. Kudret’in en ziyade kızdığı şey o.

Dikkat edecek olursanız, terakkî teâlî eden milletler yalan söylemeyenlerdir. Gezin dünyayı, bakın. Bir vakit deden... Söylemedim mi, ilhama sahip oluyor. Onun cinsine, mezhebine filân bakmıyor Hudâ. Bu âlemde çalışacak, diyor. Bu yalan söylemiyor, Benim malımı iyi kullanır, diyor. Anlatamadık mı acaba? Bakmıyor orasına. “Doğru söyledi” diyor. İbret alınacak şeyler vardır.

Mesela Beşeriyetin Fahr-i Ebedîsi, Mahbûb’ul-Kulûb olan Zât-ı Âlî, anavatanından hicret ederken yol gösterici olarak Meysere’yi almıştır. Meysere mü’min değildir, Müslüman değildir. Fakat orada bütüün, kendisine tâbi olan insanlara ders veriyor, diyor ki: “Ahmaklığı bırakın. İnsan arayın, doğru insan arayın. Ben ona emniyet ettim, emîn idi o.” diyor.

Anlatabildim mi? Sen dersin ki: “Ama ben onu şöyle gördüm de, böyle mü’min idi de, şöyleydi de beni yaktı!” Öyle değil o. Bak Meysere ne mü’min idi ne Müslümandı; fakat doğru idi, diyor.

O gün cemiyetin içerisinde evet, O kendisi taraf-ı İlâhîden mahfuzdur:

وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ [17]

Emri vardır, ama bütün beşeriyetteki olacak hâdiselerin heyet-i umumîsi ona uğrayacak ki bir numune olabilsin. Onun içün o hâdiselerin üzerinde duraraktan yürümesi şart. O iptilâlara önce kendisi göğüs germesi elzem. Numune oluyor orada.

O ki en büyük bir mesele, hayatını teslim ediyor. Arkadan düşman teşkilâtını kurmuş, suikast hazırlanmış, gözcüler meydanda, tarassudcular[18] meydanda. Bunun arasında:

     Ben filân yere hicret edeceğim, bu işte kim şey olabilir?
     Meysere, diyorlar. Meysere hatt-ı zâtında mü’min de değil, Müslüman da değil; o gün, onun tebliğ ettiği dini kabul etmiş de değil.
     Meysere, diyorlar. Çok doğru bir adamdır, diyor Çok kalbi temiz bir insandır. Bana bu rehberliği yapabilir, diyor. Bununla bize yol gösteriyor. Anlatamıyor muyum? İşte bu.

Bütün varlık Kudret’in. Bu pazar çalışacak; kim iyi işletebilir, mesele orada. Bunu kim iyi işletebilir? Kim iyi işletirse ona, onu işlettirir, işlettirir. İşlettikten sonra “Vazife bitti.” der. Herkesin elinde bir müfredat programı vardır. Program bittikten sonra: “Karşıki çukura!” Derler.  O kadar.

Bunu da İslâm ananesi gayet güzel tezyin etmiştir. Ne büyük ders verir bilir misin.  meselâ o, bir cenaze namazı merasimi vardır. Onu insanlar incelemezler de böyle ulu orta, filân oo filan... Öyle değil o.

Bir teenni ile düşünülecek olursa acaba insan kıpırdana mı bilir? Şöyle bir teenni ile düşünülecek olursa. Sonra orada mesela sorar adama: “Efendim, bunu nasıl biliyorsunuz? Şöyle biliyorsunuz, böyle biliyorsunuz” O bizde âdet hâline gelmiştir. Sadr-ı İslâm’da öyle değil ki o.

Ömer adama: “leşini kaldır!” deyiverdi. Öyle bir hâdise olmuştu; geldiler, dediler ki: Efendim, bunun filân filân adamın üzerinde bunun hakkı hukuku var. Bunun da vaziyeti müsaittir, şöyle de bir gasıplık vaziyeti vardır bunun.

Çağırdı varislerini: Sizin içün böyle diyorlar, dedi. Siz bunu şey edebilecek misiniz? Hık mık deyince: “Biz şey değiliz, dedi. Yalan şehadete memur insanlar değiliz. Kaldır leşini götür", dedi. Ya bunların hak sahiplerini ikna eder, istihlâl-i hukuk edebilirsiniz. Bu adamın vaziyeti de müsait; bunun malından çıkarır, bu zulmü önlersiniz. Şimdi, yoksa ben bunun ne namazını kılarım ne buna ‘İyi adamdır diye bu insanları peşinden götürüp benim mezarıma koyarım. Kaldırın, götürün!” Dedi.

E bu böyle devam etse zalim yetişir mi? Onu bunu inleten adam görür: “Yarın benim de başımda bu böyle olacak!” Biz alışmışız, önüne gelene efendim. Bir de bir şey vardır, her iş bozuk.

Üzkûrû mevtâkûm bi’l-hayr. [19]  اذكروا موتاكم بالخير

Sanki bu haminne mânâsı gibi! Ölmüştür, hayırla yâd ediniz. Ama öyle demedi ki O. Bu doğru, bu emir var ama iyi, iyi bakmıyoruz. Sizden olan, sizin gibi olup da mânâdan sahip olaraktan bu âlemden gidenin bir ufak bir kusuru varsa üzerinde durmayın, diyor. Senden değil; vaktiyle seni inletmiş, eğlenmiş, istihzâ etmiş, hakaret etmiş, vicdanına müdahale etmiş, hiçbir şeyini beğenmemiş, gitmiş. Gittikten sonra: Yahu şu işi yapmıştı. “Suss!” Ne o? “Dünyadan elini çekti!”  E arkadan bir tane daha geliyor öyle. Değil mi?

Zalimin zulmünü söylemezsen bir tane daha yetişir. Yine gelir o. Öyle değil o, hep tersine! Bir daha gelir.

Öyle bakarsın ki ufacık bir sandukanın içerisinde, bir sanduka içerisinde ne büyük ibrettir o. Biz onu âhirete teşyi ederken hazret-i mevt de bizi istikbal ediyor, farkında mısın sen onun? Bu şekilde mi götürüyorsun dostunu, Bir yere götürürken, dikkat et. Biz onu Hayat-ı Berzâhiyeye teslim ederken, onu teşyi ederken hazret-i mevt de bizi istikbâl ediyor: “Sefâ geliyorsunuz, sefâ geliyorsunuz.” diyor. Bu sesi duymayıp da niye birbirimizi yiyoruz acaba? Öyle değil mi?

Hayat içünse bunca gam değil mi âkıbet âdem.
Hayat içünse bunca hem bâkîdir asl-ı mültezem.
Hayata minnet eylemem, Hudâ’ya eylerem kasem.
Hayatımın zevâli var, ne olmak ihtimâli var?
Ne olmak ihtimâli var?

“Er kişi niyetine” der. Ne kadar güzel. “Sayın” da gitti, “beyefendi” de gitti, elkab[20] da gitti, şöhret de gitti. Eğer hakikaten erse o da, kabul ederler mânâda, neyse o da gider. Orta yerde bir şey yok. “Hatun kişi niyetine” der. Hem gayr-i ihtiyârî orada sedâ da değişir. Ben çok dikkat etmişimdir, şu sedâ değişmesin diyerekten... İmkânı yok.

O sözü söylerken Kudret değiştiriyor sedâyı. Onun üzerinde azm ile durmuşumdur: Şu sedâmı değiştirmeyeceğim, diyerekten. İmkânı yok, tutamazsın. Muhakkak: “Er kişi niyetine” diyorsun, sedânın anı değişiyor. Değiştiriyor Kudret. Çıplak bir sedâ. Onun tadını tadan biliyor. O sedâ çıplak oluyor, çırçıplak bir sedâ.

Sonra o kadar ibretlidir ki o kadar mânâlıdır ki... Mesela ister misiniz buralarını anlatayım? Onu kıldıran adam gelir; işte mevta bu, kondu musalla taşına. Kalbinin hizasına gelir, sadrının hizasına. Burada durmaz, burada durmaz; burada durur. Kıble yaptı onu. Biz putperest miyiz? Dikkat edin, bakın inceliklere bakın.

Yani bunu anlatmaktan maksadım; dedenin kabul etmiş olduğu mânâdaki niçün bütün dünya üzerinde birçok mânâlar var da deden bunu kabul etmiş, zevkini anlatmak istiyorum. Öyle körü körüne değil. Bunu hiçbir yerde bulamazsın, yok. Hareketinde hikmet gizli. Putperest miyiz biz? Bak, önünde duruyor namaz kılıyor. Dirinin niçün kılınmaz? Mânî olan nefsiydi, nefsi kalktıktan sonra her insan bir kıbledir. Anlatamadım mı acaba? Demek ki bize lâzım... Bizim işte, anladın ne demek istediğimi.

Ölünce nefsi gitti. Nefsi kalktıktan sonra, nefsi kalkınca onun o hizasına geliyor. Kudret onun hizasında diyor: “Dur. Bu kalp Benimle yaşadı. Bu kalpde ah yok. Bu kalp hiçbir vakit bir insan hakkını yemedi. Bu kalpten hiçbir mahlûk incinmedi. Bu kalp Benim nazarımdan dûr[21] olaraktan bulunmadı. Ben bu kalpte çoook nazar-ı sübhânîmle baktım. Benim baktığım bu kalbin hizasında dur, şimdi de hususî bir tecellîdeyim, o tecellîyi seyret bakayım.” Anlatabildim mi acaba? O tecellîyi seyret.

Sonra hükümler değişiveriyor. Bakıyorsun mesela şehit diyoruz. Onu yıkamıyorlar. Neden? Neden acaba yıkamazlar? Söyleyeyim mi? Şecerenizi karıştırırsanız dedeniz boyuna hayatını cihatla geçirmiştir, onun içün her birinizin şeceresinde muhakkak şehit bulunur. Ya dedenin babası, ya deden, ya amcanın oğlu, ya amcan, ya dedenin dedesi; muhakkak vardır. Onun içün zevk alırsın diye söylüyorum.

Bir defa “şehit” demesindeki illet; ivazsız, garazsız Kudret’e, O’nun namıyla ve O’nun beyanı üzere insânî hakları ibkā[22] ve O’nun koymuş olduğu tebligatı ilân hususunda can vergisi vermeye geldiği vakit, ölürken Kudret’in saltanatı... O işin memuru olan kabz-ıl ervâh olan melek geldiği vakit vermiyor şehit. “Göreyim Kendisini” diyor. “Ben başka ölüler cinsinden değilim.”

Binâenaleyh orada vasıta ile değildir; bizzat Cenâb-ı Hak, onu Kendisine vâsıl kılıyor. Orada Hakk’ın Cemâl-i Sübhânîsini gördüğünden dolayı şâhit oluyor, şehit oluyor. Ondan dolayıdır.

Allah da diyor ki: “Beni gördükten sonra artık kir tasavvur edilir mi? Yıkamayın.” İşte onun içün yıkanmaz şehit. Şehidin yıkanmamasındaki illet odur, ondan dolayı yıkanmaz.

Buraya nereden girdik biz? İşte o kalbi getiriyorduk misal. Kalp satın almak derken, bir musalla taşında İslâm bunu gayet güzel gösterir. Onun namazı kılınırken böyle kalbinin hizasına gelir. O namazı kıldıran insan onu kıble ittihaz ederekten, öyle o... Kudret: Bu adam gönül kazandı. Bu gönül Benim nazargâhım oldu. Ben ona çok baktım. O Benden râzı, Ben ondan râzı olaraktan Bana geldi. Şimdi hususî bir tecellîme mazhardır. Kalkın, bakın bakalım, der.

Buraya misal getirirken bâzan getirdiğim misal vardı, o misali verecektim: Gönül alma misâlini, kırık kalp.

İki çeşm-i sirişk-i efşân ver kalb-i vîrân al
Eğer tükenmez, hasra gelmez dâimî irâd lâzımsa.

Ama bu şeyler... Kırık kalp. Kendi kalbin kırıldıktan sonra almayacaksın; o da makbul amma, asıl makbul olanı kendin sağlamken. İnsan düştükten sonra öyledir. Acz, insanı mânâya sevk eder. Bunu dâimâ ben söylerim; kendimizde tecrübe etmişimdir, kendi şahıslarımızda. Paran yokken yürüyüşünle varken yürüyüşün arasında muhakkak fark vardır. “Yok efendim!” O hâlde insan-ı kâmilsin. Öyle de var.

Ben bu kubbe altında öyle insanlara tesadüf ettim. Bana engel oluyor, diyor; herif götürüyor bir torba altını, bu benim gönlümde bir kayıttır, diyor. Sabahleyin kim karşıma çıkacaksa ona vereceğim, diyor. Ama sen deli dersin, o da başka. O yine ayrı bir iş. Sakın sen öyle yapma. O ayrı, o deli o, onun cinsi ayrı. O ayrı o, deli o!

Bunun hepsinin ayrı ayrı tarifi var Büyük Kitap’ta. Bir kısmında suçlu gösterir, bir kısmında elini açarsa müsrif gösterir; adamına göre tarif eder. Herkesin istîdâdına göre. Hastaya göre ilâç verilir. Bazı hastanın kalbi rahatsız olur; o kalp rahatsızına, öbür romatizmalı adama verilen ilâç verilmez. Değiştirir doktor onu. Bu öyledir o.

Makbul olan; gençken, dinçken, her şeye sahipken gönül arıyor, bunu iş edinmiş. Hiç korkma eğer bu hâlde yaşıyorsan. Ahlâk haber veriyor: Bunlar, bu insanlara Haşyetullah ile münevver olan kalp sahibi derler, diyor. Bu sınıf, diyor. Bunlarda dâimâ aynı kalp bulunur.

Bir de var ki böyle zamanla... Mesela insanlar torunlarını çok sever, derler. Yok. Torunları zamanında sinnlerinde zaaf gelmiştir. Kendi çocuğu zamanında yirmi, yirmi beş yaşındadır. O kadar rikkate mâlik değildir. Yavru, evlat; o incelikler, daha henüz kendisinde belirmemiştir. Sinn daha ziyade tekâmül etmiştir torunu zamanında, ondan dolayıdır. Anlatamıyor muyum canım? O ayrıdır. Hep “biz” diyor, yoksa acz zamanında insan...

Mesela çok insanlar vardır ki hilkaten mütevâzıdır; en ufak hâdimiyle de dertleşir, şunu eder, bunu eder. Bir de çok kibr-i nahvet adamları vardır ki ne bileyim ben, iblis sıfattır; yanına yaklaşılmaz. Ama düştü mü... Düşer düşmez, kötü de düşerse taştan adam arar. Taştan adam arar. O hiç yanına sokmadığı adamı, onu çağırır. Onu zannedersin ki sen, artık bu evliyâ oldu dersin. Yine bir kısmettir, fena değildir amma ne bileyim, öteki gibi değil. Değil!

Bu mevzûa nereden girdik? Gönül satın almaktan. Okudum ya nazmı da:

İki çeşm-i sirişk-i efşân ver.

Bunu ben size hemen hemen iki üç haftada bir tekrar ederim. Bunu zapt edin ve dâimâ aklınızda, hayalinizde, kalbinizde, bütün varlığınızda mevcût olsun ki sıkıldığınız vakit size çok yardım eder. Hâdisat... Dünya acayip sıkıntılar geçirir. O geldiği vakitte sen bunaldığın vakit gözlerini önüne getir:

Ağla ağla gözüm, de. Bunun müşterisi Hak’tır, de. Çünkü gözyaşı öyle bir incidir ki kimsenin parası yetmez; hiçbir hükümdar, hiçbir lord, onu almaya kudreti yetişmez. Ona yalnız yalnız o bir Zât-ı Âlâ’nın kudreti yetişebilir, ona. Al.

Gözyaşı hem öyle acayip bir şeydir ki nasıl bir fincan su, bir uykuyu tarumar ederse; bir damla gözyaşı eğer saatinde düşerse, bakarsın bir dünyayı yakar ve içinde birçok mâsum da gider. Hiç dinlemez Kudret. Filân adam büyük insanmış, filân adam şuymuş buymuş, hiiç dinlemez. Bir irade heyet-i umumîsi birden yanar, geçer gider. Kudret’in umrunda mı öyle şey? Hiç dinlemez.

Bir ufacık göz damlası böyle lüzumsuz bir anda düşer; bakarsın ki o anda da tutum saatidir. Tutum saatidir. Her şeyin bir tutumu vardır, zürriyet gibi. Nasıl zürriyetin de bir tutum saati olur da çocuk olur; gözyaşı da bir zürriyettir, tutum saati olur, Kudret tarafından tutulur. Haricî misali ile anlatıyorum. Yakar adamı.

Meşhur Necmeddin-i Kübrâ öyle demiş. Kocaman adam; Necmeddin-i Kübrâ hüüü... Asırlar geçmiş, gönüllerde hâlâ yaşar. Necmeddin-i Kübrâ büyük Türk büyüklerinden, Türk mâneviyat adamlarından muazzam bir adam. Hem maddeye hâkim hem mânâya. Böyle bir gün dostlarıyla konuşurken ani birdenbire:

     Öff, yandı! (Gayet tatlı konuşuyormuş) Dünyada bir zulüm oldu, kan gövdeyi götürecek!
     Aman, demişler: Efendim!
     Benimki de gitti, demiş. Gitti, benimki de gitti. Onun içün acayiptir. Gözyaşı acayip şey. Dikkat olunacak şey.

İki çeşm-i sirişk-i efşân ver. Gözyaşını akıt, kalb-i virân al. Ne kadar nâzik söylüyor; para ver, pul ver değil de... Onlar geçici.

Tükenmez, hasra gelmez dâimî irâd lâzımsa.

Öyle ya bir büyük bir akar yaptırırsın; damı bozuldu denir, duvarı çöktü denir, filân yeri tıkandı denir, geliri azaldı denir, vergisi çoğaldı denir. Eğer sen bunlardan âzâde bir akar istersen -çünkü onun kiracısı Hak’tır- dâimâ artar. Öyle bir akar al, diyor.

Vaktiyle vereceğim misali şimdi veriyorum. Eski konuşmalarımda birkaç sefer vermişimdir.

İstanbul zenginlerinden, efendilerinden, Kız Ali Bey namıyla marûf, mücessemü’l-edeb ü vefâ, ahlâk-ı hamîde sahibi, ashâb-ı faziletten bir hazret-i insan. Gayet zengin; hem mânen hem maddeten, hem kalben hem rûhen. Kudret verirse verir bâzan, ağası değilsin ya!

O zaman bir ana kız. Babaları ashâb-ı ticaretten bir adam. Senelerce evvel ölmüş. Kıymetlice bir gerdanlık/kılâde... Anasını çağırmış, kızın anasını. Kendi kızı olur, anası da hanımı olur. Demiş ki: “Gönlüm isterdi ki kızımın mürüvvetini göreyim, fakat Kudret bu hikmetini benden esirgedi. Allah nasip eder de sen görürsen, beni hatırlarsın; benim namıma bu gerdanlığı, onun gelin olduğu vakit boynuna tak.” Vasiyet etmiş.

Zaman gelmiş. Seneler geçmiş. Vaziyetleri bozulmuş, ellerindekini yemişler, bir kısmını satmışlar filân. Nihayet kıza bir talip çıkmış Allah’ın emriyle. Kızı… İslam'daki gibi değil, o vakit işte herkes böyle kıza talip çıktı mı...

Yani bir şey aklıma geldi: Şimdi bir insanın kızı olur da mesela filâna “Benim kızımı al.” dedi mi, muayyebât[23]tan sayılır  örf de. Veyahut muayyebâttan sayılmasa da işte öyle bir tuhaf gelir, bir ağır gelir.

Fakat Hazret-i Muhammed zamanında öyle değil. Ne güzel, ne ihlâs, ne samimiyet, hayret! Hazret-i Ömer’in kızı Hazret-i Hafsâ... Kızının kocası şehit düşüyor.  Gelmiş: Çağırsanıza şu Osman’ı bana, demiş, Hazret-i Osman içün. “Bizim kızın kocası şehit düştü, onu Allah’ın emriyle al bakalım!” Hazret-i Osman şöyle bir toplanmış, ufak bir mazeret serdetmiş...

(Konuşmanın devamı başka kasetlerde var, ama bu kasette kaydedilmemiş.)


[1] Vesme: Damga. Mühür
[2] Taayyün/ Teayyün: 1) Meydana çıkma, âşikâr olma, belirme 2) Îtibar kazanma, ileri gelen kimseler arasına girme, âyan sırasına girme
[3] Takarrub: (Kurb) Yakınlık. Yaklaşmak, yakın olmak.
[4] Rükn: 1) Direk. Esas. 2) Kuvvet
[5] Tanzim: Düzenleme, nizâma koyma.
[6] Tanzif: (neâfet “temizlenmek”ten) Temizlemek, arındırmak ve pak hale getirmek.
[7] Tedvir: İdare etme, yönetme. Döndürme, çevirme.
[8] Tedbir: Üzerinde tasarruf etme. idâre etme, yönetme. Önlem.
[9] Mâsiyet: Günah. Âsîlik, itâatsizlik.
[10] Emced: Pek büyük, daha büyük; şeref ve şânı çok olan
[11] Mecd: Büyüklük, azamet; şeref, itibar.
[12] Teemmül: İyice, etraflıca düşünmek; derin derin düşünmek.
[13] Sadme - Sademat: Hızla vurma, çarpma. Beklenmedik sıkıntı, felâket, âfet.
[14] Ebvâb-ı hakîkat: Hakîkat kapıları.
[15] İstîbdâd/ İstibdat:  Zorbalığa ve baskıya dayanan, zulüm ve tahakküm ile idâre şekli, diktatörlük, despotluk.
[16] Likâullah: "Allah'a kavuşmak" veya "Allah'ın huzuruna çıkmak"
[17] Maide Suresi 67. Âyet-i kerîme يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۜ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
Meâli: Ey şanlı Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O’nun peygamberlik vazifesini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez.
[18] Tarassud: Gözetleme, gözleme.
[19] Hadis-i Şerif :Ölülerinizi hayırla yâd ediniz.  اذكروا موتاكم بالخير  (Buhârî, Cenaiz: 85; Tirmizî, Cenaiz: 63)
[20] Elkab: Lakaplar, rütbeler şanlar.
[21] Dûr: Uzak
[22] İbkā: Sürekli ve dâimî kılmak. Bâkileştirmek. Devamlı etmek. Azletmeyip yerinde bırakmak.
[23] Muayyebat: Ayıp ve Çirkin şeyler, durumlar.

5 yorum:

Ahlâka göre insanda zaten yaş olmaz. İnsanın yaşı, mânâya takarrübü[3] nisbetindeki zevkine bağlıdır.

İyiliğin sıcaklığını, kötülüğün soğukluğunu duyuran şeyin adına ahlâk denir.

Mesela para efendisini kaybetmiştir. Böyle hiç kökü olmayan bir insanın eline geçtiği vakitte şımarır; o şımarıklıkla birçok insanın gönlünü kırar, evini yıkar, ötekini ezer, berikini şey eder. Bu gibi insanlara eski insanlar derler ki: “Ne oldu, neden bu böyle?” Para efendisini kaybetti, derler. Anlatamadım mı acaba?

Mânî olan nefsiydi, nefsi kalktıktan sonra her insan bir kıbledir.

insanlar torunlarını çok sever, derler. Yok. Torunları zamanında sinnlerinde zaaf gelmiştir. Kendi çocuğu zamanında yirmi, yirmi beş yaşındadır. O kadar rikkate mâlik değildir. Yavru, evlat; o incelikler, daha henüz kendisinde belirmemiştir. Sinn daha ziyade tekâmül etmiştir torunu zamanında, ondan dolayıdır. Anlatamıyor muyum

Yorum Gönder

 
Şemseddin Yeşil - Tüm Hakları Saklıdır..
Designed by CruelKeSh | 2017